Selanikli zampara diktatör Atatürk’ün “manevî kızları”ndan Afet İnan’ın M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) adlı kitabı, zamparanın tutmuş olduğu günlüklerdeki notlara dayanıyor.
Gizli saklı işlerin adamı zampara, 10 Temmuz 1918 Çarşamba ve 11 Temmuz Perşembe günleri için günlüğüne şunları yazmış:
“Bu iki günün suret-i güzerânını (geçiş şeklini) yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana (unutuşa) karışmasında ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.”
Kendisi için doğru, insanlık için yanlış bir hüküm.
Kendisi hakikati daima gizledi.. Bol bol yalan söyledi.. Deccallik yaptı (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı” anlamına gelmektedir).
Bütün hayatı böyle.. Yalan üzerine kurulu..
Hakikati söylüyor gibi göründüğü zamanlarda bile eksik ve yanlış anlaşılacak şekilde söyledi.
Mesela Erzurum Kongresi’nde (hempası Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken gece, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e, millete vaat ettiklerinin tam tersini yapacağını, devleti yıkacağını, kendisinin başına geçeceği yeni bir devlet kuracağını, İslamî tesettürü ve Kur’an harflerini yasaklayacağını, millete zorla gâvur şapkası giydireceğini söylüyor, fakat bunun için İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu onlardan da saklıyordu.
Hakikati tam söylemiyordu.
Hakikatleri gizlemeye, gizi saklı işler çevirmeye çok önceden başlamıştı.. Nitekim günlüğünde bunu itiraf ediyor.
Selanikli Türkiye’de iktidarı ele geçirince tümden “hakikati gizleyen” bir düzen kurdu.. Kendisinin kurduğu hükümetlerin ilk bakanlarından Dr. Rıza Nur’un, hatıratını Türkiye’de yayınlatmayı aklından bile geçirmemiş olmasının nedeni budur.. Gözünün önünde Kâzım Karabekir örneği vardı.. Onun, basılmış kitabına el konulup imha edildi.. Bu yüzden, hiç kimse o dönemde Selanikli aleyhinde herhangi birşey yazmaya, onunla ilgili gerçekleri dile getirmeye cesaret edemedi. (Latife Hanım’ın yazdıkları da gün ışığı görebilmiş değil.)
Ölümünden sonra da, kendisiyle ilgili bir “yalanları koruma, hakikati gizleme” kanunu çıkarıldı.
*
Zampara deccal Atatürk, 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü için ise günlüğüne şunları yazmış:
“Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve hayatiyemi (düşünce ve yaşam sırlarımı) bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim. Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut (zapta geçirilmiş, kaydedilmiş) bir hatıra ve mecmuam yoktur.”
Yazdıklarını mahvetmedi (silip yok etmedi), fakat onun yerine, Filistin cephesinde İngiliz ordusunun karşısında palaspandıras kaçarak Osmanlı Devleti’ni mahvetti.
Birinci Dünya Savaşı’nı Almanlar yenildiği için kaybetmedik, Selanikli zamparanın Filistin'de yol açtığı bozgun yüzünden kaybettik.
Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Osmanlı Devleti’nin külliyen ortadan kaldırılması gerekiyordu..
Bunu da yaptı.. İngilizler sayesinde.. Onlarla anlaşarak.
Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu şekilde dile getirdi:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
*
Bu gizli anlaşmanın (komplonun) herkesten önce farkına varan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi idi..
O yüzden, Padişah Vahideddin’in Selanikli zamparayı Anadolu’ya (padişah vekilliği ve Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle göndermesini engellemeye çalıştı.
Yapamadı. Söz geçiremedi.
Sonraki yıllarda birçok kişi olayın içyüzünü anlamayı başardı, fakat memlekette artık “herkesin hakikati gizlemek zorunda olduğu” bir düzen kurulmuştu.
Hakikati söylemek hayatî tehlike içeriyordu. Sağlık için ölümcül derecede zararlıydı.. Canını seven sustu.
Sonradan uyanan kişilerden biri, Kâzım Karabekir’di.
Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunları yazmış bulunuyor:
“Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”
(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)
*
Evet, İngilizler, açıkça, Selanikli zamparanın Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilmesini istemişlerdi.. Kod adı Black Jumbo olacaktı.
Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinden iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngiliz donanması Çanakkale’yi geçip İstanbul’a demir atmıştı.
Aynı gün (Osmanlı’nın İngilizler karşısındaki bozgununu Filistin’de üstün bir muvaffakiyetle gerçekleştirmiş olan) Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, İngiliz subayların yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu sermişti.. Anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi olduğu halde.. Tencere ile kapak buluşmuştu.
Ocak 1919’un ortalarına kadar olan iki aylık süre içinde Selanikli zampara ile İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru), Rauf Orbay’ın tabiriyle “müteaddit defalar” başbaşa yalnız görüşerek (İngiliz hükümetinin Türkiye’den sorumlu yetkilisi Lord Curzon’un projeksiyonu çerçevesinde) sonraki aşamayı planlamışlardı.
Curzon’un İngiltere Başbakanı Lloyd George’a da kabul ettirdiği plan şuydu: Anadolu’da laik (siyasal dinsiz, siyasal kâfir) yeni bir Türk devleti kurularak Osmanlı Devleti ve İslam Halifeliği tarihe gömülecek, bunların hukukî varlığına son verilecekti.
Ancak bunu dışarıdan zorlamayla gerçekleştiremezlerdi.. Bunu onlar hesabına Selanikli zampara yapacak, karşılığında da Türkiye’yi babasının çiftliği haline getirme imtiyazına sahip olacaktı.
Bunun için öyle bir mizansen (ya da tiyatro oyunu) kurgulanmalıydı ki, Selanikli zampara İngiliz ajanı değil de “vatan kurtaran korkusuz fedakâr aslan” olarak bilinmeliydi.
*
İşte, Sadrazam Damat Ferit’in dikkat çektiği üzere Selanikli’nin Anadolu’ya gönderilmesini istemeleri, bu hedefe yönelik ilk adımdı.. Karadeniz’deki karışıklıkları bahane ederek Osmanlı Hükümeti’nden, oraya bir yetkili gönderilmesini “resmen” istediler.
Resmî yazıda Selanikli zamparanın ismini anmadılar, fakat şifahî (sözlü) olarak ilettiler.. Memleketteki pekçok siyasetçi, bürokrat ve aydını tutuklayıp Malta’ya süren İngilizler, Selanikli için Anadolu yollarına kırmızı halı döşüyorlardı.
Padişah Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin itirazına kayıtsız kalmasının nedenlerinden biri buydu. (Başkasını göndermek isteseydi İngilizler vize vermezlerdi.) Fakat tek neden bu değildi, hakikatleri daima gizlemeyi mükemmel bir oyunculuk yeteneğiyle harikulade şekilde başaran Selanikli zampara, müstesna dalkavukluğuyla Padişah’ı kendisinin sadakat ve samimiyetine inandırmıştı.
Padişah, Şeyhülislam’ın ifade ettiği gibi, Selanikli’yi kullanarak İngilizler’e oyun oynayabileceğini zannediyordu. Oyuna getirildiğinin farkında değildi.
İngilizler'in , Osmanlı Hükümeti'nden, Selanikli zamparayı Anadolu'ya "yetkilendirilmiş" bir görevli olarak göndermesini istemişken, dünya kadar para, kalabalık bir maiyet (ekip) ve (Padişah'ın ve Sadrazam'ın bile altında olmayan) iki otomobille Samsun'a çıktıktan sonra onun geri çağırılması talebinde bulunmaları, oyunun (tiyatronun) ikincisi perdesini oluşturuyordu.
*
Böylece Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti İngiliz işbirlikçisi hainler olarak gösterilirken, onları dinlemeyerek Anadolu'da kalan Selanikli zampara (sanki Filistin'de İngilizler'in önünden yel yepelek kaçan, onlara zahmetsiz bir zafer hediye edip savaşın kaybedilmesini sağlayan o değilmiş gibi) İngilizler'e kafa tutan kahraman gibi takdim edilmiş oluyordu.
İstihbarat (gizli servis) oyunlarının virtüöz mucidi İngiliz keferesi oyunu iyi kurmuştu; tazı yerine koyduğu Osmanlı'yı böyle ters köşeye uçururken, Black Jumbo olarak hizmete almış olduğu ajanına da kendisine rol icabı kabadayılık taslayıp tavşan gibi kaçması talimatını vermiş bulunuyordu.
Selanikli zampara Black Jumbo, Anadolu'da İngiliz'in "örtülü" desteği eşliğinde ağını örecek, yedi ayı aşkın bir süre Erzurum senin Sivas benim diyerek nutuk atıp dolaştıktan sonra 27 Aralık 1919'da, İngiliz ve Fransız askerlerinin kontrolü altındaki Ankara'ya intikal edecekti.
İki - iki buçuk ay sonra, Mart 1920'de bu işgal güçleri Ankara'yı mutemet adamları Black Jumbo'ya teslim edip çekilecek, buna karşılık, aynı ay içinde İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı (milletvekilleri mecilisini) kapatarak, Selanikli zamparanın bir ay sonra açacağı TBMM için zemini müsait hale getireceklerdi.
*
Bu arada İngilizler, Selanikli zamparanın “vatan kurtaran aslan yürekli Hasan” gibi görünmesi için Yunan’ı da devreye koydular. Yunan, İzmir’i işgal etti.
Selanikli, Anadolu’da durduk yere yeni bir devletin çatısını kuramazdı, Filistin’de İngiliz’in önünden kaçmış olan adamın Yunan’ı memleketten kovup kaçıran adam haline getirilmesi gerekiyordu.
Yunan’ın İzmir’e çıkarma yapmış olması, Yunan’ı memleketten kovma iddiasındaki Selanikli’ye milletin inanıp güvenmesini, şartsız destek vermesini sağlayacaktı.
Nitekim “Black Jumbo” Selanikli zampara da bu gerçeği itiraf etmiş bulunuyor:
“Ankara’da bir hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm. Mustafa Kemal’in … eşinin güzel, zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, … Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş..”
(Bilâl N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, C. 5, Ankara: Türk Tarih Kurumu Y., 2005, s. 264.)
*
Tıpkı İnönü gibi konuşarak “Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini” söyleyen Karabekir Paşa olayı nihayet çözmeyi başarmış, fakat bu anlaşmayı (Selanikli’nin İngilizler’le anlaşarak Black Jumbo haline gelişini), İngilizler’in (komünist devrimini yapmış olan) Ruslar’a karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet (direniş) cephesi kuramayacaklannı anlamalarına bağlaması hatalı bir analiz.
Rusya’ya (Sovyetler Birliği’ne) Osmanlı Devleti de geçit vermezdi.
Zaten İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile Rusya, Almanya’ya karşı aynı safta yer aldılar.
İngilizler’in Selanikli zamparayı istihdam etmiş olmalarının asıl nedeni Osmanlı Devleti’ni ve İslam Hilafeti’ni ortadan kaldırmak istiyor olmalarıydı.. Türkiye’de İngiliz ilke ve inkılaplarının sözde anti-emperyalist yerli-milli bir görünüm ve ambalaj içinde hayata geçirilmesi için bu anlaşmayı yaptılar.
Türk devletine (Osmanlı Devleti’ne) ve Türk milletine muazzam bir oyun oynadılar.
Mevcut Türk devletinin yönetici kadroları, oyuna getirilmiş bir milletin çocukları olduğumuzu söylemeyi izzet-i nefislerine ya da gurur ve kibirlerine yediremedikleri için bu gerçeği itiraf etmekten kaçınıyor, “Acımadı kii, acımadı kii…” diyen şamar oğlanı yenilmiş çocuk tavrı sergiliyorlar.
Buna karşılık İnönü gerçeği komplekssiz bir biçimde dile getirmiş, İngilizler’e olan minnettarlık ve şükran duygularını samimiyetle ifade etmiş bulunuyor. (Millî bayramlar gibi vesilelerle Selanikli Black Jumbo’yu rahmet, minnet ve şükranla ananlar aslında onun velinimeti İngilizler’i rahmet, minnet ve şükranla anmış olmaktadırlar. Asıl adres ya da son durak orası.)
*
Türk devleti, Black Jumbo ile birlikte istiklalini kaybetti.
İstiklal Marşı yazıldı fakat istiklal gitti.. Ruhuna Fatiha okundu.
Osmanlı Devleti, her ne kadar siyasetçi ve bürokratları İngilizci, Fransızcı, Almancı, Rusçu vs. olabiliyorlardıysa da, devlet başkanlığı düzeyinde “satılmış” hale gelmiyordu.
Devlet, isterse falan yabancı devletle, isterse de filan devletle anlaşabiliyordu. Mesela 1850’lerde (Kırım’da) ve 1876’da Rusya ile savaşıp İngiltere ile yakınlaşırken Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile karşı karşıya gelebilmişti.
Bugünse Türkiye, Avrupa-ABD bloğunun “azat kabul etmez müttefiki” durumunda.
Merhum Erbakan, 1990’lı yıllarda bu prangayı ayağımızdan çıkarmak, yeniden “bağımsız/müstakil Türkiye” olarak ayağa kalkmamızı sağlamak için D-8’ler projesini başlattı.. Fakat Batılılar’ın TSK ve MİT’teki “satılmış ve hain” işbirlikçileri, efendileri dış güçlerin talimatları doğrultusunda ona karşı harekete geçtiler.
Türkiye’nin bağımlılığının (köleliğinin) temellerini sağlamlaştırdılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder