mehmed zahid kotku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmed zahid kotku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: 28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ: PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

https://www.academia.edu/4239138/28_%C5%9Eubat_S%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BC_Prof_Esad_Co%C5%9Fan_Hoca

 

28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ:

PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

 

GİRİŞ YERİNE: TASAVVUF VE TARİKATLARI ANLAMADA YÖNTEM 4

 

BİRİNCİ BÖLÜM: MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.

"SANKİ RESULULLAH'I GÖRÜYOR DA, O NASIL HAREKET EDİYORSA ÖYLE HAREKET EDİYORDU" 15

HOCAEFENDİ RH. A. 17

MEHMED ZÂHİD KOTKU (RH. A) HAZRETLERİ'NİN SİYASÎ GÖRÜŞLERİ 21

BAKKALLAR VE ÇAKKALLAR 34

TARİKAT VE İSLAMCILIK 41

 

İKİNCİ BÖLÜM: MAHMUD ESAD COŞAN RH. A.

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ 43

ESAD COŞAN HOCA 65

M. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’Yİ ANARKEN 68

ESAD EFENDİ’NİN TOPLUMSAL KONULARA DAİR GÖRÜŞLERİNE GENEL BİR BAKIŞ 74

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ANALİZ VE KRİTİK

GÜNÜMÜZ MEŞAYİHİNİN TASAVVUF TELAKKİSİNDEKİ SORUNLAR: MAHMUD ESAD COŞAN ÖRNEĞİ 148

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE DAİR 175

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE ZEYL 177

ESAD COŞAN HOCA’NIN LEVH-İ MAHFUZ DÜŞÜNCESİ 189

ESAD COŞAN HOCA’NIN ŞEYHLİK ANLAYIŞINA DAİR 197

ESAD COŞAN HOCA’NIN KERAMET ANLAYIŞINA DAİR 201

ESAD EFENDİ, TAKVA VE MÜZİK 207

İTİRAZLAR, SORULAR VE CEVAPLAR 220

*

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ

 

Seyfi Say - Kemal Kaptaner

(Yeni Şafak, 9-12 Şubat 2001; http://www.sonuyari.org/ha/ha05.htm)


...

Böylece, Ankara’da oturmakta olan Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi, her Pazar günü ders vermek için İstanbul’a gelmeye başlar. Yaptığı yolculuklarla ilgili bir anısını 13 Kasım 1992 tarihinde Süleymaniye Camii’nde yatsı namazını müteakip şu sözlerle anlatmış bulunuyor:

Ankara’dan ben çıktım, Pazar günü vaaz vereceğim. Emrediyor bana, Ankara’dan atlıyorum otobüse, buraya geliyorum. Pazar günü vaazı veriyorum, hem de ziyaret etmiş, el öpmüş oluyorum. Otobüse bindim. Kalbimden bir ilahi geçiyor:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

Çok güzel bir bestesi de var.. İlahi olarak içim söylüyor, gönlüm söylüyor. Ankara’yla İstanbul’un arası dokuz saat.. Gönlüm bunu söylüyor, ben de hayret ediyorum, “Niye gönlümde bu ilahi var?’ diye.. Kendi kendime sun’i olarak zorlama yapıyorum. Diyorum ki: ‘Takıldı aklım buna, bozuk plak gibi aynı şeyleri söylüyor; başka ilahi bulayım kendime!..’

Uyuyorum, uyanıyorum; yine o ilahi.. Bütün gece bu ilahiyi talim ederek, Ankara’dan İstanbul’a geldim. Topkapı garajında indim, sabah namazını ancak orada kılabildim. Minibüse atladım. Vatan Caddesi’nde indim, camiye doğru yürüyorum. Kalbim hala aynı ilahiyi söylüyor. Geldim, içeri girdim, elini öptüm. Namazı kılmışlar, işrağı kılmışlar; oturuyor. Pırıl pırıl yüzü, mütebessim siması; gülerken güleç yüzünden güller açılıyor.. Elini öptüm. ‘Bak Es’ad, ne kadar güzel söylemiş şair!’ Orada telefon vardı duvarda, tel rafta.. Başka kitap da yoktu. İncecik bir kitap çıkarttı ordan.. ‘Bak, ne güzel söylemiş şair!’ dedi. Ben de aldım baktım:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

...

MEHMED ZAHİD KOTKU K. S. VE MEHMET ŞEVKET EYGİ

 



İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK

 

Yarım asır önce, zahirde İslamî/İslamcı kesimde yayıncılık faaliyeti yapıyor gibi görünen, gerçekte ise, Soğuk Savaş’ın İslam’ı Komünizm’e ve Sovyet Bloğuna karşı kullanma konsepti çerçevesinde “derin” güçlere çalışmış olan bir yazar, Soğuk Savaş sonrası “Yeni Dünya Düzeni”nde, farklı bir kulvarda görevine devam etti.

Mehmed Şevket Eygi'den söz ediyorum.

(Bu şahsın devletin ajanı olduğunu eski içişleri bakanlarından ve başbakan yardımcılarından Faruk Sükan’ın açıklamış olduğunu Ünal Tanık yazmıştı. Daha sonra Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de bunu açıkladı. Ancak, bu adamın ajan olduğunu anlamak için onların itiraflarını beklemek gerekmiyordu. Yazılarından belliydi.)

1989 yılında Sovyet Bloğu çökünce, Batı, Komünizm’in yerine İslam’ı “yeni düşman” olarak seçmişti.

Ancak, sözde “din olarak İslam“la savaşıyor gibi görünmemek için, ısrarla İslamcılık (Islamism) kavramını kullandılar.

İslamcılık tanımlarına bakıldığında ise, bunun, İslam’ın sosyal, siyasal ve ekonomik boyutlarının hayata geçirilmesi olduğu görülüyordu.

“Din olarak İslam” ise, müslümanların, yaşadıkları küfür rejimlerinde “devletlerine sadık iyi vatandaşlar” olarak, bireysel ibadetlerini, yine “küfür rejimlerinin izin verdiği sınırlar içinde” ifa etmeleri demek oluyordu.

*

Bu kadarının o küfür rejimlerine bir zararı yok.

Müslüman kimseye zarar vermeyecek, herkese iyilik yapacak, yardım edecek, çalıp çırpmayacak, hırsızlık yapmayacak, iyi bir yönetilen (ya da güdülen davar olacak) fakat “siyaset”e müdahil olmak, “İslam’a göre yönetmek” isterse, “İslamcı” diye hedefe konulacak.

Tabiî ki İslamcılık’la mücadele edenler sadece Batılılar değil. Onların “yerli ve milli” laik/dinsiz (din dışı) müttefikleri de canla başla uğraşıyorlar.

Kaleyi içerden işgal edip çökertmek için de, “riyakârlık ve düzenbazlık yolunda merhale katetmiş” medenî/medineli elemanları kullanıyorlar.

Yazımızın başında sözünü ettiğimiz duayen boşboğaz bunlardandı.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın yazılarına bakıldığında, psikolojik savaş, manipülasyon/yönlendirme ve propaganda tekniklerini çok ustaca kullandığı farkediliyordu.

Propaganda faaliyetinin en temel ilkesini, bir fikri tartışmaksızın, salt iddia düzeyinde ileri sürme oluşturur.

Çünkü tartışmaya başladığınızda, şayet fikriniz temelsiz ise, zaafları ortaya çıkar. Tartıştıkça, çırpındıkça batarsınız. En basit bir karşı çıkış, sizi yerle bir edebilir.

Bu yüzden, propaganda faaliyetinde sadece iddialar ortaya atılır ve sanki bunlar, ispatlanmasına ihtiyaç bulunmayan apaçık gerçeklermiş gibi bir izlenim verilmeye çalışılır.

İkinci ilkeyi, iddianın en basit, yalın, kısa ve öz biçimde dile getirilmesi, en düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde sloganik formatta tutulması oluşturur. (“Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözü gibi.. Mevzubahis olan vatansa, başka insanların canı da, malı da, hürriyeti de, şahsiyeti de, namusu da teferruat mıdır?! Bir insan için bir vatana sahip olmanın anlamı nedir?.. Bunlar olmazsa, vatanın bir anlamı var mıdır?.. Mesela Hz. İbrahim a.s., “Mevzubahis olan vatan, o halde, başımızdaki Nemrut‘a itaat edelim” mi demeliydi?!)

Propaganda faaliyetinin temelini oluşturan üçüncü ilkeyi, söz konusu iddia ya da iddiaların inat ve ısrarla sürekli tekrarlanması, bozuk plak gibi yinelenmesi, temcit pilavı gibi sürekli sofraya getirilmesi oluşturur.

Çünkü genelde insanlar, bir propaganda ustası olan Hitler‘in Kavgam’ında fade ettiği gibi, bir yalanın sürekli tekrarlanacağına ihtimal vermezler. Pekçok insan, bir iddiaya, sırf sürekli tekrarlandığı için inanır.

Hatta, insanlar, böylesi sık tekrarlanan büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha kolay inanırlar.

Çünkü, o kadar büyük bir yalanın uydurulabileceğini ve böyle pervasızca tekrarlanabileceğini düşünmek istemezler.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın, psikolojik savaş tekniklerini çok ustaca kullandığını söylemiştik.

Asıl görevi ya da hizmeti İslamcılık’la mücadele, fakat bunu “yutturmak” için, yanına Kemalizm ve Moiz Kohen eleştirisi koymayı da ihmal etmiyordu.

Ona yazdıran “derin”ler için bunun bir zararı yoktu. Çünkü hitap ettiği kesim zaten bunlara karşı.. Fakat çoğu, sırf sevmedikleri Kemalizm’e ve Moiz Kohen’e de çatılıyor diye, İslamcılık düşmanlığı yapılmasına razı olacak kadar da kendilerinden ve dünyadan habersizler.

Bir başka kurnazlığını, reformculuk, Fazlurrahmancılık vs. gibi bir yığın bozuk akımı sıralayıp araya İslamcılığı da sokuşturması oluşturuyordu.

*

Küfre düşmeyi umursamadığı da malumdu..

Çünkü, bütün İslamcılıkların sapıklık olduğunu yazabilecek kadar azgınlık ve şirretlik sergiledi.

“Bütün” kelimesini kullanmasa tevil kapısı açık kalacaktı.

Fakat buna gönlü razı olmadı, o kapıyı kendisi kapattı.

İslamcılığa “mutlak” olarak karşı çıktı, “takyid” etmedi.

İslamcılığı bu şekilde aşağılamanın son tahlilde İslam’ı aşağılamak olduğunu anlayamıyor muydu?

Rüşvetcilik kötüyse, bunun nedeni rüşvetin kötü olmasıdır. Rüşvetin iyisi olmaz, dolayısıyla rüşvcetciliğin de iyisi olmaz.

Eczacılık iyidir, çünkü ecza iyidir, faydalıdır.

Siyasetcilik kavramı ise nötrdür, çünkü siyasetin iyisi de, kötüsü de olur.

 “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyen bir adamın ise, İslam’ı değer bakımından nötr bir şey olarak da görmediği, tümden sapıklık olarak gördüğü anlaşılır.

Allahu Teala onun maskesini Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlığı yapmış bir generalin eliyle düşürmeseydi bile, aklı olan, bu çarpıtmayı ancak bir ajanın yapabileceğini anlardı.

*

Bu şahıs, “Şeytanî ve deccalî şer güçleri İslamı bozmak, tahrif etmek, içinden yıkmak için; … İslamcılık, … cereyanı çıkartmışlardır” diyordu.

Tabiî, İslamcılık tabirinin önüne ve ardına başka şeyler ekliyor ki, aldatabilsin. Zehiri bal içinde sunarlar, altın kâse de onun suç ortağı.

Ancak, İslamcılık cereyanı ile “seytanî ve deccalî şer güçler” arasındaki ilişkiyi açıklama, gösterme ve ispat etme ödevini, “yalan”a dayalı propagandanın bir sonucu olarak, ısrarla ve inatla, ifadan kaçındı.

Oysa, iddiasını ispat etmesi, İslamcılığın sapıklık demek olduğunu ve şeytanî güçlerle bağlantısının bulunduğunu delilleriyle kanıtlaması gerekirdi.

Delil getiremediği için, kendi satılmışlığını ve şerefsizliğini belgelemiş oldu.

Aslına bakılırsa, şerefsizlik kelimesi, bunun karakterine nisbetle bir asalet unvanı gibi durmaktadır.

Ona şerefsiz demekle, şerefsiz kelimesine zulmetmiş, bu kelimeyi ziyan etmiş oluyoruz.

*

Bu, kimlerin ajanı olduğunun gizli kalmasından dolayı zıvanadan çıkan uygar şımarığa göre, İslamcı olan Babanzade Ahmed Naim BeyŞeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Akif vs. “sapıklık” cereyanının öncüleri..

Ve, bu sapığın iddiası çerçevesinde düşünülürse, bu saygıdeğer isimler, “seytanî ve deccalî şer güçler” tarafından ortaya sürülmüş kişiler. 

Kendisi ise değil.

Böylece, İslamcılığa savaş açmış olan Haçlı Batı dünyası da, bu “seytanî ve deccalî şer güçler”le mücadele eden kutlu ve mübarek güç olmuş oluyor.

*

16 Kasım 2021 tarihinde yeniakit.com.tr’de “Merhum Mehmet Şevket Eygi'nin pişmanlığı: İki şeyhi dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı” başlığıyla bir haber yayınlanmıştı.

Haberde şöyle deniliyordu:

2019 senesinde Hakk'a yürüyen gazeteci-mütefekkir Mehmet Şevket Eygi'nin bilinmeyenlerine dair dikkat çeken bir yazı kaleme alındı. Aydın Başar, "İrfan Dünyamız" internet sitesinde yayınlanan yazısında, Eygi ile anılarını kaleme aldı.

Eygi’nin laflarını kaydeden Aydın Başar’ın şu cümleleri dikkatimizi çekti:

Kelimesi kelimesine not aldığım dikkat çekici sözlerinden birisi de şuydu: “İki büyük şeyh efendinin sözünü dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı. Bütün gazetelerim elimden çıktı, gırtlağıma kadar borca battım. Birincisi Mehmed Zahid Kotku Efendi; ‘Gazeteyi hemen bırak, başkasına sat’ dedi. Sami Ramazanoğlu Efendi de beni hususi yanına çağırtıp ‘Çok eleştirilerde bulunuyorsun bunu yapma’ dedi. İkisini de dinlemediğime çok pişman oldum.”

Onun başında bulunduğu gazetenin çıkmasına vesile olan zat, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’di.

Eygi’nin gazeteden elini çekmesini isteyerek onu mu kurtarmaya çalışıyordu, yoksa müslüman kitleyi mi onun şerrinden halas etmek istiyordu, bilemem.

Ancak, merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu rh. a.'in de onun faaliyetinin bir provokatörden beklenecek türden olduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

*

Adam, “mutlak” ifade kullanmak yerine “Bazı İslamcılıklar bozuktur, şöyledir böyledir vs.” dese, ifadelerini “takyid” etse, gerçek niyetinin ve artık azmanlaşıp azgınlaşmış olan bozgunculuğunun farkında olduğumuz halde, yaptığını görmezden geleceğiz.

(Aslında kimin uşağı olduğu da bizi ilgilendirmiyor, Cehennem’e kadar yolu var. Fakat bir piyon olarak “İslam karşıtı operasyon”da yer alır, “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek İslamcılığa saldırırsa, üstüne üstlük iddiasını ispat yükümlülüğünü bile iftiralar eşliğinde hakaret ettiği kesimlere yıkmaya kalkışırsa, muhataplarının ona cevap verme hakkı, daha önemlisi sorumluluğu doğar.)

Fakat, İslamcı kesimin basiretsizliği, firasetsizliği, cahilliği, vurdumduymazlığı, nemelazımcılığı, unutkanlığı, saflığı vs. yüzünden o kadar gemi azıya almıştı ki, lafı dolandırmaya bile lüzum görmüyordu.


MEHMED ZAHİD KOTKU OLMAK

 










Yeni Şafak gazetesinin bazen İslamcı, bazen Kemalist olan yazarı İsmail Kılıçarslan, Halil Konakçı adlı bir imama kendince ayar vermeye çalışırken lafı Mehmed Zahid Kotku rh. a.'e getirmiş.

Şöyle diyor:

Açık konuşacağım: Sözgelimi Mehmet Zahit Kotku merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir. Hacı Veyiszade merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir.

Hacı Veyiszade yahut Mehmet Zahit Kotku Allah’ın dininin emir ve yasaklarında bir gevşeklik gösteren adamlar mıydı? Hayır ve asla. Halil Konakçı’dan daha mı azdı ilimleri ve kitleleri? Hayır ve asla.

Sen Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ne kadar tanıyorsun?

Kaç kitabını okudun?


*

2018 yılında, Nazım Kıbrısî'nin müridi Mehmet Şevket Eygi'nin "rüyalı" bir yazısına cevap verirken şunları yazmıştım:

Mehmed Şevket Eygi, son yazısında bir rüyasından bahsediyor. (...)

Şöyle diyor: 

[Yazma konusunda] Beni teşvik eden iki husus var: ... İkincisi: Sadece bu fakiri bağlayan bir rüyadır. Bundan beş sene kadar önce rüyamda, yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zatı gördüm, elini öptüm, bendenizi üç kelimelik bir cümle ile taltif buyurdular. Bu iki hadise bana şevk verdi.

(...)  Gelelim “yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zat“a..

Bunun da ismi yok..

Acaba, Kıbrıslı soytarı Nazım olabilir mi?

Malum, bu Mehmet Şevket’in “mürşid”i Kıbrıslı Nazım’dır. ...

Üç yıl önceydi.

Rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. (ki Turgut Özal ve Erbakan gibi isimlerin şeyhidir), içinde bulunduğu bir topluluğa beni “Bu, sufîdir” diye takdim etmiş, sonra da, tasrih etmeksizin ve müşahhas bir şekilde dile getirmeksizin bir hatama/günahıma işaret ederek beni ikaz etmişti. Rüyamda, kast ettiği günahımı bilmekteydim.

Mehmed Zahid Efendi’yi rüyamda ilk kez 1991 yılında, İslâm Dergisi‘nin Kasım sayısı için, vefatının yıldönümü münasebetiyle “Hocaefendi rh. a.’i Anarken” başlıklı yazıyı kaleme aldığım sırada görmüştüm. Havada uçarak onun bulunduğu yere gidiyor ve bir cemaatle birlikte ardında namaz kılıyordum. Ondan beş altı ay kadar önce de Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi ile ilgili bir yazı kaleme almıştım ve onu da o sırada rüyamda görmüştüm. Rüyadaki dikkate değer ayrıntılar, yanımda bir mushafın bulunuyor olması ve ortamın olağanüstü nurlu/aydınlık/ışıklı olmasıydı. Mevlana Celaleddin-i Rumî‘yi de rüyamda gördüm. Fakat şu bilinen resimdeki gibi değil, Eflakî’nin tasvir ettiği şekilde gerçek suretinde.. Bana ilimle ilgili birşey söylemişti, fakat günlük tutmak ve bu tür rüyalarımı kaydetmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için, ne söylediğini unutmuş durumdayım.

Senin birini kendi yarım aklınla mürşid-i kâmil ilan etmen, sonra da ismini vermeden onu referans göstermen bir anlam taşımaz.

Bundan altı yıl önce Fethullah‘ın “evliya”lığına Erdoğan‘ın bile itirazı yoktu.

The Cemaat‘ten birisinin Fethullah’ı rüyasında görmüş olması, ne ifade ederdi?

Dinî hizmetlerde ve meselelerde rüyaların kendi başına bir önemi yoktur.

Esas olan, edille-i şer’iyyedir, Şeriat‘in delilleridir.

Falanca “yaşayan âlim zat”ın senin hakkındaki yersiz, lüzumsuz, hatalı hüsnüzannı seni aklamaya yetmez.

Kendi kafandan mürşid-i kâmil ilan ettiğin bir İngiliz ajanını rüyanda görmüş olman da değer taşımaz.

Değil Nazım‘ı, Mehmed Zahid Efendi gibi bir zatı bile rüyanda görmüş olsan, yine önemi yoktur.

Çünkü, devlet-düzen ayrımı konusunda Şeriat‘e aykırı bir düşünceyi, ucu putperestliğe varan Faşizm ideolojisini savunuyorsun.

Allahu Teala insanı, rüyalarıyla da imtihan edebilir.

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda ne kendi rüyalarının, ne de başkasının rüyalarının herhangi bir değeri yoktur.

Senin için mazeret teşkil etmezler.

Hayatü’s-Sahabe‘de nakledildiğine göre, Hz. Aişe validemiz Hz. Osman’ın kanını dava ederek Hz. Ali’ye karşı harekete geçtiğinde, Ammar bin Yasir r. a., “Ben de biliyorum ki Aişe, Resulullah’ın Cennet’teki zevcesidir, fakat Allahu Teala, bakalım hakkı mı öne alacağız, yoksa Aişe’ye itaati mi diye bizi onunla imtihan ediyor” anlamında konuşmuştu. (Hz. Osman’ın katillerinin kısası için izlenecek prosedür konusunda iki tarafın ictihadı farklıydı, fakat Hz. Ali’nin emirlik hakkı vardı, onun ictihadına tabi olunması gerekiyordu.)

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda insan kendi rüyasını da, başkalarının rüyalarını da dikkate almamak, önemsiz görmek durumundadır.

Değil şeyhleri, (farz-ı muhal) Peygamber Efendimiz s.a.s.’i bile rüyanda görsen (Ki O'nun rüyanda Şeriat'e aykırı birşey söylemesi imkânsızdır, fakat öyle olduğunu farzedelim), durum değişmez. Ve değil Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyanda görmen, O’nu gerçek hayatta görsen ve O’nun tarafından Cennet’le müjdelensen (rüyada değil, gerçek hayatta), bu yine de, senin sonraki hayatında hiç hata yapmayacağın, günaha düşmeyeceğin anlamına gelmez. Hataya düşebilir, günah işleyebilirsin, ve Allahu Teala sana tevbe nasip edip günahını affedebilir, Cennet’e öyle koyabilir.

Mesela Zübeyr bin Avvam r. a., Resulullah s.a.s. tarafından Cennet’le müjdelenmişti. Ve Hz. Ali r. a. ile bir savaş ortamında karşı karşıya geldiklerinde Hz. Ali ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmıştı:

“Zübeyr, Allah aşkına sana söylüyorum, hatırlıyor musun biz falan yerdeydik, Resulullah geçiyordu, sana hitaben, ‘Zübeyr, Ali’yi seviyor musun?’ dedi. Sen de, ‘Sevmez miyim, dayımın oğlu, (büyük) amcamın oğlu ve dinimden’ dedin. O tekrar, ‘Dikkat et, gün gelecek, haksız olduğun halde onunla savaşacaksın’ buyurduydu.” Zübeyr hemen, “Elbette, tabiî. Resulullah söyledikten sonra onu unutmuştum. Ama işte şimdi (sen söyleyince) hatırladım. Vallahi ben seninle savaşmam artık” dedi ve Zübeyr, safları yara yara geri dönüp gitti. (Said Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Siyre, İstanbul: Millî Gazete, s. 542.) * 

*

Kılıçarslan söz konusu yazısında şöyle diyor:

Şimdi soru şu: Halil Hoca çok açık giyinen kadınlara “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” dediğinde çok açık giyinen kadınlar üzerindeki etkisi “hoca çok haklı” cümlesi mi oldu yoksa “yahu bu ne ayıp bir benzetme” cümlesi mi oldu? Dahası, Halil Hoca bu kadınların abilerine, babalarına, kocalarına “namus” üzerinden çeşitli imalarda bulunduğunda o abiler, o babalar, o kocalar ne hissetti?

İmamın sözleri arasında namus diye bir kelime geçmiyor. Kılıçarslan'ın abartması.

Kıskanmadan söz ediyor. Laflarında bir ima aranacaksa, "Demek ki bunlar kıskanmıyorlar"dan ibaret.

İma ettiği şey bu.. 

Bu da yanlış olabilir.. Belki kıskanıyorlardır da söz dinletemiyorlardır. 

Fakat Yeni Şafak yazarının işi "çeşitli imalar"a getirip bağlaması, lafı namus kavramına taşıması, son derece çirkin.

Çünkü imamın “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” şeklindeki tespitinde bir yanlışlık yok.

Bu kadarı da söylenmeyecekse emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme) nasıl yapılacak?

*

Mezkur imamın varlığından, Kılıçarslan'ın konu edindiği sözlerini aktaran odatv sayesinde haberdar olmuştum.

Odatv'nin haberinde şu ifadeler yer alıyor:

Çeşitli aralıklarla Cumhuriyet’i ve laikliği açıkça hedef aldığı konuşmalar yapan, Ankara Melike Hatun Camii İmamı olarak bilinen Halil Konakçı, bu kez kadın-erkek eşitliğine karşı provokatif ifadeler kullandı.

İmam Halil Konakçı daha önce de Bursa’da Mihraplı Camisi’nde verdiği vaazda Sezen Aksu’yu hedef alıp hilafet çağrısı yapmıştı. Konakçı, “O sahip olsaydı başımızda, o makam hala başımızda olsaydı ne başörtüsüne ne çarşafa ne sarığa ne minareye ne ezana kimse konuşamazdı. Biz o makamı geri istiyoruz arkadaş. İslâm adına istiyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

İmdi, bu odatv her yerde gözü kulağı olan, herkesi takip edip fişleyen bir istihbarat örgütü (gizli servis) olmadığına göre, nasıl oluyor da böylesi konuşmalardan anında haberdar oluyor?

Böyle bir imamı gidip camide dinleme zahmetine katlanan cami cemaatinden sıradan bir vatandaş, rahatsız olsa bile tutup bu sözleri odatv'ye taşımaz.

Hele de imamın konuşmalarını dinleyip geçme yerine kaydedecek kadar fanatik bir takipçiyse..

*

Tezgâh böyle işliyor.

Önce "dövülecek" kişi ile ilgili kayıtlar odatv gibi mecralara ulaştırılıyor.

Olay köpürtülüyor.

Gerekiyorsa devreye siyasetçiler de konuluyor.

Ardından, dövülecek kişi ile aynı mahalledeki "bağlantılar" devreye konuluyor.

Suret-i haktan gelerek, kısmen savunuyormuş gibi görünerek bir de bunlar dayak atıyorlar.

"Tamam onlar haksız da, kardeşim sen de biraz ölçülü ol, böyle de olmaz ki" diye konuşturuluyor.

*

Gelelim geçen yüzyılın müstesna şahsiyetlerinden Mehmed Zahid Kotku rh. a. hazretlerine..

Şu satırlar, onun bir kitabında yer alıyor:

Bir hatıra

Yahya Efendi Dergâhı'ndan gelen bir zat şöyle bir hikaye nakletti:

Müslümanların başına gelen bu çirkin hareketlerin her zaman tekerrür etmekte olduğu malumdur. Bu sene (1979) hacca gidecek müslümanlardan, güya himaye ediyorlarmış gibi görünerek, onlardan sıhhat raporu isterler. Bir zat doktora müracaat etmiş, o da muayenehanesinde gözlerinin gördüğünü, kulaklarının işitttiğini ve ayaklarının sağlam olduğunu belirterek "sağlam" diye rapor vermiş. O zat da doktor beye demiş ki: "Müsaade ederseniz benim de size bir sorum var." Doktor bey de "Buyurun" demiş. "Efendim, siz bu camiyi görüyor musunuz? Müezzin efendinin ezanını duyuyor ve camiye gidebiliyor musunuz?" demiş. Tabiî cevaplar menfî olduğundan "Kusura bakmayın ama sizin gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, ayaklarınız da herhalde topal olacak ki, asıl tedavi size lazım" demiş. (Nefsin Terbiyesi, İstanbul: Seha Neşriyat, 1994, s. 51-2.)

 Bunu beğenmediyse şu ifadeleri okusun:

"Çocuklar, Allah'tan şeker isteyin, bakalım verecek mi?" (...)

Diğer birisi de, "Çocuklar! Allah'ın (haşa) resmini çiziniz!" diye emreder. (...)

İnsan öyle zannediyor ki, bunlar muhakkak delidir. Zira bir parça aklı olan, böyle cinayeti irtikab edemez. (...)

Mantığınız bu kadar basit birşeyi halledemiyorsa, insan diye gezmeye de hakkınız olmasa gerektir. Bu yaramaz insanlar bunları bilmez değildirler. Fakat ne yazık ki, beş on kuruş için ya satılmıştır veya tam kâfirdirler.

İnançsız insanlar, beşeriyet için mutlaka pek büyük bir beladır. ... Bu kâfirlere itaat edip boyun büken zavallılara da ne demek lazım olduğunu artık sen söyle.. (s. 24-5)

*

Kılıçarslan adlı cesur cahilin yazısının ilk cümleleri şöyle:

Âyet-i kerime şöyle: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

Dikkat isterim. Peygamber’e (s.a.v) bir uyarı olarak gelen bu âyet, Müslümanların toplumsal olarak zayıf oldukları Mekke döneminde değil, başat unsur oldukları Medine döneminde nazil olmuş. Yani şu: Müslümanların toplumsal üstünlüğü elde ettikleri bir atmosferde bile âdetullah ve sünnetullah hikmeti, güzel öğüdü önceliyor ve mücadelenin “en güzel şekilde” yapılmasını şart koşuyor.

Bunun yazan şahıs, Fethullahçılar söz konusu olduğunda en çirkin lafları makinalı tüfek gibi peşpeşe sıralayan adam..

Benzerleri gibi, geçmişte Fethullah'a ve adamlarına "yağ" çekmiş biri..

Mesela Twitter'daki bir paylaşımı şöyle:

FETÖ denen pislik yapıyı bundan daha iyi anlatan hiçbir şey yok neredeyse. Vatansız, kimliksiz, renksiz bir nesebi gayri sahihler sürüsü...

Yazılarında da onları ifade için sıkça PİÇ tabirini kullanıyor.

Peki o nesebi gayri sahih ilan edilen, piç diye yaftalanan insanların birer anası babası, kardeşleri, çocukları, yeğenleri, teyzeleri, halaları, amcaları, dayıları yok mu?

Böylesi laflar karşısında onlar ne hissediyorlardır?

Aynı konumda olsanız siz ne hissedersiniz?

Böyle konuşan adam, sıra Kemalistler'in yararı için din istismarı yapmaya gelince de âyet-i kerîmeyi gözümüze dayıyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

*

Bari bu şahsın yazısının başlığını da verelim: 

"Halil Konakçı kasap mı?"

Çünkü imam, “Kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık" demiş.

Uyanık ya, sözde soru sormuş oluyor, imama "kasap" dememiş oluyor.

İmdi, sözü edilen açık saçık kadınların günah işlediği kesin.. 

Hepsinin değilse de önemli bir bölümünün "ziynetlerini teşhir" için böyle yaptıkları malum..

Buna karşılık, bu cesur cahilin nesebi gayri sahih diye nitelendirdiği, piç diye vasıflandırdığı insanlar için bunu söylemek açıkça iftira.. 

Münafıklara özgü yalancılığın en çirkini..

*

İmam bir günahı zemmederken "et" benzetmesi yaptı diye ona kasaplık mesleğini reva görüyorsan, yüzbinlerce insanı piç ilan etmenden hareketle sana nasıl bir mesleği yakıştırmalıyız?

(Sağ gösterip sol vurmak derinlerin vazgeçilmez taktiklerinden biridir. Umarım Halil Konakçı da “oyunu sonradan ortaya çıkacak Karaman koyunları”ndan değildir.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...