cahiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cahiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TAĞUT (MİLLETİN Mİ, ZİLLETİN Mİ EGEMENLİĞİ?)

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde yer alan şu satırlar İslam dünyasında yaşanan temel tartışmalara ışık tutuyor:

Cihâdî gruplar bu gerilimi sadece “tağut” olarak isimlendirdikleri müesses (kurulu) rejimlerle yaşamamış, aynı zamanda yine teo-politik bir hareket olan ana akım İslamcılarla da bu konu etrafında anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Onlar, başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere ana akım İslamcıların, yeni ulus devletlerince oluşturulan anayasaları kabul etmelerini şiddetle eleştirmiştir. Mesela; ana akım İslamcılık düşüncesinden ayrışmanın miladı kabul edilen ellili ve altmışlı yıllardaki hapishane tecrübesi neticesinde Seyyid Kutup’un formülleştirdiği “cahiliye” ve “hâkimiye” teorileri, bir taraftan yeni kurulan (Mısır’daki) Nasır rejimini tanımlamaya yönelik bir çabayken diğer taraftan da zımnen İhvan’ın söz konusu rejime karşı benimsediği tutumun eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira Kutup’un “hâkimiye” düşüncesi, İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat) görmezden gelinmesine bir tepki olarak teşekkül etmiştir. Zira ona göre günümüzde insanların “cahiliye” içinde yaşamaları, Allah’ın, yeryüzündeki otoritesi ve ulûhiyetinin en belirgin özelliklerinden olan “hâkimiyet”i hususunda haddi aşmalarından kaynaklanmaktadır (Kutup, 1979, 8).

Kutup’a göre; günümüzde tüm toplumların “cahiliye toplumu” kapsamına girmesinin nedeni ise onların Allah’tan başkasının ulûhiyetine inanmaları veya ondan gayrısına tapınmaları meselesi değildir. Mesele, söz konusu bu toplumların pratik hayatlarını düzenlerken Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirmemesidir. Bu toplumlar her ne kadar Allah’tan başkasını doğrudan doğruya tanrılaştırmamış olsalar da onlar kanunlarını, yasalarını, ilkelerini, değer yargılarını, adetlerini, geleneklerini ve bütün yaşamsal değerlerini Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim etmektedir. Bu ise ulûhiyetin en belirgin özelliklerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir (Kutup, 1979, 91-92). Ana akım İslamcılık düşüncenin en önemli temsilcisi kabul edilen İhvan-ı Müslimin içinde yetişen Seyyid Kutup’un bu düşünce örgüsü aslında İhvan’ın sahip olduğu teo-politik düşünceye bir tepki olarak da okunmalıdır. Nitekim sonraki yıllarda İhvan genel Mürşidi Hasan el-Hudeybi’nin “Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil” isimli kitabını Kutup’un bu düşüncelerine reddiye olarak kaleme aldığı iddia edilmiştir (Zollner, 2009, 65-66).

Mesele, salt cihadî grupların kurulu rejimleri (düzenleri) tağutî diye nitelendirmelerinden ibaret değil.

Tağut kavramını bu gruplar icat etmiş değiller, Kur’an’da yer alıyor.

Kurulu düzenler nasıl Kur’an’ın hükümlerini hayattan silip atmaya çalışıyorlarsa, Kur’an dilini de unutturmaya çalışıyorlar.

Cihadî denilen gruplar ise, “Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmeye gücümüz yetmiyor, hiç değilse ‘dil’ini unutmayalım, kâfirlerin ıstılahatıyla/terminolojisiyle değil, Kur’an terimleriyle düşünelim” diyorlar.

Merhum Elmalılı Hoca’nın muhalled tefsirinin adını “Hak Dini Kur’an Dili” koymuş olması sebepsiz değil.

*

Seyyid Kutub’un “cahiliyet” ve “hakimiyet” “teori”lerinden söz etmeye gelince.. Bunlara ona ait teori demek yanlış.

Merhum Kutub’un yaptığı şey, Kur’an terimlerini hatırlatmaktan ibaret.

Ortada bir teori varsa, bu, Allahu Teala’nın “teorisi”..

Allahu Teala’nın bildirimleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanma”ya açık (ve yanlışlanmaya açık olduğu için de bilimsel değer taşıyan, bilimsellikleri, yanlışlanabilir nitelikte tezler olmalarından kaynaklanan) teoriler değildir..

Mutlak gerçektir. Cehennem bileti almak isteyenler tarafından inkâr edilebilirler, fakat yanlışlanamazlar.

"İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat’in)" görmezden gelinmesini “cahiliyet” davası olarak nitelendiren Seyyid Kutub değil ki..

Allahu Teala..

*

Allahu Teala’nın “hakimiyet”i meselesine gelince..

Allahu Teala’nın kâinat üzerindeki hakimiyetini (özünde deistçe bir mantıkla), yaratması ve yarattığı herşeye bir (“âdet” ya da “doğa yasası” diye adlandırılan) “doğal süreklilik” vermesi ile sınırlandırmak, hakimiyetini ontolojik düzleme hapsetmek; O'nun uluhiyetini (ilahlığını, tanrılığını) “sosyal tanrılar (putlaştırılmışlar, tağutlar)” lehine sınırlandırmak olur.

Bu, şöyle birşey demek gibidir: “Doğa tanrısı başka, sosyal tanrı ya da tanrılar başka.”

Allahu Teala insana akıl ve irade vermiş, (bir tür duygu sahibi canlı robot olan) hayvanlar gibi içgüdüye mahkum etmemiştir.

İnsanın yeryüzünde halife olması bu akıl ve iradeden kaynaklanır.

İnsanın “imtihan”da oluşunun esasını da yine bu akıl ve irade oluşturur.. Halifeliğin hakkını verecek midir, vermeyecek midir?

İnsan, Allahu Teala’yı uuttuğunda, yani sosyal alanda Allahu Teala’nın hükümlerine riayet etmesi gerektiğini kabul etmediğinde, halifelik yerine tanrılık davasına kalkışmış olur.

Allahu Teala insana bu imkânı vermiştir.. Bu, insanın Allahu Teala’ya haşa kafa tutabilecek kadar güçlü olmasından değil, imtihanın doğasından kaynaklanmaktadır. İmtihan edilen kişi zorlamaya maruz kalmaz, (belirli bir süreyle kayıtlı olmak üzere) serbest bırakılır.

Her bir insan bu dünyada “ömür” süresince serbesttir.. İnsanlık Kıyamet’e kadar bu serbestiyete sahiptir.

*

İhvan’ın mürşid (şeyh) geçinen budalalarından Hasan bilmem ne’nin kitabına gelelim..

Davetçiymiş, yargılayıcı değilmiş..

Aptal adam, her davet yargılama ile başlar.

Bir adamın davete muhtaç olduğuna onu yargılamadan, onun hakkında hüküm vermeden nasıl karar verebilirsin?!

Davet, “Kör tuttuğunu öper” tarzı yapılan birşey midir?

Mesela adamı şirk konusunda uyaracaksın diyelim, onda şirk emaresi bulunduğuna hükmediyorsun ki bunu yapıyorsun.

Yargılama üzerine kurulu olmayan bir davet, "riyakâr işgüzarlık" değilse aptallıktır..

*

Bu “hakimiyet” meselesi, İslam dünyasındaki “müesses” rejimlerin hassas nasırı durumunda..

Laik (ya da laikleşme heveslisi) rejimlerin hepsi, Allahu Teala’nın hakimiyetini “ontolojik” alana hapsetmeye çalışmakla meşguller.

Bu kabul edildiğinde zihniyet (itikad) düzeyinde mesele hallolmuş oluyor.

Söz konusu laik (siyasal dinsiz) rejimlere Batılılar da bu yönde akıl veriyor, yol gösteriyor, “Maşallah çağdaşlaşıyorsunuz, özgürleşiyorsunuz, uygarlaşıyorsunuz, Ortaçağ zihniyetinden kurtuluyorsunuz, size hayranlık duyuyoruz” filan diyerek onları gaza getiriyorlar.

Evet, bu hakimiyet meselesi önemli.. Allahu Teala’nın hakimiyetini ontolojik alanla sınırlandırıp sosyal alanda hakimiyeti “millet” denilen (pratikte neye karşılık geldiği belirsiz) kavramın tekeline verdiğinizde, laiklik heykelinin yapımını tamamlamış oluyorsunuz. 

(Evet, milletin neye karşılık geldiği, neye tekabül ettiği belirsizdir. Mesela Türkiye’de millet, Şeriat istediğinde, "demokratik" darbe ile başı ezilmesi gereken “millet düşmanı” haline gelmiş olur. Demek ki millet, gerçekte millet değil. O kadar ki, bazılarının gözünde millet ile zillet arasındaki fark sadece bir harften ibarettir: "Benim güdümümdeysen milletsin, değilsen zilletsin." “Milleti millette demen, millette değüldür / Bir millet vardır millette, milletten içerü.” )

*

Türkiye’de “hizmet” şampiyonu Fethullahçılar böylesi bir laikleşmeye hizmet ettiler.

Bundan 25 yıl önce düzenledikleri bir Abant Platformu toplantısının konusu buydu.

O zaman, Sağduyu gazetesindeki köşemde, 20 Temmuz 1998 günü şunları yazmıştım:

ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ

“İrticacı” vali ve kaymakamların Mesut Yılmaz hükümeti tarafından defterlerinin dürüleceğini dünkü gazetelerden birinde okurken, “sanal gerçeklik” kavramı üzerinde bir kere daha düşünme imkanı buldum.

Allah’ın hakimiyetini “ontolojik” düzlemle sınırlayan Abant Bildirgesi‘nin milletin hakimiyetine yaptığı vurgu, “siyasal” alandaki “gerçek” BÇG (Batı Çalışma Grubu) etkisinin yanında “sanal gerçeklik” olarak kalıyordu.

Bir zamanlar Medine Vesikası’ndan hareketle estirilen “sözleşme” furyası, Abant Toplantısı’nda yerini “milletin hakimiyeti”ne yapılan vurguya bırakmıştı. Fakat düşünce alanında sergilenen bu geniş mezhepliliğe paralel olarak, sosyal hayatta karşılaştığımız baskılar dramatik biçimde artıyordu.

“Sözleşmeciler”, sözleşme edebiyatından vazgeçmek zorunda kalmışlardı, çünkü sözleşme en az iki taraflı olurdu, kimse kendi kendisine gelin-güvey olamazdı. Bu anlamsız zihin jimnastiği, eğer tek taraflı sözleşme yapmak mümkün olsaydı, gazete ve dergi sayfalarının boş laf koleksiyonuna katkıda bulunmayı sürdürecekti; ama iş tek taraflı olunca, sözleşme değil, aç tavuğun kendisini darı ambarında sanması olayı yaşanıyordu.

Aydınlarımız bol keseden “kaynaklara dönüş” edebiyatı yapmış, sonunda döne döne Hobbes, Locke ve Rousseau gibi isimlere ulaşmışlardı. Kur’an’ın sesine kulak veren yoktu:

“Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan çıkmış fasıklardır.” (9/8)

*

Ontolojik düzeyde Allah’ın hakimiyetine yapılan vurgunun ardından siyasî alanda hakimiyeti millete tahsis etmek, teorik olarak çok güzel bir çözüm olarak görünebilir, fakat pratikte seküler düşüncenin “din”e galebesinden başka birşey değildir.

Siyasî alanda hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olduğunda, Allah’ın kâinat üzerindeki hakimiyetini kabul edip etmemek kimsenin umurunda olmaz. Çünkü sizin milletin hakimiyetine teslim olmanız malum, onların Allah’ın ontolojik hakimiyetini kabul ettikleri ise daima meçhuldür.

Milletin hakimiyeti katı gerçeğin ta kendisi, Allah’ın ontolojik hakimiyeti ise vicdanlara gömülmüş bir meseledir.

Kur’an‘da ırk anlamında “millet” kelimesi geçmez, ama aşiretlerden sözedilir. Allahu Taala, insan üzerinde kabilesinin hâkim konumda olmasını kabul etmez: 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve hak yolunda cihaddan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık bir kavme hidayet vermez.” (9/24)

Mücadele Suresi’nin 22’nci ayet-i kerimesinde de,“Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet eden” aşiretiyle mü’minin bir bağının olamayacağı belirtilir: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet edenlerle dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razıdırlar. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, zafer bulanların ta kendisidir.”

Hak, hakikat ve hidayetin kaynağı bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bunlara aykırı olarak ortaya konulacak her yenilik bid’attir, her bid’at de sapıklıktır.

Kaldı ki, dönüp dolaşıp insanı kavim, kabile ve aşiretine itaate çağıran, hakimiyeti onlara veren bir anlayış yeni bile değildir.

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Gençlerle Başbaşa” adlı eserinde, gök kubbe altında yeni bir görüş bulunmadığını, her yeni fikrin eski bir düşüncenin değişik ifade edilmiş biçimi olduğunu söyler. Doğrudur.

İbn Haldun da, geçmişlerin geleceklere, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söylerken, zannediyorum sadece olayları kastetmiyordu, insanların düştükleri fikrî yanılgıları da buna dahil ediyordu.

*

Hakimiyet meselesi bugün olduğu gibi geçmişte de tartışılmıştır elbette, tıpkı suyun suya benzediği gibi.

Dinî tartışmalarda Osmanlı vs. örneğinin delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmaz, çünkü Osmanlı gibi örnekler şer’î deliller kapsamına girmez.

Hakimiyet meselesiyle Haricîler’in “hakem” meselesinin de bir ilgisi yoktur. Hz. Ali, bütün bir Arap milleti bir araya gelseler de Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir hükmü benimseselerdi, onlarla yine mücadele ederdi, “Hakimiyet milletindir” diye düşünmezdi.

Üstelik, hâkimiyeti teorik olarak millete atfetmeniz, pratikte de bunun böyle olduğunu göstermez. Bugün acaba milletin tercihleri mi ülke üzerinde daha belirleyicidir, yoksa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulmuş illegal) BÇG’nin mi? Ülkenin gerçek meselesi budur. Tartışılması gereken budur.

Bir, milletin tercihleri vardır, bir de Allah’ın emir ve yasakları. Milletin hâkimiyeti ve tercihleri ancak mübah alanda geçerlidir.

Kaldı ki, bahsedilen ilkeler evrensel olmak zorundadır. 200 milyon müslüman Çinlinin yaşadığı Çin’de hâkimiyet acaba kimin olmalıdır?! Budist Çin milletinin mi?!

Tabiî ki bugün ülkemizde laik bir rejim yürürlüktedir ve kimse İslâm’a göre yaşamak zorunda değildir, ama bu, İslâm’ı rejime uydurmaya çalışma hakkı vermez kimseye.

Kur’an ve Sünnet yerinde duruyor. “Devrim” yapan ancak kendi kanaatlerinde yapmış olur.

*

Bunları yazdığım sıralarda hemen herkes (bugün FETÖ diye adlandırılan) Fethullahçı grupla can ciğer kuzu sarması modunda dostluk ilişkisi yaşıyor, şimdilerde hakaretler savurdukları Gülen’i “Hocaefendi” diye saygıyla anıyorlardı.

Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerini saymayalım.

Fethullah’a tepki gösterenler de vardıysa da çoğunluğu, “hizmet yarışı”nda ondan geri kalmaktan dolayı içerleyip kahırlanan, “düzenin nimetleri”nden Fethullahçılar kadar yararlanamayan, “Pastadan bize de pay bırak” diyenler oluşturuyordu.

Fethullahçı gruba İslamî hakikatler için, Allah için tepki gösteren az sayıdaki kişi ise, (FETÖ içindeki “düzen”baz MİT’çilerin de gaz vermesiyle) FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) hedefi haline geliyordu. (FETÖ’cüler “radikal” buldukları bazı müslümanlarla uğraşarak “düzen”in gözüne gireceklerini, “düzen”in dikkatini kendilerinin üzerinden uzaklaştıracaklarını zannediyorlardı fakat işler umdukları gibi gitmedi. Kullanıldılar ve efendilerine efendilik taslayacak kadar fazla büyüdükleri düşünülünce defterleri dürüldü.)

*

Sağduyu gazetesindeki bu tür yazılarımdan dolayı Fethullahçıların beni hedefe koymuş olduklarını düşünebilirsiniz.. Koymadılar..

Fakat, Fethullahçılardaki bu itikadî boyuta kadar varan savrulmayı zevkten dört köşe izleyen derinler benim bu tür yazılarımdan rahatsızdılar..

Bundan dolayı, içinde bulunduğum cemaatin (İskenderpaşa’nın, Hakyolcuların) bünyesindeki derin elemanların ayak oyunlarıyla baş etmeye çalışmak zorunda kaldım..

O kadar ki, 28 Şubat yüzünden yurtdışında bulunan Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatin sırtına binmiş olan oğlu Nureddin, bana, Necdet Yılmaz vasıtasıyla “Yazılarında ayet meallerine yer vermesin” diye talimat gönderiyordu.

[Bu şeyh taslağı babasının ölümünden sonra bir taraftan Kur’an meali satmak suretiyle ayet ticareti yapıp cebini doldururken diğer taraftan kurduğu Sağduyu Partisi’nde siyaset alanında “dinî (İslamî) değerlere” sırt çevirdiğini ilan edecek, o değerlerin yerine, neye karşılık geldiğini bir tek kendisinin bildiği “dinî değersiz sağduyu” ile “herkesin kendi ideolojisine göre bağımsız olması” hurafesini oturtacaktı.. Cemaatten herhangi bir tepki gelmeyince de 2011 yılında düzen partisi MHP’nin boz kurtuna biat edecekti.. 

Tam da MHP’nin 15 kişilik yönetim kadrosundan 10 kalantorun boz kurt tipi “uçkurist” kasetler dolayısıyla siyasî mevta haline geldikleri sırada..

Mevlana ve Şeyh Sadî gibi zatlar, yandaşlık ve yoldaşlığın ortak paydalardan kaynaklanacağını söyler, örnek olarak da bir leylek ile karganın birlikte uçması örneğini verirler.. Örnekteki bu birliktelik bir arifin hayretini mucip olur. Sonra yere kondukları zaman fark eder ki ikisi de topal..

Ortak özellikler, ortak paydalar..

MHP ile Nureddin söz konusu olduğunda bunlar neler olabilir?.. Birlikte "uçma"larını hangi ortak özellikleri sağlıyor? 

Görünüşe göre ortak payda, boz kurt totemine olan ortak bağlılık..

Peki, MHP’nin arkasındaki derinler Nureddin’e böylesi bir “ev ödevi” vermiş olabilirler mi?.

Yine, Sağduyu Partisi’ndeki zırvalar da cemaati “laikleştirme” hedefi doğrultusunda derinler tarafından yazdırılmış şeyler olabilir mi?..

Gerçek şu ki, Sağduyu Partisi’ndeki ifadelerin ortaya koyduğu itikadî savruluş ve sapma, Fethullahçıların Abant Bildirgesi’ndekinden daha açık ve daha çirkin..

Ancak Nureddin’in bir Fethullah gibi “dış güçler” tarafından keşfedilip istihdam edilme, ABD’de ağırlanma şansı yok.. Bunun nedeni Fethullah’la kıyaslandığında çapsız, silik, kifayetsiz, yetersiz, sönük ve boş olması..

Dolayısıyla MHP’nin müttefiki “aziz başkan”ının emrinde “yerli milli” ve de “düzen”baz kalmak dışında bir seçeneği bulunmuyor.]

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


SEFER- ZAFER EDEBİYATI (YOLDA OLMAK MI, HEDEFE VARMAK MI?)

 




Son zamanlarda klavye kahramanlarının çok tekrarladığı sözlerden biri şu: “Seferle emrolunduk, zaferle değil.

Bazı “artist”ler de “Amacımız bir yere ulaşmak değil, yolda olmak” filan gibi laflar ediyorlar.

Doğru diyorlar, fakat bu sözleri tekrarlayan “artist”lerin (özellikle de çok tekrarlayanların) yanlış yerde durduklarını görüyoruz.

Böyle konuşuyorlar fakat tavır ve hareketlerine bakıldığında tek dertlerinin “sefersiz, yolsuz, kestirmeden zafer” olduğu anlaşılıyor.

Bir başka deyişle, “yolu terk ederek zafer kazanma” derdindeler: Yolsuz, yolsuzlukla malul zafer.

Davranış ve tutumları, sözlerini yalanlıyor.

*

Açalım..

Bizim yapmamız gereken, İslamî hakikatleri açık ve net bir şekilde duyurmak olmalıdır.

Tebliğle, gücümüz ölçüsünde “iyilikle emredip kötülükten men etmek"le sorumluyuz, hidayet vericiler değiliz.. Şayet hakkı ve hakikati olduğu gibi dosdoğru söylemiyor, lafı eğip büküyorsak, hidayet yolundan sapmışız demektir.

İslamî gruplardaki sapmaların çoğunun nedeni, tebliğ ve davet faaliyetinde bulundukları çevrelere İslam’ı sözde sevdirmek için bazı hakikatleri saklamaları ve “sulandırma”larıdır.

Halbuki onlar için gerekli olan, hakikatleri söyleyip vebalden kurtulmaktan ibarettir.

Fakat onlar, “yolda olma”yı değil, hedefe ulaşmayı (tebliğ adını verdikleri faaliyetin başarısını ve zaferini) önemsiyorlar.

Bir süre sonra, anlattıkları eksik gedik ve güdük İslam, onların “dava”larının (davetlerinin) esası haline geliyor.

Ve bu çarpık davaları uğruna İslam’ı “tam” anlatanları hedef almaya başlıyorlar.

“Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu (muhafaza edici) kılmadık. Sen onların (onları savunup kurtarma konumunda olan) vekili de değilsin.” (En’am, 6/107)

“Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Ve yine, kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?' Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak tebliğdir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/20)

*

Biraz daha açalım..

“Efendim falancalar devletçi, filancalar Türkçü, feşmekanlar Kürtçü, beriki demokrat, öteki Atatürkçü, diğeri laikçi, o yüzden bunların da hoşuna gidecek şeyler söylemeliyiz, rahatsız olacakları hakikatleri dile getirmekten kaçınmalıyız” diyorsan “ana yol”u (sırat-ı müstekîmi) terk etmiş, kestirme bir yan (batıl) yola sapmışsındır.

Derdin böyleleri tarafından “dışlanmamak”, onlara şirin görünmek ise varmak istediğin hedefin “kişisel, kliksel (grupsal/çetesel) kazanımlar sağlamak” olduğu anlaşılır.

Doğruyu ve gerçeği yerine göre kavl-i leyyin (yumuşak söz) ile ifade etmek başka şey (Ki yerine göre kılıç devreye girer), doğrulara yanlışları da eklemek (hakkı batıla karıştırmak) ve hakikati (yanlış yorumlanmaya açık biçimde) zemininden kaydırarak dile getirmek başka şeydir.

İslam’a davette önceliği, Allahu Teala’ya iman ve O’na şirk koşulmaması hususu oluşturur.

Şirk koşulmaması, birey, topluluk (mesela devlet) ve nesnelere (mesela vatan) “Allah’a bağlanır gibi” bağlanmamak, onları “vazgeçilmez” olarak görmemek demektir. (Hz. İbrahim aleyhisselam vatanını da, ulusunu da, devletini de terk etti.)

Allahu Teala’nın, peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirdiği ilkeler (ve Hz. Peygamber s.a.s.’in yaptığı inkılaplar) ile Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (şu kendisine “Türkler’in atası” anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsın) ilke ve inkılapları çatıştığı ve çeliştiğinde ikincisini tercih edenler, müşriktirler, şirk koşmaktadırlar.

“İkisini bir arada beraber götürmeye, aralarında bir denge kurmaya çalışalım” diyenler de müşriktir.

Ortak koşmak zaten bu uzlaşı ve paylaşımdan ibarettir.

*

Evet, “yolda olma” edebiyatı yapmak kolay da, “yolda olmak ve kalmak” azim ve sebat istiyor.

Siyasetten örnek verelim: İktidar olmak ya da iktidarda kalabilmek, “düzenin nimetleri”nden tepe tepe yararlanabilmek için Atatürkçülük yapmak, (İslamî açıdan) “sefersiz-yolsuz zafer” peşinde olmaktır.

"Yol"u terk etmektir.

Bir başka deyişle dünya için ahireti satmaktır.

Bunun bir adım sonrası, “yoldan sapmayan”lar ile uğraşmak, onların kendileri gibi yoldan çıkması için seferber olmaktır.

Sırat-ı müstekîm” (doğru yol) üzere olmak, (Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi) “kendilerine gazap olunanlar (Yahudiler) ile dalalete düşenlerin (Hristiyanlar’ın)” sıratı üzerinde olmamak, “Allahu Teala’nın (hidayetle) nimetlendirdiği” peygamberlerin (şirksiz, hak olan) sıratı (yolu) üzerinde olmaktır.

Yahudi ve Hristiyanlar’ın yoluna “çağdaş uygarlık düzeyi” (muasır medeniyet seviyesi) adını verip onların peşinden gidiyorsan, yoldan çıkmışsın demektir.

 Evet, “muasır medeniyet” diyerek Yahudi ve Hristiyanlar’ın yolunu (şapkasına kadar) örnek alan Atatürkçülük de yoldan çıkmak demektir.

İslam açısından durum budur. İslamcı (İslam taraftarı, müslüman) olmayanlar bu sözlerimizi üzerlerine alınmasınlar.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması oldu:

"Cumhuriyeti balo salonlarına hapsedenlere, cumhuriyet adına bu ülkede yıllarca cumhur karşıtlığı yapanlara, velhasıl cumhuriyeti tapulu mülkü gibi görenlere bu tarihi yıl dönümünün nasıl idrak edilmesi gerektiğini gösterdik. Gazinin mirasına sahip çıkanlar millete efendilik taslayanlar değil 85 milyonun tamamına hizmetkarlık yapanlardır. Biz işte bunu başardık. Kadro Atatürkçüleri yıllarca bu ülkeyi ikinci sınıf demokrasi ve ekonomiye mahkum etmişlerdir."

(https://m.t24.com.tr/haber/kabine-toplantisi-sona-erdi,1136752)

İslam’ın doğru yolu (sırat-ı müstekîmi) açısından bakıldığında bu sözler sağlam bir duruşa karşılık gelmiyor.

Muasır medeniyet”ten (çağdaş uygarlıktan) söz ederek Batıcılık (Ki yahudi-hristiyan uygarlığı demek oluyor) yapan, onları “şapka”larına kadar taklit edip bu taklitçiliğini millete dayatan “Gazi’nin mirası”nın, “Allahu Teala’nın nimet verdiklerinin yolu” ile bir ilgisi yok.

*

Yeri gelmişken, Gazze ile ilgili açıklaması çerçevesinde takdir ve teşekkürü hak ettiğini söylediğimiz Bahçeli’nin de “yol” meselesinde tekdir ve teessüfü hak ettiğini belirtelim.

Haber7.com’un haberine göre Bahçeli TBMM’deki grup toplantısında parmağındaki “yüzüncü yıl yüzüğü”nün tanıtımını yapmış. (https://www.haber7.com/guncel/haber/3363889-mhp-lideri-bahcelinin-100-yila-ozel-yuzuk-ve-rozeti-dikkat-cekti)

"Devletin adı Turan'dır, Göktürk'ler var, kurt var, Orta Asya var, her şey var" demiş.

Herşey var da, İslam yok.

İslam, atalarla övünmeyi, cahiliye dönemini (İslam öncesi dönemi) yüceltmeyi yasaklamıştır.

Cahiliye dönemi sadece Araplar’a özgü değil.. Türk’ün, Kürt’ün, İranlı’nın İslam’dan önceki dönemleri de cahiliyedir.

Bu cahiliyede, “gazaba uğrayan, gadap olunan” Yahudiler’e özgü “üstün ırk” davası da bir nebze var.

Damarlardaki asil kan edebiyatı buna karşılık geliyor.

Hiç kimsenin kanının diğerine üstünlüğü yok, hepsi ortak babamız Hz. Adem’e dayanıyor.

Fakat Yahudiler, İsrail’in (Hz. İbrahim oğlu İshak a.s.’ın oğlu Yakub a.s.’ın) torunları olma hasebiyle kendilerini üstün ve asil görüyorlar.

Gazaba uğramalarında ve bugünkü azgınlık, taşkınlık ve zulümlerinde bu (enaniyet ve kibirden ibaret) asalet davasının da rolü var.

Evet, ırk (soy sop) davası, hadîs-i şerîflerde de belirtildiği gibi, cahiliye kalıntısıdır.

Kurtçuluğa gelince.. Kurt, bir totemdir.. 

Kurtlar, "Allahu Teala'nın nimetlendirdiği" ve yolları üzerinde olmamızı istediği bir topluluk değil.

Allahu Teala'nın ahsen-i takvîm üzere yarattığı, (melekleri bile secde ettirdiği) Adem a.s.'ın soyundan gelen, eşref-i mahlukat olan "insan"a "kurtçuluk" yakışmaz.

İslamlık yakışır. 


TEK CEMAAT, TEK DEVLET, TEK DAVA









Cemaat” konulu yazılarımızda şunu anlatmaya çalıştık: Hadîs-i şerîflerde ayrılınmaması emredilen, terkinin İslam bağını boynundan atma demek olduğu bildirilen cemaat, (başında halife bulunan, ümmeti temsil eden) İslam devletidir.

Cemaatin sözlük (lügat) anlamı ile hadîslerde belirtilen bu (ıstılah/terim olarak düşünülmesi gereken) özel anlamı birbirine karıştırılmamalıdır.

Devlet kavramı için de aynı şey söz konusudur.

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ünde (sozluk.gov.tr) “devlet” kelimesinin anlamı şöyle verilmiş:

devlet

Arapça devlet

1. isim, hukuk, toplum bilimi Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık; ülke.

2. isim Bu tüzel varlığın yönetim organları:
      "Devlet hizmetinde epeyce ileride sayılanlardan olsa gerek." - Memduh Şevket Esendal

3. isim, mecaz Yüksek makam.

4. isim, mecaz ► mutluluk:
      "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" - Muhibbi

5. isim, mecaz Kişinin bahtı.

Evet, devlet kelimesinin birden fazla anlamı var. (İngilizce state kelimesi de “durum, hal, vaziyet, konum” gibi pekçok anlama sahip; aynı zamanda “devlet”i de ifade ediyor.)

Burada “mecaz” diye verilen anlamlar gerçekte kelimenin hakiki anlamı; mecazla bir ilişkisi yok.

*

Devlet kelimesi (bir “hukuk, toplum bilimi” terimi olarak) bugün bildiğimiz anlamda sonradan kullanılmaya başlamıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde “devlet”i ifade eden kelime “mülk”tü. 

Hz. Ömer’in “el-Adlü esasü’l-mülk: Adalet, devlet egemenliğinin temelidir” sözünde geçtiği gibi. 

(Adalet, günümüzün politikacılarının ve laik düzen dalkavuklarının iddia ettiği gibi “devletin dini” değildir, temelidir. Devlet, o temel üzerinde durur; temel çöktüğünde devlet de çökmeye başlar. Devlet, devlet-çilerin zannının aksine, “gizli servis / istihbarat teşkilatı” hile ve sahtekârlıklarıyla değil, adaletle varlığını sürdürebilir.)

Bir kimse devlet kelimesini kullandığında, ona yukarıda geçen anlamlardan hangisini verdiği, sözlerinin bağlamından, siyak ve sibakından anlaşılır.

Cemaat kelimesi için de aynı durum söz konusudur.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “cemaat” kelimesine yüklediği anlam, İslam devletidir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat de yine (önceki yazılarda delilleriyle gösterdiğimiz gibi) İslam devletidir.

*

Bir önceki yazıda aktardığımız hadîs de “cemaat”in İslam devleti olduğunu ortaya koymaktadır.

Söz konusu hadîs, Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde şu şekilde aktarılıyor:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) … dedi ki:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden [isimlendiren] Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Burada beş şey sayılıyor: Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve cemaat..

Onlar ki, sözü dinlerler de sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir ve işte onlar, (gerçek) akıl sâhiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 39/18)

*

Dinleyip itaat etmenin sonucu, cihad ve (bazen) hicrettir.

Cihadı diğer savaşlardan ayıran nitelik, onun Allah yolunda (fî sebîlillah) yapılması, îlâ-yı kelimetillah’ı (Allah’ın sözünün yüceltilmesini) hedef alması ve Şeriat’in hükümlerine riayet edilerek gerçekleştirilmesidir.

Allah yolunda olmaksızın salt vatan için yapılan bir mücadele (İslam’daki terim anlamıyla) cihad değildir. Herkes vatanını savunur, savunmak ister. Nitekim, vatanları için çarpışan Ukraynalılar cihad ediyor değiller, onlar için mücahid demiyoruz.

Ulus-devlet (kavim, millet ve devlet) hesabına yapılan bir savaş da cihad değildir.. Gazze’ye saldıran, orayı işgal etmek isteyen Yahudiler’i “fetih” için yola çıkmış “mücahitler” olarak görmüyoruz.

Doğal olarak laik (siyasal dinsiz) bir devlet için yapılan savaş da cihad değildir.

(Mesela laik Türkiye’nin ulusal çıkarları için yapılan savaş cihad değildir.. Cihad dersek, din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, Türkiye’nin bir İslam/Şeriat devleti olduğunu kabul etmiş oluruz. Türkiye, resmî ideolojisi Atatürkçülük olan bir devlettir, İslam devleti değildir, Atatürkçülüğün temel ilkesi de laiklik yani siyasal dinsizliktir.)

*

Söz konusu hadiste cihad ve hicret ile birlikte anılan cemaat, İslam devletinden başka birşey değildir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, söz konusu beş hususu sayarken “Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve devlet” demiyor, devlet yerine “cemaat” kelimesini kullanıyor, çünkü o dönemde Araplar devlet kelimesini bugünkü terim anlamında kullanmıyorlardı. Türk Dil Kurumu şürekâsının “mecaz” diye nitelediği anlamda kullanılıyordu.

Bununla birlikte Araplar’ın “devlet” kurumunu ifade için kullandıkları bir kelime vardı: Mülk..

Fakat hadiste “Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve mülk” de denilmiyor.

Çünkü mülk, başında melik (padişah, hakan, kayzer, sezar, kisra, sultan, kral, şah, han, cumhurbaşkanı, başkan, president) bulunan, bir şahsın, imtiyazlı bir zümrenin ya da halk çoğunluğunun heva ve heveslerinin kanun adı altında dayatılabildiği, onların imtiyaz ve çıkarlarının yasal koruma ve dokunulmazlık zırhına büründürüldüğü despotik bir yönetimi ifade ediyor.

İslam ise, herhangi bir şahsa (peygamber bile olsa) başka insanlar hakkında heva ve hevesine göre kural koyma hakkı tanımıyor.

*

Hadîste geçen cemaat İslam devleti (İslam’ın devleti) demek olduğu için, söz konusu cemaatten ayrılma İslam dışılığa, “cahiliye davası”na karşılık geliyor.

Dava, davet kelimesiyle aynı kökten türemiştir. Hadîste geçen “Allah’ın çağrısı” da “Allah’ın davası/daveti”dir.

Prof. Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan “Câhiliye” maddesinde “cahiliye davası” kavramını şu şekilde açıklıyor:

“Câhiliye davası” Câhiliye çağrısı demektir ki bir kimsenin kabile mensuplarından yardım istemek için onlara, “Ey filân oğulları, yetişiniz!” diye bağırmasıdır. Bu çığlığı işiten kabile halkı toplanarak çağrıyı yapan kimseye, haklı veya haksız, zalim veya mazlum olsun yardım ederdi. İslâmiyet kabile taassubuna dayanan bu şekildeki yardımı ve kan davasını kaldırmış, ihtilâfları adalet ve hukuk kuralları çerçevesinde halletme yolunu tutmuş, suçun ferdîliği esasını kabul etmiş, bundan dolayı Câhiliye davasını sürdürmeyi ve bu şekildeki davete icabet etmeyi de büyük günah saymıştır. Resûlullah, “Câhiliye davasıyla hak iddia eden kimse bizden değildir” demiştir (Buhârî, “Cenâʾiz”, 39). Ensar ile muhacirler arasında meydana gelen benzer bir tartışma üzerine de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu Câhiliye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!” (Buhârî, “Menâḳıb”, 8).

İslâmiyet tevhid inancını getirerek putperestliğe karşı kesin tavır almış, bu inanışın eseri olan ve insan şerefine yakışmayan bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmış, putlara tapmayı yasaklamıştır. Hukukî ve ahlâkî cephesiyle de Câhiliye ruhu ile sonuna kadar mücadele etmiş, sefih, gayr-i ahlâkî ve zalimane davranışlara son vermiş, Câhiliye zihniyetinin bütün tezahürlerini ortadan kaldırarak yerine hilimden kaynaklanan davranışların hâkim olduğu yeni bir hayat düzeni kurmuştur. …

… Câhiliye, bir çağın adı olması yanında belli bir ahlâk ve zihniyet tarzının ifadesi olup her çağda varlığını hissettirebilir. Orijinal mânada Câhiliye’nin “İslâm’dan önceki dönem” diye tercüme edilemeyeceğini, zira onun daha çok bugünü gösterdiğini belirten Izutsu, bu terimin pozitif olarak İslâmî olana aykırılık ifade ettiğini; Hz. Peygamber ve ashabının da Câhiliye’yi artık geçmişte kalan bir devir addetmediklerini; yeni İslâmî akım tarafından uzaklaştırılmış, ancak müminlerin kafalarında bile gizliden gizliye varlığını sürdürebilen, hortlamaya hazır dinamik bir şey olarak anladıklarını; Hz. Peygamber’e göre de bu durumun yeni dine (İslam’a) yönelik bir tehlike olduğunu belirtir. Câhiliyenin müşrik Araplar’la birlikte ortadan kalkmadığını gösteren hadislerin birinde Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Ümmetimin içinde Câhiliye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak” (Müslim, “Cenâʾiz”, 29).

…  Buna göre insanların nefsânî ve keyfî arzularına köle oldukları, ilâhî kitaba tâbi olmayı reddettikleri, zulüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kötülüklerle beslenip ayakta duran sistem ve rejimlerin hâkim olduğu her zaman ve mekânda câhiliye varlığını sürdürmektedir.

*

Bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi cahiliye davası, bugünün ulus-devletçiliğine karşılık gelmektedir.

Demek ki “Ey filan oğulları, ey Türk oğlu, ey Kürt oğlu” vs. diye bağırmak, cahiliye çığlığı atmaktır.

İslamcılık (Mehmed Şevket Eygi gibi “özel harbîajanların iddiasının aksine) sapıklık değildir, İslam davasını sahiplenmedir, fakat (aynı ajan müzikalini değişik çalgılar ve farklı bestelerle sahneleyen) şiirsiz şairimsi İsmet Özel gibi şarlatanların “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” şeklindeki abrakadabracı illüzyonist hokuspokusları, cahiliye davasının (aslan postu giymiş eşek gibi) kamuflaj elbisesi giydirilerek araziye uydurulmuş yeni sürümüdür. 

*

Prof. Dr. İbrahim Canan’ın Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi’nde yer alan şu hadîs de, cemaatin İslam devleti demek olduğunu ortaya koymaktadır:

Arface İbnu Şureyh (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Siz bir kişinin etrafında birlik halinde iken, bir başkası gelip, kuvvetinizi kırmak veya cemaatinizi bölmek isterse, onu öldürün." [Müslim, İmaret 60, (1852).]

Burada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, cemaat kavramı ile, günümüzde Türkiye’de cemaat diye adlandırılan fırkalara (parti, tarikat, vakıf, dernek, grup, kulüp vs.) sesleniyor değil.

Bütün bir ümmete sesleniyor.. Yani İslam (ümmet) devleti mensuplarına..

Mesela Akpartililere şöyle sesleniyor olduğu düşünülemez: “Siz Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafında birlik halinde iken ortaya çıkıp sizin kuvvetinizi kırmaya, cemaatinizi bölmeye çalışan Ahmet Davutoğlu gibileri öldürün!”

Ya da şöyle bir şey anlaşılamaz: “Ey İsmailağa Cemaati, siz ümmetimden Hasan’ın etrafında birlik olmuşken ortaya çıkıp sizin kuvvetinizi kırmaya, cemaatinizi bölmeye çalışan, bu da yetmiyormuş gibi, beni ‘Arap oğlu’ diye aşağılamış olduğu Kâzım Karabekir’in şahitliğiyle sabit olan, seçtiği soyadı ile kendisini Türk oğlu bile değil Türkler’in atası ilan edip cahiliye davası güden Ali Rıza oğlu Mustafa’ya övgüler düzen Cübbeli Ahmet’i öldürün!”

Evet, bu hadîste kast edilen cemaat, İslam devletidir.. Öldürmek devlet için olur, toplumdaki şu veya bu fırka (klik, topluluk, grup) için değil.. (Mesela Türkiye Cumhuriyeti “devlet” olması hasebiyle kendisinde PKK’lıları bombalayıp öldürme hakkını buluyor.)

Evet, hadiste geçen cemaat İslam devletidir, yoksa, şu veya bu tarikatin cemaati değildir.

*

Bu hadîsi aktaran Prof. Canan “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

İslâm, vahdaniyet dinidir. Bu, sadece Allah, Peygamber ve şeriatın birliğini ifade etmez. Devletin ve itaat edilecek halifenin de bir olmasını gerektir. İslâm ümmeti tek bir cemaattir, devletinin de bir olması gerekir. Bunu te'yîd eden hadisler çoktur. Meselâ bir başka hadisde: "Kim bir imama biat ederek antlaşma musâfahasını yaparsa, gücü yettiğince ona itaat etsin. Bir ikincisi çıkıp da evvelkisi ile nizâya kalkışacak olursa onun boynunu vurun" buyurulmuştur. Keza bir başka hadis: "Birinci biatınızda sâdık kalın, gereğini îfa edin... Birincilere olan borcunuzu ödeyin. Kim olursa olsun ikinciyi öldürün" diye emreder.

İslâm âlimleri, bu mevzu üzerinde gelen nassların sarahatini nazar-ı dikkate alarak, aynı asırda imamın [devlet başkanının] birden fazla olamayacağı husûsunda icma ederler [fikir birliği içindedirler]. İslâm beldesinin dar veya geniş olması bu hükme te'sir etmez.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."