seyfi say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyfi say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: ZAMPARA DİKTATÖR

 https://archive.org/details/zampara-diktator


ZAMPARA DİKTATÖR

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: DÂHİLİK VE ZAMPARALIK 4

MEVZUBAHİS OLAN ZAMPARA (MEDENÎ İNSAN) ATATÜRK’SE VATAN VE MİLLET TEFERRUAT 7

ZAMPARA DİKTATÖR “ORTAK DEĞER” MİDİR? 18

MEVZUBAHİS ATATÜRK MİTİ VE EFSANESİYSE GERİSİ TEFERRUAT 32

ORTAYLI, ATATÜRK VE MANTIK 40

İSRAİL’İN İŞAYA KEHANETLERİ KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN ELİNİ AYAĞINI BAĞLAYAN ATATÜRKÇÜLÜK PRANGASI 42

AZİZ NESİN’İN ZÜBÜK’ÜNÜN BİLE YAPMADIĞINI YAPARAK MİLLETİN SIRTINA HEYKELLERİNİ YÜKLEYEN ADAM: “HEYKELLERİMİ TÜRK HEYKELTRAŞLARA DEĞİL ECNEBİ HEYKELTRAŞLARA EMANET EDİN!” 47

UŞAĞI CEMAL GRANDA, MUSTAFA ATATÜRK’TEN AKTARIYOR: “PADİŞAH VAHİDEDDİN BENİ İNGİLİZLER’İ VATANDAN KOVMAM İÇİN GÖREVLENDİRDİ” 79

HA ATATÜRK’ÜN İZİNDESİN, HA HAÇLILARIN, ENGİZİSYON’UN… 94

SULTAN ABDÜLHAMİD İLE KATİL DİKTATÖR ATATÜRK FARKI (YA DA DİNCİLİK İLE KEMALİZM FARKI) 105

CUMHURİYET TÜRKİYESİ'NİN RESMÎ DİNİ: ATATÜRKÇÜLÜK PUTPERESTLİĞİ 126

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN RESMÎ TARİKATI ATATÜRKİYYE’NİN HEYKELLİ-FOTOĞRAFLI RABITA AYİNİ 136

MEVZUBAHİS OLAN VATANCILIK GÖSTERİŞÇİLİĞİYSE VATAN TEFERRUAT 154

“KAYMAK HAFIZ”I BAHANE EDEREK KUR’AN’A DÜŞMAN OLMAK, KAYMAĞA OLMAMAK 163

AKIL MI, ATATÜRKÇÜLÜK MÜ? (MEVZUBAHİS ATATÜRKÇÜLÜKSE AKIL DA TEFERRUAT) 173

ANDINIZ KEPAZELİĞİ 183

PROVOKASYON, PARANOYA VE VEHİM 199

BİN 400 YIL ÖNCESİNİN ÇÖL ARABI GİBİ PUTPERESTLEŞİP HEYKELLERE TAZİMDE BULUNMAK VE HEYKELİ YAPILAN ÖLÜLERE İBADET ETMEK 212

YUNAN GALİP GELSEYDİ… 226

KEMALİSTLERİN İŞİ GÜCÜ MASAL ANLATMAK, SONRA DA ANLATTIKLARI MASALLARA BAŞKALARININ DA İNANMASINI BEKLEMEK 232

ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE İNSANINA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ 235

*





ÖNSÖZ YERİNE: DÂHİLİK VE ZAMPARALIK

 

Takvimler 2018 yılının Aralık ayını gösterirken kitapçı vitrinleri A. M. Celal Şergör’ün Atatürk konulu kitabıyla süslenmiş bulunuyordu: Dâhi Diktatör.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün diktatörlüğü kesindi, fakat dâhiliği tartışmalıydı.

Bununla birlikte, tartışma konusu yapılamayacak kesinlikteki tek özelliği diktatörlüğü değildi.

Dâhiliği tartışma götürse bile, zamparalığı her türlü tartışmanın üstündeydi.

Çünkü zamparalık, çağdaşlık ve medeniyet (uygarlık) anlamına geliyordu.. Ve Selanikli zampara, “En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş bulunuyordu.

Tarikatçılık alanındaki bu büyük keşfine, Kâzım Karabekir Paşa’ya söylemiş olduğu “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” şeklindeki “vecize”siyle açıklık getirmişti.

Dolayısıyla zamparalık, Türkiye’nin kalkınmasının ve milletin zenginleşmesinin önündeki engellerden birini kaldırmaya yönelik devrimci ve ilerici bir adım olarak değerlendirilebilirdi.

Bu açıdan zamparalığın, Celal Şengör tipi tefekkür ve bilimsellik çerçevesinde Atatürk’ün liderliğinin dahiyane bir tezahürü olduğu düşünülebilirdi.. Selanikli zampara, topluma yaşayışıyla örnek oluyordu.

O nedenle, elinizdeki metnin, yetersiz ve mütevazı da olsa, Şengör’ün kitabıyla gerçekleştirmeye çalıştığı “dâhi”lik sondajı ve arama tarama çaabasına yapılmış bir katkı olarak kabul edilmeyi hak ettiğini düşünmekteyiz.

 

8 Ekim 2025, Üsküdar

 *





MEVZUBAHİS OLAN ZAMPARA (MEDENÎ İNSAN) ATATÜRK’SE VATAN VE MİLLET TEFERRUAT

 

Zamparalık deyip geçmeyelim, Batı tipi “medenî insan” olmanın alamet-i farikalarından biri.. Belki de birincisi..

Her ne kadar İstiklal Marşı’mıza göre “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ise de, Selanikli Mustafa Atatürk aynı görüşte değil.

 “En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş bulunuyor..

Selanikli zamparanın, İstiklal Marşı’mız açısından canavarlığa tekabül eden bu tarikatçılık merakı nerden kaynaklanıyor, nasıl böyle medeniyetçi (ya da canavarcı) olmuş derseniz, cevabı biraz derin.

Medeniyetçiliğinin ardında yatan etken, “ecnebilerle olan temasları”, yani dış güçlerle olan irtibat ve bağlantıları.

Yabancılarla olan temasları sonucunda medeniyet (veya canavarlık) tarikatının sadık bir müridi haline gelmiş.

Bunu nerden biliyoruz?

Has adamı Falih Rıfkı Atay’a yaptığı açıklamalardan:

“Bir gün, Umumi Harpte [Birinci Dünya Savaşı’nda] İstanbul otellerinden birinin [Pera Palas] müdürü iken tanıdığım M…. [Martin] Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

“- Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [Bu nokta noktalar İngiltere] Sefaretinde (Büyükelçiliğinde) Mösyö F… [Frew] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

“- Konuşalım, dedim, fakat eğer o istiyorsa…”

Davet günü Madam M….’nin salonundayız. Biraz sonra “- Mösyö F…. F” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

“- Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim, diye söze başladı, Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

“- Fakat, dedim, siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet ettiler, sizinle konuşmam faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

“- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

“- Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

“- Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı [ne] için istediğini hâlâ anlamadım. Fakat bir küçük hatırama ilave edeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda bir gün Antalya’ya geldiğini ve Madam M….’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz.

Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti. Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

Görüştüğü şahıs, İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle eden Robert Frew..

Asıl işi casusluk..

İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi..

Selanikli, Falih Rıfkı’nın 1926 yılında yayınlanan bu notlarında, Frew ile bir kez görüştüğünü söylüyor, fakat bir yıl sonra irat edeceği meşhur Nutuk’unda “bir iki defa” diyerek kendisini yalanlayacaktır.

Onunla yaptığı görüşmelerden, yaveri Cevat Abbas ile TBMM hükümetlerinin ilk başbakanı Rauf Orbay da hatıratlarında bahsediyorlar.

Ancak, Selanikli zampara Nutuk’unda salağa yatarak Frew’un ajanlığını gözlerden saklamaya çalışıyor, ondan, saftirik ve zararsız bir macera heveslisi gibi söz ediyor.

Anlaşılır bir durum.

*

İşin aslı ise, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü’nün, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde gizli:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)  

İngilizler’in Anadolu’da başarılı bir istiklal mücadelesi vererek Osmanlı Devleti’nin yaşam alanını gasp edecek ve onun ölümüne yol açacak bir devlet kurması için seçtikleri kişi, Selanikli zamparaydı.

Frew ile yapılan görüşmelerde taşeron zamparaya ihale şartları bildirildi.

Selanikli siyasal dolandırıcının ajan Frew ile görüşmesi hakkında kullandığı şu ifadeler, "istiklal mücadelesi"ne verilecek destek karşılığında Selanikli'den Türk milletini "insan" haline getirmesinin ve "medeniyet tarikatı"na intisap ettirmesinin istenildiğini gösteriyor:

"Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti.

"Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez."

Ecnebilerle olan bu temaslarında onların etki alanına girmiş, onların uydusu haline gelmiş, zihniyetlerini benimsemiş.

Öyle söylüyor.

Fakat mesele bu kadar basit değil.. Ajan Frew ile yapılan bir pazarlık var.. İngiliz sana destek olmak için bir "karar" alıyorsa, karşılığında mutlaka senden alacağı birşey vardır.

O da, milletçe (en azından zihniyet düzeyinde) İngiliz emperyalizminin kölesi olmayı kabul etmenizdir.

Anlaşılıyor ki, İngiliz emperyalizminin temsilcisi Frew, Selanikli zamparaya kibar bir dille şu mesajları vermiş:

Bir: Biz medenîyiz, uygarız.

İki: Siz müslüman Türkler, bırakın medenî olmayı, insan bile değilsiniz.

Üç: Bu halinizle sizi insan sırasında ve safında görmemiz mümkün değildir.. Resmen hayvansınız.

Dört: Dolayısıyla, "karar"ımız çerçevesinde kuracağın yeni devletin, Türk milletini "insan" yapmak ve medenîleştirmek için her tür fedakârlığa razı olması gerekiyor.  En başta da İslam'la ilgisini kesmeli, laik (siyasal dinsiz) olmalıdır.

*

Evet, Türkiye'de hayata geçirilen İngiliz ilke ve inkılapları, Selanikli zamparanın İngilizler'le yaptığı örtülü anlaşmanın ürünüydü. 

Selanikli’nin ajan Frew ile söz konusu görüşmeleri Kasım 1918 ortalarından Ocak 1919 ortalarına kadar olan iki aylık sürede yapmış olduğu, sonraki gelişmelerden anlaşılıyor.

İşe yarar herkesi tutuklayıp Malta’ya sürgün eden İngilizler’in vize verip Samsun’a çıkarttıkları Selanikli’nin, Erzurum Kongresi’nin bittiği ve kendisinin Heyet-i Temsiliye başkanlığını kaparak konumunu sağlama aldığı gece (kimseye söylenmemesi, milletten gizlenmesi kaydıyla) hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “medenîleşme müjdesi” verdiğini biliyoruz.

“Zafer”den sonra cumhuriyet ilan edilecek ve kendisi cumhurbaşkanı olacaktır. (Millete ise makam mevkide, koltukta gözünün olmadığını, Osmanlı Devleti’ni ve halifeyi kurtarmaya çalıştığını söylüyordu.)

Cumhurbaşkanı olarak yapacağı icraat ise, “medenîleşme”den ibarettir: Tesettür (İslamî örtünme) kalkacaktır, şapka giyilecektir, Kur’an alfabesi atılacak Latin harfleri alınacaktır..

Selanikli zampara İngiliz ilke ve inkılaplarının diğer maddelerini de sayacakken Mazhar Müfit sözlerinin devamını dinlemeye gerek görmemiş.. Selanikli’yi fazla hayalci bulmuş.

Biraz sabırlı olsaydı, belki de, Selanikli’nin ileride Kâzım Karabekir Paşa’ya açıklayacağı sihirli değnekvari “zenginleşme” formülünü herkesten önce duyma şerefine nail olacaklardı:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız”

Selanikli hayalci değildi, oldukça gerçekçiydi, ve de başarısından emindi.

Çünkü, Osmanlı hükümetinin ve Padişah Vahideddin’in ensesinde boza pişiren işgalci İngilizler ona, İnönü'nün açıkladığı gibi, (Osmanlı’ya karşı vereceği) “istiklal mücadele”sinde başarı garantisi vermiş durumdaydılar.

Karşılığında ise “insanlıktan nasipsiz barbar” Türk milletini “insan” haline getirip “medenîleştirme”sini istemiş bulunuyorlardı.

Mesela, tesettür olmamalıydı, millete (sopayla yola getirilen eşek muamelesi yapılıp) zorla şapka giydirilmeliydi..

*

Selanikli’nin Frew ile yaptığı anlaşma, gizli servis (istihbarat teşkilatı) tipi “örtülü” bir anlaşmaydı. Gizliydi.. Adı üstünde, “gizli” servis..

Bunun resmiyet kazanması Lozan ile oldu.

Ancak, Lozan’da da yine bazı “gizli” taahhütlerde bulunuldu.. Resmî fakat gizli.. Türk milletine herşey açıklanmamalıydı.

Böyle bir gizli taahhüdün varlığını iki cumhurbaşkanı, Celal Bayar ile Turgut Özal, ifşa etmiş durumda.

Böylece, İsmet İnönü’nün ilk ve en önemli parçasını yerleştirdiği “puzzle” tamamlanmış oluyordu.

Özal’ın sözleri, ölümünden sonra medyada yer buldu. Celal Bayar’ın sözlerini ise, beş dönem milletvekilliği yapmış olan hukukçu Süleyman Arif Emre, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde açıklamıştı. 

Emre ayrıca, Hukuk Fakültesi’nde kendisinden ders almış olduğu hocası Prof. Nusret Metya’dan da bu gerçeği öğrenmiş bulunuyordu.. Metya, Lozan’da hukuk müşaviri olarak görev yapmış bir uzmandı.

*

Zamparalık deyip geçmeyelim, Batı tipi “medenî insan” olmanın alamet-i farikalarından biri.. Belki de birincisi..


MİT’İ ANLATAN TEŞKİLAT DİZİSİNDEN ÖĞRENDİKLERİM

 





Çok şey öğrendim, hangi birini anlatayım.

Fakat son bölümdeki (138’inci bölümdeki) bir sahne, 16-17 yıl öncesini hatırlamama yol açtı.

Dizide, Kraliçe kod adlı gizemli bir tip var ve MİT’çiler onun gerçekte kim olduğunu öğreniyorlar.

Kraliçe’nin yaşadığı eve sızmaları, her odaya bir dinleme cihazı yerleştirmeleri gerekiyor.

MİT’çi Nazlı, gerekli düzenlemeyi yapıyor.

*

Şöyle:

Bir MİT’çi, yemek götüren kurye pozunda evin kapısına dadanıyor.

Evin hizmetçisi böyle bir siparişin yapılmadığını söylüyor fakat emin olmak için içeriye sormak üzere kapıdan ayrılıyor.

Bu arada bizim kurye (MİT’çi), cebinden çıkardığı bir kutudaki canlı böcekleri evin içine bırakıyor.

Doğal olarak bir süre sonra evin sahipleri bir böcek ilaçlama şirketinden yardım isteme durumundalar.

MİT’çi Nazlı bu arada, onların daha önce hizmet almış oldukları böcek ilaçlama şirketini de “bağlıyor”.. 

Böcekleri telef etmeye gittiklerinde dinleme böceklerini (cihazları) yerleştirsinler diye.

*

Bu böcekler sana neyi hatırlattı derseniz, “Geçmiş zaman olur ki…” başlıklı yazı dizisinde anlattığım şu çirkin ve acı verici sahneleri:

...

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. 

Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. 

Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. 

Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. 

Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. 

O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://tebyin.wordpress.com/2020/08/03/gecmis-zaman-olur-ki-melali-cihan-tutar-27-dr-seyfi-say/)


MİT, HAMAS VE FİLİSTİN DAVASI

 





“7 Ekim 2023 sabahı MİT’in bir salonunda yaşanan olay”.

Hürriyet’in efsanevî (efsane kabilinden) eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün Odatv.com’da yayınlanan yazısının başlığı böyle.

Şimdi size, epeydir bildiğim ama bugüne kadar yazmadığı(m) bir olayı anlatacağım” diyor.

Okuyalım:

7 Ekim 2023 sabahı İstanbul’daki MİT binası.
Binada HAMAS’ın sivil kanadından bir grup var.
Türk istihbarat yetkilileri ile görüşüyorlar.
O sırada haber geliyor…
HAMAS’ın askeri kanadı o gece İsrail içinde büyük ve şok bir operasyon yapmış.
Henüz kaç kişi ölmüş belli değil. (…)

MİT salonunda önce bir sessizlik oluyor.
Sonra HAMAS yetkilileri “Allahuekber” deyip sevinç çığlıkları atmaya başlıyor.
MİT Yetkilileri bu sahneyi sessizce izliyor.
Sonra üst düzey bir yetkili ağır ağır konuşmaya başlıyor.
“Çok büyük bir eylem yapmışsınız. Gerçekten beklenmeyecek kadar büyük bir eylem. Ama bu eylemin ikinci adımı ne olacak? Hiç düşündünüz mü”
HAMAS yetkililerinde ses yok…

(https://www.odatv.com/guncel/7-ekim-2023-sabahi-mitin-bir-salonunda-yasanan-olay-120082324)

Burada bir ara verelim..

MİT binasında yaşananları sen nereden ve nasıl biliyorsun?

MİT personeli misin?.. Ajan mısın?

Değilsen, orada olanları sana kim haber veriyor?

CIA, MOSSAD vs. MİT’e sızmış da onlar mı haber veriyor?

HAMAS’çılar seninle lüks restoranlarda pahalı yemekler yiyip şampanya yudumlamayacaklarına göre, sen MİT’te konuşulanları nasıl ve nereden biliyorsun?

MİT’çiler, MİT’in sırlarını vs. sana anlatıyorlar, seni bilgilendiriyorlarsa, bunu hangi vasfına borçlusun?

Ve MİT’çiler, böyle birşeyi Ertuğrul Özkök gibi bir adama neden anlatıyor, görüştükleri misafirlerinin sırlarını neden rastgelene veriyor, böylece onları bir nevi “satıyorlar”?

*

Her neyse… Biz, Ertuğrul Özkök’ün laflarına dönelim.. Sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bunun üzerine MİT yetkilisi devam ediyor:
"İsrail’e karşı durumu 1-0 yaptınız. Ama planladığınız ikinci bir golünüz, adımınız var mı?”
HAMAS heyeti yine suskun.
MİT Yetkilisi devam ediyor:
“Şimdi siz durumu 1-0 yaptınız. Ama biliniz ki İsrail durumu 1-1 yapmayacak. 2-1 de yapmayacak, 3-1, 4-1 de yapmayacak. Netanyahu’yu ve İsrail’i biliyoruz. Onlar durumu 10-1, hatta 12-1 yapacak. Buna karşı ikinci bir hamleniz, planınız var mı?”

MİT Yetkilileri o gün iki şeyi anlıyor,
HAMAS’ın sivil kanadı askeri kanadının bu saldırısından haberdar değil.
Ve bu saldırıdan sonra ikinci adımın ne olacağını da bilmiyorlar ve hiç düşünmemişler.
Aradan geçen süre gösterecek ki HAMAS’ın askeri kanadı da ikinci adımın ne olacağını bilmiyormuş.

Bunlar, MİT yetkilisinin hüsn-ü kuruntusu.. Kuruntusunun güzelliği..

Burada iki ihtimal var..

Birincisi, MİT’çinin, HAMAS’çıların her sırlarını bir Amerikan müttefikine vermeyeceklerini hesap edememiş olması.

İkinci ihtimal ise, HAMAS’çıların, bir Amerikan müttefikine her sırlarını söyleyecek kadar saf ve basiretsiz olması..

Burada MİT’çinin yaptığı şey, resmen moral bozma, HAMAS’çıların maneviyatını çökertme..

*

Olaya böyle bakarsanız hiçbir vatan savunmasına onay vermemeniz gerekir.

Aynı şey Taliban’a da söyleniyordu.

Kafkasya’da şehid Gazi Muhammed’in Çarlık Rusyası 'dev'ine karşı başlatıp Şeyh Şamil’in sürdürdüğü cihadın durumu da aynıydı.

Yahudi, Filistinli'nin evini, bahçesini, toprağını resmen gasp ediyor; Kafkasya'da, Afganistan'da böyle birşey yoktu.

İslam’ın ilk yıllarında da âtî, zahiren hiçbir zaman parlak görünmüyordu.. Bedir zaferini de Uhud ve Hendek gibi iki zorlu ve sıkıntılı savaş takip etti.

İstiklal Harbi yıllarını düşünelim.. Bu kafaya göre, Maraş’ın, Urfa’nın, Antep’in kendisini Fransız’a karşı savunmaması gerekirdi.. Hepi topu fakir ve savaş yorgunu bir şehirden ibaretsin ve Fransa gibi Birinci Dünya Savaşı’nın galibi bir 'dev'le savaşıyorsun..

"Çağdaş ve uygar" Fransa'nın "yerleşimci"leri gelip senin evini, tarlanı, bahçeni işgal ediyor da değil.. En fazla, 28 Şubatçılar gibi başörtüsü alerjisi sergiliyorlar. 

Buna rağmen köyden farksız bir şehirimsi olmana bakmıyor bir 'dev'e karşı silaha sarılıyorsun, ve ikinci adım için hiçbir fikrin yok.. 

Daha doğrusu fikrin şu: Ya istiklal, ya ölüm!

"Allahu ekber, Allah en büyüktür" diyorsun.

HAMAS'çıların MİT salonunda dedikleri gibi.

Böyle bir zihniyete sahip olmadığını düşünelim.. Önce İngiliz’le gizlice anlaşır, onun desteğiyle bir sözde istiklal (bağımsızlık) savaşı yaparsın.. Tiyatro gösterisi sergilersin.. Sonra da her yıl tantanayla zaferini kutlarsın. 

Allah'ı unutup İngiliz "muasır medeniyeti"nin büyüklüğünün amigo tezahüratçısı olursun..

*

HAMAS'çıların sessizliğine ve şaşkınlığına gelince..

Burada da iki ihtimal var:

Birincisi, MİT'çiyi "güvenilir abi" kabul edip "dersini bilmeyen herkesten şişman çocuk" moduna girecek kadar "direniş ve liderlik ruhu"ndan yoksun olmaları.

İkinci ihtimal ise, MİT'çinin akıl yürütüşü ve tavrı karşısında hayal kırıklığı yaşamış ve "Bizim trajedimize, dramımıza, çilemize ve ıstırabımıza bu kadar yabancı bir adama ne desen boş, buna verilecek cevap ancak sükut olabilir" diye düşünmüş olmaları. 

(Aslında bunları yazması gereken kişi ben değilim, Yeni Şafak'ın İsmail Kılıçarslan gibi "yandaş" kalemleri.. Bu İsmail istiyorsa mesela "MİT, Amerika da, İsrail de (haşa) Allah’tan büyüktür diyor" başlıklı bir yazı kaleme alıp MİTçilere ağzına geleni söyleyebilir.

Fakat o bunu yapmaz, gariban sıradan vatandaşa sövüp sayar.)

*

Geçelim..

Özkök sözlerini şöyle sürdürüyor:

O gün MİT en yüksek yetkilisinin ağzından HAMAS’ın siyasi kadrosu yöneticilerine şu mesajı veriyor:
“İran’a fazla güvenip hareket etmeyin…”
O gün 7 Ekim 2023 günüdür. (…)
Türkiye daha o gün HAMAS’ı sağduyuya çağıran mesajını vermişti.
Ayrıca yine o ilk günlerde, devletin en yükseklerinden, bunu dünyaya duyurulmuştu.
Ancak Netanyahu’nun vahşi saldırısı başlayınca Türkiye de haklı olarak İsrail’in karşısına geçmişti…

Evet, İran’a fazla güvenilmemesi tavsiyesinde bulunan MİT’çi o gün, lisan-ı hal ile “Türkiye’ye hiç güvenmeyin” mesajını vermiş. (Gerçi "lisan" da öyle bir durumda daha fazlasını söyleyemez.. Ne yapacaktı, çocuk gibi azarlayacak mıydı?!)

Netanyahu’nun vahşi saldırısı başlayınca (Sanki daha öncesi vahşi değil) Türkiye’nin İsrail’in karşısına geçmesine gelince..

Özkök'e göre, "başta" karşsında değilmiş.

Sonradan iş değişmiş.. 

Eh, birazcık (Özkök gibilerin de "sağduyulu" bulacağı kadar) sesini çıkartması gerekiyordu tabiî..

Aksi takdirde İslam dünyasındaki, hatta tüm dünyadaki itibarı yerle yeksan olacaktı.. 

İran’la olan rekabetinde de mevzi kaybedecekti.

Güney Afrika kadar bile olamadığı söylenecekti.

"Sağduyu", zevahiri kurtarmak gerektiğini söylüyordu.. 

Böylece, Netanyahu’ya bol bol küfredildi.. Fakat İsrail’le diplomatik ilişkiler kesilmediği gibi, ticaret konusu da karmaşık bir muamma olarak kaldı. 

*

Aynı MİT, başka yazılarda delilleriyle aktardığımız gibi, 28 Şubat’ta yangına körükle gitti.. "Sağduyu"nun ocağına incir ağacı dikti.

[Sağduyu deyince aklıma sadece bir yıl yaşayabilen Sağduyu gazetesi geldi.. 

O 28 Şubatlı günlerde Sağduyu gazetesinin yazı işleri müdürü ve köşe yazarıydım.

Gazete kapandı.. 

İşsiz, beş parasız ortada kaldım.. 

2000 yılında bile Prof. Esad Coşan Hoca’nın Almanya’da cemaat mensuplarına “Seyfi Say’ı yurtdışına çıkarabilir misiniz?.. Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş olduğunu ancak 16 yıl sonra biri bana söyleyecek, sözde eski dostlar tarafından terk edilip yalnız bırakılmış olmamın nedenlerinden birinin de insanların MİT’in radarına girmek istememeleri olduğunu çok geç anlayacaktım.

Söz buraya gelmişken, gazeteci Mustafa Kaplan’ın Facebook hesabından 19 Ocak 2022 ve 20 Ocak 2025 tarihlerinde paylaştığı bir yazıyı da aktarmak yerinde olur:

Mahir Usta [Bünyamin Ateş]

19 Ocak 2021 ·

SAİD NURSÎ, HİZMETKÂRLARININ GÖZÜ ÖNÜNDE NASIL ZEHİRLENDİ?

Şimdi sizlere satır aralarına sıkışş ba’zı gerçeklerden bahsedeceğim. 3 Ekim 2020 târihinde vefât edip nim-resmî devlet töreniyle Eyüp Sultan Camii haziresine defnedilen yeşil pasaportlu Mehmet Nuri Güleç’in (Fırıncı) "Son Şahitler" kitabında hâtıraları yayınlanmıştı.

Necmeddin Şahiner’in kaleme aldığı kitâbın 2. cildinin 345. sayfasında Fırıncı 1950 başlarında pasta-börek fırıncılığı yaparken; haftanın birkaç akşamı fırına gelen polislerle çay içip sohbet ettiklerini söylüyor.

Bu yüzden Bedîüzzamân Said Nursî’nin 1953’te üç aylık İstanbul Çarşamba’daki ikàmeti sırasında Fırıncı bu mekâna yakın bakkal dükkânı ve kahvehânede sürekli karakol kuran polislere hiç yabancılık çekmediğini belirtiyor. Çevre sâkinleri ve Üstâdın ziyâretçilerinin “Başına bir iş açacak” anlamında bakışlarına karşı da “Polisler gelmişse ne olmuş?” diyerek Üstâdı sabah ve öğleden sonra ziyâreti öncesi ve sonrasında polislerin yanına uğramakta ve onlara rapor vermekte bir sakınca görmediğini sözlerine ekliyor.

Adı geçen kitâbın 347. sayfasındaki “Polisler kapıda Üstâdı ziyârete gelenlerin hüviyetlerini tesbît ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı” sözleri de Mehmet Fırıncı’ya âid.

MUHSİN ALEV’İN ANLATTIKLARI DEHŞET VERİCİ!

Üstâd 1952’de Gençlik Rehberi isimli eseriyle ilgili olarak açılan mahkeme münâsebetiyle İstanbul’a gelmek mecbûriyetinde kalınca, tereddüd ve endîşesini refâkatinde olanlardan Mehmet Fırıncı ile paylaşıyor.

Üstâd, kalabalık, alâyiş ve nümâyişten hoşlanmadığı için de Mehmet Fırıncı’ya İstanbul’a gelişiyle kalacağı otel hakkında kimseye bir bilgi vermemelerini sıkı sıkı tenbîh ediyor. Fırıncı buna rağmen kardeşi Mustafa’ya –Mustafa, ileride FETO’nun hàs adamlarından Cemal Uşak’ın kayın pederi olacaktır- Üstâdın İstanbul’a geliş zamanı ile kalacağı otelin ismini haber verir.

Bu ihbâr neticesi Akşehir Palas Oteli’nde polis kaynamaya başlar. Kılık değiştiren polisler –telefon santrali, lobi ve ahçı dàhil - birer otel hizmeli ve görevlisi olur. Buna bir de Üstadı bilen ve sevenler eklenince otelde muazzam bir kalabalık oluşur. Üstâd kalabalıktan sıkılır ve rahatsız olur. “Bu mahşerî kalabalığı buraya niye topladınız? Ben size kimseye haber vermeyin demedim mi?” diye öfkelenir. Fırıncı da “Üstâdım! Burada toplanmaları için biz kimseye haber vermemiştik. Ben sadece kardeşim Mustafa’ya söylemiştim hepsi o kadar” diye karşılık verir.

Üstâd bu hâlet-i rûhiye içinde kendisine tahsîs edilen odada istirâhate çekilir. Yalnız odası emniyetli değildir. Otel odalarının balkonları bitişiktir. Buradan Üstâdın odasını gözetlemek ve odaya girmek pekâlâ mümkündür.

Burada yaşanacak ibret-âmiz ve üzücü bir olaydan dolayı insân, “Neden zındıka komitesi tarafından imhâ ve ifnâ için fırsat kollanan Üstâd hazretleri için böylesine güvensiz ve kontrolü zor bir otel seçildi?” demekten kendini alamıyor.

Yakın hizmetinde bulunmak üzere henüz 22 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Muhsin Alev’e de Üstadın odasına yakın bir yer tahsîs ediliyor. Muhsin alev burada yaşanan üzücü ve karanlık bir olayı aşağıdaki linkte şöyle dile getiriyor:

https://sorularlarisale.com/.../abdulmuhsin-alkonavi...

“Üstad İstanbul Akşehir Otelinde kalırken ayrı bir odada kalıyor, ben de onun karşısındaki bir odada kalıyordum. Bir oda daha vardı, o oda da Üstad’ın yanına bitişikti. İnebolulu İbrahim Fakazlı tutmuş bu odayı.

“Yalnız bir gün kapıyı kilitlememiş. Baktım birisi o odadan çıktı, önümden geçip koridora doğru gidecekti, beni görünce korktu, aşağı indi. Meğer bu adam oraya girmiş Üstad'ın yemeğine zehir atmış. Ben tabi o zaman ‘Allah öyle şeylere müsaade etmez’ diye düşündüğümden, pek önemsememiştim. Fakat o aşağıdayken Üstad bunu anlamış, yediği yemekten farkına varmış zehirli olduğunu.

“Üstad yemeği yiyince hastalandı. Bu mesele risalelerde bir yerde bahsediliyor. Onlar iki-üç kişi Edirne’den gelmişler İstanbul’a. Akşehir Oteli’nde kalıp Üstad’ın yemeğine zehir atmak için gelmişler.”

Röportaj 05.05.2009’da yayınlanmış. Ceylan Çalışkan (1963), Zübeyr Gündüzalp (1971), M. Tahirî Mutlu (1977) ve Bayram Yüksel (1997) bu röportajın yayınından önce vefât etmişlerdi. Bunların dışında hayatta olan Mustafa Sungur, Hüsnü Bayramoğlu ve Abdullah Yeğin gibi ismi “mutlak vekiller” arasında geçen zevâttan hiç birinden bu röportajla ilgili olarak 12 sene içinde ne tekzîb ve ne de tavzîh yönünde herhangi bir açıklama yapıldı. Demek Muhsin Alev, nâm-ı diğer Abdülmuhsin Elkonevî’nin sözleri susulmak suretiyle tasdìk ve tasvîb edilmiş oldu.

Yukarıdaki açıklamayı okuduğumda tek kelime ile dehşete kapıldım. Yanlış anlamayım diye tekrâr tekrâr okudum. Başka arkadaşlara gösterdim. Benden farklı anlamadıklarını söylediler. Ben de konuyu paylaşmaya karâr verdim. Şöyle ki:

OTELİNDE ÜSTAD’IN YEMEĞİNE KİM ZEHİR KATTI?

*Üstâdın odasına balkondan geçilebilecek vaziyette bir oda var. Burasını tutan İnebolulu İbrahim Fakazlı odanın kapısını “unutarak” açık bırakmış. Bu ihmâl ve nisyânın kabûlü ve îzâhı mümkün değildir. İfnâ ve imhâsı için fırsat kollanan bir şahsiyetin kaldığı yerin yanında oda tutup kapısını açık bırakacaksın. Haydi bu “kapıyı açık bırakma” işini “insânlık hâli”ne verelim.

*Peki, Said Nursî’yi zehirlemek üzere plân yapan esrârengiz ve karanlık kişiler bu odanın “açık olduğunu” nereden ve nasıl biliyorlardı ki usta bir zamânlama ile içlerinden biri buradan rahatça girip Üstadın yemeğine zehir kattı?

*Üstâd gibi uyanık, diken üstünde ve dikkatli bir kimse odasına kendisini zehirlemek üzere giren yabancı bir insanı nasıl fark etmedi?

*Üstadının zehirlenme vak’alarını çok iyi bilen ve onu bu hususta korumak ve kollamakla vazifeli olan hizmetkârlardan Muhsin Alev’in oradan çıkan şübheli yabancıyı görür görmez onu yakalayıp kaşla göz arasında polisi veya aşağıda bekleyen diğer hizmetkârları olaydan haberdar etmeli değil miydi?

*Muhsin Alev şübheli şahsın Üstâdını zehirlediğini nereden bildi? Bu sû-i kastı fark eder etmez saçma sapan bir yorumla "Allah öyle şeylere müsaade etmez” deyip pasif kalacağına, derhal koşup Said Nursî’nin zehirli yemeği yemesine engel olması gerekmez miydi?

*Henüz 22 yaşında toy bir delikanlı olan Muhsin Alev Üstadını zehirlemek üzere uzaklardan kalkıp gelenlerin 2 veyâ 3 kişi olduklarını ve Edirneli olduklarını nereden biliyor? Bu elde edilmesi imkânsız gizli bilgiyi ona kim verdi?

*Aşağıda ikinci derecede Üstâdı koruyan ve kollayan hizmetkârların bu konudaki ğaflet veya ihmâli, en az Muhsin Alev kadar onları da sorumlu kılıp şâibe altında bırakmaz mı? Bunların orada bulunmalarının hikmet-i vücudu acaba ne idi?

*İki veya üç şâibeli yabancı otele Üstâddan önce veyâ sonra gelip yerleşecek. Gireceği odanın kapısının açık olduğunu bilen birisi, elini kolunu sallaya sallaya Said Nursî’nin kaldığı kata gelip “açık bırakılan”(!) kapıdan odaya süzülüp Üstadın yemeğine zehir katacak. Üstâdı koruma ve kollamakla vazifeli hemen yakınındaki Muhsin Alev ayak sürüyerek karanlık kişilere zamân kazandıracak. Aşağıdaki hizmetkâr bozuntusu bostan korkuluklarının ruhları ise olan bitenleri fark bile edemeyecek!!!!! Böylesine bir ihmâl olamaz, kabul edilemez. Buna “ğaflet” veyâ “ihmâl” demek bir cinâyet ve ihânettir.

*Burada iki ihtimal var. Bir üçüncüsü yok. Ya boş odadan Üstadının tarafına geçerek zehiri yemeğe bizzat Muhsin Alev’in kendisi koydu. Bunu gizlemek için de hayâlî bir senaryo uydurdu. Yahut da gerçekten Edirne’den gelip otele yerleşen profesyonellere İbrâhim Fakazlı'ya âid boş odanın kapısını açarak Said Nursî’yi zehirlemelerine çanak tuttu ve ağırdan davranarak da Üstâdın zehirli yemeği yemesine imkân tanıdı.

*Her iki ihtimâle göre de Muhsin Alev –kendi beyânı ile- bir hàindir. Bu olaydan zâhire göre haberi olmaz gözüken ve holde bekleyen bostan korkuluğu hizmetkâr bozuntuları da bilerek veya bilmeyerek Muhsin Alev’in suç ortaklarıdır. Allah size emsâlsiz bir İslâm àlimini koruma ve kollama şerefi ve görevini verecek. Ama gözünüzün önünde bu zât-ı muhterem ağır bir şekilde zehirlenecek. Fakat sizin ruhunuz bile bu vahim olayı duymayacak, hissetmeyecek. Bunun hüsn-i niyetle îzahı mümkün olabilir mi?

SAİD NURSÎ 19 DEFA NASIL ZEHİRLENDİ?

Akşehir Palas Otelinde bütün hizmetkârlarının gözleri önünde yaşanan bu ibretli vak’a ister istemez Said Nursî’nin diğer zehirlenmeleri ile –en hafifinden bu mes’elede gaflet içinde ve ağır kusûru bulanan- hizmetkârların mercek altına alınmasını; i’timâd, sadâkat ve emniyet testine tâbi’ tutulmalarını gerekli kılıyor. “Mutlak vekilim” diye öyle caka satmak yok. Bu vahim zehirlenme olayı ile diğer bir kısım zehirlenme vak’alarının aydınlanması ve fâillerinin ortaya çıkarılması lâzımdır.

İnternetten Risale-i Nur uygulamalarına girip “zehir”, “tesmîm” ve “tesemmüm” gibi kelimeleri yazdığınızda karşınıza dünya kadar bulgu çıkıyor. Tahlîle tâbî tutmak üzere misâl olarak bunlardan birkaçını ele alalım:

“Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti. O şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mânâ mı var? Yirmi sene evvel beni Ankara'da aşıladılar. Şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hatırıma geldi. Sizde nasıl?” (Şuâlar, s. 313)

“Bu günlerde, buranın büyük memurları, çekinmeyerek, bazıları demiş: ‘Said'in vücudu ortadan kalkmalı’ hadisesi var. İşte gizli düşmanlarım, bunun gibi, bu fikirlerinden istifade ederek, mutemed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler.” (Kastamonu Lâhikası, s. 143)

İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışşlar (şimdi on dokuz defa oldu). (Emirdağ Lâhikası-I, s. 193)

İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın suikastıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan yanımdaki camie on defada ancak bir defa gidebiliyorum.” (Emirdağ Lâhikası-II, s.178)

“Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar, benim itimad ettiğim hizmetçilerimi zabıta tarafından yanıma gelmekten men ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sabık dokuz defadan daha tesirli bir zehir bana yutturdular. (Emirdağ-I, 106)”

“Bir siyasî memurun iğfali ve "İmhası için yukarıdan emir aldık" demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstadın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış; ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya başlamıştır. (Tarihçe, Emirdağ Hayatı, s.461)

“Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı.” (Tarihçe-i Hayat, s. 330)

Üstâdın zehirlenmelerine baktığımızda hapishanede iken “aşı” adı altında iğne ile veya hapishaneye dışarıdan getirttiği yemeklere kontrol esnasında zehir katılmasının bir derece îzâhı olabilir. Ancak, karşısında karakol olan ve içeride hizmetkârlardan başka kimselerin olmadığı Kastamonu ve Emirdağ’da Üstâdın defâatle zehirlenmesinin ise îzâhı gerekmektedir.

Üstâd mecburi ikamete tabi’ tutulduğu Kastamonu ve Emirdağ’daki mekânlarda da zehirlenmiştir. Bu mekânların içine uzanan gizli tüneller yoktur. Kapı, pencere ve duvarları yıkık değildir. Ekseriya akşamdan sabaha kapılar önden polislerce, arkadan da Üstâd veya hizmetkârları tarafından kilitlenmektedir. Gündüzleri ziyaretçilerin içeri alınması yasaktır. İstisnâ kabilinden müsâde edilen ziyâretçiler ise hizmetkârların kontrolünde teşehhüd miktârı yatak odası veya salonvâri yerde Üstâdı ziyaret edip çıkmaktadırlar.

Târihçe-i Hayât’ta geçen “Üstadın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmışifadesi beraberinde şübheleri çağştırıyor. “Zehirleme” gizli ve profesyonelce yapılan bir iştir. Kimse bu işi nasıl yaptığını ifşâ etmez. Emniyetin böyle bir bilgiyi yayması ise teàmüllere aykırıdır. Öyle ise Tarihçe-i Hayâtı yazanlar bu ifâde ile biri veyâ birilerini zehirleme şâibesinden tezkiye ederlerken; otomatikman da ba’zı sorulara muhâtab olurlar:

- Üstadın penceresine birinin çıkarak yemeğine zehir kattığını size kim söyledi? Neye göre suçu hayâlî birisine attınız?

- Zehirlenmesi için fırsat kollanan Üstâdın penceresini neden demir veya tellerle emniyet altına almadınız?

- Üstadın yemeğini koyacak daha emniyetli bir yer yok muydu ki “Gelin zehirleyin!” dercesine pencere boşluğuna koydunuz?

Hapishâne ve kapalı bir mekândaki zehirlenme olaylarına bir nebze îzâh getirilebilir. Peki, yanında hizmetkârlarından başka kimsenin olmadığı dağ ortamında Üstâdın zehirlenmesine ne demeli? “Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken…” ifâdesi Târihçe-i Hayâtın 330. sayfasında yer almış.

Kezâ, yukarıdaki nakiller arasında geçen iki ifâde de düşündürücüdür: “itimad ettiğim hizmetçilerim” ((Emirdağ-I, 106) ve “mutemed hizmetçilerim” (Kastamonu Lâhikası, s. 143) Üstâd gibi âlim ve edîb bir şahsın hem Kastamonu ve hem de Emirdağ’da hizmetkârlarını “mutemed” ve “itimat ettiğim” sıfatlarıyla tavsif etmesi ma’nîdardır. Mu’temed ve i’timâda şâyân olmayan hizmetkârların Üstâdın yanında ne işleri var? Bu sıfatlarla Üstâd acaba “Yanımda güvenilmeyen kimseler de var” mesajını mı vermek istemiştir?

Bu sorular silsilelerine vefât eden hizmetkârların cevâb vermeleri elbette mümkün değildir. Hayatta olan tek hizmetkâr Hüsnü Bayramoğlu bu konulara bir açıklık getirir, bunca hizmetkârın sıkı korumalarına rağmen Üstâdın onlardan başka kimselerin olmadığı ortamlarda zehirlenmesine ma’kùl ve mukni bir îzâh getirirse bizleri sû-i zandan, kendisini de vebalden kurtarmış olur.

HÂMİŞ: Affınıza sığınarak burada bir ek yapmak istiyorum. Kimileri hâşâ "Üstâd o kadar mı câhil? Hizmetkârlarını seçemeyecek kadar bir bâsîreti yok muydu?" diyorlar. Hayır, âlim ve basîretli bir insandı. Ama, KPSS ile hizmetkâr seçmiyordu. İlm-i siyâseti ve basìreti ile gönderilenleri idare ve istihdâm ediyordu. Son olarak eklediğim belge, Üstadın tashîhinden geçmiş, ama Emirdağ Lâhikasında yayınlanmamış. Demek, "üstâdın tashîhinden geçmiş" sözü yapılan tahrîfata bir kılıftır. Buyurun belgeyi görün ve inceleyin. İmtihânını başarıyla vermiş Ceylan Çalışkan adesesinden diğer hizmetkâlara bakıp değerlendirme yapın.]


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."