kazım karabekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kazım karabekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSTANBUL'UN DOĞUSUNDA, ANKARA'NIN ORTASINDA BİTMEYEN OYUN: OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI CURZON-ATATÜRK KUMPAS VE KOMPLOSU

 









Selanikli zampara diktatör Atatürk’ün “manevî kızları”ndan Afet İnan’ın M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) adlı kitabı, zamparanın tutmuş olduğu günlüklerdeki notlara dayanıyor.

Gizli saklı işlerin adamı zampara, 10 Temmuz 1918 Çarşamba ve 11 Temmuz Perşembe günleri için günlüğüne şunları yazmış:

“Bu iki günün suret-i güzerânını (geçiş şeklini) yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana (unutuşa) karışmasında ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.”

Kendisi için doğru, insanlık için yanlış bir hüküm.

Kendisi hakikati daima gizledi.. Bol bol yalan söyledi.. Deccallik yaptı (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı” anlamına gelmektedir).

Bütün hayatı böyle.. Yalan üzerine kurulu.. 

Hakikati söylüyor gibi göründüğü zamanlarda bile eksik ve yanlış anlaşılacak şekilde söyledi.

Mesela Erzurum Kongresi’nde (hempası Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken gece, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e, millete vaat ettiklerinin tam tersini yapacağını, devleti yıkacağını, kendisinin başına geçeceği yeni bir devlet kuracağını, İslamî tesettürü ve Kur’an harflerini yasaklayacağını, millete zorla gâvur şapkası giydireceğini söylüyor, fakat bunun için İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu onlardan da saklıyordu.

Hakikati tam söylemiyordu.

Hakikatleri gizlemeye, gizi saklı işler çevirmeye çok önceden başlamıştı.. Nitekim günlüğünde bunu itiraf ediyor.

Selanikli Türkiye’de iktidarı ele geçirince tümden “hakikati gizleyen” bir düzen kurdu.. Kendisinin kurduğu hükümetlerin ilk bakanlarından Dr. Rıza Nur’un, hatıratını Türkiye’de yayınlatmayı aklından bile geçirmemiş olmasının nedeni budur.. Gözünün önünde Kâzım Karabekir örneği vardı.. Onun, basılmış kitabına el konulup imha edildi.. Bu yüzden, hiç kimse o dönemde Selanikli aleyhinde herhangi birşey yazmaya, onunla ilgili gerçekleri dile getirmeye cesaret edemedi. (Latife Hanım’ın yazdıkları da gün ışığı görebilmiş değil.)

Ölümünden sonra da, kendisiyle ilgili bir “yalanları koruma, hakikati gizleme” kanunu çıkarıldı.

*

Zampara deccal Atatürk, 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü için ise günlüğüne şunları yazmış:

“Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve hayatiyemi (düşünce ve yaşam sırlarımı) bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim. Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut (zapta geçirilmiş, kaydedilmiş) bir hatıra ve mecmuam yoktur.”

Yazdıklarını mahvetmedi (silip yok etmedi), fakat onun yerine, Filistin cephesinde İngiliz ordusunun karşısında palaspandıras kaçarak Osmanlı Devleti’ni mahvetti.

Birinci Dünya Savaşı’nı Almanlar yenildiği için kaybetmedik, Selanikli zamparanın Filistin'de yol açtığı bozgun yüzünden kaybettik.

Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Osmanlı Devleti’nin külliyen ortadan kaldırılması gerekiyordu..

Bunu da yaptı.. İngilizler sayesinde.. Onlarla anlaşarak.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu şekilde dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Bu gizli anlaşmanın (komplonun) herkesten önce farkına varan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi idi..

O yüzden, Padişah Vahideddin’in Selanikli zamparayı Anadolu’ya (padişah vekilliği ve Anadolu genel  valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle göndermesini engellemeye çalıştı.

Yapamadı. Söz geçiremedi.

Sonraki yıllarda birçok kişi olayın içyüzünü anlamayı başardı, fakat memlekette artık “herkesin hakikati gizlemek zorunda olduğu” bir düzen kurulmuştu.

Hakikati söylemek hayatî tehlike içeriyordu. Sağlık için ölümcül derecede zararlıydı.. Canını seven sustu.

Sonradan uyanan kişilerden biri, Kâzım Karabekir’di.

Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunları yazmış bulunuyor:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Evet, İngilizler, açıkça, Selanikli zamparanın Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilmesini istemişlerdi.. Kod adı Black Jumbo olacaktı.

Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinden iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngiliz donanması Çanakkale’yi geçip İstanbul’a demir atmıştı.

Aynı gün (Osmanlı’nın İngilizler karşısındaki bozgununu Filistin’de üstün bir muvaffakiyetle gerçekleştirmiş olan) Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, İngiliz subayların yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu sermişti.. Anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi olduğu halde.. Tencere ile kapak buluşmuştu.

Ocak 1919’un ortalarına kadar olan iki aylık süre içinde Selanikli zampara ile İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru), Rauf Orbay’ın tabiriyle “müteaddit defalar” başbaşa yalnız görüşerek (İngiliz hükümetinin Türkiye’den sorumlu yetkilisi Lord Curzon’un projeksiyonu çerçevesinde) sonraki aşamayı planlamışlardı.

Curzon’un İngiltere Başbakanı Lloyd George’a da kabul ettirdiği plan şuydu: Anadolu’da laik (siyasal dinsiz, siyasal kâfir) yeni bir Türk devleti kurularak Osmanlı Devleti ve İslam Halifeliği tarihe gömülecek, bunların hukukî varlığına son verilecekti.

Ancak bunu dışarıdan zorlamayla gerçekleştiremezlerdi.. Bunu onlar hesabına Selanikli zampara yapacak, karşılığında da Türkiye’yi babasının çiftliği haline getirme imtiyazına sahip olacaktı.

Bunun için öyle bir mizansen (ya da tiyatro oyunu) kurgulanmalıydı ki, Selanikli zampara İngiliz ajanı değil de “vatan kurtaran korkusuz fedakâr aslan” olarak bilinmeliydi.

*

İşte, Sadrazam Damat Ferit’in dikkat çektiği üzere Selanikli’nin Anadolu’ya gönderilmesini istemeleri, bu hedefe yönelik ilk adımdı.. Karadeniz’deki karışıklıkları bahane ederek Osmanlı Hükümeti’nden, oraya bir yetkili gönderilmesini “resmen” istediler.

Resmî yazıda Selanikli zamparanın ismini anmadılar, fakat şifahî (sözlü) olarak ilettiler.. Memleketteki pekçok siyasetçi, bürokrat ve aydını tutuklayıp Malta’ya süren İngilizler, Selanikli için Anadolu yollarına kırmızı halı döşüyorlardı.

Padişah Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin itirazına kayıtsız kalmasının nedenlerinden biri buydu. (Başkasını göndermek isteseydi İngilizler vize vermezlerdi.) Fakat tek neden bu değildi, hakikatleri daima gizlemeyi mükemmel bir oyunculuk yeteneğiyle harikulade şekilde başaran Selanikli zampara, müstesna dalkavukluğuyla Padişah’ı kendisinin sadakat ve samimiyetine inandırmıştı.

Padişah, Şeyhülislam’ın ifade ettiği gibi, Selanikli’yi kullanarak İngilizler’e oyun oynayabileceğini zannediyordu. Oyuna getirildiğinin farkında değildi.

İngilizler'in , Osmanlı Hükümeti'nden, Selanikli zamparayı Anadolu'ya "yetkilendirilmiş" bir görevli olarak göndermesini istemişken, dünya kadar para, kalabalık bir maiyet (ekip) ve (Padişah'ın ve Sadrazam'ın bile altında olmayan) iki otomobille Samsun'a çıktıktan sonra onun geri çağırılması talebinde bulunmaları, oyunun (tiyatronun) ikincisi perdesini oluşturuyordu.

*

Böylece Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti İngiliz işbirlikçisi hainler olarak gösterilirken, onları dinlemeyerek Anadolu'da kalan Selanikli zampara (sanki Filistin'de İngilizler'in önünden yel yepelek kaçan, onlara zahmetsiz bir zafer hediye edip savaşın kaybedilmesini sağlayan o değilmiş gibi) İngilizler'e kafa tutan kahraman gibi takdim edilmiş oluyordu. 

İstihbarat (gizli servis) oyunlarının virtüöz mucidi İngiliz keferesi oyunu iyi kurmuştu; tazı yerine koyduğu Osmanlı'yı böyle ters köşeye uçururken, Black Jumbo olarak hizmete almış olduğu ajanına da kendisine rol icabı kabadayılık taslayıp tavşan gibi kaçması talimatını vermiş bulunuyordu. 

Selanikli zampara Black Jumbo, Anadolu'da İngiliz'in "örtülü" desteği eşliğinde ağını örecek, yedi ayı aşkın bir süre Erzurum senin Sivas benim diyerek nutuk atıp dolaştıktan sonra 27 Aralık 1919'da, İngiliz ve Fransız askerlerinin kontrolü altındaki Ankara'ya intikal edecekti. 

İki - iki buçuk ay sonra, Mart 1920'de bu işgal güçleri Ankara'yı mutemet adamları Black Jumbo'ya teslim edip çekilecek, buna karşılık, aynı ay içinde İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı (milletvekilleri mecilisini) kapatarak, Selanikli zamparanın bir ay sonra açacağı TBMM için zemini müsait hale getireceklerdi.

*

Bu arada İngilizler, Selanikli zamparanın “vatan kurtaran aslan yürekli Hasan” gibi görünmesi için Yunan’ı da devreye koydular. Yunan, İzmir’i işgal etti.

Selanikli, Anadolu’da durduk yere yeni bir devletin çatısını kuramazdı, Filistin’de İngiliz’in önünden kaçmış olan adamın Yunan’ı memleketten kovup kaçıran adam haline getirilmesi gerekiyordu.

Yunan’ın İzmir’e çıkarma yapmış olması, Yunan’ı memleketten kovma iddiasındaki Selanikli’ye milletin inanıp güvenmesini, şartsız destek vermesini sağlayacaktı.

Nitekim “Black Jumbo” Selanikli zampara da bu gerçeği itiraf etmiş bulunuyor:

 “Ankara’da bir hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm. Mustafa Kemal’in … eşinin güzel, zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, … Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş..”

(Bilâl N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, C. 5, Ankara: Türk Tarih Kurumu Y., 2005, s. 264.)

*

Tıpkı İnönü gibi konuşarak “Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini” söyleyen Karabekir Paşa olayı nihayet çözmeyi başarmış, fakat bu anlaşmayı (Selanikli’nin İngilizler’le anlaşarak Black Jumbo haline gelişini), İngilizler’in (komünist devrimini yapmış olan) Ruslar’a karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet (direniş) cephesi kuramayacaklannı anlamalarına bağlaması hatalı bir analiz.

Rusya’ya (Sovyetler Birliği’ne) Osmanlı Devleti de geçit vermezdi.

Zaten İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile Rusya, Almanya’ya karşı aynı safta yer aldılar.

İngilizler’in Selanikli zamparayı istihdam etmiş olmalarının asıl nedeni Osmanlı Devleti’ni ve İslam Hilafeti’ni ortadan kaldırmak istiyor olmalarıydı.. Türkiye’de İngiliz ilke ve inkılaplarının sözde anti-emperyalist yerli-milli bir görünüm ve ambalaj içinde hayata geçirilmesi için bu anlaşmayı yaptılar.

Türk devletine (Osmanlı Devleti’ne) ve Türk milletine muazzam bir oyun oynadılar.

Mevcut Türk devletinin yönetici kadroları, oyuna getirilmiş bir milletin çocukları olduğumuzu söylemeyi izzet-i nefislerine ya da gurur ve kibirlerine yediremedikleri için bu gerçeği itiraf etmekten kaçınıyor, “Acımadı kii, acımadı kii…” diyen şamar oğlanı yenilmiş çocuk tavrı sergiliyorlar.

Buna karşılık İnönü gerçeği komplekssiz bir biçimde dile getirmiş, İngilizler’e olan minnettarlık ve şükran duygularını samimiyetle ifade etmiş bulunuyor. (Millî bayramlar gibi vesilelerle Selanikli Black Jumbo’yu rahmet, minnet ve şükranla ananlar aslında onun velinimeti İngilizler’i rahmet, minnet ve şükranla anmış olmaktadırlar. Asıl adres ya da son durak orası.)

*

Türk devleti, Black Jumbo ile birlikte istiklalini kaybetti.

İstiklal Marşı yazıldı fakat istiklal gitti.. Ruhuna Fatiha okundu.

Osmanlı Devleti, her ne kadar siyasetçi ve bürokratları İngilizci, Fransızcı, Almancı, Rusçu vs. olabiliyorlardıysa da, devlet başkanlığı düzeyinde “satılmış” hale gelmiyordu.

Devlet, isterse falan yabancı devletle, isterse de filan devletle anlaşabiliyordu. Mesela 1850’lerde (Kırım’da) ve 1876’da Rusya ile savaşıp İngiltere ile yakınlaşırken Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile karşı karşıya gelebilmişti.

Bugünse Türkiye, Avrupa-ABD bloğunun “azat kabul etmez müttefiki” durumunda.

Merhum Erbakan, 1990’lı yıllarda bu prangayı ayağımızdan çıkarmak, yeniden “bağımsız/müstakil Türkiye” olarak ayağa kalkmamızı sağlamak için D-8’ler projesini başlattı.. Fakat Batılılar’ın TSK ve MİT’teki “satılmış ve hain” işbirlikçileri, efendileri dış güçlerin talimatları doğrultusunda ona karşı harekete geçtiler.

Türkiye’nin bağımlılığının (köleliğinin) temellerini sağlamlaştırdılar.


UŞAĞI CEMAL GRANDA, MUSTAFA ATATÜRK’TEN AKTARIYOR: “PADİŞAH VAHİDEDDİN BENİ İNGİLİZLER’İ VATANDAN KOVMAM İÇİN GÖREVLENDİRDİ”

 








“Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk.”

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda konuya böyle girmiş.

Kaynağımız, “Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri: Atatürk’ün Oniki Yıl Hizmetini Gören Cemal (Çelebi) Granda’nın Hâtıraları” adlı kitap.

Yayına hazırlayan, Turhan Gürkan. 

İstanbul’da 1971 yılında Fer Yayınları tarafından yayınlanmış.

Kitabın 164-167’nci sayfaları arası, yazımızın başlığında ifadesini bulan konuyla ilgili.

Evet, Granda, “Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk” diye söze başlıyor.

Devamı şöyle:

Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas‘la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona:

— Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun. Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım… Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?

Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim :

— İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün çıkışmasının, Granda’nın Kâzım Karabekir’i övmüş olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor:

Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı öğüyordum. Bilmem ama, çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:

«Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli – Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?»

Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

*

Söz konusu marşın sözleri ve bestesi Kâzım Karabekir Paşa’ya ait:

Cihan Harbi yangınından bağrı yanık vatana,

Türk’ü boğmak maksadıyla, girdi düşman askeri,

Kan ve yangın başlamıştır; ırz ve namus kalmıyor;

Tehlikeye düştü vatan, yas içinde her yeri.

 

Kahraman halk! Kalk, silahlan! Ahd ü peymân Tanrı’ya

Vur! Ve haykır! Türklük ölmez, Türk de yılmaz, ileri!

 

Çelik gibi kollu, tunçtan ayaklı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Göğsü imanlı, temiz vicdanlı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Düşmana salsa, tek bile kalsa

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

*

Granda, sözlerini şöyle sürdürüyor:

O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

— Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.

— Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu :

— Kütüphanenin neresinde biliyor musun?

— Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.

— Öyleyse al getir…

Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyliyeyim, bir korku vardı.

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

— Sen de dinle… Diye ekledi.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

*

Böylece mevzu, Türkiye’de hâlâ tartışılan bir meseleye gelmiş.

Granda’nın tanıklığı önemli.. Selanikli Mustafa Atatürk’ten şunları duymuş:

Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

— Emredersiniz.

— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

Ve kendisine şu görevi veriyor:

— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri işi haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı :

— Onun yerine Samsun’a çıkıp, askeri elbiselerimi yırtıp, üniformamı attıktan sonra Karabekir Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

*

Gerçekte, Selanikli’nin Anadolu’da tutunması Karabekir sayesinde oldu.

Hatta Padişah Vahideddin ve İstanbul hükümeti, bir zaman sonra, Selanikli’nin ikircikli söz ve hareketlerinden dolayı gerçek niyetleri hakkında kuşkuya kapılmış ve yerine bir başkasını görevlendirmeyi düşünmüşlerdi. 

Öyle ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında anlattığına göre, Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak), Selanikli’yi kulağından tutup İstanbul’a getirmek için Sivas’a kadar gelmişti.

Fakat, Karabekir bunu yapmasına engel olmuştu. Nitekim anılarında anlatmış bulunuyor.

Falih Rıfkı'nın Fevzi Çakmak hakkında bunu yazmış olmasının nedeni, öyle anlaşılıyor ki, onu itibarsızlaştırmak, ve Selanikli’nin ne  büyük zorlukların üstesinden gelmiş “tek kahraman” olduğunu göstermek istemiş olmasıydı.

Birçoklarına göre, Fevzi Çakmak’ın sonraki dönemde Selanikli’ye karşı hep alttan alması ve boynu eğri durmasının nedenlerinden biri, geçmişindeki bu “sabıka”sıydı.

Evet, Selanikli, velinimeti Karabekir’e çok büyük nankörlük yapmıştı.. Vahideddin'e yaptığı gibi..

Karakterinin en bariz vasfı, nankörlüğü.

*

Granda’nın anlattığı (“çıkışma”lı ve Nutuk okumalı) olayın yaşandığı sıralarda Karabekir’in izi tozu kalmamış durumdaydı.

Ne siyasal hayatta, ne sosyal çevrede bir ağırlığı ve etkisi vardı.

Unutulup gitmişti.. Unutturulmuştu..

Fakat, Selanikli Mustafa Atatürk onu unutmamıştı.. Sivil polisler ve ajanlar marifetiyle sürekli olarak takip altında tutuyordu.

Devletin ve milletin imkânlarını, elindeki yetkileri kişisel kaprisleri, tutkuları, kini ve menfaati için kullanıyor, istismar ediyordu.

İzmir Suikasti girişimini bahane ederek Karabekir'i ve arkadaşlarını yargılatmış, idam tehdidini Demokles’in kılıcı gibi başlarının üstünde sallandırmış, arkadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (Partisi’ni) ülke için tehdit ve tehlike olmakla suçlayarak kapattırmıştı.

Karabekir yalnızlığa ve sefalete mahkum edilmişti.

Fakat, Selanikli’nin öfkesinin, kininin ve nefretinin dinmesine bu da yetmemişti.

Bu yüzden, 1930’lu yılların başlarında onun aleyhine yayınlar yaptırmış, fakat Karabekir cevap hakkını kullanarak söz konusu yazılara medyada cevap vermeye başlamıştı.

Bir süre sonra cevap vermesi de engellenmiş, fakat bu gelişme, Karabekir’in bütün bildiklerini kitaplaştırma kararı almasına yol açmıştı.

Ancak, bastırdığı kitabı Selanikli tarafından daha dağıtıma verilmeden toplatılacak ve imha edilecekti.

Yakılacaktı.

*

Granda sözlerini şöyle sürdürüyor:

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor «Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı…» gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara biraz sinirlenmiş olacak ki, birden şunları söyledi:

— Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım… Eğer bu memleketi bir Karabekir’le bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak lâzım!

*

Evet, şimdilerde Türkiye’de “Atatürk olmasaydı biz olmazdık, şöyle olmazdı, böyle olmazdı” diyen sürü sepet dangalak var.

Atatürk’leri onlar için “Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım” demiş.

Bunu yapmak mümkün değil.. 

İmkânsız..

Bu kadar çok dengesiz deli için yeterli sayıda “akıl doktoru”muz yok. Hangi birini göndereceksin?!

*

Granda, Padişah Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği paralardan da bahsediyor:

… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti. Elde avuçta beş para kalmamıştı.

Nereden para bulunacağı düşünülürken Diyanet İşleri Başkanı Rifat Hoca çıkageliyor [O zamanlar Ankara müftüsü.. Sonradan başkan yapılıyor]. Hemen cebinden bin lira çıkarıyor ve Atatürk’e:

— Paşam, şimdi sizin paraya ihtiyacınız vardır. Bugünlük bu kadar temin edebildim. Kusura bakmayın… Diye parayı uzatıyor.

— Bu parayı hiç unutmam… Der ve Rifat Hoca’dan sırası geldikçe öğünerek sözederdi. (s. 163.)

*

İNGİLİZ'İN "DOĞRUDAN DOKUNMAYAN, GÖRÜNÜRDE HİÇBİR ADIM ATMAYAN" SİNSİ POLİTİKASI (DEVLETLEŞMİŞ İSTİHBARATÇILIK/HİLEKÂRLIK)

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 24

 

Evet, Lord Curzon’un (George Nathaniel Curzon), (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “İngiliz desteği” çerçevesinde) Selanikli Mustafa Kemal’in Atatürk olması, Türk milletinin (Osman Gazi ve ahfadı gibi atalarının sırtına tekmeyi vurup) kuzenleri (o günün yaşlıları açısından yeğenleri) Selanikli’yi ata kabul etmesi için çevirdiği dolapları anlatıyorduk.

Adam Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmeyi, yıkmayı kafaya koymuş..

Bunun için yapmayacağı şey yok.

İkinci bir derdi, hilafet (halifelik) kurumu.

Üçüncü karın ağrısı ise, Türk’ün (imparatorluk “hava”sı verecek şekilde) “İstanbul” merkezli (başkentli) bir devlete sahip olması..

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Lord Curzon’un şu sözü aktarılıyor:

“Türk'ün İstanbul'daki varlığı, Avrupa'da savaşların, İslam dünyasında aşırı ve mağrur tutkuların özendirici bir kaynağı oldu.”

Aşırı ve mağrur tutkular dediği, îlâ-yi kelimetillah davası, cihat ruhu, kızılelma ülküsü.

Curzon’un şu sözleri ise, Vikipedi’nin hem “ Lozan Antlaşması” hem de “George Curzon” maddesinde yer alıyor:

“Konstantinopolis'i (İstanbul’u) elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. Tarih bunu kanıtlamıştır. Asırlar boyunca Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren, İstanbul'daki Türk varlığıydı. Onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu.

"… Osmanlı hânedânı asırlar boyunca hilafeti nasıl elinde tutabildi? Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, Kutsal Topraklar (Mekke ve Medine), Sultan'a, tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi, İstanbul, Türkiye'nin büyük bir İslami güç olarak görünmesini sağladı. Türkiye, Kutsal Yerler'den sonra Konstantinopolis'i de kaybederse, bana öyle geliyor ki, hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. İslam dünyası, İstanbul, Mekke ve Medine'den çıkarılan ve Asya'nın dağlık bölgelerine sürülen bir Sultan'ı halife olarak kabul etmeyecektir.”

Curzon’un bunları söylediği tarih 23 Aralık 1918.

O sırada padişah, Sultan Reşad.. Altı ay 10 gün sonra Reşad vefat edecek, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Berlin seyahati sırasında “kafaya almış olduğu” Vahideddin tahta geçecektir.

Bundan dört ay sonra ise Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalanacak, 13 Kasım 1919 tarihinde hem İngilizler, hem de Selanikli İstanbul’a ayak basacaktır.

İşgalci İngiliz subayları da, Selanikli de aynı otele yerleşecektir: Pera Palas.

Kader birliği başlamıştır.

*

Görüldüğü gibi, Curzon “Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılıp Anadolu’ya sürülmesinden” söz ediyor.

Selanikli Mustafa Atatürk bundan daha fazlasını yapacaktır.. Sultan’ı (“İstanbul halkı” görünümlü “bindirilmiş linç çeteleri”yle korkutarak) İstanbul’dan sürdüğü gibi, Asya’nın (Anadolu’nun) dağlık bölgelerine de sokmayacak, taa Malta’lara, İtalya’lara postalayacaktır..

Fakat öfkesi ve kini bununla da teskin olmayacak, halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı hanedanı, kundaktaki bebeğe varıncaya kadar vatandan sürülecektir..

Böylece Selanikli, İngiliz’in Dizbağı Nişanı’na layık görülmeyi elinin emeği, yüzünün akıyla sonuna kadar hak edecektir.

Bu arada İngiltere Kralı Edward’ı ilk fırsatta Dolmabahçe Sarayı’nda ihtiramla, izzet ü ikramla ağırlamayı da ihmal etmeyecektir.

Türk’ün (Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Murat Hüdavendigâr’ın, Fatih’in torunu olan) padişahına öyle, emperyalist düşman İngiliz’in kralına böyle..

*

Curzon’un yine 1918 yılının Aralık ayında (daha ortada Vahideddin’in padişahlığı ve Selanikli’nin yaverliği yokken) söylediği bir söz var ki, İsmet İnönü’nün açıkladığı “millî mücedeleye / İstiklal Harbi’ne İngiliz desteği”nin (resmî tarihte okutulduğu üzere) “İngiliz kösteği” gibi gösterilmesi illüzyonunun ve abrakadabrasının ardındaki “üst akıl”ın kim olduğunu anlamamızı sağlıyor:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

İşte “psikolojik savaş”ın ustası olmak, “algı operasyonu” alanında uzmanlaşmak böyle birşey..

Bunu söylediği tarih 16 Aralık 1918.

Demek ki “İngiliz politikasının gereği”, bazı konularda “yerli milli” maşalar kullanmak, ajanlar, kuklalar ve işbirlikçiler marifetiyle perde arkasından dolap çevirmek, netameli konularda taşeronlar ve kiralık tetikçiler kullanmakmış.

Ne diyordu Sun Tzu usta: “Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler. Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, ustalığın doruk noktasıdır.” 

*

Öyle bir düzenek kuruyorlar ki, hem öldürüyorlar, hem de ölümün doğal bir ölüm olduğu izlenimi veriyorlar.

Hatta, öleni gözden düşürmek, itibarını beş paralık etmek için cinayetin intihar gibi görünmesini sağlıyorlar.

İşte bu “kusursuz cinayet” profesyonelliğini İngilizler, hem Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması, hem de hilafetin canına okunması sürecinde sergilediler..

Taşeronları Selanikli eliyle..

Sözde Türk milletinin kendisi TBMM’de aldığı kararla (millî intihar anlamına gelecek şekilde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son verdi.

Bu da yetmedi, bir de “Biz kiiim, Müslümanlar’a halifelik yapmak kim!.. Bizden ancak baloların kavalyesi olur, çilingir sofraların süngeri olur” dediler ve hilafetin ruhuna Fatiha okudular.

Böylece İngiliz, (İsmet İnönü’nün beyanına göre “milli mücadele”yi destekleyen İngiliz [Artık bu nasıl bir “milli” mücadeleyse?] hilafet meselesine, Curzon’un dediği gibi “İngiliz politikası gereği doğrudan dokunmamış, görünürde (onun ilgası yönünde) hiçbir adım atmamış” oldu.

Selanikli’nin Dizbağı Nişanı’na layık görülmüş olması tesadüf değil.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Curzon’un başka sözleri de aktarılıyor.

2 Ocak 1919’da, Mondros Mütarekesi’nden iki ay sonra ve Selanikli’nin Samsun’a hareketinden dört buçuk ay önce şunu demiş:

“… Türk'ün tüm gücü elinden alındığında [bizim açımızdan] saygın olmasa da zararsız bir hale gelecektir ve bizimle ilişkileri [bu zararsız haliyle] tekrar başladığında, Avrupa'nın ihtirasları ile İstanbul'dan çıkarılmasının İslam dünyasında oluşturacağı büyük öfkeye karşı [İslam dünyası ile bizim aramızda, bizim için] iyi niyetli bir tampon bile sağlayabilir.

Türkiye’nin bu “iyi niyetli tampon” rolü bugün de devam ediyor.

Afganistan’da bu tampon rolüyle NATO saflarında arz-ı endam etti.

1990 yılında Irak meselesinde yine tampondu.

2003 yılında tamponluğa teğet geçti.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında gönüllü bir tampon olarak hizmet vermeye çalıştı.

2011’de Suriye meselesinde de (ABD’nin “gaz” vermesiyle) tampon olarak devreye girdi.

*

Curzon, Mondros Mütarekesi’nden dört ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a gidişinden ise iki buçuk ay önce, 5 Mart 1919’da, meselenin İstanbul’un Türkler’de kalıp kalmaması değil, Türkiye’nin başkenti olup olmaması meselesi olduğunu belirtiyor:

Sultan, halife olarak Doğu dünyasının tarihi başkentinde [İstanbul’da], kendisini çevreleyen hiyeratik prestij hâlesiyle kaldığı sürece, dünya müslümanları onu sadece manevi liderleri olarak görmekle kalmayacak, aynı zamanda yenilmemiş olarak da görecekler. Böylece Türkiye, gelecekte uluslararası durumda rahatsız edici, endişe verici bir güç olmaya devam edecektir.

Türk Hükûmeti orada kaldığı sürece İstanbul, dünyadaki tüm Müslümanların yöneldiği merkez ve etrafında döndükleri eksen olacak ve İslam dünyasının desteğini alan Türkler, bu sayede [İslam dünyasından aldığı güçle], Avrupa'nın [kendi aralarındaki] rekabetleri ve kıskançlıkları üzerine [Sultan Abdülhamid gibi] oyun kurmaya devam edecekler.

“Konstantinopolis'ten çıkarıldıktan sonra, Türkiye, İran veya Afganistan ile hemen hemen aynı temelde bir Asya devleti olacak ve Türkler, dünya milletleri arasında, en azından, ikinci veya üçüncü sıraya [lige] düşeceklerdir.

“Dahası, Müslüman dünyası Türk'ün Konstantinopolis'te kalmasını [onun açısından] bir zafer işareti ve [başkenti itibariyle] kovulmasını [ise] yenilgi[si]nin en büyük kanıtı olarak görecektir, çünkü Avrupa'dan çıkarılmasının Müttefiklerin [İngiltere, Fransa ve İtalya] savaş hedeflerinden biri olduğu iyi biliniyor.” (A.y.)

Curzon, kendi ekibine meramını açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmış.

Türkler’in yenilgisinin tescili için Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılmasını şart görüyor.

Halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etmesi durumunda Avrupa’nın başını gelecekte de ağrıtacağını tahmin ediyor.

Çünkü İslam dünyasının desteğini arkasına almaya devam edecek.. Bu desteğin gelecekte nelere yol açacağını kestirmek güç.

Osmanlı padişahı, devletinin başında kalmaya devam etse bile, İstanbul’u terk edip Anadolu’daki bir şehri başkent yaptığında büyüsü bozulacak, “havası” inecek, dünya devletleri liginde küme düşecek, Afganistan gibi bir devlet haline gelecektir.

*

Anlaşılıyor ki bunları söylediği sırada Curzon’un henüz Osmanlı’dan tümden kurtuluş ümidi yok.

Veya, bu yöndeki beklentisinin o an için uçuk bulunacağını düşünerek “büyük hayalleri”ni kendisine saklıyor, yanındakilere açmıyor.

O sırada Selanikli’nin Samsun’a gitmesine daha iki buçuk ay vardır ve onun Anadolu’da ne yapıp yapamayacağı konusunda birşey söylemek için erkendir.

Fakat yaklaşık 10 ay sonra şartlar Curzon’un istediği kıvama gelecek ve 27 Aralık 1919 tarihinde, tam da Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gün Yarbay Rawlinson, Curzon’un “yeni Türkiye” projesi için desteğini istemek üzere Erzurum’da Kâzım Karabekir’i ziyaret edecektir.

Artık mevzubahis olan Osmanlı payitahtının Anadolu’daki bir şehre taşınması değildir, burada “yeni bir hükümet”, yani yeni devlet kurulmasıdır.

Selanikli kongrelerle bunun altyapısını hazırlamıştır.. İzmir’e çıkan Yunan ise (Milne Hattı engeli yüzünden) İzmir dağlarındaki çiçeklerin açmasını seyretmekte, ot yolmaktadır.

Rawlinson Karabekir’e, Curzon’un barış masasında karşısında Selanikli Mustafa Kemal’i (veya onun temsilcisini) görmek istediği, Osmanlı Devleti temsilcisiyle işinin kalmadığı mesajını verir.

*

Karabekir’in bundan, Selanikli’nin, (kendisinin bilgisi dışında) İngilizler ile anlaşmış olduğu sonucunu çıkarması gerekirken, uyanamaz.

Bayram değil seyran değilken İngiliz enişte Selanikli’yi niçin öpmektedir?

Hangi dağda hangi kurt ölmüştür de bit pazarına nur yağmış, henüz elinde hiçbir kuvvet bulunmayan Selanikli Lord Curzon için kıymete binmiştir? (Ki Selanikli güçsüzlüğü yüzünden sonraki süreçte mesela bir Çapanoğlu isyanı karşısında Çerkez Ethem’in tabiri caizse ayaklarına kapanacak, onun azarları karşısında süklüm püklüm susacaktır.)

Karabekir kendisine bu soruları sormaz.

Çünkü Selanikli, “gizli gündem”ini ve takiyyesini sadece Mazhar Müfit ve Süreyya gibi sadık bendelerine açıklamakta, başkalarının yanında ise Halife-Padişah’a sadakat yeminleri etmekte, İngilizler’e sövüp saymakta, hakaretler yağdırmaktadır.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...