Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı
Rabbanî’nin Mektubat’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor:
“(İmam-ı
Rabbanî mektubunda) Devam ediyor: ‘Bir
talibe lazımdır ki, kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede. Şeyhi
hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya.’
Yani bir nafile (namaz) kılacaksak, bir zikir yapacaksak eğer, Allah’ı anmak
gibi bir ibadette bile şeyhten izin almamız gerekiyor. ‘Onun huzurunda dahi başkasına iltifat etmeye.’
“Yani onun
huzurundasınız, oturuyorsunuz, mesela namazdayken, örnek veriyorum, gözünüz
sağa sola kayabilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu namazın
ecrinden eksilten bir şey olduğunu söylüyor, şeytan gelir insanın namazından
çalmak istiyorsa sağa sola baktırır, Allah’ın huzurunda olsa bile olur ama
şeyhin huzurunda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil, olmaması lazım. ‘Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh
edip oturmalı. Onun emri olmadan yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun
huzurunda farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul
olmamalıdır.’
“Yani nafile
olur, zikir olur, onun emri olmadan bunlarla meşgul olmamalı. Ama farzdır,
sünnettir, bunları kılabilir. ‘Bu zamanın
sultanından şöyle anlatıldı: Veziri yanında ayakta duruyormuş, tesadüfen nazarı
elbisesine ilişir, onu eliyle düzeltir. Bu haldeyken Sultan onu görür ve onu
kendisinden başkasına yönelmiş bulur, azar ederek ona şöyle der: “Bu fiili
hazmedemem. Vezirim olduğu halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat
edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın.” Şimdi düşünmeli.’
“Bakın şimdi
kıssadan nasıl hisse çıkarıyoruz ey ümmetin inkişafına talip olanlar! ‘Bu düşük dünya işleri için böyle ince
edeplere riayet gerekli olunca, Yüce Allah’a vusul vesilelerine karşı edeplere
riayet etmek elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem de tam manasıyla. Mümkün
olduğu kadar gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde
yatakta durmamalı.’
“Yav Allah
için, Allah’a celle celalühu karşı bile böyle bir edep var mı?! Gölgesi, şeyhin
gölgesinin üzerine düşmeyecek. Şeyhin yanında elbisesiyle bile uğraşmayacak.
Yani namazda bile, bazı mezheplere göre, yani en katı olan mezhebe göre, üç
defa hareket ederseniz namazınız bozuluyor. Namazda bile. Ki racih olan (tercih
olunan), yani başka mezheplerde de olan, ihtiyaç varsa insan hareket edebilir,
bu hareket namazı bozacak seviyeye ulaşmadığı müddetçe de bunda bir beis olmaz.
En fazla namazın adabına uygun değildir denir. Ama şeyhin huzurunda elbisenizi
bile düzeltemiyorsunuz. Niye? Bir kralla vezirinin kıssasından elde etmiş
olduğumuz birşeye göre.
“Peki böyle
bir adam şeyhinin apaçık haramlar işlediğini görse buna karşı çıkabilir mi?!
Yanında hareket etmekten daha imtina ettiğiniz, gölgesi gölgesinin üzerine
düşmediğini dediğiniz bir adama, bunda bir kötülük bile görseniz, buna ses
çıkarmanız mümkün mü? Hayır! Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış
olan bir oyun. Bu mürit adabı denilen adap, evet sünnete uygun olan kısımları
da var, ama büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek
için konulmuş olan edeplerdir.”
*
İşi getirip bağladığı noktaya bakın..
Tarikat adabı diye anlatılan hususların istismara müsait olduğunu, kötüye
kullanılabileceğini söylese anlayacağız, fakat o bunu yapmıyor, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için
oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü
iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir” diyor.
Bu şekilde genelleme yapması iki
nedenden kaynaklanıyor olabilir:
Birincisi, idrak bakımından biraz
arızalı olması.. Kafasının basmaması..
İkincisi ise, bilerek çarpıtma yoluna
gitmesi, demagoji ve mugalata yapması.
Sözlerinin akışına baktığımızda, bu
vatandaşta her ikisinin de bulunduğu anlaşılıyor.
*
Baştan başlayalım..
“Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul
olmaya”dan kasıt, müridin,
şeyhin tavsiye ettiği nafile namazları kılmaya devam etmesi ve şeyhin ders
olarak verdiği zikirleri vird edinmesi, onlarla yetinmesidir.
İbadetlerde önemli olan
devamlılıktır. Şeytan’ın hilelerinden biri, hayırlı amelleri yapmaya engel
olamadığı zaman insanı onlar konusunda aşırılığa itmesi ve böylece bıkkınlığa
sürüklemesidir.
(Son zamanlarda bazılarının “din
yorgunluğu”ndan söz ettiğine şahit olduk. Din, kolaydır ve yormaz. Fakat insan
kendi kendisine işi zorlaştırabilir.)
Yeni müslüman olanlarda ve müslüman bir
ailenin çocuğu olduğu halde dini yaşamayıp hayatının bir döneminde yaşama
kararı alanlarda genellikle böyle aşırılaştırma eğilimi olur. Mesela Yusuf
İslam’ın ilk müslüman olduğu haliyle şimdiki bir değil.
Tarikata ilk girenlerde de başlangıçta böyle bir heyecan olur. İbadetlerini kafasına göre çoğaltırsa sonuçta farzlarda bile tembellik eder hale gelebilir.
İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a.’in Marifetname’de
verdiği bir örnek var: Adam işinde gücünde bir müslümandır. Şeytan onu yoldan
çıkarmak için gelir, farz olmadığı halde, “Sen ne biçim müslümansın, mukaddes
beldeleri niçin ziyaret etmiyorsun” der. Bu da tutar hacca gider. Haccı yapar
gelir, fakat işleri bozulmuştur, borçlanmıştır, bu defa Şeytan gelir, “Sana hac
farz değildi ki, niye gittin? Bak perişan oldun” der. O zavallı da, hacca
gitmiş olmaktan pişmanlık duyar. Böylece hac sevabı da elinden gider. (Geçmişte
hacca gitmek bugünkü gibi değildi. Hacca gidip gelmek belki bir yıl sürüyordu.
Hem bu bir yıllık yolculuk için harçlığınızın olması gerekir, hem de geridekilerin
bir yıllık ihtiyacını sağlamalısınız. Ayrıca bir yıl boyunca geliriniz de
olmayacaktır.)
Evet, burada sözü edilen nafileler ve
zikirler, vird haline getirilen, farzlar gibi her gün yapılmak istenen nafile ve
zikirler. (Mesela 100 kere şu tesbihatı, 200 kere bu tesbihatı yapmak gibi..)
Şeyh, müridinin durumuna göre
tavsiyede bulunur; kontrolü kaybetmemesine, işi çığırından çıkarmamasına çalışır. Anlatılmak istenen bu.
Bir de Ebu Hanzala adlı dangalağın
çıkardığı sonuçlara bakın..
Allahu Teala böylesi dili bilgili,
ağzı laf yapan, fakat idrak bakımından tam takır kuru bakır kafasızların
şerrinden ümmeti korusun! Amin!
*
Şeyhin huzurunda başkasına ya da
başka şeye iltifat etmeme (yönelmeme, ilgilenmeme) bahsine gelelim.
Tarikatlar, müritlerin terbiyesi için
var. Bu da, belli bir disiplin ister..
Aynı durum medreseler, okullar,
askerî birlikler, hatta bazı iş kolları için de geçerlidir.
Medreseye gittiniz ve bir hocadan
ders alıyorsunuz, onu pür dikkat ve saygıyla dinlemeniz gerekir. Huzurunda
laubali oturmanız, yanınızdaki arkadaşınızla konuşup şakalaşmanız, gülüşmeniz
uygun olmaz.
(Burada bir hatıramı anlatayım:
Memleketim Gürün’de liseye başlamıştım. Bir sene boş gezmiştim, normal öğrencilerden
iki yaş büyüktüm, böyle bir avantajım vardı.
Coğrafya öğretmenimiz Abdullah
Kayapınar, okulun eski müdürüydü. Sol görüşlüydü. Bütün öğrencilerin ondan
çekindiğini duymuştum.
İlk dersimize geldiğinde, birden bire
bir öğrenciye öfkeyle bağırdı, sonra üzerine yürüdü ve Allah yarattı demeden
tekme tokat dövmeye başladı. Sonra bir başkasına döndü, “Ne gülüyorsun lan!”
gibi bir şey dedi, onu da evire çevire güzelce dövdü. Bütün sınıfın da
yüreğinin yağı eridi.
Yıllar sonra benim küçük kardeşlerim
liseye başladıklarında onlara şunu söyledim: “İlk coğrafya dersinde
sınıfınızdaki, aile bakımından arkası güçlü olmayan ve vücutça da çelimsiz iki öğrenci
korkunç bir dayak yiyecek.”
Evet, bizim Kayapınar, liseye ilk
başlayan öğrencilerin gözünü ilk derste böyle bir taktikle korkutuyor ve
öğrenciler o korkuyla mezun oluyorlardı. O, nöbetçi öğretmen olduğunda, ders zili çalınca koridorlar, kovboy filmlerindeki haydutların saldırdığı sokaklar gibi olurdu, ortalık boşalırdı.)
Askere gidersiniz, size belirli duruş
ve yürüyüş kuralları getirirler. Kendiniz olmaktan çıkıp bir bütünün parçası
haline gelmenizi, bir makinanın dişlisi gibi kurulmuş biçimde hareket etmenizi
isterler. “Hazır ol!” denildiğinde tutup üstünüzü başınızı düzeltmekle meşgul
olamazsınız. Yana, arkaya dönemezsiniz.
Peki, savaşırken bütün bunlara
ihtiyacınız var mıdır? Yoktur!
Şimdi bundan hareketle askerlik için,
“Bu kalpleri esir alıp teslim almak için
oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü
iptal etmek için konulmuş olan kurallardır” derseniz olur mu?
Size gülerler..
Tam aksine, bu kurallar, belirli bir
muhakemenin ürünü olarak icat edilmişlerdir.
*
Tarikattaki edepler de böyledir..
Muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş değillerdir. İnsanların dingonun
ahırındaki hayvanlar gibi olmaması için konulmuştur.
Ha, bunlar istismar edilmiyor mu,
ediliyor.. Askerlikteki kurallar da istismar konusu olabiliyor. Bu istismara
müsait oluş yüzünden darbeler yaşanıyor.. Fakat bunun önüne geçmek mümkün
değildir.
Ne yapalım, orduları dağıtalım mı?.. Askere gidenlere sadece tüfekle atış yapma mı öğretilsin.. Disiplin olmasın mı?!
Disiplinden vazgeçemezsiniz.. İlaçlar gibi.. Her ilacın yan tesiri
de vardır.. Bu yan tesirleri gözünüzde fazla büyütürseniz ilaç sanayiinin
kapısına kilit vurmanız gerekir. (Evet, disiplin ve hiyerarşi önemlidir. Türkiye'de Batılılar'ın arzusu doğrultusunda erkeğin aile reisliğine darbe vurulduğu için yakın gelecekte bu toplum çökecek. Çöküyor. AK Parti'nin büyük hizmeti.. Zinayı bile suç olmaktan çıkarttı.)
Sanayi ve teknoloji için de aynı
durum geçerlidir.. Bunlarla birlikte çevre kirliliği ve doğanın tahribi de
yaşanır. Bu kaçınılmaz birşeydir. Çevreye zarar veriyor diye sanayi hiç olmasın mı?!
Sadece tarikatlarda değil, bütün
toplumsal yapı, kurum ve topluluklarda benzer sapmalar yaşanabilir.
Aslına bakılırsa, bu Halis Bayancuk gibi tipler, günümüze özgü "çağdaş" şeyhler durumundalar.. Tarikatlarına tarikat değil de dernek diyorlar. Aradaki fark, bundan ibaret.. Misal, Mustafa İslamoğlu'nun müritlerinin bu hayırsız adama olan bağlılıkları, bir tarikattaki müritlerin şeyhlerine olan bağlılıklarından daha fazla.
Fakat adına tarikat denilmediği için Şeyh Mustafa'ya olan şuursuz intisap ve biat göze batmıyor.
*
Hz. İsa aleyhisselam, Yahudi
alimlerin kurumsallaşmış ve ögrütlenmiş din bürokrasisinin tepkisiyle
karşılaşmıştı. Fakat zamanla onun takipçileri Kilise kurumunu, papalığı,
piskoposluğu vs. icat ettiler ve işi getirip aforoza ve Cennet’te arsa
dağıtmaya kadar vardırdılar.
Tarikat karşıtlığı yapanlar da zamanla tarikatlarda olandan daha fazlasını başka isimler altında hayata geçiriyorlar. Misal, türbeleri kapatan Selanikli Mustafa Atatürk için dünyanın en büyük türbesi/yatırı, "abide mezar" (anıtkabir) adı altında inşa edilmiş durumda.
Bu Halis efendinin milleti toplayıp
nutuk attığını, tutup bulunmaz Hint kumaşı gibi videoya aldırarak bunları yayınlattığını
görüyoruz. Kendisi konuşurken karşısındakilerin aralarında konuşup
gülüşmelerini, başka şeylerle meşgul olmalarını kabul ediyor mu? Eder mi? Belki
bir iki defa sabreder, fakat sonra, “Siz buraya bizim çalışmalarımızı sabote
etmek için gelmişsiniz. Dinlemeyecekseniz, kendi aranızda sohbet edecekseniz
buraya gelmeyin, gidin başka yerde eğleşin” der.
Eh, tarikat da yolgeçen hanı değil.. En az senin derneğin kadar kurallara sahiptir.
Kimse seni tarikata zorla intisap ettirmez. Ettirseler bile istemezsen şeyhin
yanına hiç de uğramazsın. Ama gidersen, oranın kendine göre kurallarının
olmasını doğal karşılaman gerekir.
Medreseye talebe olmak zorunda
değilsin.. Fakat olmuşsan, oranın kurallarına uymalısın.
*
Tutmuş bir de bütün bunları namazla, Allahu
Teala’nın huzurunda olmayla vs. kıyaslıyor.
Bay dangalak, insanın Allahu Teala’nın
huzurunda olmadığı bir an mı var! Her zaman Allahu Teala’nın huzurundasın.
Yatarken de, otururken de..
Bu dangalağın akıl yürütüşüne uyarsak
şöyle düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala bizi gördüğü halde yatıp uyumuyor
muyuz?.. Neler neler yapıyoruz.. Şeyhin yanında da yapabilmemiz lazım..
Evet, dediğimiz gibi, bu künye meraklısı Halis’in kafası bir parça
arızalı.. Bazı şeylere basmıyor. Fakat sorunu sadece bu değil.. Bile isteye
yanlış anlamaya çalışıyor gibi bir hali var.. Bir insan bu kadar ahmak olamaz,
işin içinde illa ki bir ahlakî sakatlık da olmalıdır.
Sözde tevhid için, şirkle mücadele
için bayrak açmış.. Muhterem dangalak kardeş, o zaman söylediklerini askerlik için de
söyle.. Aynı açıklık ve kararlılıkla..
Tutup tağuttan bahsediyor, fakat
tağutun kendisinin adını söylediği yok.. Çıkıp tağutçu diye önüne gelen müslümana saldırıyor.
Diyanet’in zavallı personelini bırak, çıkıp yüksek sesle “Atatürk tağuttur” de!
*
Bildiğim kadarıyla bu heyecanlı
arkadaşın babası eski Hizbullahçılardan..
Türkiye Hizbullahı, tam da Türkiye’deki
tağutî düzene hizmet etsin diye kurulmuştu.
Hizbullah da bir tür tarikattı..
Silahlı tarikat.. Devlet kurumları tarafından “ortak düşman” PKK’ya karşı
kullanıldı, "bebek katili" Abdullah Öcalan CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilince de bunlara “Düşman
öküz ölmediyse de yaralandı, ortaklık bozuldu, size ihtiyaç kalmadı” denildi.
Bu rejimin tağutu, zamanında, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye
Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru,
en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş, İstiklal Marşı’na ve
İstiklal Harbi ruhuna savaş açarak “Tek dişi kalmış canavar”ın propagandasını
yapmıştı.
Aslında bu Halis gibi seçme ve süzme dangalaklar,
bir taraftan hilekârca “Tasavvufa tümden karşı değiliz” diyerek edebiyat
yapıyor, diğer taraftan da, Kemalistlerden daha şedit bir tasavvuf düşmanlığı
sergiliyorlar. Muhatabına, "Senin yaşamanı istiyorum, yaşama hakkına saygı duyuyorum, fakat bir şartla, nefes alıp vermeyecek, oksijenimizi tüketmeyeceksin" der gibi..
Bunlar varken Kemalistlerin ayrıca
tasavvuf ve tarikat düşmanlığı yapmasına gerek kalmıyor. Rejimin “farz-ı kifaye”sini
bunlar üstlendiği için onların sorumluluktan kurtulmasını ve rahat etmesini
sağlıyorlar.
*
Halis hakkında hüsnüzannım vardı,
yukarıya aldığım laflarını dinleyince buharlaşıp kayboldular. Videosunun tamamını
izlemedim. İzlemeye devam edersem bu dangalağa cevap için tutup kitap yazmam
gerekecek. Başka meşguliyetlerim var.