din devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DARU’L-İSLAM’DAN LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) DEVLETİNE

 





Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini, Anayasa’sındaki ifadeyle “laik demokratik sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır.

Onunla ilgili değerlendirmeler de bu tanım çerçevesinde yapılmalıdır.

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” hükmü, Mecelle’de de yer alan bir evrensel hukuk ilkesidir.

Bu, tüzel kişiler ve hükmî şahsiyetler için de böyledir; esas olan kişinin kendi beyanıdır.

Mesela bir kimse kendisinin ateist olduğunu söylüyorsa, “Yok yok, sen aslında müslümansın” demeye, onu tabiri caizse ateistlik dininden ihraç etmeye, ateistlik dininin kâfiri kabul edip bir tür “tekfir”e tabi tutmaya hakkımız yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Anayasa’sında kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanıttığına göre, onun hakkında sanki “İslam devleti”ymiş gibi kelam etmek haksızlık olur.

İlk yıllarında İslam devleti olduğu doğrudur. Nitekim 1921 Anayasası, kanunların Şeriat’e uygun olmasını hükme bağlıyordu.

1924 Anayasası’nda da “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü mevcuttu.

Fakat sonra 1927 yılında devlet (Mustafa Kemal ve ahbaplarının tasarrufuyla) dini terk ettiğini, dinden döndüğünü, dinsiz hale geldiğini göstermek için Anayasa’dan bu maddeyi çıkardı.

1937’de ise laiklik (siyasal dinsizlik) ilkesi Anayasa’ya konuldu.

Sonraki anayasalar da laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilke kabul ettiler.

*

Her ne kadar bu devlet kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanımlıyorsa da, bu, resmî ideolojinin (Kemalizmin/Atatürkçülüğün) din tanımına göre böyledir.

İslam’a göre, Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir.

Ancak İslam devleti değildir, (İslam açısından) batıl bir dinin devletidir.

Bu batıl dine laisizm, Kemalizm, Atatürkçülük, Türkiyecilik, ulusçuluk/milletçilik (milliyetçilik), Batıcılık, çağdaşlık, uygarlık vs. gibi adlardan birini vermek mümkün olabilir.

Evet, İslam’a göre Türkiye de bir din devletidir.

Çünkü din, İslam’a (Kur’an ve Sünnet’e) göre, salt bir ibadet meselesi değildir.

Devletin “hukuk düzeni”, onun dinini oluşturur.

Nitekim bir ayette Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Bunun üzerine (Yûsuf, su kabını aramaya), kardeşinin yükünden önce onların yüklerinden başladı; sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yûsuf'a böyle bir çâre öğrettik. Yoksa Melik'in (hükümdarın) kanûnuna göre (fî dîni’l-Meliki) kardeşini alıkoyamayacaktı; ancak Allah'ın dilemesi müstesnâ. (Biz) kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde, (daha bilgili) bir bilen vardır.” (Yûsuf, 12/76)

Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesine bakabilirler.

Sözün özü, (İslam’a göre) Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir, fakat batıl bir dinin devleti..

Çünkü İslam’a göre bütün devletler din devletidir. Devlet bir kanunlar/kurallar manzumesine sahip olduğunda, o, onun dini demektir.

Bana kanununu söyle, sana hangi dinden olduğunu söyleyeyim.

*

Yani İslam’a göre, dinsizim demekle dinsiz hale gelmiyorsun, batıl bir dini benimsemiş oluyorsun. Heva ve hevesin, dinin haline geliyor.

Yine İslam’a göre, “Tanrısızım, ateistim” demekle tanrısız (mabudsuz) hale gelmezsin. 

Yeni tanrın; heva ve hevesin, arzu ve tutkuların, şehvetindir:

“Hevâsını kendisine tanrı edineni gördün mü? Şimdi sen ona (temsilciliğini üstlenip avukatlığını yaparak) vekil olacak mısın?” (Furkan, 25/42)

İslam nazarında Allahu Teala’nın hükümlerini (Şeriat’i) bırakan herkes, hevasının peşine düşmüş demektir.

O yüzden İmam Şatıbî el-Muvafakat’ta, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetine dayanarak, (aklın yolu olan) Şeriat’e muhalefet eden herkesin hevâsının (nefsanî arzularının) peşinden giden bilgisizler (cahiller, akılsızlar) olduğuna dikkat çekmektedir:

“Sonra da seni (din ve dünyaya ait) iş’te bir şeriat üzere kıldık. O halde ona tâbi' ol; bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” (Casiye, 45/18)

*

Kısacası İslam’a göre dinsiz devlet de, tanrısız insan da yoktur.

Ateist (tanrısız) olduğunu söyleyen kişinin tanrısı, kendi arzu ve tutkularıdır.

Dinsiz olduğunu söyleyen bir devletin dini de, kimlerin arzu ve tutkularını kanun yapıyorsa, onu tanrı edinme esası üzerine kuruludur.

Milletin hevası esas alınıyorsa, tanrı millettir, falan şahıs öne çıkarılıyorsa, tanrı o şahıstır.

Bu hevaperestliği kendi ideolojileri çerçevesinde din olarak adlandırmıyor olmaları İslam açısından önem taşımaz. (Nitekim İslam’ın hükümleri de onlar açısından önem taşımamaktadır, bin 400 yıl öncesinde kalmış şeylerdir.)

İşte o yüzden, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, eskiden papaz ve rahiplerini “rab” edinerek Allahu Teala’ya şirk koşmakta olan Batılı Hristiyanların laiklikle birlikte parlamentolarını ve parlamenterlerini (milletvekillerini, senatörleri) rab edinmeye başlamış olduklarını söylemektedir.

Bu, şirk alanında yapılmış bir güncelleme ve bir devrimdir/inkılaptır.

*

Gelelim Türkiye’nin laikliğine..

İmdi, Türkiye’nin laikliği samimi bir laiklik olsaydı, resmî yeminlerde, şurda burda, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yerine, “akla ve bilime bağlılık” gibi tabirleri kullanmaları gerekirdi.

Çünkü “hayatta en hakiki mürşit” ne Eczacı Hurşit’tir, ne de Atatürk.. İlimdir.

Atatürk’ün kendisi de, her ne kadar söyledikleri ile yapıp ettikleri arasında kimi zaman uçurum varsa da, şöyle demektedir:

“Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı kat’î, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.”

Lüzumsuz bir söz.

Çünkü Atatürk ayet (veya nass-ı kat’î) bırakabilecek bir kimse değildir. Boyundan büyük konuşmuş.

Kur’an bin 400 yıldır “Doğru sözlü iseniz ondaki surelerin benzeri bir sure getirin” (Yunus, 10/38) diyerek meydan okuduğu halde, tek satırlık İhlas ve Kevser surelerinin bile benzerini getirebilen yok. 

Ayet getirmek kulların haddine mi! (Orijinal bir eser üretmek zordur, fakat benzerini yapmak çocuk oyuncağıdır. Mesela ilk otomobili, ilk uçağı, ilk bilgisayarı, ilk telefonu yapmak, icat etmek zor, benzerini yapmak kolay.. Edebî eserlerde de böyledir, farklı bir üslub sahibi olmak zor, onu taklit etmek ise kolaydır.)

*

Mirasının ilim ve akıl olmasına gelince.. Burada da lüzumsuz yere büyük konuşmuş.

Bir hadiste peygamberlerin mirasının ilim olduğu belirtilir..

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de geride miras bırakmadı. Mesela Hz. Fatıma r. a.’ya intikal etmiş hiçbir miras yok.

Mustafa Kemal’in ise mirası Afet İnan’a, Sabiha Gökçen’e, Ülkü’ye, Makbule Hanım’a vs. kaldı.

Bununla birlikte ilim ve akıl Mustafa Kemal’in terekesi arasında yer alan kendi şahsına özgü nimetler değil.

İlim, Mustafa Kemal’in hiçbir dahli olmadan geçmişten bugüne kendi mecrasında yol alan bir genel insanlık mirası..

Akıl da aynı şekilde Mustafa Kemal’le birlikte insanlık âleminde ortaya çıkmış ve sonra da onun mirası olarak başkalarına dağıtılan bir nimet değil.

Mustafa Kemal’in tutup aklı kendi şahsî malıymış gibi terekesine dahil etmesi, bu şekilde konuşması, ilim ve akıl açısından bakıldığında çok da hoş bir manzara arz etmiyor.

*

İmdi, Atatürk hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş-kalıplaşmış kural bırakmadığına göre, bağlı kalınması gereken bir Atatürk ilke ve inkılapları dogmasından, kalıplaşmış kurallarından bahsetmek de yanlış olacaktır.

Her ne kadar kendisinin kişisel malı ve mirası gibi göstermekle ilmin ve aklın canlarını acıtmış olsa da, bu iki kavrama dikkat çekmekle yerinde bir şey yapmış.

Dolayısıyla, şayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti Atatürk’ün sözlerine ve mirasına saygı duyuyorsa, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık dogmatik donmuşluğundan ve buz tutmuşluğundan kurtulmalı, ilme ve akla referansta bulunmaya başlamalıdır.

Mesela vatandaşlardan Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen donmuş kalıplara değil, akla ve ilme bağlılık yemini etmeleri istenmelidir.

İnsanlar akla ve ilme bağlılık yemini ettiklerinde Atatürk’ün mirasına (en azından mirası gibi benimsediği değerlere) yönelmiş olacaklardır.

İşte bu yapıldığı zaman, devletin “laiklik” söylemi ve icraatı, “samimiyet” ve “tutarlılık” imtihanında bir nebze de olsa başarı göstermeye başlamış olur.

*

Ayrıca “namus” üzerine yemin etme meselesi de aklın ve ilmin ışığında gözden geçirilmelidir.

Çünkü Kâzım Karabekir Paşa’nın anlattıklarına bakılırsa Mustafa Kemal’in namus konusunda bazı çekinceleri mevcut.

Her halükârda namus kavramı en az Şeriat kadar eski bir düşünce biçimi ve anlayışa karşılık geliyor. Hatta insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir.

Nasıl bazı insanlar Şeriat düşmanı olabiliyorsa, namusu da irticaî ve devri geçmiş bir eski gelenek görenek ya da hurafe olarak değerlendiren insanların mevcut olduğunu biliyoruz.

Böylesi bir insanın namus üzerine yemin etmesi, namus kavramıyla da, yeminle de alay etmesinden başka bir anlama gelmez.

Yemin törenini komik, çocukça ve arkaik bir ritüel olarak göreceğinden de şüphe edilemez.


BEN NE DİYORUM, TANBURAM NE ÇALIYOR!







Yeni Şafak gazetesinin kıdemli ve tecrübeli Erdoğan yağcısı yazarı Prof. Hayrettin Karaman'ın son yazısı (ve de o yazıdan aldığı ilhamla heyecana kapılıp yağın dozunu kaçıran Ömer Lekesiz'in zırvaları) olmasaydı, şimdi bu satırları, bu yazıyı okumuyor olacaktınız.

Bu beyzadeler, (Erdoğan'ın tabiriyle) "şahsım" gibilerin Erdoğan eleştirisini yanlış anlıyor ya da yanlış anlıyor görünerek çarpıtıyorlar.

Erdoğan'a "Türkiye'ye Şeriat getir" dediğimiz yok. Onun Türkiye siyasetinde bugünkü konumuna hangi iç ve dış çevrelerle ne tür görüş alışverişleri yaparak geldiğini biliyoruz.

Ona diyoruz ki, Türkiye'nin laikliğini tutup Mısır ve Tunus'a ihraç etmeye, onları da Şeriat'ten vazgeçirmeye çalışma!

Siz nasıl kalem erbabısınız ki bu kadar açık ve net birşeyi anlayamıyorsunuz?

Ya da şöyle mi demek lazım: Siz nasıl utanmaz adamlarsınız ki bu kadar akla ziyan çarpıtmalar yapabiliyorsunuz.

*

Bu beyler böyle yazılar yazdıkça bizim gibilerin de Erdoğan konusunda bazı hatırlatmalar yapması gerekiyor.

Yapmazsak vebalde kalırız diye düşünüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devirdiği o kadar çok çam var ki, hangi birini düzeltesin..

Neredeyse bütün ölçülerle oynuyor, altüst ediyor.

Bir misal: Zamanında iktidar için papaz elbisesi bile giymeyi savunabilmişti..

Şeriat getir demiyoruz, papaz elbisesi giyme diyoruz.

Papaz elbisesi giymek nedir?.. Papaz gibi yaşamak, papaz gibi davranmaktır.

Konuyla ilgili haber şöyleydi:

Recep Tayyip Erdoğan’dan yeni kaset:

Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim

İSTANBUL Milliyet

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kaseti daha ortaya çıktı. Erdoğan, 1995’teki konuşmasında, verdikleri mücadelenin iktidara gelmesi uğruna papaz elbisesi bile giyebileceğini söylüyor.
Star TV’de yayınlanan kasette Erdoğan, kurallarını kendi inancı dışındaki yapının koyduğu bir toplumda yaşadıklarını belirterek, “O kuralları değiştirip kendi nizamımızı getirmenin mücadelesini veriyoruz” diyor. Ardından Erdoğan mücadelenin yöntemini şöyle açıklıyor: “Biz bu toplumun içinde yeni bir nizamı hakim kılmanın mücadelesi içindeyiz. Neydi o mücadele? Zamana ve zemine göre değişmeyen doğrunun iktidar olmasıdır. Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.”
Erdoğan yine aynı dönemde bir başka kasette de laikliği “Dinsiz bir zihniyetin zulmüdür, bu ülkede müslümanlara yapılanlar” sözleriyle yorumluyor.

(http://www.milliyet.com.tr/2002/05/30/siyaset/siy07.html)

“Zamana ve zemine göre değişmeyen doğru”nun, zamana ve zemine göre değişmeyen bir usulü de vardır.

Beyefendi, kafasından usul icat ediyor.

“Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki” diyor.

Tabiri caizse, kafadan atıyor..

“Bu mücadele”, eğer bizim bildiğimiz “o mücadele” ise, onun usulü içinde papaz elbisesi giyme yoktur.

“Bu mücadele”, Mısır ve Tunus'tan Şeriat'i silip atma ve yerine laikliği (siyasal dinsizliği) oturtma ise, onda gerçekten de papaz elbisesi de vardır, "şapka devrimi" de, frak da, smokin de..

*

Öncelikli derdi dünya olan, bunun için dini istismar etmekten kaçınmayan, insanların dinî duygularını kullanmayı "ilm-i siyaset" kabul edenlerin usulünde bunların hepsi bulunuyor olabilir, birşey diyemeyiz.

Ki, Tayyip Erdoğan, yıllar önce, geçmişte dini istismar etmiş olduğunu da itiraf etmişti.

Okuyalım:

“…Recep Tayyip Erdoğan 3 Mart 2004 tarihinde şu sözü söylemiştir, ’Biz din istismarı yaptık, din istismarı hataydı. Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır’ demişti. İstismarın karşılığı sömürmektir. Demek ki Erdoğan, Türk milletinin dini inançlarını sömürerek başbakan oldu. Bunu ben söylemiyorum kendisi diyor.” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4370575_p.asp)

Sonradan AKP milletvekili olarak vatana “hizmet” eden Mehmet Metiner de, 6 Temmuz 2003’te şunları yazmıştı:

“Dünün Erdoğan’ı yok artık. O ‘İslami devlet’ diyen Erdoğan gitmiş, yerine ‘Din devletine karşıyım, dinsel milliyetçiliğe hayır!’ diyen bir Erdoğan gelmiş.” 

(http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2341)

İşte, dediğimiz özetle bu: 

Türkiye'yi İslam devleti yap demiyoruz, fakat din devletine karşı olma, karşı çıkma!.... 

Böyle konuşma! 

Değmez!

*

İktidar olmak için papaz elbisesi bile giymeyi içine sindirebilen, bunun için kafasından usul icat eden birinin geleceği nokta ancak bu olabilir: İktidara gelir, ve gelmesini sağlayan “din” merdivenine tekmeyi vurur, ardından da, “Biz din istismarı yapmıştık, ne kötüydü!” diye pişmanlık sergiler.

Ne yazık ki, Erdoğan, daha sonra da, işine geldiği zaman dini istismar etmeye devam etti.

Ediyor.

Faydaları ve hizmeti de oluyor, inkâr etmiyoruz, fakat üzerine bol kepçe istismar sosu döküyor, karşılığını oy şeklinde tahsil ediyor.

Fakat, asıl söylemek istediğimiz bu değil, kendisi itiraf etmemiş olsa istismar "top"una girmeyi de düşünmezdik. Asıl önemli mesele şu:

Papaz elbisesi, bir küfür simgesidir.. 

Böylesi bir elbiseyi bir müslüman ancak, ölüm (ya da azalara zarar verecek şekilde şiddetli dövme) tehdidi altındayken giymeyi kabul edebilir. 

Giymezse öldürülecekse, kendisini öldürme tehdidinde bulunanlar bunu fiilen gerçekleştirmeye muktedirse (Salt tehdit yetmez), işte bir müslüman ancak o zaman, papaz elbisesi giymeyi kabul edebilir. 

Yoksa, durduk yere aşkla şevkle bunu savunmaz.

Aliya gibi düşünür: "Biz 'bu mücadele'yi öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz." 

Böyle düşünüp papaz elbisesini tehditlere rağmen giymeyi kabul etmez de öldürülürse, yani ruhsat yerine azimeti tercih ederse, şehit olur.

Buna karşılık, dünya nimetlerinden daha fazla yararlanmak için böylesi birşeyi kabul ederse, dünyayı ahirete, küfrü imana tercih etmiş demektir.

O yüzden, Ehl-i Sünnet’in akaid kitaplarında, mesela zünnar (papaz elbisesinin bir parçası, ipe benzeyen kuşak) takmanın küfür olduğu belirtilir. (Bakınız: Bir Vehhabî'nin değil, bir "mutasavvıf müderris"in, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.'in Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabı.)

Bunu ben söylemiyorum, Ehl-i Sünnet’in akaid kitapları söylüyor. 

Ehl-i Sünnet konusundaki “derin” hassasiyetleriyle öne çıkanlar, nedense, mevzubahis olan Cumhurbaşkanı olunca, Ehl-i Sünnet’ten olmayı teferruat olarak görüyorlar. 

*

Evet, Ehl-i Sünnet akaidi kitaplarında verilen bilgiler çerçevesinde düşünüldüğünde, Erdoğan’ın “İktidar için papaz elbisesi bile giyerim” sözü, savunulabilir bir söz değildir.

Papaz elbisesini giyerken bir taraftan da Ehl-i Sünnet itikadını terk ediyorsanız bunu da açıkça söyleyin, bilelim.. 

Ehl-i Sünnet hassasiyeti bir tek Suud'u ve İran'ı döverken aklınıza geliyorsa, buna da ancak "Sünnîlik istismarı" denilebilir. 

Şu sözler de Erdoğan'a ait: 

“Çağımızda ideolojik partiler bitmiştir. Dini esaslara dayalı devlet istememiz, müdafaa etmemiz mümkün değildir.” (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=68052)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmemiz mümkün değildir" dese, anlayacağız. Aciz adamdan gücünden fazlası istenmez. (Aciz değil de muktedirse, durum değişir.)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmek için çalışmamız mümkün değildir" dese, yine anlayacağız. 

Allah yolunda cihat "Ben de liderim, hem de dünya lideriyim" diyen her babayiğidin harcı değil. 

Kendi yapamadığımız şeyi başkasından isteyecek halimiz de yok.

Fakat, "dinî esaslara dayalı devleti istemediğini" söylemek zorunda değilsin.

İsteyeceksin, müdafaa da edeceksin, (Hadi müdafaadan vazgeçtik) en azından isteyeceksin, çünkü senin neyi isteyip istemediğine ancak sen karar verebilirsin. 

Neyi isteyeceğine bile sen kendin karar veremiyorsan, sana hür denilebilir mi?!

Bu acizlikten de beter bir durumdur. 

İradesizliktir.

Yoksun ya da hiçsin demektir.

*

Bu tür uyarıları "şahsım" gibiler değil, Karaman'ın yapması gerekirdi.

Niye yapmıyor?

Bunu "şahsım"ın burada sormam önem taşımıyor, fakat ahirette ona elbette sorulacaktır.

*

Bu millet bir Kılıçdaroğlu'nun dinî konulardaki laflarından etkilenmez. "Yolsuzluğu hırsızlığı olmamış diye biliyoruz ama camiye yolu uğramayan Tuncelili bir Alevî" der geçer.

Merhum Özal'ın laflarından da kimse etkilenmiyordu.. Kapitalist Sabancı'nın yanında, Dünya Bankası'nda vs. çalışmış, Semra Hanım'ın eşi olmasıyla dikkat çekmiş bir adamdı. 

Erdoğan ise gençliğinden beri Millî Görüşçü Erbakan "Hoca"nın yanında olmasıyla tanınmış bir imam hatipli.. 

Fırsat buldukça kameraların önünde Kur'an okuyup "hocalığını konuşturan" bir hatip..

Millet onun laflarından etkileniyor. Sözlerini benimsiyor.. Onun gibi düşünmeye başlıyor.. Başladı..

Arap atasözünde haklılık payı var: İnsanlar, hükümdarlarının dini (inancı) üzeredir. 

Öyle ki, "şahsım" gibi kıyıda köşede kalmış birkaç kişi tutup Erdoğan'ın sözlerindeki hatalara dikkat çektiğinde yadırganıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanlış sözleri değil, o sözleri tenkit edenler yadırganıyor. Erdoğan ne söylese bir yaldızlı kulp takılıyor.

Cumhurbaşkanı kendi vebaliyle beraber kendisine uyanlarınkini de üzerinde taşımakta.. 

Ve Karaman gibiler de aynı vebale ortak oluyorlar.

Hayrettin Bey'e diyeceğimiz şudur: 89 yaşındasın, ölüm var, ölüm var, ölüm var! Hesap var!


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...