ihsan şenocak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ihsan şenocak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELEFÎ-TASAVVUFÇU KAVGASI

 





Geçen yıl Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında epeyce hararetli bir tartışma yaşanmış.

Tartışmayı takip etmedim, fakat bir iki gün önce internette Bayancuk’un “İhsan Hoca’nın önerdiği kitaplar” başlıklı videosuna rastlayınca, kitapların hatırı için videoya bakacağım tuttu.

Bayancuk’un söylediğine göre, Şenocak, kendisi ile arkadaşlarının tasavvufu tekfir ettiklerini (küfür kabul ettiklerini) söylemiş. Bunun doğru olmadığını, tasavvufu bir bütün olarak reddetmediklerini söylüyor.

Bu, güzel.

*

Baktığımızda iki tarafın da aşırılıklar sergilediğini görüyoruz.

Bir başka husus, kendi yandaşları söz konusu olduğunda her hataya bir kulp takıp tevil ederken, muhatapları söz konusu olduğunda çok müsamahasız hale gelmeleri.

Bayancuk'un sözlerine gelelim..

Kendilerinin tekfir ettikleri tasavvufa örnekler veriyor. Şöyle diyor:

“Evet bizim tekfir ettiğimiz bir tasavvuf vardır. Fakat o, sizin söylediğiniz gibi bütün tasavvuf değildir. Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf nedir, tecsim ve teşbihe düşmüş olan tasavvuftur.”

Tecsimin (Allahu Teala’yı cisimleştirme) ve teşbihin (Allahu Teala’yı yaratılmış olan şeylere benzetme, onlar gibi kabul etme) küfür olduğu açıktır.

Dolayısıyla, tecsim ve teşbihe düşen tasavvufun küfür kabul edilmesinde bir sorun yok.

Birilerinin tasavvuf adına konuşmaları, her herzelerinin caiz ve makbul kabul edilmesini gerektirmez. Yani tasavvuf adına, tasavvufî hakikat diye konuşmaya başladığınızda ağzınızdan çıkan herşey hikmet olacak diye bir kural yok.

Böylelerine tepki gösterenlere de hemen “Tasavvuf düşmanı” damgasını vurmak yanlıştır.

Mesela küfre düşen mezhepler var.. Gulat-ı Şia’nın haşa “Ali, Allah’tır” diyenleri gibi (Larousse’un Alevîlik maddesine bakınız).. İmdi, bunu diyenlerin küfre düştüklerini söyleyenler için “Mezhebe karşı, mezhep ehli olmayı küfür kabul ediyor” demek nasıl yanlışsa, bunun “mezhep” olgusunu inkâr etmekle nasıl bir ilgisi bulunmuyorsa, tasavvuf adına sapıklık yapanları tekfir etmek de, doğrudan tasavvuf düşmanlığı ya da karşıtlığı olarak gösterilemez.

*

Bayancuk’un verdiği örneklere geçelim:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf … ‘Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm’ diyen tasavvuftur. Allah’ı Mahmud’un suretine sokan tasavvuftur.”

“Ete kemiğe büründüm” sözü Yunus Emre’nin bir mısraından mülhem.. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor.

Bu söz hemen küfre nisbet edilemez.. Şairin, “Ete kemiğe bürünmeden önce ben ruh olarak mevcuttum, fakat dünyaya Yunus diye gönderildim” demiş olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir beldede başka bir ebeveynin çocuğu olarak başka bir et ve kemikle de dünyaya gelebilirdi. Zenci, Çinli ya da Kızılderili olabilirdi. Yunus değil de Yanoş olarak görünebilirdi.

Fakat bu sözü “Mahmud”a uyarlayan dangalakların kastı başka gibi görünüyor.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor (Parantez içi ifadeler bizim eklemelerimizdir):

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf ‘Muhammed eşittir Allah. Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyen tasavvuftur. Öyle bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz de değildir bu. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür bu. Eğer biri ‘Muhammed eşittir Allah’ diyorsa, ‘Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyorsa, o bu konuda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah’a eşitliyorsa, evet bu, bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuftur.”

(https://www.youtube.com/watch?v=7x8PhlLjjDg&t=783s)

“Muhammed eşittir Allah” sözü mutlak olarak söylendiğinde (kayıt ve şart getirilmediğinde) küfürdür. Fakat mesela “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, isyan eden Allah’a isyan etmiş olur” anlamına gelen hadiste olduğu gibi belirli bir kayıtla söylendiğinde tevil edilebilir.

Ancak bu tür cümleler, kastınız doğru olsa bile, en iyi ihtimalle sizin doğru düzgün konuşmayı beceremeyen bir cahil ve Allahu Teala’ya karşı edeb bakımından kusurlu bir patavatsız olduğunuzu gösterir.

Daha kötüsü, böyle bir sözü alim ve arif birinin söylediği kabul edildiğinde, “Bu sözde mahzur olsa o böyle konuşmazdı” diyen aptallar çıkar. 

Sonra da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar" kuralı işler.

*

“Müşebbehün bihî”, kendisi ile benzetme (teşbih) yapılmış olan demektir. “Muhammed’in müşebbehun bih’i (bihîsi) yoktur” diyen bir kişi kendince bu sözü tevil edebilir, birtakım kulplar takarak makul göstermeye çalışabilir, fakat lüzumsuz bir işgüzarlıktır.

Bir defa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de insanlardan bir insandı.. Ana babasının bulunması, yeme içme, evlenme gibi hususlarda benzerinin bulunduğu açık.. Peygamberliği bakımından da İbrahim, Musa ve İsa aleyhimüsselam gibi benzerleri var.

Ha, “Allah’ın habîbi olma bakımından bir benzeri yok” demek belki mümkün olabilir. Onda bile “benzer”i değil de, “tam dengi” yok demek gerekiyor gibi görünüyor.

Dolayısıyla, mutlak biçimde Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kuran kişinin, en iyi ihtimalle, artistik laflar meraklısı bir aptal geveze olduğunu kabul etmek gerekir.

Ancak, bundan hareketle tekfir yapılabilir mi denilirse, salt bu cümleden dolayı hemen hüküm vermemek gerekir. Bu lafı söyleyen şahsın bundan neyi kasettiğini bilmek önem taşır.

Mesela İblis için de, şeytaniyet ve saptırıcılık noktasından “Onun müşebbehün bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kurmak mümkündür. Böyle bir cümle kuran kişi İblis’i övmüş olmaz.

Dolayısıyla bir sözün içini kendi yorumumuzla doldurmak ve ondan hareketle hüküm vermek her zaman isabetli olmayabilir. Teennî iyidir.

*

İmam-ı Rabbanî’den nakledilen söze gelince..

İhsan Şenocak, Bayancuk’un İmam-ı Rabbanî’ye iftira attığını söylüyor:

“Şimdi Mektubat burda. İmam-ı Rabbanî hazretleri böyle bir şey mi söylüyor?! Nasıl utanmadan bu iftirayı böyle bir zata atıyorsun, bir okuyun kardeşim. Şimdi, mektup yazıyorlar İmam-ı Rabbanî’ye. … Burada işte çok acayip bir ifade var, o da diyor ki ifadesinde ‘Sizin ilah olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa Muhammed’dir, … sizin Muhammed olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa ilahtır’ gibi bir ifade var. Bunu İmam-ı Rabbanî’ye soruyor birisi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de mevzuyu izah ederken diyor ki, ‘Bu bir cem halidir, yani hâdisle (sonradan olanla) kadîm olanın (varlığının zamansal başlangıcı olmayanın), Allahu Teala ile mahlukun o sarhoşluk anında birbirine karışma anıdır, cem halidir' diyor. Normalde bunu biri söylese küfürdür diyor, ama bu halde dediğinden dolayı biz bunu tarikatın küfrü olarak kabul ederiz diyor. Ve bu adam … başlangıçta nasıl (Peygamber s.a.s.’i) Allah’ın rasulü ve kulu olarak görüyordu, bu halden kurtulunca yani o salih bu cem halinden kurtulup yükselip kurtulunca, o sarhoşluğun aşırı halinden gözünü açınca, ayılınca, Rasulullah aleyhisselam’ı ne olarak görecek, Allah’ın kulu ve rasulü olarak görecek diyor. Yani birisi sukur (manevî sarhoşluk) halinde, o cezbe halinde bunu söylerse kâfir olmaz diyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=8WQ3iEWQ3RA)

Sözün küfür olduğu açık.

Bayancuk’a göre, bu söz “bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz değildir. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür”.

Şenocak’a göre ise, bu söz sekir (manevî sarhoşluk) halinde söylenmiş bir sözdür ve bunu İmam-ı Rabbanî belirtmiş bulunuyor.

Ancak, İmam-ı Rabbanî’nin kendisi değilse bile, daha sonra Mektubat’ını okuyanların Bayancuk’un söylediği şekilde bu küfür sözde “hikmet” aramış olduklarını inkâr edebilecek durumda değiliz.

Bunun nedeni, (hatalı olarak) Müslümanlar’ın “tasavvuf ehli” ve “sıradan/normal Müslümanlar” olarak ikiye ayrılmaları. (Mükellefiyet/sorumluluk açısından müslümanlar arasında bir fark yoktur.)

Ve tasavvuf ehli kabul edilen insanların zırvalarına bile eşi bulunmaz hikmet incik boncukları muamelesi yapılması.

Evet insan birtakım heyecanlı haller yaşayabilir ve çölde devesi kaybolup da bulan adamın sevincinin sarhoşluğuyla “Allahım, sen ne güzel kulsun, ben ne güzel rabbim!” demesi gibi, bazen ifadeyi baş aşağı edebilir, duygularını kelimelere yanlış dökebilir.. Ya da içinde bulunduğu halin etkisiyle Hz. Ömer’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ölümsüz ilan etmesi ve “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demesi türünden saçma sözler sarfedebilir

Fakat bu hallerde ve o haller içinde söylenen sözlerde bir hikmet, yücelik vs. aramamak gerekir.

*

İmdi, adamın biri tutuyor saçmasapan bir küfür söz söylüyor, İmam-ı Rabbanî de onun hakkında hüsnüzanda bulunuyor, “O küfür sözü kendinde olmadığı bir zaman söylemiştir” diyerek o şahsın tekfir edilmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Şeriat açısından esas olan, kişinin kendi beyanıdır ve kastıdır. Üçüncü bir kişinin onun hakkında yaptığı yorum değildir.

Yani burada esas olan, o sözü söyleyen kişinin kendi durumu hakkındaki açıklamasıdır.

Bu sözü söyleyen kişi, tümden deliren bir kişi de olabilir. Bu durumda onun işi Allahu Teala’ya kalmıştır.

Ancak, aklını kaybetmemişse ve o sözü üzerinde sabit kadem olmaya devam ediyorsa, hiç geri adım atmayıp ısrarda bulunuyorsa, artık onun için bir “hal” özründen söz edilemez.

Geri adım atması durumunda da, gerçekten o herzeyi bir “hal”in etkisiyle “bilinçsiz” bir biçimde mi söylemiş olduğu, yoksa insanlarla “kafa mı bulduğu” konusunda da kesin bir şey söylenemez. İçyüzünü Allahu Teala bilir.

İmam-ı Rabbanî’nin onun hakkındaki değerlendirmesi şer’î açıdan delil olmaz. En iyi ihtimalle onun durumu hakkında bir “içtihat”ta bulunduğu söylenebilir, ki içtihat başka bir içtihadı nakzedemez. Ve içtihat, hataya açık bir alandır (Keşf ve ilham da öyle). İçtihat, sadece (içtihat şartlarını taşıyıp da) içtihatta bulunan kişinin kendisi için bağlayıcıdır.

Dolayısıyla böyle biri için bir başkası küfür ithamında bulunduğunda, onu haksız yere tekfir etmiş olduğu söylenemez. İmam-ı Rabbanî de "Bu söz küfür söz değildir" demiyor. Tevil kabul eden bir söz değil.

Onu tekfir eden müslüman, hüsnüzannı, o küfür sözü söyleyen densiz ve dengesiz kadar hak etmektedir.

Ancak, böylesini tekfir eden kişi, muhatabını, sözlerini düzeltmesi durumunda tekfire devam etmemelidir.

İmam-ı Rabbanî de, hüsnüzanda bulunup onun durumunu sekre bağlamış olmasından dolayı suçlanamaz. Sözünü tasdik etmiyor ve onu mutlak biçimde temize çıkarmıyor.

*

Buradaki risk şu, böylesi teviller zamanla istismar konusu olabiliyor ve istisnaî bir durum bir süre sonra kurala dönüştürülebiliyor.

Yani her zırva söz söyleyen için bir sekr ve manevî hal “üstün hizmet madalyası” icat edilebiliyor.

Burada İmam-ı Rabbanî’nin meseleyi “cem makamı” (ya da "hal"i) olarak ele alması, istismara müsait bir durum.

İmam-ı Rabbanî’nin terminolojisinde bu cem hali ya da makamı sekre karşılık geliyor olsa da, başkalarının öyle anlamadığı açık.

İhtilaf da buradan çıkıyor. Bayancuk gibi selefiler bunu sekr olarak anlamıyorlar. 

Öte yandan, tasavvufçuların cahilleri de bunu bir “manevî yücelik” gibi görüyorlar.

Onların nazarında bu tür küfür sözlerden kaçınan bir müslüman “sıradan” insan.. Fakat böyle ipe sapa gelmez aptalca küfür laflar söylediğinde arif ve kâmil, irfan sahibi gönül ehli oluyor.

Ne kaa ekmek o kaa köfte hesabı ne kadar saçmasapan laf, ne kadar küfür herze varsa irfan da o kadar fazla oluyor.

Tasavvuf adına rezillik ve kepazelik almış başını gidiyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


YAZIMIZA YÖNELİK BİR İTİRAZ

 



Tanıdığım, samimiyetine güvendiğim birisi son yazım için şöyle bir değerlendirme göndermiş bulunuyor (Parantez içi eklemeler bana ait):

Bu konularda bayuncuk mukallit [delillerden hareketle kendi görüşünü oluşturan biri değil, başka selefileri taklit ediyor]. Kullandığı delillerden verdikleri örneklere diğer selefilerle tamamen aynı yolu izliyor. Kendisinin bir düşüncesi yok fazladan. Başka ülkelerde de Selefiler böyle. Zaman zaman ılımlı zaman zaman sert aynı şeyleri söylüyorlar.

Çok acayip bir tefakkuh [fıkıh, delilleri anlama melekesi] eksiklikleri var. O yüzden bazen çok ince bir delille isabetli bir şey söyleyip bazen de çok mücmel [ayrıntı ve açıklama içermeyen, kapalı] bir delille olmayacak iddialarda bulunuyorlar.

O yüzden bu Bayuncuk "Taliban siyasi bir hareket, dini bir gayeyle, cihatla alakası yok." diyor. Tasavvufla ilgili mücadele ederken de aslî meseleler hakkında konuşup itiraz etmek yerine, menkıbeler, orada burada bulduğu absürt görünen iddialarla uğraşıyor. Bunlar üzerine İslam tarihindeki alimleri ve komutanları da çöpe atıyor. Yavuz, Fatih, Selahattin Eyyubi filan da bunların elinden kurtulamıyor.

Taliban, Hamas gibi hareketleri bile kabullenmedikleri için kafirlerle bunlara karşı birlik de oldukları oluyor. Mursi'yi şeriate uymamakla suçlayan Selefiler Sisi'nin tarafını tuttular. Suriye, Irak, Afganistan'da da aynısını yaptılar. O yüzden Afganistan'da artık Selefilere nefes aldırmıyorlar.

Küfre olan öfkesiyle aşırı kaçma değil de benimsediği usulsüz fıkıhtan dolayı saçma sapan şeyler söylüyor yani. Hariciler gibi. Hariciler de aşırı gittiler cahilliklerinden. Çok sıkıntı da çektiler. Bu yolda cihat da ettiler. Ama Müslümanlara eziyet ettiler. Bu Selefiler de dünyanın her yerinde aynı şeyi yaptılar eninde sonunda.

Türkiye'de devlet meselesinde [laik devletin İslam’a göre hükmü konusunda] büyük cehalet var. O yüzden [selefilerin tavrı] tek alternatif olarak ortaya çıkıyor. Ama aslında bu bir tarafıyla da istenilen bir şey olabilir birileri tarafından. Çünkü zaten zor kabullenilecek bir görüşü iyice marjinalleştirince sokaktaki insanlar karikatürize ediyorlar. Sonra bu görüşleri söyleyenlere "Sen de mi Selefisin?" diyorlar. Bana dedikleri oldu.

Ben Selefilerden adamlarla oturup kalktım. Şeriatçi klasik Sünniyi bile küfre yakın sapıkmış gibi bakarak muamele ediyorlar. Kabir ziyareti bile direk küfür bazılarına göre. Mezhep takip etmek de [onlara göre] sünneti inkar. Yani çok büyük sapıklık atfediyorlar. Normalde sen onlara tahammül etmeye çalışıyorsun ama onların sana o kadar tahammülü yok.

O yüzden bu adam [Bayancuk] tehlikeli [İslam düşmanlarının oyununa geliyor]. Devlet karşıtlığı [rejim sorgulayıcılığı] iyice marjinalleşeceği [ve itibarsızlaşacağı] için de belki de devlet de bunu istiyor.

İhsan Şenocak, Bayuncuk Selefi diye hırsla tartışıyor. Bu adamın da saçma sapan hataları var ama o da aslında çok derin düşünemeyen, çok zeki olmayan bir adam. Ben onun medreselerinde okumuş gençlerle çok karşılaştım. Devletçi değiller. Siyasi fikirler için Necip Fazıl, Erbakan, Kadir Mısıroğlu en çok bahsettikleri adamlar. Şeriat konusunda çok netler. Zerre laiklik, demokrasi ve cumhuriyet kabullenmesi görmedim. Taliban gelince çok sevindiler. Türkiyeciler, Osmanlıcılar. Türkiye değişir, iyi olur diye ümit ediyorlar. Diyanetten filan da haz etmiyorlar aslında. Zaten ...'in kızları Şenocak'a kafayı takıp [Diyanet'ten] ihraç ettirmişlerdi [istifasına sebep olmuşlardı]. O yüzden Akp'yi de sahiplenmiyorlar. 

[Şenocak'ın] Bir tane medresesi var, onun da tek bir finansörü adam [var]. Çok talebe yetiştiriyor. Aslında çoğu zaman bu işle meşgul.

Bayuncuk selefi olduğu için susturulması gerekiyor diye düşünüyor. Ama bunu beceremiyor. Saçmalıyor. Anlayışı kıt. Zaten fazla Türkiyeci olduğu için de devleti [laik haliyle] kısmen sahipleniyor. Ben böyle anlıyorum.

 

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

HZ. YUSUF ALEYHİSSELAM'I (SÖZDE LAİK YANİ SİYASAL DİNSİZ, ÖZDE ATATÜRKİZM DİNLİ) TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BİR BAKANI OLARAK DÜŞÜNME DENSİZLİĞİ

 



Halis Bayancuk ve Murat Gezenler gibi selefî olduklarını söyleyenler ile, Ehl-i Sünnet anlayışını mı yoksa Türkiye’deki mevcut sistemi mi savunmaya çalıştıkları belli olmayan (İhsan Şenocak ve Altay Cem Meriç gibi) birileri arasında tartışma yaşanıyor.

Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’da yönetici olarak işgal ettiği konum da tartışılan hususlardan.

Öncelikle şunu belirtelim: Hz. Yusuf’un vazife üstlendiği eski Mısır’ın hukuk düzeni ile bugünkü laik düzeni birbirinden ayırmak, ikisini ayrı ele almak gerekiyor.

Yani Hz. Yusuf’un memuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki memuriyetin cevazı konusunda tek başına delil olmaz.

*

Neden olmaz?

Bunu, şu ayet-i kerimeler ortaya koyuyor:

70. (Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi.

71. (Yusuf'un kardeşleri) onlara dönerek: Ne arıyorsunuz? dediler.

72. Hükümdarın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var dediler. (İçlerinden biri:) Ben buna kefilim, dedi.

73. Allah'a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.

74. (Yusuf'un adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?

75. "Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünde bulunursa işte o (şahsa el koymak) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız" dediler.

76. Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı. Sonra da onu, kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yusuf'a böyle bir tedbir öğrettik, yoksa hükümdarın dinine (kanununa) göre kardeşini tutamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.

(Yusuf, 12/70-76)

Türkiye’de böyle bir “düzen/sistem” mi var?

Mesela TBMM Başkanı, milletvekili seçilen kişilere, “Sizin dininize (kanununuza) göre siz nasıl yemin edersiniz?” diye sorabilir, “Şöyle şöyle ederiz” diye cevap aldığında, “İyi, madem öyle, buyrun öyle yemin edin!” diyebilir mi?

Yoksa, “İlla da bizim Atatürkizm/Kemalizm dinine (kanununa) göre yemin edeceksiniz, aksi takdirde defolup gidin, sizi ne milletin vekili kabul ediyoruz ne de milletten” mi der?

Demek zorunda kalır?

Usul biliyormuş gibi laflarını “kıyas ma’a’l-fârık gibi tabirlerle süsleyenler “fârık”lığı işte burada aramalıdırlar.

*

Diyelim ki bir müslüman bir küfür devletinde yönetici (mesela içişleri bakanı veya adalet bakanı) oldu, bir müslümana “Hangi dindensiniz? Sizin dininizde bu konunun hükmü nedir?” diye sorabiliyor, sonra da “Madem müslümansınız, İslam Şeriati de bu hükmü getirmiş, tamam, sizin dediğiniz gibi olsun” diyebiliyorsa, orada neden yönetici olmasın, olamasın ki?!

Hz. Yusuf aleyhisselam bunu Mısır’da yapabiliyordu.. Peki bugünkü Türkiye’de yönetici olsa yapabilir miydi?!

Cevap verin, sözde laik (siyasal dinsiz), özde Kemalizm dinine tabi Türkiye Cumhuriyeti’nin ehlî (ehlileştirilmiş) sünnetçileri!

*

Bu noktada Halis Bayancuk ve arkadaşları haklı..

Hz. Yusuf’un eski Mısır’daki yöneticiliğini Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yöneticilik gibi göstermek, ona iftira atmaktır.

Yalancılıktır.

İslam’ı tahrif etmektir.

Ya da bunlar, okuduklarını anlamayan, anlayamayan, eblehliğin (daha fazlası olamayacak) son sınırında, Türkiye’yi de tanıyamamış geri zekâlı cahiller durumundalar.

Hem saf ve som angutlar, hem de bilgisizliğin, dünyadan habersizliğin nirvanasındalar.

Her iki ihtimal çerçevesinde de bu dangalakların tutup video filan doldurup internet şaklabanlığı, soytarılığı ve şovmenliği yapmak yerine seslerini kesip oturmaları, hallerine ağlamaları gerekir.

*

Türkiye Cumhuriyeti’nde resmî görev alma konusu üzerinde durmaya devam edeceğiz inşaallah.


İHSAN ŞENOCAK’IN HALİS BAYANCUK’A YÖNELTTİĞİ SUÇLAMALARA DAİR

 



Şenocak’ın Bayancuk’a yönelttiği eleştirilerde bazı haklı noktalar bulunmakla birlikte tartışma yöntemi ve üslubu sinsice.

Dürüst ve mert değil.

“Ebu Hanzala'nın İddialarına Cevap” başlıklı videosunu izleyince bu kanaate vardım.

Lafa şöyle girmiş: Talebelerinin Halis Bayancuk’un Ömer Faruk Korkmaz’la tartışması hakkında söylediklerinden hareketle, o konuda isim vermeden birşeyler söylemişmiş, Bayancuk ise üzerine alınmışmış.

Şöyle diyor:

“… Sonra, ben ondan bahsetmiyorum. … Yani bir elbise biçiyorum kumaştan, Ebu Hanzala Bey diyor ki ‘Bu elbiseyi ben giymek istiyorum’.”

İşte bu, eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harb’in” adamı olduğunu açıklamış bulunduğu (İngiliz ajanı Kıbrıslı Nazım’ın sinsi müridi) Mehmet Şevket Eygi’nin tarzı..

O, böyle yapardı.. Adrese teslim yazı yazar, sonra da “Ben bir elbise diktim, kim giymek istiyorsa onundur” diyerek sinsice sırıtırdı.

İhsan, bu sinsi ajanın “sünnet”ini ihya etmiş, diriltmiş durumda.

Taktik aynı.

*

Evet, Şenocak’ın belirttiği gibi, Bayancuk’un Korkmaz ile yaptığı tartışma sırasında yaptığı müteşabih-muhkem ayrımı hatalı.

Mantıksız, yanlış ve tutarsız.

Ancak, adamı eleştirirken şu anki görüşleri üzerinde durmak gerekir.

Eski hatalarını “Ama eskiden şöyle demiştin” diyerek ortaya dökmenin anlamı yok.

Şenocak’ın söz konusu videoda bütün yaptığı bu..

Bu, ahlâksızca bir tavır.

Bayancuk’un geçmişte sarfettiği bazı sözler için “Ben böyle birşey demedim” derken kasten yalan söylediğini düşünmek için bir neden yok.

Geçmişte söyleyip yazdıklarımızı hangimiz eksiksiz biçimde hatırlıyoruz ki?!

İhsan efendi tutmuş, Bayancuk’un geçmiş videolarından pasajlar yayınlayarak, “Bakın, zamanında şöyle demişti” diyor.

Nesin sen, istihbaratçı mısın?.. Adamın belirli konulardaki laflarının çetelesini mi tuttun?

*

Bayancuk ile Korkmaz arasında bir tartışma olmuş, orada konuşulanları bir tarafa bırakıp, müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırıyorsun.

Efendim IŞİD (DAEŞ) hakkında zamanında şunu demişmiş.

Bay Sinsi, peki senin gibilerin geçmişte Fethullah Gülen ve FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) hakkında söylediklerine ne diyeceğiz?

Tutmuş şunu gözümüze sokuyor: Fethullah’ın en güçlü olduğu zamanda “Hocam, müslümanların lanetleşmesi yanlıştır” demişmiş.

Bunu söylemek bir marifet mi?

Niye Abant Platformu’nda “İslam Devleti idealine karşı laik devlet, Şeriat’e karşı demokrasi, Siyasal İslam'a karşı kültürcü İslam” savunulurken itiraz etmedin?

Niye Fethullah “kızların şarkı söyleyip oynadığı Türkçe Olimpiyatları’na Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyalarda getirdiğinde” karşı çıkmadın?

Niye bu adamın “hinler arası diyaloğu” ile mücadele etmedin?

Niye Financial Times’e vs. yazı yazarak mücahit müslümanları terörist ilan ederken ses çıkarmadın?

Neymiş, Fethullah’ın şu meşhur bedduası dolayısıyla tepki göstermişmiş.

Fethullah’ın en güçlü zamanında..

Fakat o zaman, sadece Fethullah’ın güçlü zamanı değildi.. Tayyip Erdoğan’ın da güçlü zamanıydı.

Tayyip Erdoğan o sırada güçlü olmasaydı, 28 Şubat sonrası “siyaseten yasaklı ve de tekerlekli sandalyedeki” Erbakan gibi güçsüz olsaydı yine böyle “Durun, siz kardeşsiniz, kavga etmeyin, lanetleşmeyin” babından lüzumsuz mıymıntılık sergileyebilecek, FETÖ'ye ateş püsküren kahve dövücü Erdoğan'ın hınk deyiciliğini yapabilecek miydin?!

Sinsisin!..

*

Bir zamanlar IŞİD’i (Şeriatçı söylemlerine filan aldanarak hüsnüzanda bulunup) yarım ağızla savunmuş diye bir adamı çarmıha germeden ya da recme tabi tutmadan önce, kendinizin (şimdi şeytanî bir küfür hareketi olarak nitlelendirdiğiniz) FETÖ’ye karşı geçmişte sergilediğiniz tutumun hesabını verin!

Neymiş, Bayancuk tekfircilik de yapmışmış.. Ümmetin yüzde 90’ını tekfir etmişmiş..

Ümmet dediği de Türkiye halkı.. Sanki ümmet Türkiyelilerden ibaret.

Önce kendinize bir bakın.. FETÖ’yü, milyonlarca insanı şu anda tekfir ediyorsunuz.. Tekfir edenlere açıkça ya da zımnen destek veriyorsunuz.

Erbakan da aslında milyonlarca insanı tekfir ediyordu.. 1980'li yıllarda, partisinin henüz yüzde 10 barajını aşamadığı zamanlarda “Refah Partisi’ni, cihat ordusunu desteklemeyen, cihat emirine (yani kendisine) itaat etmeyenlerin patates dininden olduğunu" söylüyordu.

Bunu, Almanya’da Köln’de, Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir programda bizzat ben kendi kulaklarımla duydum.

Halis Bayancuk’un tekfir gerekçesi ve mantığı, Erbakan’ınkine göre daha doğru, daha objektif/nesnel, ve de kişisel dünyevî çıkar hesaplarından bağımsız..

*

Bir defa, yapılan anketlere göre Türkiye halkının sadece yaklaşık yüzde 10’u Şeriat’le yönetilmeyi istiyor. (Zaninin recmi ve hırsızın elinin kesilmesi gibi spesifik hükümler gündeme getirildiğinde oran yüzde 3’e düşüyor.)

Gel de sen bu insanlara gönül rahatlığıyla mümin de!

Bunların içinde elbette hesaptan düşülmesi gereken geri zekâlılar, zır cahiller, angut öküzler filan vardır, fakat birçoğu neye karşı çıktığını gayet iyi bilerek küfrünü kusuyor.

Adamın kendisi imanın gereğini yerine getirmeye tenezzül etmiyorsa, ben onun avukatlığını yapmak, “Yok yok, bu mümindir” demek zorunda mıyım?! 

Zır cahil değilse, Afrika maymunu zekâsı taşımıyorsa, sözünün ne anlama geldiğini anlayabilecek durumdaysa, bu adam küfrü imana tercih ediyor demektir.

Ya hu senden istenen devlete Şeriat’i hakim kılmak için başını ortaya koyup cihat etmen değil, dilinin ucuyla “Evet, Şeriat taraftarıyım” diyeceksin.. 

Hepsi bu.. Hiçbir riski yok.. Ve bunu bile yapmıyorsun.

*

Erbakan’ın laik (siyasal dinsiz) yasalara göre kurulmuş, o yasalara tabi Refah Partisi’ne oy vermeyen, patates dininden… 

Peki, İslam Şeriati’ne bir ankette dilinin ucuyla oy vermeyen hangi dinden?

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh’ten, Erbakan’dan, tasavvuftan bahsetmeyi biliyorsun.. 

Peki, Halis Bayancuk’a bu kadar kin kusar, sinsice saldırır ve sinsice alay ederken, Erbakan'ın patates dini tekfirciliği ve Erdoğan'ın FETÖ ve IŞİD gibi hareketlere yönelik tekfirci sözleri hakkında niye sesin çıkmıyor?

*

Bu yazdıklarımız, Bayancuk’u hatasız görmemiz anlamına gelmiyor. 

(İmam-ı Rabbanî'nin bir mektubunda geçen hususa itiraz etmesi normaldir.. İmam-ı Rabbanî'nin her yazdığı "kesin doğru" olacak diye birşey yok.. Peygamberlerin bile içtihatlarında hata ettikleri olmuştur.. İmam-ı Rabbanî, iyi tanıdığı bir şahıs hakkında hüsnüzanda bulunmuş, onun bir küfür sözü ancak "aklı başında değilken" söyleyebileceği, bilinçlice söyleyemeyeceği kanaatine varmış.. Bundan dolayı İmam-ı Rabbanî'yi küçümsemek, değersizleştirmeye çalışmak gerekmez.. Hz. Ömer r. a. de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in vefatını duyduğunda bunu kabullenememiş, aklı başında bir insanın yapamayacağı bir değerlendirme yapmıştı.. Onun hakkında da hüsnüzanda bulunuyoruz, bulunmalıyız... Hz. Ömer r. a., Hz. Ebubekir r. a.'in uyarısına rağmen o tavrını sürdürseydi, o anki halet-i ruhiyesinden dolayı mazur görülemezdi.)

İnsanlar görüşlerini değiştirebilirler.. Ali Haydar Efendi’nin dediği gibi, “İlim zamanla tekevvün eder”.. Nitekim İmam Şafiî pekçok konuda görüş değiştirmiştir.. Terk ettiği önceki görüşlerine kavl-i kadim, son görüşlerine kavl-i cedid denilmiştir.

Dolayısıyla Bayancuk’un geçmişteki her sözüne bir kulp takması ya da “Söylemedim” demesi gerekmiyor.. Fikrimi değiştirdim demesi yeterlidir.. 

Fakat eski görüşleri üzerinden "vurulmaya" çalışılması da hem ilmî hem de ahlâkî açıdan sorunludur. İhsan'ın sinsi ve kaypak bir üslupla "Hakkaten merak ediyorum, sendeki bu dönüşümün hikmeti nedir?" diye konuşması, maksadının üzüm yemek olmadığını, niyetinin bozukluğunu belgeliyor.

Ne demek istiyorsun?.. Adam fikir değiştiremez mi?!.. Değiştirmesin mi?!

*

Öte yandan, tasavvuf erbabının tamamını ve her sözlerini de tasdik etmek gerekmiyor.

Mesela Halid-i Bağdadî rh. a. ile en çok uğraşanlar, zamanındaki bazı tarikat şeyhleri olmuştur.

Hatta, meclisine, ayartıp ayarladıkları bir kadını gönderip, “Hoca, sen böyle konuşuyorsun ama, benimle şöyle şöyle yapmadın mı?” bile dedirttiler.

Onun cevabı şu oldu: “Yapmışsam bile, tevbe etmişimdir.”

Bayancuk’un “Söylemişsem hata etmişimdir” demesi kafidir.. Bunu, kısmen yapıyor da..

Ancak, Bayancuk’a taş atmak isteyenlere de şunu dememiz gerekiyor: İlk taşı benzer hataları yapmamış olanlar atsın!

Ve de böyle çifte standart sahtekârlığı yapmayın!.. Erbakan’a öyle, Bayancuk’a böyle.. 

Bu olmaz!

Geçmişte “gönüller sultanı Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri’nin hasretiyle prangalar eskitenlere” öyle, IŞİD için yarım yamalak iki cümle kurmuş olanlara böyle.. 

Bu da olmaz!

*

Bu İhsan bir de tutmuş, “Vehhabilerin devleti var, Şia’nın devleti var, Ehl-i Sünnet’in devleti yok” diyor.

Geri zekâlı, Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ı Vehhabî mi?!

Ve de Afganistan İslam Emirliği Ehl-i Sünnet dışı mı?!

Onları niye Ehl-i Sünnet’ten ihraç edip “ehl-i bid’at sapık” yapıyorsun?.

Tutarlı değilsin!

Dürüst değilsin!.. 

Samimi hiç değilsin!



“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” (BİZ VE "ONLARIN ÇOCUKLARI")

“İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir” diyen kişi, istihbaratçılar hakkında asılsız ithamlarda bulunan biri değil. İstihbaratçılığı ...