ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİKLİK ATEİZM OLMAYABİLİR, FAKAT SİYASAL DİNSİZLİKTİR (TÜRK LAİKLİĞİ ATEİST DEĞİL, BİR TANRISI VAR: SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)

 







Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, zamanında Araplar’a şöyle seslenmişti: “Laiklik ateizm değildir, korkmayın!”

Nisan 2016 tarihli bir haberde, bu şöyle hatırlatılıyordu:

Yeni Anayasa tartışmaları devam ederken Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (TBMM) İsmail Kahraman'ın "Laiklik" açıklaması güdeme bomba gibi düştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2011 yılı Eylül ayında gerçekleştirdiği 'Arap Baharı' turunda Mısır, Tunus ve Libya'da söylediği sözler, “Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır” diyen Kahraman'a adeta cevap niteliğinde...

O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra Mısır’da yeni anayasanın laik mi yoksa şeriat ilkelerine mi dayanması konusunda özel televizyon kanalına verdiği röportajında “Mübarek sonrası yeni Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum” diyerek şu ifadeleri kullanmıştı;

"Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir."

Erdoğan, Mısır'dan bir gün sonraki durağı olan Tunus'ta da benzer ifadeleri kullanarak lailk vurgusu yapmış hatta "Devlet laik olur" diyerek bir konuyu adım daha ileri taşımıştı. Dönemi Başbakanı Erdoğan, 15 Eylül 2011 yılında Tunus'ta "Türkiye ile Tunus arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması'ndan" sonra yaptığı basın toplantısında, Türkiye’deki din-devlet ilişkileri ile ilgili bir soru üzerine şöyle dedi:

“Türkiye’yi tanımlarsam herhalde sizin için yeterli olacaktır. Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz. Anglosakson bir laiklik anlayışı veya batılı anlamda bir laiklik anlayışı değil. Kişi laik olmaz. Devlet laik olur. Bir Müslüman, laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir. Şunu bilmemiz lazım. Laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun, ister Hristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun... Hepsinin güvencesidir. Olayın aslı budur. Bu tartışmalara vesile olabilir. Biz böyle inanıyor, böyle düşünüyoruz.’

Tayyip Erdoğan 16 Eylül 2011'de Libya'da yaptığı konuşmasında da, "Türkiye'de halkım benim bu konuda (laiklik) ne düşündüğümü çok iyi biliyor, çok iyi bildiği için yüzde 50 oy veriyor" diyerek laiklik konusunda şu ifadeleri kullanmıştı;

"Türkiye'de halkım benim bu konuda (laiklik) ne düşündüğümü çok iyi biliyor, çok iyi bildiği için yüzde 50 oy veriyor. Hiçbir sıkıntımız yok. Bu bölgeler, laikliği anlamada, tanımada inanıyorum ki şu anda bir müzakerenin veyahut bir tartışmanın içerisinde olacaktır. Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, laikliği din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laikliğin tanımı şudur: Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir Müslüman olarak, laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet eşit mesafede olur, Müslüman'a da, Hristiyan'a da Musevi'ye de ateiste de. Bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Burada aykırı düştüğümüz durum varsa bunu her fırsatta, herkesle müzakere ederiz. Bu söylediğimin de bizim değerlerimize, İslam'a karşı bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin" demişti.

(https://www.sozcu.com.tr/erdogan-laiklik-ateizm-degildir-korkmayin-wp1202212)

*

Erdoğan’ın bu sözlerinde İslam’a uygun bir yan varsa lütfen AK Partililer de beni ikna etsinler.

Senin ikna olman dinde ölçü müdür?!

Beni ikna edin” değil, “Bana delil getirin” demen gerekiyor.

Daha bunu bile anlayamıyorsan, bu ikisi arasındaki farkı bile kavrayamıyorsan, sana neyi nasıl anlatabiliriz?!

Üstelik mesele ateist olmama meselesi de değil.. Budist de ateist değil, şintoist de, hindu da, mecusi de.

Hinduların ateist olmaması bir fazilet midir?!

*

Aslında Erdoğan, laiklik konusunda Oğuzhan Asiltürk’ün izinden gidiyor.

Biz ise (bir ölçüde) Üstad Necip Fazıl’ın..

Necip Fazıl, 50 yıl kadar önce şunları yazmıştı (Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 4/6, İstanbul: Büyük Doğu Y., 1999):

Millî Türk Talebe Birliği’nin, yeni idarecilerini seçmek üzere büyük kongresini topladığı ve beni de kongrenin ruhunu gözetmek üzere çağırdığı bir gün kendisine söz verilen M.S.P. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (Ne asaletsiz bir isim!) kürsüye çıkmış ve hiç de sırası, yeri, yurdu, lüzumu yokken demiştir ki:

– Devlet lâik olabilir; fertlerse olmayabilir. Bunlar birbirine mâni değildir!

Yani:

– Siz içinizden, isterseniz lâik olmayın! Ama devletin laik olup olmadığına aldırmayın ve onu kendi oluşu içinde tabiî görün!

Herhangi bir rejimin bâtını her neyse zâhirde onunla tecellisi esas olduğuna göre, ona zıt [muhalif] kalbleri ancak kendi hücrelerinde gizlenmeye [ortada görünmemeye] dâvet eden ve [laik] rejimi kendi halinde serbest, hattâ haklı gösteren böyle bir “Bizans” ruhu, açık küfrün bile tenezzül etmeyeceği bir idrak sefaleti arzeden ve balmumu [gibi şekilden şekile giren] adamları arasında[ki] bu çocuk sesli sapık Bakanı şiddetle suçlandırmayan, üstelik yeni Bakanlıklarla mükâfatlandıran lider de [Erbakan da] aynı ruhu [Bizans ruhunu] paylaşmış, hattâ önceden adamına telkin etmiş sayılabilir.

Mesele lâyisizmanın [laikliğin] kıymet hükmüne [değer yargısına] değil, müslümanlık taslıyanların anlayış ve samimilik derecesini gösterme ölçüsüne bağlıdır. Bu tarzda bir laiklik savunması, müslüman[lar] şöyle dursun, bizzat laikler ve Allah inkârcıları tarafından bile kabul edilmez. …

*

Evet, merhum Necip Fazıl, Oğuzhan Asiltürk’ün ve Erdoğan’ın laiklik anlayışını “Bizans ruhu” olarak nitelendiriyor.

Çünkü laikliğin (siyasal dinsizliğin) kıymet hükmüne (değer yargısına) göre konuşuyorlar.. İslam’a (dinî değerlere) göre değil..

[Merhum Şah-ı Nakşbend, Gümüşhanevî, Mehmed Zahid Kotku ve Prof. Mahmud Esad Coşan gibi zatların izinden gitme iddiasındaki “yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular" da “dinî değerler”e veda etmiş durumdalar. 

Kurdukları Sağduyu Partisi’nin “laik amentü”sü şöyle diyor: 

“… Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

“BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.” (Bkz. https://sagduyu.global/)]

*

Laiklik, dinler varsa bir anlam taşır, dinler yoksa laiklik de olmaz.

Dinlere hayat hakkı tanınmayan bir yerde dinler arası tarafsızlık da (laiklik de) bulunmaz.. Zaten yok olan, mevcut olmayan şeyler arasında nasıl tarafsız olacaksın?!

Hiç çocuğun yoksa, çocukların arasında tarafsız olman diye birşey de söz konusu olmaz.

Demek oluyor ki laikliğin bütün iyiliği, vatandaşları “Dinsizim” demeye zorlamamasından, mesela müslümana “Müslümanım” deme izni vermesinden ibaret.

Bu, bir iyilik midir?!

*

Ona kalırsa İslam da kimseyi “Müslümanım” demeye, müslüman olmaya zorlamıyor.. Hristiyanın “Hristiyanım”, Yahudi’nin “Yahudiyim”, Budistin “Budistim” demesi serbest.

Laiklik, dinler arasında tarafsız kalma, belli bir dinin hükümlerini devlet idaresinde esas almama iddiasında.

Yani hiçbir dine, devlete hakim olma izni vermemeyi ilke ediniyor.. İddiası bu.

İslam da aynı şeyi yapıyor, (kendisi dışındaki) hiçbir dine, devlete hakim olma izni vermiyor.

Ancak, aslında laiklik, (İslam’ın din tanımına göre), bir “din” durumunda.. Çünkü İslam’a göre, din aynı zamanda “yasalar manzumesi” anlamına geliyor. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesi.)

Yani İslam’a göre, dünyada ne dinsiz insan vardır, ne de dinsiz devlet.. 

"Dinsizim" diyenin dini de “nefse, heva ve hevese kulluk”tur:

"Hevasını (nefsinin arzu ve tutkularını, hevâhu) tanrı edineni (ilâhehû) gördün mü? Şimdi ona sen (savunmasını üstlenen) vekil mi olacaksın?!" (Furkan, 25/43)

Evet, "Ben ateistim, dinsizim, hiçbir dinim yok, hiçbir tanrıya da inanmıyorum" diyen kişinin de tanrısı var: Nefsanî arzu ve tutkuları.

Kendi heva ve heveslerini, arzu ve tutkularını bırakıp Selanikli Mustafa Atatürk'ün (İslam'a, Allahu Teala'nın vahyine aykırı) ilke ve inkılaplarına bağlılık gösterenler, yani Selanikli'nin hevâsına tabi olanlar da, ateist olduklarını söyleseler de, aslında (İslam açısından) ateist değillerdir.

Tanrıları Selanikli'nin "hevâ"sıdır.

Şeriat'e tabi olmayan, Şeriat karşıtlığı yapan herkes aynı durumdadır, kendisinin veya bir başkasının hevâsının kuludur:

"Sonra seni, (dünya ve ahirete ait) iş'te (el-emr) bir şeriat üzere ('alâ şerîatin) kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâlarına (ehvâ) uyma!" (Casiye, 45/18)

Evet, Türk laikliğinin tanrısı, Selanikli'nin hevâsıdır.. "Zikrü'l-cüz iradetü'l-küll" kaidesince Selanikli'nin şahsıdır. 

*

Asiltürk ve Erdoğan gibi isimlerin savunduğu laiklik (yani “Devlet laik olur, bireyler olmaz” anlayışı) esas itibariyle deizme/deistliğe karşılık geliyor.

Bir ara birileri tutturmuştu “Gençler deist oluyor” diye..

Erdoğan’ın laik (siyasal dinsiz) devletinin "dindar" gençliği de elbette deist olur.

Google’de “Deizm” kelimesini arayın, karşınıza çıkan ilk tanım şu olur: “Tek Tanrı’ya inanıp hiçbir dini kabul etmeyen görüş.

Laiklik, Erdoğan’ın dediği gibi ateizm değilse, sapına kadar deizmdir.

Çünkü Erdoğan’ın ateist olmayan laikliği, devletin hiçbir dini kabul etmemesidir, dinsiz olmasıdır.

*

Deizm, İslam’a göre küfürdür, çünkü İslam, “hak din”in kabul edilmesini, bireylerin toplu halde, bölünüp parçalanmadan (yani devlet olarak) ona tabi olmalarını ister.

Çünkü “iyilikle emir ve kötülükten nehy etme” sadece dille olmaz, onun bir de el ile yapılan kısmı vardır, ona kesin olarak ihtiyaç duyulur, ve bu, devletsiz olmaz.. 

Yine cihat da, bireysel olmaktan ziyade toplumsal bir ibadettir, devleti gerektirir. 

“Hayır, cihat bireysel bir ibadettir, devletin varlığını gerektirmez; kişi duruma bakar, cihadın farz olduğunu anlarsa gereğini yapar” diyor musunuz?

Demiyorsunuz, böylelerine anında terörist damgasını basıyorsunuz.

Hudeybiye Antlaşması yüzünden Medine'ye kabul edilmeyen müslümanların kendi başlarına cihat etmeleri örneğinde olduğu gibi bazen şartlar gereği devlet-dışı bireysel ve grupsal cihat olayları yaşanabilir, fakat esas olan, cihadın İslam devleti çatısı altında yürütülmesidir:

“Mü'minlerin hepsi birden toplanıp (cihâd için) seferber olacak değillerdir. Fakat onların her fırkasından (topluluğundan) bir tâifenin (sefere) çıkmaları, (diğerlerinin ise) dîni iyice öğrenmeleri ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman, kavimlerini (günahlar hususunda Allah'ın azâbı ile) korkutmaları gerekir. Tâ ki sakınsınlar.” (Tevbe, 9/122)

Laik (siyasal dinsiz) devlete gelince.. Dinler arasında tarafsız olduğu için İslam’a hizmet olsun diye savaşmıyor, cihat etmiyor, fakat kendi laik (siyasal dinsiz) düzeni için ölenin İslam dini çerçevesinde şehit kabul edilmesini istiyor.

Nedir bu?.. Cahillikten kaynaklanan çifte standart mı, yoksa kurnazlık ve hilekârlık eseri din istismarı mı?.. Nedir?

*

Erdoğan bir de, “Kişiler değil, devlet laik olur” diyor.

Bir defa, kişiler de isterlerse laik olurlar, her dine eşit mesafede olduklarını söyleyebilirler. (Ancak sonuçta bu da bir dindir, dinsizlik dini.. Kader meselesi gibi; kaderden kaçmak için yaptığın şey de kaderdendir.)

Devlet de illa laik olur diye birşey yok.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başında bulunduğu devlet ne devletiydi, din devleti (İslam devleti) miydi, yoksa laik (siyasal dinsiz) devlet mi?

Onun devleti İslam devletiydiyse, siz onun yolunu izlemek yerine Selanikli Mustafa Atatürk’ün “gazaba uğramış ve sapıtmış” Batılılar’dan ithal ettiği laikliği benimseyerek nereye varmak istiyorsunuz?

Yok, Rasulullah s.a.s.’in devleti de laik devlet idiyse, biz de “Asr-ı Saadet tipi laiklik” istiyoruz.

*

Rasulullah s.a.s., müslüman olmayanlara niye “cizye” vergisi koyuyor, onlara yönetimde söz hakkı tanımıyordu? 

(Laik Türkiye Cumhuriyeti de Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlılık ve sadakat yemini etmeyenleri, yani rejimin kelime-i şehadetini söylemeyenleri, Selanikli’ye iman etmeyenleri yönetimde söz sahibi yapmıyor.. Denemesi bedava, mesela bir milletvekili Atatürk'lü yemini etmeyi reddetsin bakalım ne oluyor!)

Hayır, bazı üçkâğıtçı kurnaz ilahiyatçıların zannettiği gibi Erdoğan’dan Türkiye’ye Şeriat getirmesi gibi birşey beklemiyoruz.

Hatta ondan İslam’ı ve Şeriat’i savunmasını da talep etmiyoruz.

Zarar verici açıklamalarda bulunmasın, tek istediğimiz bu.

Müslümanlığın ne olup olmadığı konusundaki fikirlerini kendisine saklasın, milletin sırtına bazı konularda ikna edilmesi ödevini yüklemesin.

Böyle uluorta ileri geri konuşuyor, ve insanları kendisine karşı “hakkı söyleme” imtihanı ile yüzyüze bırakıyor.

Bazı “düzen”baz ilahiyatçıların da onun yanlış laflarına hemen birer kulp takmaları meseleyi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Onlara, “azîz ve intikam sahibi” olan Allah’ı hatırlatırız. 

*

Bir de “Devlet ayrı, rejim ayrı” diyerek rejimi (sağ kulağını sol eliyle tutma kabilinden) dolaylı olarak destekleyenler var. (Bunların bazısı, Mehmet Şevket Eygi örneğinde olduğu gibi kullanışlı aparat.. Bazısı da Kadir Mısıroğlu gibi, iyi niyetli olmakla birlikte, meseleyi “fıkıh usulü” zaviyesinden değerlendiremeyenler.)

Mesela Batı Trakya’da yaşayan Türk’ü alalım.. Yunanistan için “Devlet ayrı, rejim ayrı” diyebilir mi?.. (Metin Akpınar'ı akla getiren bazı edepsiz Kemalistler, insanlara "Atatürk olmasaydı babanızı bilemeyecektiniz" filan diyorlar.. Bu, başta Batı Trakya ve Bulgaristan olmak üzere Balkanlar'da yaşayan müslüman Türkler'e yönelik ağır bir hakarettir.)

Ya da İran’da yaşayan bir Sünnî “Devlet ayrı, rejim ayrı, ben devletime bağlıyım” dediğinde bu ne anlama gelir?

Toprağı işgal edildiği için İsrail devleti vatandaşı haline gelen bir müslüman, “Devlet ayrı, rejim ayrı, ben İsrail devletine bağlıyım” diyebilir mi?!

Ya da Doğu Türkistanlı bir müslüman Türk’ten, ““Devlet ayrı, rejim ayrı, ben Çin devletine sadığım” demesi beklenebilir mi?!

Bu “devlet ayrı, rejim ayrı” illüzyonistleri, Suriye’deki muhalefete de bu aklı veriyor, “Kardeşler, devlet ayrı, rejim ayrı; devletinize sadakat gösterin; devlete küsülmez” mi diyorlardı?!

Asr-ı Saadet’te Müslümanlar Medine’ye hicret ettiler.. Mekke’de kalan kişi, hicreti terkin yanı sıra bir de “Devlet ayrı, rejim ayrıdır; Mekke’nin rejimi kötü, fakat ‘site devlet’ime bağlıyım.. Mevzubahis olan vatanım Mekke ise gerisi teferruattır” dediğinde, iman etmiş olur muydu?

Biraz mantıklı olmaktan kimseye zarar gelmez.. Çifte standarttan vazgeçip dürüst olmak da insanın vicdanı için en iyi ağrı kesicidir.

*

Devlet, laik (siyasal dinsiz) rejimine biat etmeyen, ona bağlılık ve sadakat yemini ile bağlanmak istemeyen müslüman bireyleri vatandaşlık haklarından yararlandırmamanın yollarını arayacak, nerdeyse vatandaştan saymayacak, devletçiler rejim muhaliflerine zehirlenerek itlaf edilmesi gereken bir köpek gözüyle bakacak, buna karşılık müslüman, devleti adeta put yapıp ona tapacak..

Yok öyle yağma!

Devlet (adına devlet denilen örgütlü siyasetçiler ve bürokratlar topluluğu), Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı olarak arz-ı endam etmeye kalkışacak, "Allah'mış, Peygamber'miş, Kitap'mış, Sünnet'miş, biz bunları takmayız, herşeyin en iyisini biz biliriz" hevâları ve havalarında "dinler arası ve de üstü" takılacak, Tanrı'yı (Batılılar gibi öldürmüş olduğunu iddia etmese de) emekliye ayıracak; "sivil kullar" olarak gördüğü vatandaşlar ise "Sivil toplumun ülke yüzölçümü büyüklüğündeki yeryüzü tanrısının hikmetinden sual olunmaz" diyerek ona sorgusuz sualsiz teslim olacaklar..

Gerçekten müslüman/müslim olan (Allah'a teslimiyet gösteren) kişi bunu kabul edebilir mi?! 

*

“Devlet ayrı, rejim ayrı” diyenler, gerçekte, “Devlet ayrı, din ayrı olabilir; dinsizlik devleti etkilemez” demek istemektedirler.

Bu söylem, sinsiliğinden dolayı, laikliği doğrudan savunmaktan belki de daha kötü ve tehlikelidir.

Devlet, İslam devleti olduğunu söylemeye tenezzül etmeyecek, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya itaati umursamayacak, Âlemlerin Rabbi’ne itaat ile ineğe tapınma arasında tarafsız kalacak, fakat müslüman, “devlet ayrı, rejim ayrı” diyerek böylesi bir devletin “azat kabul etmez kulu kölesi” olmayı kabullenecek.. Aklı başında, İslam’ın ve imanın ne olduğunu bilen bir müslüman bunu kabul edebilir mi?!

İşte o Allah, sizin hak rabbinizdir.. Haktan sonra da (geride) sapıklıktan başka ne vardır?! O halde nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

İster bireyler olsun, ister toplumlar, isterse devletler, İslam Şeriati'ni bırakan, ona karşı çıkıp sırt çeviren, sapıklığı satın almış, Cehennem'e giriş bileti edinmiş olur.

Bunu bilir, bunu söyleriz.


DİNDARLAR, ATEİSTLER, DEİSTLER, VE SAF YUSUFLAR

 



Tam da "En aklı başında bilinen adamların, hocaefendi diye önlerinde el bağlanan sarıklı mollaların, prof. vs. türünden unvan taşıyan kerli ferli zevatın, dünyaya akıl dağıtan yazar çizer taifesinin ve de cübbeli fırıldakların vird-i zebanı olan şu saçmalığı bir ara konu edinmek lâzım" diye düşünürken, Yusuf Kaplan'ın da aynı masalı yeniden servis etmiş olduğunu gördüm.

Yeni Şafak'taki (1 Ekim 2023 tarihli) son yazısında şöyle diyor:

"Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Deist ve ateistlerin avukatlığı sana mı kaldı Yusuf abey?

*

Deist ve ateist olanlar suçludurlar.. Çünkü akıllarını kullanmıyorlar, Şeytan'a ve nefislerine uyuyorlar.

"Bizler"in suçlanmamıza gelince.. “Bizler” (artık kimlersek) kendi itikadımızdan ve amellerimizden sorumluyuz, başkalarının itikadından ve amellerinden sorumlu değiliz.

Bir sorumluluğumuz varsa o, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerden, tebliğden ibarettir.

Mütedeyyin (dindar, dinine bağlı) olduğunu iddia etmeye gelince.. Deist ve ateist deistliğini ve ateistliğini saklamadığı gibi müslüman da müslümanlığını saklamamalıdır. 

Dindarlık gösterişçiliği ise ayrı konu.

*

"Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır" şeklindeki cümleye gelince..

Teslimiyette sorun yaşanması mütedeyyinliğin (dine bağlılığın) bulunmaması anlamına gelir.

Temsiliyet ise kimsenin tekelinde değildir.

Kullar olarak Allahu Teala karşısında hepimiz aynı konumdayız, aramızda "rasul, nebi (elçi)" yok.

Dolayısıyla kimsenin kimseyi temsilci olarak görmesi gerekmiyor.

*

Böylesi özür dilemeci, aşağılık kompleksiyle malul söylemlere lüzum yok.

Atatürkçüler, laikler, İslam düşmanları "Şeriatçı olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" diyorlar mı?

Demiyorlar..

Demedikleri gibi, (içlerinden bazıları) ellerinden gelse Şeriatçı müslümanları bir kaşık suda boğacaklar.. Köpek gibi zehirleyip itlaf edecekler.  

Daha geçen gün 16 ve 19 yaşında iki genç, Atatürk büstüne zarar verdiler diye tutuklandılar.

Kimse çıkıp da "Atatürk heykellerinden gıcık kapanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" demedi.

Demiyor.. 

Şunu hiç demiyorlar: "Tuttuk Atatürk'ü putlaştırdık.. Atatürk'ün kendisi bir yana, heykelini ve fotoğrafını bile put yaptık.. Halbuki bu insanlar, Atatürk'ün şahsı söz konusu olmaksızın heykel putçuluğuna karşılar.. Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.s.) heykelini görseler onu da yıkarlar, bu, Hz. Muhammed'e saygısızlık etmek istemeleri anlamına gelmiyor.. Saygının tek yolu milletin parasını yüzbinlerce heykele, fotoğrafa harcamak mıdır?" 

*

Gelelim Kaplan'ın şu sözüne:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Kaplan merak etmesin, seküler insanların dindar insanlarla ilgili hayalleri yok, dolayısıyla hayal kırıklıkları da yok.

Masa (makam, mevki), kasa (para) ve nisa (kadınlar) konusunda dini kötü temsil etmeye gelince..

Bu konularda "dini temsil etme" diye birşey olmaz.

Olan şudur: Dindarlığınız bunlarla sınanır.. Dünya hayatı sınama üzerine kurulu..

Makam mevkinin bizzat kendisi zemmolunacak birşey değil, fakat makam ve mevki için dininizden taviz veriyorsanız, işte bu kötü..

Bu da, sekülerleri hayal kırıklığına uğratan birşey değil, memnun eden birşey..

Evet, dindarlık, makam ve mevkiyi terk etmeyi gerektirmiyor, makam ve mevki için dinden taviz vermemeyi gerektiriyor.

Ancak, bugünün bazı “dindar”ları, makam ve mevki için dinlerinden taviz vermekten hiç kaçınmadıkları gibi, taviz vermek istemeyenlerle uğraşıyorlar. 

Bunları yaşayarak gördük, müşahede ettik.

*

Kasa (para) meselesine gelince..

Bunun iki boyutu var..

Birincisi, para kazandığınız işin helal (meşru) olması.. Mesele sadece emek ve alın teri meselesi değil.. 

Mesela, işi gücü İslamî oluşumları "engellemek, engelleyemiyorsa çığırından çıkarmak, saptırmak, azdırmak için plan yapmak, tuzak kurmak" olan bir istihbaratçıyı düşünelim.. Bu kişi çok çalışıyor, aldığı maaşı hak ediyor olabilir, fakat kazancı külliyen haramdır. Para imtihanını kaybetmiştir.

İkinci boyut ise, helal (meşru) bir işte çalışan kişinin aldığı parayı hak ediyor olması.. Çalıştıran ve çalışan arasındaki sözleşmenin gereğini iki tarafın da yerine getirmesi gerekir.

*

Gelelim nisa (kadınlar) meselesine..

Nisa meselesinde dindarların dini kötü temsil etmesinden kasıt nedir?

Herhalde bundan kastedilen, zina..

Sekülerlerin bu noktada da hayal kırıklığı yaşıyor olduklarını zannetmiyorum.. Tam aksine bu, onların dert etmeyecekleri (hatta içlerinden birçoğunun hoşuna gidecek) bir konu.

Bu sekülerler, müslümanın zina etmesinden değil, mesela meşru bir ikinci, üçüncü evlilik yapmasından rahatsız olurlar, oluyorlar.

Kendisini dindar zanneden birçok angut da aynı durumda, birisinin zina yaptığı söylendiğinde umursamaz, fakat ikinci evlilik haberi duyduğunda ayıplar. (Ki, böylesinin ayıplanmayacağı ayetle bildirildiği için bu, haramdır. Helal olduğunun kabul edilmesi ise küfürdür.)

*

Kaplan'ın sözlerine tekrar dönelim:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Saçma bir mantık, saçma bir sebep-sonuç ilişkisi..

İmdi, "dindar" insanlar masa, kasa ve nisa konusunda dini kötü temsil ediyorlarsa, bu, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına neden yol açsın?

Çünkü, din, bu "dindar" insanların, "dini kötü temsil ettikleri" (dini yaşamadıkları) için ahirette ceza göreceklerini söylüyor.

Mantıklı bir insan şöyle düşünür: Demek ki bu dindar bildiğimiz insanlar gerçekte dindar değil.. Ya dine inanmadığı halde inanıyor görünüyor, ya da inancının gereğini yapmıyor. 

Din eğer insanlara sadece "Bir insan dindar oldu mu dininin bütün gereklerini mutlaka yerine getirir, onun için bir imtihan yoktur, ahirette hesaba çekilme diye birşey de bulunmamaktadır" mesajını veriyor olsaydı, böylesi "dindar olmayan dindar"lardan dolayı birilerinin ateist değilse de belki deist olmaları için bir mazeret ortaya çıkıyor olabilirdi. 

*

Fakat din tam aksini söylüyor: İnsanlar dindarım demekle bırakılmazlar, dünya hayatı bir imtihandır, herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak alacaktır.

Bu durumda o ateist ve deistlerin, ateizm ve deizmi bırakmaları, ahiret inancına sarılmaları gerekir.

Deizm ve ateizm açısından bakıldığında, o "dindar olmayan dindar"ların hareket tarzına söylenecek birşey yok.. Çünkü ahiret yok.. Hesap yok.. Ceza yok.. Ne diye bu dünyada keyiflerine bakmayıp kendilerine sınırlar koysunlar ki?!..

*

Evet, Kaplan gibilerin sözlerinden, bazı insanların ateist ve deist olmadıkları halde "dindar"lara bakarak ateist ve deist oldukları sonucu çıkıyor.

Yani başta onlar da (dindar değilseler bile) dinliler.. 

Peki “dinli”ler de, neden dinlerini dindarca yaşamayı düşünmüyorlar da, "dindar" bilinen kişilerin hatalarına bakarak dinsiz oluyorlar?

Demek ki baştan da pek “dinli” sayılmazlarmış.

Ayrıca, dünyadaki bütün dindarlar da masa, kasa, nisa imtihanını kaybediyor değiller herhalde..

Mesela Afganistan'daki müslümanlar da aynı imtihanı yaşadılar.. Onlara da küresel küfür güçleri "Bizimle işbirliği yaparsanız Afganistan hükümetinde size de yer vereceğiz, sizin adamlarınız da bürokrat, bakan vs. olacak.. Dolu gibi yağan bombaların, mermilerin, kurşunların yerini yağmur gibi yağan dolarlar alacak.. Ölmeyeceksiniz, yaşayacaksınız, modern hayatın tadını çıkaracaksınız" dediler..

Fakat onlar kabul etmediler.

Bizim bu pek nazlı ve kırılgan ateist ve deistlerimiz demek ki Türkiye'de de Afganistan'daki gibi müslümanlar arıyorlar.

Arıyorlar mı?

Tı!..

Bu durumda ateist ve deistlere "Atma Recep, din kardeşi bile değiliz" demek gerekiyor.

Tamam bu ülkenin dindar bilinenleri (yüzde doksan küsur nisbetinde) üçkâğıtçı da, deist ve ateistlerinin onlardan kalır yanı var mı?

Yok!..

Hatta onlar çok daha üçkâğıtçılar..

Kaplan gibiler sekülerlere, deist ve ateistlere şirin görünmek için böyle konuşmuyorlarsa insan saflığının uçurum kenarındaki son sınırında tehlikeli akrobatik cambazlıklar yapıyorlar demektir.

*

Kaplan'ın son cümlesine gelelim:

"Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Evet, mesele sosyal bilimler açısından araştırma konusu yapılabilir.

Fakat işin bir de İslamî ilimler boyutu var..

İmdi, sosyal bilimler açısından meseleye baktığımızda şunu söylemek gerekir: İnsanların (başlangıçta deist ve ateist değilken) deist ve ateist olmaları salt onlarla aynı toplumda yaşayan "dindar" insanların hal ve hareketleriyle izah edilemez.

Neden aynı durumdaki bazı insanlar deist ve ateist olmamaktadır da diğerleri olmaktadır?

Sonra deizm ve ateizm esas itibariyle metafiziğin konusudur, sosyolojinin değil.. Dolayısıyla Allahu Teala'nın varlığı meselesi toplum fertlerinin davranış tarzları üzerinden tartışılamaz.

Genel olarak kâinata ve kâinattaki işleyişe, göklerdeki düzene, dünya üzerindeki sayısız canlılara (bitkilere, kuşlara, kara ve deniz hayvanlarına) bakmayıp salt kendi toplumundaki birkaç insanın yaşamına bakarak "Tanrı yoktur" ya da "Sadece Tanrı vardır, peygamberler ve ahiret yoktur" diyen bir angut öküzün ateistlik ya da deistliğini dert etmemek gerekir. Böylesi, imanı hak etmeyen bir öküzdür, onun için üzülmeye değmez. 

Böyle bir (sonradan deist ya da ateist olan) "dinli"de mantık ve samimiyet olsa, dindar görünüp de dindarlığın tam tersi yönde hareket edenler için bir ahiret hesabının bulunuyor olmasından memnuniyet duyar, "Tanrı yoktur, varsa bile kullara karışmıyor, istediğiniz her haltı gönlünüzce yiyebilirsiniz, buna dindarlar da dahil" diyen ateistlik ve deistliğe meyletmez, o dindarlardan daha sıkı dindar olurdu.

Çünkü, sahtekâr dindara bakıp ateist ya da deist olmak, söz konusu dindarın "dine aykırı" davranışını onaylamak anlamına gelir.

Çünkü ateizm ve deizme göre, din diye birşey yoktur, dolayısıyla dindar insan din vasıtasıyla aldatılan insandır, ve dine aykırı hareket etmesi, uydurma prangalardan kurtulması anlamına gelmektedir.

*

Ateizm ve deizm sadece dinsizlik değildir, aynı zamanda ahlâksızlıktır.

Çünkü ahlâk, dinden bağımsız olarak temellendirilemez.

Din yoksa, günah diye birşey de yok demektir. Bu durumda günah ve ahlâksızlık diye bilinen herşey “insan uydurması” hurafeler haline gelir.

Bu yolun sonunda varılacak nokta, Sofistlerin savunduğu “adaletin ve ahlâkî erdemin, güçlülerden kendilerini korumak isteyen zayıfların icat edip uydurdukları birer safsata olduğu” inancı olabilir.

Bir adım sonrası ise, yaşama hakkının sadece güçlülere ait olduğunu savunan Sosyal Darwinizm’dir.

Dolayısıyla, bir ateist ve deistten (teorik olarak), akla gelebilecek her tür kötülük beklenir. 

Çünkü ahlâkın gerçek tek temeli ilahî adalete olan inançtır.. Kişinin yaptığının yanına asla kâr kalmayacağı inancıdır.. Mehmed Akif'in dediği gibi, 

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; 

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş faz edilsin havfı Yezdan'ın,

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın.

Evet, Allah korkusunun (havfının) bulunmadığı (ya da zayıf olduğu) yerde irfan, ahlâk edebiyatı, vicdan vs. hepsi hava cıvadır.

Kısacası, deist ve ateiste göre, dinini yaşayan “dindar”, boş hurafelerle kendisini aldatan bir ahmaktır, takdir edilip de örnek alınacak, böylece onun hatırına ateizm ve deizmden vazgeçilecek biri değildir..

Dindar görünüp dinsizce hareket eden adam ise zekâ küpüdür, ateistlik ve deistliğin ruhunu yakalamıştır.

*

İmdi, meseleyi salt "masa, kasa, nisa" meselesi olarak görmek, olayı basite almaktır.

Bunlar işin "amel" boyutu, daha önemli olan ise itikat..

Bu dindar dediğimiz insanların büyük bir bölümünün Şeriatçılıktan vazgeçtiklerini, laiklik savunucusu hale geldiklerini, Atatürk dindarlığı, diyaneti vs. istediklerini görüyoruz.

Gördük.

Hayır, “masa, kasa ve nisa” avcısı bu şahıslardan Türkiye'ye Şeriat getirmek için çalışmalarını ya da yüksek sesle Şeriatçılık yapmalarını, Şeriat'i savunmalarını bekliyor değiliz.

"Şeriat şart değildir, laiklik de olabilir" dememeleri gerekiyordu.

Fakat dediler.

Bu konuda örnek aldıkları kişi ise Erdoğan’dı.. Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat yerine laiklik" tavsiye etmişti.

Hayır, ondan Türkiye'ye Şeriat getirmesi gibi bir talebimiz ve beklentimiz yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat (en azından kâğıt üstünde Şeriatçı olan) Mısır ve Tunus'tan Şeriat'e sırt çevirmelerini istememeliydi.

Şu meşhur sözü bu olaya uyarlayalım: Şeriatçılık değirmeni sele gitmiş Yusuf Kaplanlar masa şakşağının derdinde..

*

Evet, bu meseleleler sosyal bilimler açısından ele alınabilir.. 

Fakat, aklı, fikri, kapasitesi, hafızası, mantığı sınırlı olan insanın bilgisi her zaman eksik olmaya mahkumdur, kesin bilgi (hüccetullahi'l-baliğa) ancak Allah Azze ve Celle katındandır.

Ateisti, deisti, şusu busu ahirette "Ben dindarlara baktım dinsiz oldum, mazeretim var, asabiyim ben" diyemeyecektir.

Dindarlar iyi örnek olacakmış da bu beyzadeler doğru yola gelecekmiş.. Sen onu külahıma anlat..

Hz. Nuh a. s. gibi bir peygamber yüzlerce sene insanlara "örnek" oldu da ne oldu?

"Çok doğru" bir peygamber olan Hz. Musa a. s.'dan daha örnek dindarı nerden bulacaksın?.. Ona bile Mısırlılar dönüp bakmadılar.. 

İsrailoğulları bile o kadar mucizeyi, hatta denizin önlerinde yarıldığını gördükleri halde Allahu Teala'yı bırakıp içine rüzgâr girince böğürme sesi çıkaran bir buzağı heykeline tapabildiler.

Bu zamanın dindarının gözünde de Allahu Teala'nın Şeriati'nin, bakırdan bir Atatürk heykeli kadar saygınlığı yok.

Mesela TBMM'de Şeriat kelimesini ağzına bile alamazsın, fakat Hasan Kaçan'ın filminde (Sürgün İnek) olduğu gibi kazara bir inek (gerçek inek) bir Atatürk büstüne zarar verse yandı gülüm keten helva (Filmde, olmuş bir olay anlatılıyor)..

*

İnsanların durumu bu.. 

Evet, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Şiddetle arzulasan da insanların çoğu iman edici değillerdir." (Yusuf, 12/103)

".. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler...." (Araf, 7/146)

Bu deist ve ateist olan çıtkırıldımlar, kendileri gibi deist ve ateistlerin canavarlıklarını görüp durdukları halde niye deizmden ve ateizmden vazgeçmiyorlar peki?

*

Evet, Yusaf Kaplan'ın dile getirdiği görüş yeni değil.. Senelerdir duyuyoruz..

Kimisi şeyh, kimisi ilahiyat prof.u, kimisi meşhur yazar, kimisi sarık şalvar yerinde ekran soytarısı, yıllardır aynı hikâyeyi anlatıyorlar.

Müslümanlar (dindarlar) iyi örnek olursaymış bütün dünya müslüman olurmuşmuş..

O kadar kolay olsaydı Lut a. s. yaşadığı toplumun yola gelmesini sağlardı.. Ondan iyi "örnek adam"ı nerden bulacaksın?!.. Ama karısı bile iman etmedi.

"Kasa, masa, nisa" meselelerinde Hz. İsa a. s.'dan daha iyisini bul da getir bakalım.. Böyleyken "dindar" yahudiler onu "devlet"e şikâyet ettiler, yargılandı..

Ve mahkeme, devletin adaleti, anlı şanlı Roma hukuku, Hz. İsa’yı suçlu buldu..

O günün "kutsal devlet"i, Hz. İsa'nın din istismarcısı olduğuna hükmetti.

Mahkeme, Hz. İsa'nın "yasalara göre" çarmıha gerilip öldürülmesi kararını verdi. Böylece toplum, bu "kamu düzeni için çok tehlikeli" şahıstan kurtarılmış oluyordu.

Ateisti, deisti, putçusu, Sezarcısı, “örnek insan” Hz. İsa'ya bakıp yola gelmediler, onu öldürmeye karar verdiler.

Bu işler böyledir.. Gerçeklerle edebiyat, hayal dünyası ile hayat dünyası farklı..

Sanki sen iyi örnek olsan bu ateist ve deist angutlar hemen tevbe edecek!.. 

Mesela şu LGBT taifesine nasıl iyi örnek olacaksınız, onları nasıl ikna edeceksiniz, bir anlatın bakalım.

*

İmdi, "İyi örnek olacağız, millet yola gelecek" edebiyatı yapanlar için iki şey söylenebilir: 

Birincisi, Kur'an'dan habersizler. 

İkincisi, yaşadıkları dünyadan habersizler..

Gerçeklikle bağlarını koparmışlar.. Gerçekçilik notları sıfır.

Fakat idealist de değiller, konformistler.. Ateizm ve deizmin yükselen trend olduğunu görünce onu “masum ve suçsuz” ilan etmek için derhal sıraya giriyorlar.

Bununla birlikte, böylesi söylemlerin “derin” mahfillerde pişirilip fast food olarak servis ediliyor olması ihtimali de gözardı edilemez.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."