zenginlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zenginlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRK'ÜN ÇİFTLİĞİ BİR TÜRKİYE (BİR DE DEVLET/MİLLET KESESİNDEN HEYKELLERİNİ DİKTİRMESE, HEPSİNİN ÜSTÜNE TÜY DİKMESE "EYİYMİŞ")


(BU ÜLKEDEKİ ATATÜRK HEYKELLERİ, POSTERLERİ,

ANITKABİR'İN MUHAFAZASI VE BAKIMI İÇİN HARCANAN PARA,

ORADAKİ SAYISIZ PERSONELE VERİLEN MAAŞ,

SELANİKLİ'NİN ÖLÜSÜNÜN BİLE 

MİLLETE BÜYÜK YÜK OLMAYA DEVAM ETTİĞİNİN BELGESİ) 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 18

 

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde şunu anlatmıştık:

Selanikli Mustafa Atatürk, (daha önce kendi aralarında kararlaştırılmış olanın aksine) bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden sadece saltanatı değil, hilafeti de almak istiyor, fakat buna TBMM çoğunluğu karşı çıkıyor.

Hatta Selanikli’nin yakın çevresindeki Başbakan Rauf Orbay ile Doğu Cephesi Komutanı Karabekir gibi isimler bile “Böyle mi konuşmuştuk?!” diyerek itiraz ediyorlar (Ki sonraki yıllarda Selanikli ikisinden de intikamını acı bir biçimde alacaktır).

Selanikli, klasik taktiği oldubittiye getirme manevrasıyla TBMM’den çıkarmak istediği karar çıkmayınca hilafet makamının Osmanlı hanedanına bırakılmasına gönülsüzce razı oluyor.

Fakat Karabekir’e göre, o güne kadar adı padişahlık olan devlet başkanlığı makamını cumhurbaşkanlığı adı altında uhdesine almak istediği gibi, hilafet makamını da er geç eline geçirmek niyetindedir.

*

Saltanatı kaldıran karar TBMM’de 1 Kasım 1922 günü kabul ediliyor.

İki buçuk ay sonra (14 Ocak 1923 günü) Selanikli, yanına Karabekir ile Fevzi Çakmak’ı da alarak trenle İzmir’e gidiyor.

Bundan üç hafta sonra (4 Şubat’ta), Manisa’nın Akhisar ilçesindelerken, Lozan’da bulunan İsmet İnönü’den, barış görüşmelerinin kesintiye uğradığına dair şifreli bir telgraf geliyor.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor:

“5 Şubat'ta Akhisar'da iken ismet Paşa'dan 4 Şubat'ta sulh müzakeresinin inkıtaa uğradığı hakkında şifreli telgraf geldi. Yine bu arada Ankara'dan Meclis ikinci reisi Ali Fuat Paşa'dan mühim bir şifreli telgraf geldi:

“«Gazi'nin geçen yıl millete verdiği söz mucibince (gereğince) bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda on bin lira muahhassasat (ödenek) verilesi hakkında riyasete (TBMM başkanlığına) bir takrir (önerge) verilmiştir, müzakereye (görüşmeye) koyalım mı?»”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 71-72.)

Geçen yıl millete verilen söz”den kasıt, Selanikli’nin altı ay önce, 20 Temmuz 1922 günü başkomutanlığının “süresiz” uzatılması teklifi münasebetiyle TBMM’de sarfettiği laflar.

Söylediğine göre, zafere ulaşılınca iki kere mutlu olacaktır..

Birincisi, zaferden dolayı..

İkincisi de, sıradan bir vatandaş olarak sine-i millete (milletin bağrına, halkın arasına) dönebilecek olmasından dolayı..

Sözde bunun için yanıp tutuşmaktadır.

Tabiî hepsi palavra..

*

Evet, TBMM’de millete verdiği söz şöyle:

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize (kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Mumcu, s. 59; Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

Selanikli bu sözleri samimi olarak söylemiş olsaydı, söz konusu teklif karşısında şöyle bir cevap vermesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Biz saltanat sürmek için mi yola çıktık?! Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için sarayın ne kıymeti olabilir! Bu fakir milletin sırtından sarayda yaşamak bize yakışır mı, basit bir ev neyime yetmiyor?!”

Tabiî bir de (tam da saraylık adama yakışan) 10 bin lira tahsisat (ödenek) meselesi var.

O dönemde bir memurun aylık maaşı iki buçuk lira.. Yıllık geliri 30 lira..

Fakat, lira değerli.. 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.

Yani o zamanın 1 lirası, bugünün 13 bin küsur lirası:

“… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  

(Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Demek oluyor ki "ay"da 10 bin lira tahsisat (Evet ayda, yılda değil, yahut "emeklilik ikramiyesi" babından bir defa değil), bugünün parasıyla 130 milyon lira..

Büyük para..

(Bu, bir liranın bir cumhuriyet altını değerinde olması anlamına geliyor. Ancak, Abdurrahman Dilipak'tan aşağıda yapacağımız alıntı çerçevesinde düşünüp liranın değer kaybetmiş olduğunu ve ancak beş lira ile bir cumhuriyet altını alınabildiğini varsayarsak aylık tahsisatının/ödeneğinin 26 milyon küsur lira olacağını söylemek gerekiyor.. Yine de büyük para.. Her bir gün için 900 bin lira.. Yuvarlak hesap 1 milyon lira..)

Anlaşılan, TBMM’nin “millî iradeyi temsil eden milletvekilleri” Selanikli’nin salt “emekli başkomutan maaşıyla” sıradan bir vatandaş gibi bir kenara çekilmesini vefasızlık olarak değerlendirmişler, ona bir saray ve bol para verilmesini, kalan ömrünü para içinde yüzerek geçirmesini istemişler.

Evet, Selanikli’nin bu teklif karşısında, öfkelenip kızması, şunu demesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Ne demek ödenek! Emekli başkomutan maaşım ve bir lojman neyime yetmiyor?!”

*

Gerçekten de Selanikli bu teklife çok kızmış, çok öfkelenmiş.

Karabekir’den dinleyelim:

Gazi buna çok kızdı. Rengi kaçtı. Şifreyi bana da okuttu. Mütalaamı (değerlendirmemi) sordu. O hâlâ hilafeti uhdesine almaya (eline geçirmeye) ve eski mefkuresine (idealine) kavuşmaya uğraşırken kendisine bu tavsiye çok acı geldi. Gerçi gıyabında [onun yokluğunda TBMM’de] bu tarzda ve dış siyasetimiz henüz takarrur etmeden (karar bulmadan) bu teşebbüs (girişim) doğru değildi.

Bunun için mütalaamı şöylece söyledim:

«Henüz sulhumuz (barışımız) takarrur etmediğinden (kararlaşmadığından) hal-i harpteyiz (savaş halindeyiz) demektir, bunun için bu meselenin ortaya çıkması mevsimsizdir. Sulhun aktinden (imzalanmasından) sonra bu [bir kenara çekilmeyle ilgili] kararı kimsenin teklifine lüzum kalmadan siz verirsiniz.»

Ve cevabımı beğendi. Şifreyi getiren yaveri Mahmut Bey’e (Siirt Mebusu, Milliyet Gazetesi sahibi) şu emri verdi:

«Paşa'nın dediği gibi bir cevap yaz.»

(Mumcu, s. 72.)

*

Sonraki süreçte Selanikli bir kenara çekilmeyi kabul etmeyecek, ayda 10 bin lira tahsisatla değil, aylık 14 bin lira maaşla tabiri caizse saltanat sürecektir.

Tabiî işin saray kısmını da atlamayacak, İstanbul'dayken Dolmabahçe Sarayı'nda ikamet edecektir (Toplam beş yılı bu sarayda geçecektir).

Bu arada, Hindistan Hilafet Komitesi'nin gönderdiği 843 bin 294 liraya karşılık gelen yardım parasını zimmetine geçirmeyi de ihmal etmeyecektir. (Bkz. Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Velhasıl, cumhurbaşkanı sıfatıyla faydalandığı tahsisatın yanı sıra bir de kişisel maaşı olacaktır.

Emekli subay maaşı değil tabiî, muvazzaf (vazife başındaki) cumhurbaşkanı maaşı..

Evet, aylık maaşı ne iki buçuk liradır, ne 30 lira, 14 bin liradır.

Dilipak’ın 19 Kasım 1989 tarihli Nokta dergisinden yaptığı alıntıya göre, o gün bir cumhuriyet altını beş liradır ve Selanikli’nin aylık maaşı ile 2 bin 800 altın alınabilmektedir. (Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 304.)

*

Cumhuriyet altınının bugünkü değerini dikkate aldığımızda günümüz parasıyla maaşı 39 milyon küsur lira..

390 bin liranın yüz katı.. 1 milyon liranın 39 katı..

Adamın günlük maaşı (Aylık değil günlük, efendiler) bugünün parasıyla 1 milyon 300 bin lira gibi bir meblağ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu anki aylık maaşının yaklaşık yedi katı..

Yani Selanikli, Erdoğan’ın yedi ayda aldığı parayı, bir günde alıyor.. Bunun devlet hazinesinden iki günde aldığı parayı Erdoğan bir yılda alamıyor, ayrıca iki ay daha çalışması lazım. 

Evet, sadece iki günde aldığı para, Erdoğan'ın bir yıllık maaşından fazla..

Gözümüz yok, alsın, Allah daha çok versin, fakat bizimle alay eder gibi “Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur” diye nutuk atmasa “eyiymiş”.

*

Ancak, bu hatasını geç olsun da güç olmasın hesabı sonradan düzeltmiş..

Karabekir’e şunu demiş:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Mumcu, a.g.e., s. 84.)

Selanikli, fakir kalmamış, kazanmayı bilmiş.

Din ve namus icabı Topkapı, Yıldız ve Dolmabahçe saraylarındaki değerli emtia ve mücevherata dokunmayan, sözde halk, özde "suikastçi çetesi" olan "bindirilmiş katil kıtaları"nın lincinden kurtulmak için ("Gönül gurbet ele varma!" diyen halk şairinin sözlerine kulak tıkayarak) yaban ellere giden, ve fakr u zaruret içinde yaşayarak borçlu ölen Vahideddin gibi fakir kalmamış. 


ÖLDÜRMEKTEN DAHA BETER OLAN

 





Diyanet’in 15 Ocak 2016 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sizden sadece zulmedenlerle sınırlı kalmayacak fitneden sakının. Ve bilin ki, Allah’ın cezası oldukça şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25.)

Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz bahtiyar kimse, fitnelerden uzak kalandır. Bir musibete uğradığında sabredendir. Yazıklar olsun fitneye sebebiyet verenlere ve destek olanlara!” (Ebû Dâvûd, Fiten ve Melâhim, 2.)

Kerim Kitabımızda farklı anlamlarda kullanılan fitne kelimesi aynı zamanda “imtihan” anlamına gelir. …

Kimi zaman da imtihanımız, türlü huzursuzluklara, karışıklıklara sebep olan fitne karşısındaki tutumumuzdur. Yüce Rabbimiz, fitnenin öldürmekten daha kötü, daha korkunç olduğunu belirtir. Peki fitne neden bir insanı öldürmekten daha kötü ve korkunç olarak takdim ediliyor bizlere? Çünkü fitne, kin ve husumete sebep olur. Kardeşliğimizi ve birliğimizi sarsar, gücümüzü zayıflatır. Fert ve toplumların güne ve yarına dair umudunu yerle bir eder.

Fitne, insanların onurlarını, şeref ve haysiyetlerini zedeler. Fitneyle iştigal etmek zihni kirletir, gönlü kirletir, dili kirletir. Fesat peşinde koşan ve insanları birbirine düşürmek için çalışanlar, sadece şeytanın amacını kolaylaştırırlar. Benliğindeki fitne duygusu, kişinin yalnız kendisini değil, aynı zamanda toplumu ve hatta insanlık ailesini tarumar eder. İşte bu nedenledir ki, Yüce Rabbimiz ve Peygamber Efendimiz, fitneyi değil, ıslahı; çatışmayı değil, kaynaşmayı esas almamız hususunda bizleri sıkça uyarır. Kerim Kitabımız, fitne çıkararak huzursuzluk ve kargaşaya neden olanların ahirette ağır bir cezaya çarptırılacaklarını bildirir. (Bürûc, 85/10.)

Tarih, fitnenin sebep olduğu nice yıkımlara, nice kıyımlara, nice karanlık dönemlere şahit olmuştur. Geçmişte yaşanan kavgaların, savaşların, katliamların birçoğunun temelinde fitne vardır. Biz de geçmişte türlü fitnelere maruz kaldık, türlü fitnelerle imtihan edildik. Bugün de ülke olarak, millet olarak en ağır imtihanlardan geçiyoruz. Birlik beraberliğimize kast eden ve bizi birbirimize düşürmek isteyenlerce fitne ateşi her geçen gün bütün şiddetiyle körükleniyor. Pek çok kardeşimiz ve masum insan, fitnenin sebep olduğu hain saldırılarla, vicdan ve insafını kaybetmişlerin sınır tanımayan vahşetleriyle can veriyor. Cehaletten kaynaklanan taassupla, birtakım mihrakların yönlendirmesiyle her türlü şiddet ve cinayeti meşru gören bir anlayış, kalbimize bir hançer gibi günden güne saplanıyor.

Diğer yandan hiçbir ahlaki değer ve sınır tanımaksızın ortaya atılan ve aslı astarı olmayan ithamlarla diller kirletiliyor, zihinler ve gönüller bulandırılıyor. Fitne ve huzursuzluklara sebep olunuyor. Görsel ve sosyal medyada asılsız söz ve töhmetlerle nice masum insanın onur ve haysiyeti, izzet ve şerefi ölçüsüzce dile dolanıyor. Oysa en büyük fitnelerden biri, bir insanın onur ve haysiyetine kast etmek değil midir? En büyük zulümlerden biri, dili zehirli bir ok haline getirerek nazargâh-ı ilahî olan kalpleri yaralamak değil midir?

Bizler, geçmişten günümüze her zorluğu, her imtihanı Rabbimizin emirlerine, Peygamberimizin öğütlerine riayet ederek geçtik. Fitne, fesat, kaos ve desiseleri basiretle, ferasetle hep birlikte aştık. Gönülleri bir, hüzün ve kederleri bir, gayeleri bir kardeşler olduk. Öyleyse geliniz, bugün de millet olarak bizi kuşatan, yarınlarımızı tehdit eden fitne ve güçlükleri aşabilmek için rahmet, adalet, hak ve hakikat dini İslam’a sımsıkı sarılalım. Hep birlikte fitne ateşini söndürmenin yollarını arayalım. Bizi birbirimize düşürmeye yönelik tuzak ve komplolara, içimizden ve dışımızdan beslenen fitne uzantılarına karşı uyanık olalım. Farklıklarımızı bir eksiklik, ayrılık ve çatışma nedeni değil, bir zenginlik vesilesi olarak görelim. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyet ve çıkarın üstünde tutalım. Önyargılardan sıyrılarak birbirimizin izzet, onur ve haysiyetini saygın, muhterem ve mükerrem görelim. Allah’a, Peygambere, ahlaki değerlere gönül vermiş müminler olarak fitne ve fesadın değil, ıslahın öncüsü olalım. Boş, asılsız, aslına vakıf olmadığımız, fitneye sebep olan dedikodu ve töhmetin peşinde koşarak ömrümüzü ve zamanımızı israf etmeyelim. Elimizle, dilimizle, hâsılı bütün bir bedenimizle bir gün mutlaka hesaba çekileceğimizi unutmayalım. …

*

Bunlar, kulağa hoş gelen, ilk anda hatasız gibi görünen güzel sözler.

Ancak, son tahlilde laik zihniyetle yazılmış bir hutbe.

Hutbeye göre, farklılıklarımızı zenginlik olarak görmeliymişiz.

Hangi farklılıkları?

Her ihtilaf rahmet olmadığı gibi, her farklılık da zenginlik değildir.

Bazı farklılıklar fakirliktir, çirkinliktir, kötülüktür, şirktir, nifaktır, küfürdür, müptezelliktir.

Her farklılık nasıl zenginlik olabilir ki?!

*

Hem siz mesela resmî dil söz konusu olduğunda bunu neden hiç hatırlamıyorsunuz?

Neden o zaman hemen farklılık düşmanı tekelciler haline geliyorsunuz?

Farklılık zenginlikse, Anayasa’nın ilk dört maddesinin de farklılıklara açık olması gerekmez mi?

Mesela Ankara ebediyen başkent olmak zorunda mıdır? Mekke gibi kutsallığı mı var?

Osmanlı niçin başkenti Bursa iken daha sonra Edirne'yi başkent yapmıştır?

Madem farklılıklar zenginlik, “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez anayasa maddelerinden söz etmek, milleti fakirliğe mahkum etmek, farklılıkların zenginliğinden mahrum etmektir” diye niye diyemiyorsunuz?

Farklılıklar zenginliktirmiştir!..

Mesela haktan hukuktan, doğrudan iyiden ayrılıp farklılık sergilemek zenginlik kaynağı olabilir mi?!

*

Asıl facia, bu lafların camide, bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Bunları yazdıranlar ve okutanlar vebal altındadır. 

Hutbedeki saçmalıklardan, daha doğrusu manevî cinayetlerden biri de, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyetin üzerinde tutmamız öğüdü..

Birlik ve beraberliğimiz, hak dine aidiyetimizden daha mı önemlidir?!

Birlik ve beraberlik çağrısı yaparken aidiyetlerin hepsini bir torbaya koyup değersizleştiriyorsanız, birlik ve beraberlik sizin putunuz olmuş demektir.

Evet, asıl facia, bunların bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Konjonktürel nitelikteki, (belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü olması itibariyle) “tarihsel” olan (yani evrensel olmayan, zaman ve mekân üstü nitelik taşımayan), kadere ve takdire inanmayan birinin tesadüfî olarak nitelendireceği arızî bir birlikteliği, birlik ve beraberliği, zamanlar ve mekânlar üstü olan İslamî aidiyetin üstünde gören bir anlayış, şirkin ta kendisi olur.

Diyanetçiler, uyur gezer halde hutbe metni yazmamalı, laflarının ucunun nereye gittiğine dikkat etmelidirler.

Milletin laik efendilerinin hoşuna gidecek lafları yazmaya kendilerini fazla kaptırmamalı, bu arada Allahu Teala'nın gazabına uğrayıp çarpılabileceklerini hesaba katmalıdırlar.

*

Fitne konusuna gelince..

Öldürmekten daha beter olan fitne, insanların ölümden sonrasını mahveden fitnedir.

Çünkü dünya hayatı geçicidir. “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ahirette ise ölüm yok, sonsuzluk var.

Öldürmekten daha beter olan fitne, hakkın açık ve yalın bir biçimde savunulmasına doğrudan ya da hileli yollarla engel olunması, hakkın batıla karıştırılması suretiyle batıla hak bir görünüm verilerek insanların aldatılıp batıla meylettirilmesi, ve böylece batılın peşine takılan insanların ahiretlerinin mahvolmasına sebep olunmasıdır.

İnsanların İslam’a göre küfür ve şirk olan sözleri söylemeden kimi vatandaşlık haklarından yararlanmasına izin verilmemesi, bunun sonucu olarak, baştan istemeyerek söyledikleri bu sözlere vatandaşların zamanla alışıp benimsemeleri, öldürmekten beter olan fitnelerdendir.

Bugün camilerde böylesi laikleştirilmiş hutbeler okunurken Şeriat’in önemine dair bir hutbenin asla okutulmayışı, okutulmasına müsaade edilmeyişi, bu yüzden halkımızın büyük çoğunluğunun Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu hâlâ bilmiyor olmaları, devletin birtakım kurumlarının Diyanet'i (bu küfür nedeni olan cehaletin sürmesine neden olacak şekilde) din ve vicdan hürriyetinden mahrum bırakması, öldürmekten beter olan bir fitnedir.

Eğer malum devlet kurumları Diyanet'i perde arkasından buna zorlamıyorlarsa, Diyanet kendi inisiyatifi ile böyle hareket ediyorsa, o takdirde Diyanet'in bizzat kendisinin hıyanet içinde olduğu, Türkiye'deki camileri bir tür mescid-i dırar'a dönüştürdüğü, Diyanet'in fitnenin lokomotifi haline geldiği kabul edilmelidir.

*

Merhum büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili adlı muhalled eserinde Bakara Suresi’nin 191 ve 193’üncü âyetlerini tefsir ederken fitne konusunda şu bilgileri vermektedir:

… Gerçi öldürme, aslında fena bir şeydir. Fakat fitne de öldürmeden daha şiddetlidir, daha ağırdır. Çünkü öldürmenin zahmet olması çabuk geçer, fitneninki devam eder. Öldürme, insanı yalnız dünyadan çıkarır. Fitne ise hem dinden, hem dünyadan eder. Bunun için fitneye tutulmaktan ise o fitneyi çıkaranları öldürmek veya ölmek, yahut da çıkardıkları fitneyi kendi başlarına yıkmak elbette daha iyidir. “Ehven-i Şerreyn” (iki şerrin en zararsızı) tercih edilir” kaidesi de bu gibi nasslardan çıkarılmıştır.

FİTNE: Aslı, sözlükte, karışığını almak için altını ateşe koymaktır. Bundan sıkıntı ve belaya sokmak mânâsında kullanılmıştır ki burada bu mânâyadır. Yani vatandan çıkarmak gibi, insanları azaba uğratacak bela ve sıkıntı öldürmekten daha ağırdır.

Ölümden daha ağır ne vardır, demeyiniz. Çünkü ölümü temenni ettiren durum, ölümden daha ağırdır. 

Bu sözün gelişinde insanı vatanından çıkarmanın da ona, ölümü temenni ettirecek fitne ve sıkıntı cümlesinden olduğuna işaret vardır. 

Şirki küfrü yaymak, dinden dönmek, Allah’ın yasaklarını çiğnemek, genel sükuneti bozmak, vatandan çıkarmak hep birer fitnedirler. Müminin -Allah korusun- dönüp kâfir olması, öldürülmesinden ağırdır.

Doğru yola girmiş olan müminlerden bazı kimseler, Mekke müşrikleri tarafından küfre döndürülmek için azaba uğratılıyor, onlar da, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler.” (Bakara, 2/154) ilâhî emri gereğince ölmeyi göze alıp Allah’ın izni ile dayanıyorlardı. Bu şekilde haram ayda ashabdan bazılarını müşrikler öldürmüşler, bu da müslümanların gücüne gitmişti.

İşte bütün bunlar “Fitne öldürmeden daha ağırdır” prensibinde özetlenerek harb ilânının sebebi kısaca ifade buyurulmuş ve müslümanlar fitneyi ortadan kaldırmak için Allah yolunda ya gazi veya şehid olmaya teşvik edilmiştir.

Nüzul sebebi özel ise de söz, fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden hüküm geneldir. 

193- “Onlarla o şekilde savaşın ki, hatta fitne, yani şirk ve ayrılık olmasın da, din hep Allah için olsun, yalnız Allah’a boyun eğilip, itaat edilsin.” Halbuki, “Allah katında gerçek din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19). Bu bakımdan, bunlarda gerçek tevhid dini olan İslâm’dan başka bir din bulunmasın. Fitnenin başı olan şirk kalksın. Bunun için Peygamber (s.a.v.): “Ben bu insanlarla ‘Lâ ilâhe illallah’ diyecekleri ana kadar savaşmakla emredildim. Onu dedikleri zaman benden canlarını kurtarırlar” buyurmuştur.

*

Demek ki, fitnenin başı şirktir.

Öldürmekten beter olan fitne de, insanları şirke çağırmak, şirke götürmek, şirki “Farklılıklarımız zenginliktir” diyerek güzel göstermektir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."