tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 ŞUBAT, FETHULLAH GÜLEN, VE 15 TEMMUZ

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği bazı eleştirilere yer veriyor:

El-Makdîsî, kendilerinin takip ettiği söz konusu bu metodun bazı kimselerce İslam davetinin maslahatına halel getirmesi ve fitneye sebep olması düşüncesiyle eleştirilmesinden de yakınmaktadır. Ona göre; tevhidin hakiki anlamını gizlemek ve insanlar için anlaşılması noktasında dinlerini daha çetrefilli hale getirmek daha büyük bir fitnedir. Yine Müslüman için, İbrahim Milletini ikame etmekten, Allah’ın dinine dost olanları dost ve tağutu da düşman olarak ilan etmekten daha büyük bir maslahat bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu temel mesele için Müslümanların sıkıntıya uğraması ve bunun için fedakârlıkta bulunması tabiîdir. Zira kelime-i şehadetin ilk yarısı mucibince tüm tağutları aleni bir şekilde inkâr etmek, tüm Müslümanlar üzerine vaciptir (El-Makdîsî, 1988, 137; a.mlf, 1984, 23).

İslamî hakikatlerin açıkça söylenmesini fitne olarak gören fitneciler Türkiye’de de mevcut..

Mottoları da şu: “Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Doğru bir söz, fakat bunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu yanlış uyguluyorlar.

Bir defa, takiyyeciliği meslek ve hatta karakter ve yaşam tarzı haline getirdikleri için, “her söyledikleri doğru” değil.

Yalan söylüyorlar.. İşleri güçleri yalan söylemek; orda öyle, burda böyle konuşmak..

Daha kötü olan ise şu: Bir süre sonra o söyledikleri yalanlar onların kesin ve vazgeçilmez doğruları haline geliyor.

*

Misal: FETÖ’nün (Fethullahçı Tefessüh Örgütü) lideri Fethullah.. 

(“Düşene bir tekme de biz vurmayalım, ehl-dil [gönül ehli] diyemeyiz düşene vurana, ehl-i dil düşene vurmak insaf değil” diyoruz, fakat, Erbakan’ın düştüğü sırada ona tekme vurma kalleşliğini yapan Fethullah’la ilgili bazı gerçekleri de “hakkın hatırı için” söylemek gerekiyor.)

28 Şubat sürecinde, 16 Nisan 1997 günü Kanal D'de Yalçın Doğan'a verdiği röportajda Fethullah, Milli Güvenlik Kurumu’nun “anayasal” niteliğine vurguda bulunup darbeciler için şunları söylemişti:

Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, “Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza göre, algılamalarımıza göre şu gelişmeler de rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz” mülahazasıyla hareket ediliyorsa, meseleyi böyle algılıyorsa, bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.

Bir insanın bu kadar yalanı bir arada söyleyebilmesi kolay değildir, “deccal” (çok yalancı) diye nitelendirilmeyi hak edecek kadar pervasız olmalıdır.

Kur’an ve Sünnet’i az buçuk bilen bir adamın böyle konuşabilmesi için ondaki tefessüh (bozulma, çürüme, kokuşma) katsayısının kaç olması gerekir?

Bu laflardaki hatalar bir değil, iki değil, üç değil..

Bir defa, bu sözler, şirkin ve küfrün ta kendisi..

Darbeciler “tarih” önünde suçlu olurlarmış.. Tarih önünde suçlu olmayacak şekilde hareket etmelilermiş..

Allahu Teala’nın önünde suçlu olmamanın bir önemi yok.. Önemli olan “tarih” putu..

*

Fethullah’ın “şu gelişmeler” dediği şey, dönemin başbakanı Erbakan’ın icraatları..

Bunlar neler?

Dışarıda, D-8’ler ile küresel emperyalist küfür düzeninin işine gelmeyen bir “İslam ülkeleri arası dayanışma” oluşturmaya çalışması, içeride ise “havuz” sistemi ile faizci sömürgen asalakların çanına ot tıkaması..

Fakat darbeci askerlerin (ve onları sahaya süren MİT’çilerin) görünüşte rahatsız oldukları gelişmeler şunlardı: Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenerek Filistinliler’e destek verilmesi ve İsrail’in lanetlenmesi, Erbakan’ın Başbakanlık Konutu’nda Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa gibi dans partisi düzenleyip milletin karısı ve kızıyla dans etmek yerine yaşlı başlı alimlere iftar yaptırması, yine Erbakan’ın darbeci kuvvet komutanlarıyla birlikte yemek yerken zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın önüne “yerli ve milli içki rakı” koydurmayarak Selanikli’nin sünnetine aykırı hareket etmesi..

Bu türden şeyler..

Hem milletin karısı kızıyla dans etmiyor, hem rakı ikramında bulunmuyor, hem şişman herkesten..

Vatansever darbeciler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçileri buna dayanabilirler mi?

ABD ve beynelmilel Masonluk teşkilatı bile Erbakan’a dayanamazken onların “dahil”deki “our boys”ları hiç dayanabilirler mi?

*

Fethullah’a göre, bir defa mevcut Kemalist/Atatürkçü ve de laik (siyasal dinsiz) rejimin korunması en büyük farz..

Ve de bu “siyasal dinsiz” rejimin siyasal nitelikteki dinsiz imansızlığını korumak için ne yapılsa caiz..

Bunu yapanlar masum..

Hatta masum olmanın da ötesinde, içtihatlarında hata etmiş, “algılamaları”nda yanılmış bile olsalar, yine de “bir sevap” alıyorlar.

Bu, masumiyetten fazla bir şey.. “Sevap sayacı”nın fıldır fıldır döndüğü bir “ibadet”.

Siyasal dinsiz rejim mabedinde “tarih” tanrısının önünde yapılan bir ibadet.

*

Rejimi bir tarafa bırakıp İslam açısından bakalım olaya.. Bu da “Helali haram, haramı helal yapmak” (Ki küfrün ta kendisidir) değilse, “Helali haram, haramı helal yapmak” nasıl birşeydir?

Şurası kesin: Fethullah (Ki çok zeki ve de ilmi olan bir adam) bu tür konuşmalarıyla küfre girdi.. Müşrikliğin daniskasını sergiledi.

Onun bu tür konuşmaları “Takiyye yapıyordu” filan denilerek caiz gösterilemez.. İslam’da böyle bir takiyye yok.. Takiyyenin bu kadarını takiyyeciliğin şampiyonu Şia bile yapmıyor ve savunmuyor.

Bu düpedüz hakkı batıl, batılı hak gösterme deccalliği ve küfrü..

Evet, Fethullah’ın yanında yöresinde olup da ilmi olanlar onun bu tefessüh ve sapıtmasına ses çıkarmadıkları için onlar da resmen şirke ve küfre bulaştılar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve rahiplerini rabler edinme sapıklığını Fethullah için sergilediler.

Bu ayetle ilgili olarak (eskiden hristiyan olan) Adiyy bin Hatem r. a. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz rahiplerimizi rab kabul etmezdik” dediğinde Rasulullah s.a.s., “Onların Kitab’a aykırı olsa bile helal dediğine helal, haram dediğine haram diyordunuz, bu, onları rab edinmektir” anlamına gelen bir cevap vermiş bulunuyor.

FETÖ’cü kitlenin durumu budur..

Eğer tevbe etmezlerse dünyada çektikleri, ahirette yaşayacaklarının yanında bir hiçtir.

Şayet Fethullahçılar samimi İslamcı/Şeriatçı (müteşerrî) olarak hareket etseler, şirkin her türlüsünden kaçınmayı şiar olarak benimseseler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçilerine karşı hak ve hakikati (vebalden kurtulmak ve tebliğ vazifesini yerine getirmek için) açıkça söyleme yolunu seçselerdi, ve sırf o yaptıklarından dolayı bugün yaşadıklarını yaşıyor olsalardı, "dünyalarını ahiret için feda etmeyi" göze almış sadık, istikamet üzere ve muhlis insanlar olarak (tarih önünde değlise bile) Allahu Teala katında büyük sevaba ve mükâfata layık hale gelirlerdi.

Şimdi ise ellerine hüsrandan başka geçen birşey yok.

*

Evet, Fethullah’ın burada önemsediği husus, laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin selameti..

Rejimin (bırakın değişmesini) tehlikede bile olmaması gerekiyormuş.

Hatta,” gerçekten” tehlikede olmaması bile önemli değilmiş.. Tehlikede olduğunun vehmedilmesi durumunda bile rejimin “anayasal” bekçileri hemen, haklı haksız demeden, rejimi tehlikeye düşürdüklerini zannettikleri insanların tepesine çullanmalılarmış.. Çullanabilmelilermiş..

Diyelim ki aslında rejim tehlikede değil.. Ne gam!.. Birilerinin hatalı içtihatlarıyla, algılamalarıyla öyle olduğunu düşünmeleri, kendilerine her tür müdahale, baskı ve zorbalığı yapma hakkını otomatikman kazandırıyormuş.. “Böyle buyurdu anayasa tanrısı” diyerek onları “masum” kabul etmek gerekiyormuş.

Hatta masum olma nerde, sevap bile alıyorlarmış..

Rejim tehlikede olmadığı halde tehlikede zannedip bu yüzden birilerinin ensesinde boza pişirdiklerinde, onların başına pişmiş tavuğun başına gelmeyenleri getirdiklerinde, sadece “bir sevap” alıyorlarmış.

Tehlike gerçek olsa “iki sevap” alacaklarmış..

Hayır, bunları İslam dünyasındaki “cihatçı(mücahit) topluluklar için söylemiyor. Laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin bekçileri için söylüyor.

Fethullah o cihatçıları müslüman saymıyor ki onlara “hatalı içtihat” nedeniyle “iki yerine bir sevap” versin..

Onları otomatikman tekfir edip Cehennem’e gönderiyor.. 

Gönderdi.

*

Şimdi aynı Fethullah, aynı FETÖ, 15 Temmuz’dan sonra yaşadıkları için feryad ü figan koparıyor.

Siz kendinizle ilgili fetvayı 15 Temmuz olayından 19 sene önce vermiştiniz.

Sizin itikadınıza göre AK Parti iktidarı sizinle ilgili tasarruflarında tümden masum kabul edilme durumunda..

Eğer sizinle ilgili içtihat ve algılamalarında yanılıyorlarsa (masum olmanın yanı sıra) ayrıca bir de “bir sevap” alıyorlar.

Yanılmıyorlarsa “iki sevap” almaktalar.

Yani ortada size yönelik bir zulüm mulüm yok.. Siz, onları zulüm yapmakla suçladığınızda iftira atmış oluyorsunuz.

Niye ABD’de, Avrupa’da feryad ü figan koparıyorsunuz, anlamak mümkün değil..

Ne yapsın AK Partililer, “tarih önünde” suçlu duruma düşmeyi mi seçsinler?

Sizin hakkınızdan gelmek suretiyle “masumiyet”i garanti altına almak ve “bir ya da iki savap” kazanmak varken suçlu mu olsunlar?

*

Demek ki keser döner sap dönermiş, bir gün gelir hesap dönermiş..

Demek ki bıldır hurma yerken sonraki seneleri de düşünmek gerekiyormuş.

Demek ki ne ekerseniz onu biçermişsiniz.

Ve bu biçmenin bir de ölümden sonrası, ahireti var.


İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 15


Türkiye'nin modernist-tarihselci ilahiyatçılar mafyası bıçkınlarının birkaç karakteristik özelliği var.

Birincisi, entel, aydın ve çağdaş görünme tutkusu olarak kendisini gösteren bir kişiliksizlik sorunuyla malul olmaları.

İkincisi, bu kişiliksizlikleriyle bağlantılı olan niyet bozukluğu arızası.

Üçüncüsü, kendilerini, bagajlarındaki niyet bozukluğu ve kişiliksizlik yüzünden, rezil kepaze olma dışında bir sonun beklemediğini anlayamayacak kadar idraki kıt ve ahmak olmaları.

Dördüncüsü, içi boş parlak sloganlardan öteye gitmeyen "ezber"lerini ilim zannetmeleri ve cahilliklerinin farkına varamamaları.

*

Cahil ve ahmak oldukları için, bunların lafları genelde birbirini çürüten (tutarsız) budalalıklardan ibaret..

Tutarsızlık alâmet-i farikaları durumunda..

Ancak bu tutarsızlığın onlara sağladığı bazı avantajlar da var: Bukalemun gibi her ortama uyum sağlayabiliyor, sıkıştıklarında "binbir surat" esnekliğiyle görünüm değiştirip "farklı telden çalarak" insanları aldatabiliyorlar.

*

Tutarlılığı "iç tutarlılık" ve "dış tutarlılık" olarak iki ayrı başlık altında ele almak mümkündür.

İç tutarlılıktan, savunulan görüşlerin birbirini çürüten tezler durumunda olmamasını anlıyoruz.

Dış tutarlılık ise, fikirlerin dış dünyadaki olay ve olguları olduğu gibi yansıtması, vakıaya (gerçekliğe, realiteye) aykırı olmamasıdır.

*

Ne demek istediğimizi, Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Yasin Aktay'ın "Tarihten, malul hafızamızda kalan" başlığını taşıyan bugünkü (31 Temmuz 2023 tarihli) yazısını temel alarak açmaya çalışalım.

Aktay şöyle diyor:

Tarih her an yeniden yazılır, yeniden kurulur. Tarih çok nadiren geçmişte olanların bizimle alakası olmaksızın olduğu gibi bugüne taşınması meselesidir. Her zaman bizimle “alakalı/ilgili” bir bilgiyi bugüne getiririz. Bizimle alakası ise, bizim çıkarımızla, bugünkü olaylardaki duruşumuzla, aldığımız pozisyonlarla, çatışmalarımızla ilgilidir. Tarih yazmak o yüzden tarih yapmak kadar önemli, hatta ondan bile daha önemlidir. Bilhassa devlet kuranlar, bu devlete uygun milletler de inşa etmek istediklerinde ilk yaptıkları şey buraya gelişlerini haklı, meşru hatta zorunlu kılacak bir tarih yazmak olmuştur....

Millet olmak için iyi bir tarih yazımı şarttır. Tarih bize geçmişte ne olduğunu anlatmaz, aksine geçmişten aktarılan destansı hikayelerin içerisine bugün yaşayan insanları bir halka olarak, hatta bir aktör olarak yerleştirir.

Tarihyazımı gerçekten çetrefil bir konu. İnsan hafızası gerçeklere o kadar da sadık değil. Nisyan ile maluldür. Nisyan ile malul olmak insan olmanın kaçınılmaz bir boyutu. İnsan ve nisyan aynı etimolojik kökten geliyor. Bu nisyanın ilk kulağa çarpan anlamından daha kötüsü insanın hiç yaşamadığı şeyleri, görmediği, duymadığı şeyleri kendi geçmişi olarak görebilmesi. ... Burada tarihin sadece olabildiğince vulgar bir istismarının olduğu söylenebilir. Ancak sorunun bu kadar basit olmadığını da biliyoruz. Çok büyük bildiğimiz tarihçilerin en temel konularda yazmaktan, hatırlamaktan, hatırlatmaktan çekiniyor olmaları da var mesela. ...

Esasen hiçbir hafıza duygularından, çıkarlarından, kalbinden bağımsız bir kayıt tutmuyor ve bu kayıtlar görüntüyü/algıyı, dolayısıyla bu algılara dayalı bilgileri aktarır. ...

Tarihin dünden ziyade bugün ve yarınlarla ilgili bir saha olması aslında tarih bilgisinin gözardı edilen en temel tabiatındandır. Çoğu insanın tarih algısı geçmişin en net biçimde aydınlatılması gibi naif bir beklentiye dayanır. Oysa tarihe bizi yönelten güncel ilgi kaçınılmaz olarak tarihin sadece belli bir noktasına götürür ve orası geçmişe ait her şey değildir, olamaz. ...

Doğrusu bu durum geçmişte yaşanmış olaylar hakkında vakanüvislerin bize aktarmış oldukları bilgilere uygulandığında tarih hakkındaki haberlerin ne kadar güvenilir olabileceği hakkında çok karamsar bir tablo çıkarır karşımıza. Buradan tarih bu haliyle işin gerçeğini bulmamızın çok zor olduğu bir alan olarak belirir. Bugünkü olaylar hakkında bile herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir şahitlik ortaya koymanın zorluğu ortadayken geçmişe herhangi bir olayın en nesnel şeklini ortaya çıkarmak üzere nasıl gidilebilir? Bu insan varoluşu itibariyle çok mümkün görünmüyor. O yüzden tarih bilgisi başlıbaşına aslında fazla güvenilir bir bilgi değildir. ...

*

Evet, Aktay, "Tarih bilgisi başlıbaşına aslında fazla güvenilir bir bilgi değildir" diyor.

İmdi, modernist-tarihselci budalalar kumpanyası üyelerinin, Yasin Aktay'ın Batılı yazarlara atıfta bulunarak (Nietzsche, Ernest Gellner, Eric Hobsbawm, Eugen Weber) kaleme aldığı bu yazısını, (Batılılar karşısında sergiledikleri sarsılmaz aşağılık duygusunun bir tezahürü olarak) alkışlamak için yarışacaklarından şüphem yok.

Tutarlılık diye bir dertleri de bulunmadığı için (Hem zekâları buna yetmez, hem de böylesi bir ahlâkî yükü taşımak onlara göre değildir), Aktay'ın yazdıklarının, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının izinde sürdürdükleri "metin tenkidi" soytarılığını dinamitleyip havaya uçurduğunu anlayamayacaklardır.

"Tarihsel veriler"in durumu Aktay'ın anlattığı gibiyse (Ki bir ölçüde böyle), "metin tenkidi" safsatasının bizzat kendisi tenkid bombardımanının altında paramparça olup gider.

"Hangi tarih, kimin tarihi?" sorularının karşısında ezilip salça olur.

(İnsanların çoğunun, durum gerektirdiği zaman kolayca yalan söyleyebilmeleri, yalan söylemekten kaçınmayı ilke edinmiş insanların hiç bulunmaması anlamına gelmez. Tarihî rivayetlerin durumu da budur, yalan yanlış şeyler anlatanlar çoğunluktadır, fakat, sayıları az da olsa, hep doğruları söyleyenler de bulunur.

Bu, devletlerin ve rejimlerin hareket tarzıyla da ilgilidir. Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem söz konusu olduğunda, onunla ilgili bütün gerçeklerin olduğu gibi söylenmesi esas durumundayken, birçok devlette ve toplumda liderlerin "olduğundan farklı" görünmesi ve gösterilmesi genel kuraldır. Onların hayatının tüm çıplaklığıyla bilinmemesi için "koruma kanunları" bile çıkarılır.)

*

Ancak, Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün defolu zır cahil, geri zekâlı, fakat burnu havada ve şımarık tufeylîleri, bu noktada "Haspaya yakışıyor" makamından "Tarih böyle söylüyor abi" diyerek "Tarih"i (insanların zihinlerinden bağımsız, kendi başına varlığı olan) bir yanılmaz bilge birey gibi ortaya süreceklerdir. (Şakir Kocabaş'ın ruhu şad olsun.)

Aslında "Tarih böyle söylüyor" derken ortaya koyabildikleri (kaynağı olan) herhangi bir "tarihsel veri" de yok. 

Sadece kendilerinin tarihe dair "tahmin"leri ve "ezber"leri var.

Fakat, bu tarihselci-modernist Ankaralı "çıtkırıldım yobaz, kibar softalar"a göre, "metodda mezhep imamları" Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının "tarih"e dair söyledikleri, Kur'an ayetlerinden daha sağlam birer delildir.

*

Kur'an ayetlerinden daha sağlamdır, çünkü Kur'an ayetleri "tarihsel"dir, sadece indiği döneme (indiği topluma, coğrafyaya ve zamana) hitap eder, buna karşılık Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı , evrensel geçerliliği olan çağlar üstü ebedî hakikatleri dile getirmişlerdir.

Ayrıca Kur'an ayetleri, (Ankara Ekolü zibidilerinin yedek imamları Fazlur Rahman münafığının söylediği gibi) "ahlâkî ideal"den taviz vererek "tarihsel şartlara göre" konuşmuş olan Allah'ın sözleridir, Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı ise "ahlâk"tan taviz vermiş olabilemez.

Dolayısıyla, Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîsleri için (ortaya hiçbir tarihsel veri getirmeden) "Tarih bize gösteriyor ki, İslam âlimlerinin sadece uydurma dedikleri hadîsler değil, sahih dedikleri hadîsler de uydurmadır" demiş olmaları, tek başına yeterli delildir.

En sağlam, daha sağlamı mümkün olamayacak derecede sağlam delil.

Çünkü bunu diyen, sözleri tarihsel (tarihte kalmış) olan ve ahlâkî idealden taviz veren Allah değil, yüce çıfıt (Hubel'den bile yüce) Goldziher ile eşsiz kaltaban (Lât'tan bile saygıdeğer) Schacht..

*

Ankara Defolu Putperestliğe Saygı Ekolü'nün soytarılıkları bahsine devam edeceğiz inşaallah.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 6

 

Evet, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıtın, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştik.

Yahudilerin böyle hareket ettiklerini, hem Tevrat ayetlerinde hem de peygamberlerinin sözlerinde zaman ve zemine göre değişiklikler yaptıklarını, dinlerini “donukluk”tan kurtarıp “yaşanabilir” hale getirmek için sürekli güncelleme ve “düzeltme”lere başvurduklarını biliyoruz:

“Ve onlardan bir fırka da vardır ki, Kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu Kitap'tan sanasınız diye. Halbuki o Kitap'tan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki o, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.” (Ömer Nasuhi Bilmen meali, Âl-i İmran, 3/78)

Allahu Teala böylece Goldziher tipi çıfıtların durumunu açıklıyor.

Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat’ı bile tahrif edebilen, kendi peygamberlerinin sözlerini değiştirebilen, hatta onları ahlâksız insanlar gibi gösterebilen bu çıfıtların, kendi sabıkalarını, adlî sicil kayıtlarını ortaya döken Kur’an hakkında ne tür “iyilikler ve güzellikler” düşüneceklerini varın siz hesab edin!

*

Bu çıfıtlar herhalde, İsrail’in oğullarından, kendi soylarından olmadığı için, bile bile inkâr ettikleri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin doğru anlaşılması ve yaşanması, uydurmalardan arındırılması için alın teri dökecek değiller.

O alın terini, elimizdeki hadîs kitaplarını binbir meşakkat ve hadsiz hesapsız fedakârlıkla meydana getirmiş olan İmam Buharî, İmam Müslim ve İmam Tirmizî gibi müstesna âlimlerimiz döktüler.

Uydurma rivayetlere geçit vermemek için son derece ince eleyip sık dokuyucu doğruluk kriterleri belirlediler, yalan ve dolanların sızmasına izin vermeyecek aşılmaz ve geçilmez bariyer ve duvarlar ördüler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “hadîs usulü (metodolojisi)” geliştirdiler.

Öyle ki, bugün revaçta olan tarih kitaplarındaki anlatılara (rivayetlere) o “usûl” (yöntem) uygulandığında ortada neredeyse tarih diye bir şey kalmıyor.

Diyelim ki elinizde bin sayfalık bir tarih kitabı var, o usulü uyguladığınızda geriye beş, bilemediniz 10 sayfalık “sağlam” (güvenilir) bir şey kalıyor. Gerisi “zayıfın da zayıfı” güvenilmez rivayet kategorisine giriyor.

Bazı kitapları ise toptan çöpe atmanız gerekiyor. Çünkü, yazılanlardan tek bir cümle bile hadîs usûlünün güvenilirlik kriterlerini karşılayamıyor.

*

Ancak, hayatında bir tane bile hadîs usulü kitabı okumamış Caner Taslamanlıman gibi şımartılmış ekran külhanbeyleri, kahvehane berduşu edasıyla yaylanarak oturdukları televizyon yayınlarında (bazen gömleklerinin üst düğmelerini de çözerek raconun gereklerini tamamlamayı unutmadan), İmam Buharî gibi hadîs imamlarımızı itibarsızlaştırmak için deve sidiği servisi bile yapabiliyorlar. (Galiba içmek için evlerinde epeyce miktarda stoklamışlar, lâzım olduğunda ellerinin altında.)

Pîrleri Çıfıt-ı Azam Goldziher sergerdesinin izinde sidik yarışı yapıyorlar.

Goldziher çıfıtı “Ecdadımın ajan tıynetlileri münafıklık yaparak Müslümanlar arasına sızma konusunda yeterince başarılı olamamışlar, onların Peygamberleri adına hadîs uyduramamışlar, âlimleri devreye girip hemen ‘Bunlar uydurmadır, mevzudur’ demişler, geriye tek bir yol kaldı, bari onların ellerindekilere uydurma diyelim, dinlerini bu şekilde bozalım der de, onun yerli milli manevî veletleri (döletleri) boş durur mu?!

*

Sadece Caner Taslamanlıman gibi ekran soytarıları değil, bütün bir Ankara Manen Ölü Goldziher Dölü Ekolü ayaktakımı da, pîrleri çıfıtın kesip biçip diktiği yahudi kefenini hadîs-i şerîflere giydirmek için canhıraş bir gayret gösteriyor, acayip ter döküyor, neredeyse kendilerini paralıyorlar.

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, “Sanatlarda fazîlet (üstünlük) başlatanlarındır, fakat kemâl (olgunluk ve gelişmişlik) onların izleyicilerine nasip olur” anlamına gelen bir tespit mevcut.. Çıfıt-ı Azam Goldziher’i pîr kabul edip onun Çıfıtiye tarikatını yayma işini bu ülkede Mehmed Said Hatipoğlu adlı duayen soytarı başlatmış olmakla birlikte, boynuz kulağı geçer hesabı çıfıtlığı kemâle erdirme arsızlık, densizlik ve şirretliği Caner Taslamanlıman gibi kendini bilmezlere nasip olmuş durumda.

Evet, sağ olsa da çağdaş müritlerinden mesela İlyas Canikli’nin şu satırlarını okusaydı çıfıt Goldziher herhalde “Bu kadar saçmalamayı ben bile beceremezdim, beceremedim, bu kadarına cesaret edemedim, ektiğim tohumlar Türkler’in başkenti Ankara’da, hem de onların ilahiyat fakültelerinde filizlenip yeşermiş, ortaya bir ebucehil karpuzu tarlası çıkmış, artık ölsem de gam yemem, gönül rahatlığıyla Cehennem’de emeklilik moduna geçebilirim” derdi:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

İmam Buharîlere, İmam Müslimlere, İmam Tirmizîlere artık Goldziher gibi çıfıtların saldırması gerekmiyor.

Goldziher çıfıtının manevî döllüğünü en büyük asalet unvanı kabul eden, ona yaraşır "dölüt" olmak için hezeyanlarını bir harf bile atlamadan ezberleyip tekrarlayan yerli milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden) ilahiyatçı kepazeler, bayrağı ondan devralmış durumdalar.

Çıfıtlık bayrağını yere düşürmemek için işkembeden atıyor, Goldziher’den düşünmeden, sorgulamadan aldıkları “ezber”lerini, içinde “düşünce” kelimesini kaynattıkları kapkara çıfıt kazanına daldırıp daldırıp çıkarıyorlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."