ismet inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismet inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ORTADA ATATÜRK'ÜN BAŞARISI VE KURTARICILIĞI YOK, İNGİLİZ'İN OYUNU VAR (İSTEYEN "İNGİLİZ'İN TÜRKİYE'Yİ OSMANLI'DAN KURTARMA BAŞARISI" DA DİYEBİLİR)

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 65

 

Bir önceki bölümde, en hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Selanikli Mustafa Atatürk’e “siyasal dolandırıcılık” suçlaması yönelttiğini görmüştük.

Dediğine göre, 23 Nisan 1920 tarihinde, 17 yaşındaki genç bir memur olarak  TBMM’nin açılışında hazır bulunmuş.

O gün, “Tetkik-i mezabit encümeni" (tutanaklan inceleme komisyonu) adı altmda iki kurul oluşturulmuş.

Bu komisyonların üyeleri, bir torbadan çekilen fişlerdeki adların yüksek sesle okunması ve tutanağa geçirilmesi yoluyla belirlenmiş.

Tesadüfe bakın ki, birinci komisyon için çekilen isimlerden biri, Albay lsmet Bey’inki (İnönü).

İkinci komisyon da boş kalmamış, torbadan Mustafa Kemal’in ismi çıkmış.

*

Velidedeoğlu şöyle diyor:

“Bu komisyonlardan birincisinde Albay İsmet Bey'in, ikincisinde ise Mustafa Kemal Paşa'nın adlarının torbadan çıkmış olmasına o zaman şaşırmıştım. Bugün bu durumun herhalde bir rastlantı sonucu olmadığını, Mustafa Kemal Paşa'mn daha ilk günden Meclis'e tehlikeli sızmaları önlemek için komisyonlarda kendisinin ve gilvendiği kişilerin bulunmasını sağlayıcı önlem almasından ileri geldiğini kabul ediyorum.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 20-21.)

Velidedeoğlu’nun “önlem” dediği şeye bizim lügatlar hilekârlık, sahtekârlık ve dolandırıcılık diyor.

Siz isterseniz buna “millet iradesinin gasbı” da diyebilirsiniz.

Böylece, İngiliz işbirlikçileri daha baştan TBMM’ye ve komisyonlara “sızmışlar”..

Evet, TBMM’nin kuruluşuyla birlikte Türkiye’de “millet iradesi”, İngiliz işbirlikçisi siyasal dolandırıcılar tarafından gasbedilmişti.

İngilizler, işbirlikçileri marifetiyle Türk milletinin (ve/veya Türkiye halkının) iradesini gasbetmişlerdi.

Bu irade gasbı bugün de devam etmektedir.

Bu yazı dizisini başından beri atlamadan okuyanlar, bugün de Anayasa’nın ilk dört maddesi kapsamında “değiştirilemez ilkeler” olarak savunulan hususların aslında dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’nun projesinin hayata geçirilmesinden ibaret olduğunu kesin bir biçimde anlamış bulunuyorlar.

*

Söz konusu şahıslara “İngiliz işbirlikçisi (ya da aparatı)” suçlamasını ben yapmıyorum.

Bunu söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü.

Evet, çok uzun bir süre CHP'ye liderlik eden anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu tarihî gerçeği açıklamıştı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Ortada bir itiraf var.

İtirafın söz konusu olduğu yerde delile ve şahide (tanığa) ihtiyaç kalmaz.

Adam daha ne desin, gerçeği en ahmak kişinin bile anlayabileceği açıklık ve netlikte dile getirmiş.

Bazı itiraflar vardır, korkunç bir baskı, tehdit (mesela ailesine tecavüz tehdidi) ve dayanılmaz işkenceler vasıtasıyla yaptırılır.. Böylesi durumlarda adam, işkence ve baskıdan kurtulmak için Roma’yı Neron’un değil kendisinin yaktığını bile itiraf eder.

Böylesi itirafçılar bakımından ülkemizin zengin olduğu ileri sürülüyor, fakat kesin olan şu ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün has adamı İsmet İnönü onlardan değil.

Ona Türkiye’de “Gözünün üstünde kaşın var” diyebilen yoktu.

Nitekim, söz konusu itirafı yaptığı sırada aynı şeyi söyleyenler, Selanikli Mustafa Kemal’e hakaret suçundan zindanı boyluyorlardı.

İsmet İnönü’ye ise ne kimse itiraz etti, ne de “Nasıl böyle konuşursun?” dedi, diyebildi.

Deselerdi iyi olurdu, böylece İnönü ayrıntıya girer, itirafının içini doldurmak için gizli kalmış pekçok gerçeği ifşa ederdi.

*

Evet, itirafın olduğu yerde delile ve şahide (kanıta ve tanığa) ihtiyaç kalmaz.

İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerine imza koyan İsmet İnönü, gerçeği açık yüreklilikle dürüstçe açıklamış.

Herhangi bir baskı, zorlama, tehdit, işkence vs. söz konusu olmadan..

Ortada bir itiraf bulunduğu için, esas itibariyle bizim, bu yönde delil ve şahit getirmeye, uzun uzun açıklamalarda bulunmaya ihtiyacımız yok.

Mesele (dava) hakkında hüküm vermek için İnönü’nün bu itirafı yeterlidir.

Evrensel hukuk ilkesi gereği durum budur.

Böyle olmakla birlikte, kimisinin cahilliği, kimisinin ahmaklığı, kimisinin de bilinçli inkârcılığı yüzünden olayın ayrıntılı tablosunu yapıp gözler önüne koymak gerekiyor.. Bu yazı dizisiyle (eksiği ve gediğiyle) yapmaya çalıştığımız şey bu.

*

Tekrar edelim, ortada samimi bir itiraf bulunduğuna göre, mesele kapanmıştır.

Evrensel bir hukuk ilkesi olarak, kişinin itirafı kendisini bağlar.

Bu ilke, Mecelle’de “Kişi ikrarıyla ilzam olunur” cümlesiyle veciz bir biçimde ifade edilmektedir.

İnönü’nün yaptığı itirafı başka birileri itham/suçlama olarak yöneltse, onlardan delil ve şahit getirmeleri istenebilir, fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu hikâyesinde Selanikli Mustafa Atatürk ile başrolü paylaşan, onunla siyam ikizi gibi birlikte hareket etmiş bulunan biri bu itirafı yaptığında, artık ortada tartışılacak birşey kalmaz.

Adam, durduk yere, “Falanca kişi öldürülmüştü de faili meçhul kalmıştı ya, onu işte biz öldürdük” diyorsa, öldürmüştür.. Ona, “Yok yok, sen kendine iftira atıyorsun” denilemez.

Ortada bir yolsuzluk varsa ve birisi çıkıp "Yolsuzluğu ben yaptım" diyorsa, tutup ona "Hayır lan sen yapmadın, biz yaptık" mı diyeceksiniz?!

*

CHP'nin unutulmaz lideri İnönü’nün itirafını tekrar okuyalım:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Bu cümleyi şöyle de okuyabiliriz:

"Selanikli Mustafa Atatürk’ün başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."



SÖZÜN TAMAMI






 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 49

 

Önceki bölümde, (kendi itirafına göre “büyük ihtiraslar”ın adamı olan) Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Doğu Sorunu’nu (Şark Meselesi, The Eastern Question) çözmek için (en ince ayrıntısına kadar düşünerek inceden inceye planlayıp) hazırladığı projede baş rolü kapmış yetenekli ve mahir bir aparat olduğunu görmüştük.

İttihatçılara ve arkadaşlarına göre (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında aktardığı üzere) “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” olmak gibi sıradışı özelliklere sahip olan birinin, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla kendisine yapılan teklifi kabul edip anılan özelliklerinin hakkını vermiş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, onun Lord Curzon’un projesindeki yerini, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler, Selanikli’ye verdikleri sözde durdular, Selanikli de onlara verdiği bütün sözleri müsrifçe bir cömertlikle sonuna kadar yerine getirdi.

Üzerinde Güneş Batmayan Sinsi Hilekârlık, Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin gibi Arapları açıkça, Selanikli’yi ise bir danışıklı dövüş mizanseni çerçevesinde ‘örtülü’ biçimde, çaktırmadan, sağ gösterip sol vurarak destekledi.

Selanikli de bir yandan sıkı hilafetçi, Misak-ı Millîci ve mücahit görünürken, istismarcı, gösterişçi ve riyakâr dindarlığın hakkını sıradışı bir takiyye kabiliyetiyle verirken, diğer yandan da İngiliz emperyalistiyle mücadele ediyormuş numarası yaparak Misak-ı Millî’yi İngiltere’nin emperyal hedefleri doğrultusunda lime lime ve delik deşik etmiş, bir paçavraya çevirmiş durumda.

Asıl misyonu Osmanlı Devleti’ni yıkmaktı.. Şerif Hüseyin Osmanlı’nın bacağını kesmişti, Selanikli ise başını kesti.

*

İşte, Samsun’a çıktıktan sonra “Bekle beni Yunan! İzmir’e doğru geliyorum, dişlerini sökeceğim” diyerek silaha sarılmak yerine Erzurum senin Sivas benim havalarında avara kasnak gibi dolaşmasının ve bol bol nutuk atmasının nedeni buydu.

İngilizler üzerlerine düşeni yapıp Yunan’ı “Milne Hattı” ile İzmir dağlarında durdurup çiçeklerin açısını seyretmeye, ot yolmaya mahkum etmiş durumdaydı.

Selanikli de yönünü doğuya çevirip Erzurum’a postu serdi.. Sanki millet ne yapılması gerektiğini bilmiyormuş gibi kongre düzenliyor, Firdevsî’nin ifadesiyle “Nişestend u goftend u berhâstend” (Oturdular, konuştular, dağıldılar) geleneğini ihya için ter döküyordu.

Bu arada, Lord Corzon’un yeğeni İngiliz subayı Rawlinson da ona refakat ediyor, bir “kayyum”, teknik direktör ya da noter olarak "yolda düzülen kervanı" izliyor, halay başı Selanikli'nin performansı için not veriyor.. Dilipak’ın kitabından okuyalım:

“[Selanikli] Erzurum kongresinin sonunda Albay Rawlinson’la tekrar uzun bir görüşme yaptı. Mustafa Kemal’in bu görüşmede Rawlinson’a Misakı Milli’den sözettiği belirtiliyor. 11 Ağustos’ta görüşmeleri ile ilgili olarak İngiltere Harbiye Bakanlığına bir rapor gönderen Rawlinson şöyle diyordu: Konferansın [Kongre’nin] son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 46.)

İki saatten fazla..

İnsan samimi bir dostu ile bile bu kadar uzun konuşmaya katlanamaz.. En sürükleyici film bile iki saati bulduğunda insanı bezdirir.

İngiliz’in, işgalci düşmanın subayı ile bu Selanikli iki saatten fazla neyi konuşuyor?

Rawlinson’un raporundan anlaşıldığı kadarıyla ona Erzurum Kongresi ile ilgili olarak ayrıntılı tekmil vermiş, mufassal sözlü rapor sunmuş, İngiliz subayın gönlüne su serperek, onun hükümetine, bekledikleri müjdeyi vermesini sağlamış: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

Selanikli, Rawlinson’a şöyle şeyler demiş olabilir miydi: “Aziz dostum, bu Kâzım Karabekir enayısini de kafaya aldım, Kongre’de ‘Allah, ümmet, Muhammed, hilafet, cihat, vatan, millet, Sakarya’ filan diyerek, müftü gibi dua ederek dangalakların aklını başından aldım. Müsterih olun, herşey planladığımız gibi gidecek, ‘millet iradesi’ diye diye bu aptal milletin iradesinin canına okuyacağım.”

Neler dediğini tam bilmiyoruz, fakat Rawlinson’u ikna etmeyi başarmış: “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

*

Peki bu neyin başarısı, nasıl bir başarı?

Yunan’a, işgalci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlere karşı mı bir başarı?

Hayır, Osmanlı Devleti’ne karşı bir başarı.

Lord Curzon’un kafasındaki plan, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Osmanlı Devleti’nin yerini alacak yeni bir Türk devleti kurulması, başkentinin (ona imparatorluk mirasçılığı ve görüntüsü veren) İstanbul değil, (onu Lidyalılar, Frigyalılar ve Selçuklu sonrası Anadolu beylikleri gibi eften püften, derme çatma bir devletimsi gibi gösterecek şekilde) Anadolu’daki bir şehir olması, hilafetin (Türkler’in elindeki, tüm dünya Müslümanları üzerinde nüfuz sahibi) siyasal bir makam olmaktan çıkarılması, ve bütün bunlar sayesinde Türkler’in İslam dünyasındaki itibarının beş paralık hale getirilmesi.

Curzon’un projesinin ana hedefleri bunlar.

Rawlinson “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var” diye müjde verirken bütün bu hedeflerin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylemek istiyor.

Benzer şekilde, Erzurum Kongresi’nin beşinci günü, 27 Temmuz 1919’da Amiral Calthorpe, hükümeti için hazırladığı raporunda “Anadolu’da müstakil [bağımsız, istiklal sahibi] bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” diye yazmış durumda. (A.g.e., s. 46.)

İngiliz’in derdi, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümet, ve de ona bağlı olarak, devlet.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasındaki gizli gündem de bu.

Fakat Erzurum Kongresi’nde millete bunu söylemiyor (Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit hariç), yalanlarla aldatarak, palavralarla dolmuşa bindirerek alıştıra alıştıra, kazıklaya kazıklaya gidiyor.. Şimdilik söylediği, Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesinin faydalı olacağından ibaret.

Bir de, dokuz kişilik bir Heyet-i Temsiliye (temsilciler kurulu) oluşturuyorlar ve (tahmin edilebileceği gibi) başkanı Selanikli oluyor.

Bu Heyet-i Temsiliye üyeleri hiçbir zaman biraraya gelip bir toplantı yapamıyor, fakat ne gam, Selanikli başkan sıfatıyla millete emir yağdırmak, “7 Ağustos günü Erzurum Kongresi’ni tamamladık, şimdi sıra, 28 gün, yani dört hafta sonra Sivas’ta yapılacak kongrede” diye sağa sola yazı yazmak için bir gün bile beklemiyor.

Sivas’ta da yeni bir hükümet ve devletten bahsetmeyecek, bir millet meclisi kurulması gerektiğini söylemekle yetinecektir.

İngiliz, Fransız, İtalyan beklemektedir.. Yunan da.. 

Lafın tamamı ahmağa söylenir demişler.. Ama ahmaklar da merhameti hak ediyorlar.. İsmet İnönü ahmaklara acıdığı için sözün tamamını söylemiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Evet, Sivas’ta, bir millet meclisi toplanması için karar alınıyor.

Gerisini Dilipak’tan dinleyelim:

“28 Eylül’de, Mustafa Kemal, Sivas’tan vilayetlere yazı göndererek milletvekili olmak isteyenlerin isimlerini iki gün içinde bildirmesini istemek sureti ile, Anadolu’yu da fiilen, resmen ve hukuken kendisine bağlamak ve yeni meclisi teşkil etmek için harekete geçmiş bulunuyordu. Heyet-i Temsiliye adına gönderilen yazıda tanınan iki günlük süre, bu kişilere düşünme ve araştırma yapma [İstanbul Hükümeti’ne sorma] fırsatı vermemekte idi. Bu gelişmeler üzerine Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a gönderdiği mesajında şöyle diyordu: ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.’ Bu arada İngilizler, bölgedeki kuvvetlerini takviye etmeleri beklenirken, 4 Ekim’de Samsun’daki müfrezelerini geri çektiler.” (A.g.e., s. 51.)

İngilizler dört gün önce, 30 Eylül’de de Merzifon’dan çekilmiş bulunuyorlardı. (A.g.e., s. 50.)

Normalde, resmî tarihin (ve de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitaplarının) anlattığı masala göre, İngilizler’in, Selanikli Mustafa Atatürk’ün faaliyetlerinden rahatsız oldukları için baskıyı artırmaları gerekiyordu ama kazın ayağı öyle anlatıldığı gibi değil.

İngilizler’in cömertlik ve fedakârlığı Karadeniz bölgesiyle de sınırlı kalmadı. Peyderpey hem Güneydoğu Anadolu’dan hem de İç Anadolu ve Ege’den çekildiler. Samsun’u boşalttıktan 28 gün (dört hafta) sonra, 1 Kasım 1919’da da Antep, Maraş ve Urfa’yı terk ettiler; yerlerini Fransızlar aldı. (A.g.e., s. 52.)

Evet, kazın ayağı anlatıldığı gibi değildi.. İşin aslının resmî bir ağızdan söylenmesi için 1973 yılını ve İsmet İnönü’nün dilinin çözülmesini beklemek gerekiyordu:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Görüldüğü gibi, işin aslında, İngilizler birbirlerine keyifle müjde yetiştiriyorlar.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a, keyiften ağzı kulaklarında olduğu halde ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor’ muştusunu veriyor.

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi..
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi.
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar;
Semave’yi boşaltıp
Save’yi dolduranlar.
Atını hendeklerden -bir atlayışla-
Aşırdı aşıranlar.
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman’lar!


İNGİLİZ’İN İZNİ (VİZESİ), LORD CURZON’UN KAVLİYLE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK ANADOLU’YA “VATAN KURTARACAK KAHRAMAN” OLARAK GİDERKEN

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 36

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, “mütareke döneminde İstanbul’da birkaç arkadaşıyla birlikte ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmuş oldukları” yönündeki itirafını aktarmıştık.

İşin aslının başka olduğunu Rauf Orbay’ın yazdıkları ortaya koyuyor.

Selanikli Sarı Kemal, İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor, bunu duyan İsmail Canbulat (sözde komite üyesi olduğu halde) sinirlenip bunların yanından çıkıyor, arkasından hole gelen Rauf Orbay’a “Yok birader, böyle komitacı işlerine gelemem, böyle şey olmaz, bu benim işim değil…” diyor, ve Sarı Kemal’in evinden çekip gidiyor.

Kara Kemal de gittikten sonra Rauf Orbay Sarı Kemal’e “Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” diyerek hesap soruyor.

Panikleyen Sarı Kemal ise, hemen kıvırıyor, “Yok canım, ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Bey’in ağzını arıyordum diyerek Kara Kemal’e hainlik yaptığı ve ona karşı yalan söyleyip olduğundan farklı göründüğü itirafında bulunuyor.

Aslında yalan söyleyip hainlik yaptığı kişi Kara Kemal değil.. Rauf Orbay ile İsmail Canbulat’a yalan söylüyor.

İlginç olan ise, Sarı Kemal’in sonraki yıllarda İzmir Suikasti girişimini bahane ederek İsmail Canbulat’ı astırmış, Rauf Orbay’ı 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koydurmuş olması..

Kara Kemal de unutulmamış, fakat o, Sarı Kemal’in adamlarının eline düşmemek için intihar etmiş.. Sarı Kemal onu astırma zevkinden mahrum kalmış.

*

Görüldüğü gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyoruz.

İlk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

En son, Falih Rıfkı’nın, Selanikli’nin şu sözlerini aktardığını görmüştük:

“Fethi Bey'le ben gözlerimizle konuştuk.

“Derhal dedim ki:

"- Beyefendinin [İsmail Canbulat] iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti [terör örgütünü] hemen feshetmeliyiz."

“Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti. Kalanlar [Selanikli, Fethi Okyar ve Rauf Orbay] cemiyeti tekrar kurmuş oldular.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 128.)

Rauf Orbay’ın yazdıkları ise (Ki önceki bölümde aktarmıştık), böyle bir sahnenin hiç yaşanmamış olduğunu gösteriyor.

Bir defa, ortada Fethi Okyar yok..

İkincisi, asabîleşen İsmail Canbulat müsaade almadan ve vedalaşmadan evi terk edip gidiyor.

Üçüncüsü, Selanikli ile Rauf Orbay, İsmail Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gidiyorlar ve Selanikli, Rauf Orbay’a söylediği Kara Kemal’e yalan söylemiş olduğu yalanını Canbulat’ın önünde de tekrarlıyor.

*

Falih Rıfkı’nın Selanikli’den aktardığı sözler şöyle devam ediyor:

“Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:

"- Gene ne var? dedi. …

"- Ne haber dedim.

"- Tahmin edeceğin gibi...

"- Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …

"- Ne yapacaksın? diye sordu. …

"- Mesela, dedim, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?

"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:

"- Karar verdin mi? dedi.

“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!

"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:

"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.

"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:

"- Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?

"- Zamanında!" (s. 129-130.)

Görüldüğü gibi, komitacı (çeteci, terörist) Kemal, kimi bulursa hemen oturup onlarla terör örgütü kuruyorken, Kara Kemal gibi bir kulağı kesikle çılgınca “Sadrazam’ı kaçırıp hükümet darbesi yapma” planları kotarıyorken, birdenbire, istihbarat (gizli servis) eğitimi ve terbiyesi almış bir adam gibi sakin, durmuş oturmuş, ketum, ihtiyatlı ve ağzı sıkı biri haline gelmiş bulunuyor.

*

Önceki bölümlerde şunu söyledik:

Selanikli’nin mütareke döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da geçirdiği altı ayın ilk iki ayının, İngilizler’le görüşme ve pazarlıklarla geçmiş olması gerekiyor.

İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile (Rauf Orbay’ın ifadesine göre) “iki üç kez” görüştüğünü gözönünde bulundurduğumuzda, üçüncü görüşmede her konuda mutabakata varıp el sıkışmış olduklarını kabul edebiliriz. (Selanikli Nutuk’unda Frew [Fro] ile “bir iki kere” görüştüğünü söylüyor. Yaveri Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde” görüştüğünü ifade ediyor.. "Fasılalı tarihlerde" tabiri iki kere için kullanılmaz.)

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

Daha önce de söylediğimiz gibi, 18 Kasım 1918’de Selanikli’nin İngiliz yetkililerle görüşme teklifini İngiliz gazeteci Ward Price’a iletmesinden sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır. İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını istemişlerdir: Ne yer ne içer, nasıl bir karaktere sahiptir, hobileri fobileri nelerdir, neleri sever nelerden nefret eder, nasıl bir zihniyete sahiptir, yakın dostları kimlerdir, yaşayışı nasıldır, ne gibi alışkanlıkları bulunmaktadır?..

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğunu, büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğunu, gençliğinden itibaren kafayı çekmeye ve kadınlarla dansa düşkünlüğü ile tanındığını, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdiklerini, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi isimlerin de onu “menfaat düşkünü ve muhteris” olarak tanıdıklarını öğrenmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu adam tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” demiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

*

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

O sırada İngiliz Savaş Kabinesi’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı olan ve kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu bulunan Lord Curzon, ajan Frew’nun Selanikli’ye şunları sormasını istemiştir:

“Kendilerinin (İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyeceği (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir mi, Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle ‘millet iradesi’ kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir mi, bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir mi, yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir mi, Hilafet kurumuna son verebilir mi, yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir mi, Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir mi? Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve ‘uygarlaşması’nı temin edebilir mi? Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyormuş, Türkiye halkı yapıyormuş gibi gösterebilir, olayın gerisindeki ‘İngiliz aklı’nı perdeleyebilir mi?”

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.

*

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. O, Selanikli’ye gereken desteğin verileceğini, Fransa ile İtalya’nın da ikna edileceğini müjdelemiş olmalıdır.

Ve bütün bunların akabinde Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık planın netleşmiş olduğu düşünülebilir.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır. Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecek, bunun için bir bahane oluşturulacaktır.

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesi, bunun bir “sır” olarak saklanmasıydı.

*

Evet, Selanikli’nin komitacılık mesleğine birdenbire veda edip gelecekle ilgili büyük hayallere sahip “sır”lı ve ketum bir adama dönüşmesi mucizesinin ardındaki gizem işte bu..

Lord Curzon’un sihirli değneğinin dokunuşu herşeyi değiştirmiş.

Selanikli’nin, Anadolu’da yeni bir devlet kurma fikrine kafası yatmış.. Keyfi yerinde, fakat beklemede..

İsmet İnönü o sırada (24 Ekim 1918’den beri) Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı.. Harbiye Nezareti’nin herşeyi ondan soruluyor.

Yani çok önemli bir konumda..

Bunu çağırıyor ve (başka hiç kimseye birşey söylemezken) ona şunu diyor:

Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?”

İsmet’i harita başına oturtup yoruyor.. Sanki kendisi harita okumaktan aciz..

Ancak, maksat başka..

Adam, kendisi için üretilecek kahramanlık hikâyesinin ilk satırlarının yazılması için “tulumbaya su koyuyor”.

Biliyor ki, İsmet İnönü gidip Savunma Bakanlığı’ndaki herkese şunu diyecek:

“Bu Selanikli Mustafa Kemal’i muhteris ve menfaat düşkünü biliyordum ama belki de yanıldım, adamın günahını aldım.. Adam hiçbir sıfat (unvan, makam, mevki) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın sırf vatan ve millet uğruna etkisiz yetkisiz, gariban bir Sarı Çizmeli Mustafa olarak Anadolu’ya gitmeyi düşünüyor.. Çok şaşırdım, adamın aklı fikri hükümette koltuk kapmada, bakanlıkta, bunun için dünyayı ateşe verir diye biliyorduk fakat bugün çok farklı bir Mustafa Kemal’le karşılaştım.. Allah Allaah, demek ki insanlar değişebiliyor.. Hayret, vallahi çok şaşırdım.. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.. Hayat ne garip, her gün yeni birşey öğreniyorsun!”

*

Evet, Selanikli, İngiliz istihbaratından (gizli servisinden) aldığı akılla algı operasyonunu Harbiye Nezareti’nin kilit adamı ile başlatmış durumda..

Yetenekli adam, her rolün hakkından gelebiliyor, duruma ve şartlara göre her rolde görünebiliyor, bukalemun gibi derhal şekil değiştirebiliyor, her role kolayca adapte olabiliyor.

Yetenekli..

İsmet İnönü’nün kulağına birşeyler üfleyerek (“teşbihte hata olmaz” derler) “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından Padişah Vahideddin’in, Osmanlı Hükümeti’nin ve Harbiye Nezareti’nin aklına (kendisiyle ilgili) iş düşürüyor.

Durgun gölete ilk taşı atıyor, biliyor ki o taşın etkisi dalga dalga etrafa yayılacak.

Biliyor ki, evinde doğup büyüyen palavra kelebeğinin kanat çırpması, Harbiye Nezareti’nde, Osmanlı Hükümeti’nde ve Osmanlı Sarayı’nda fırtınaya yol açabilir.

Biliyor ki, akıllara şunlar gelecektir:

“Madem Selanikli böyle bir fedakârlıkta bulunuyor, böyle fedakârca duygular taşıyor, devletin onu ödüllendirmesi, illa da gidecekse birtakım yetkilerle gitmesini sağlaması gerekir.. Aksi, insafsızlık olur. İnsan, hele de böyle fedakâr bir insan kolay yetişmiyor.. Böylesi yüce gönüllü insanları her zaman bulmak mümkün değildir.”

*

Şunu da biliyor elbette: İngilizler Doğu Karadeniz’i karıştırıp Osmanlı Hükümeti’nden olayları yatıştırmak için bir görevli talep ettiklerinde ilk akla gelecek isim kendisi olacaktır.

Bunun olacağından emin, fakat zamanı konusunda kesin birşey söyleyemiyor.. O yüzden, “Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?” diye soran İnönü’ye “Zamanında!” diye cevap veriyor.

Zamanı gelecek, o kesin..

Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, “İngilizler’in bu talebini bir fırsata çevirelim, güvendiğimiz bir adamı Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderelim” diyeceklerdir.

Selanikli zaten Vahideddin’in çok güvendiği yaveri..

Üstelik, sıfat (unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın hizmet etmeye hazır bir fedakârlık abidesi.. Kafasında zerre kadar hesapçılık olmayan hasbîlik heykeli.. Ondan daha iyisi nerde bulunabilir?! 

Haa, adamın zaafları varmış, içkiciymiş, işret düşkünüymüş, ahlâksızmış, sefihmiş, dansçıymış, şuymuş buymuş.. Üzümün çöpü, armudun sapı dersen ortada adam mı kalır?! Hem, memleket yangın yeri, şimdi bunları düşünecek zaman mıdır?! Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır "netekim".

*

Evet, İngiliz’in sadece sicimi ve anahtarı değil, istihbaratçılığı da dünya markası.


TERÖRİST ATATÜRK'ÜN CİNAYET PLANLARI (İHANETİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'TEN DİNLEYELİM)

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 34


Önceki bölümlerde demiştik ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifinin, (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı (yaklaşık iki ay süren) “başbaşa gizli” görüşmeler sonucunda bir anlaşma ile neticelenmiş olduğu, olayların seyrinden ve ortaya çıkan nihaî tablodan anlaşılmaktadır.

Bir müzakere sürecinin ve anlaşma çabasının varlığını, bu “başbaşa gizli” görüşmelerin tekrarlanmış olması gösteriyor.

Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın “fasılalı tarihlerde” gerçekleştiğini söylediği, Rauf Orbay’ın “iki üç kez” yapıldığını belirttiği, Selanikli’nin de Nutuk’unda “bir iki defa” diyerek geçiştirdiği bu görüşmelerin yapılmış olmasının nedeni, Selanikli’nin rahibin önünde günah çıkarmayı ya da onun tarafından takdis edilmeyi istemesi değildi.

*

Bu casus işi gizli saklı görüşmelerin bir anlaşmayla sonuçlanmış olduğunu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un 27 Aralık 1919 tarihinde yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e ilettiği mesajında “Türkler’le yapılacak bir barış antlaşmasında karşılarında muhatap olarak Osmanlı Devleti’ni ve hükümetini değil Selanikli Mustafa Kemal’i ya da onun temsilcisini görmek istediklerini” ifade etmiş olması ispatlıyor.

Soru şu: Ortada bir TBMM bile yokken, ve Selanikli müstafî bir eski asker olarak Anadolu’da Karabekir’in himayesinde “himmete muhtaç” Sarı Çizmeli Mustafa Ağa formatında gezerken, galip İngiltere’nin (“üzerinde Güneş batmayan” imparatorluğun) Dışişleri Bakanı’nın onu böyle “öpmüş” olması, öyle bir anlaşmanın yokluğunda mümkün olabilir miydi?!

Ve de böyle bir anlaşma olmasa, Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya, Lord Curzon’un (o sıralarda kendi ülkesinde açıkladığı, bugün bizim de artık bildiğimiz) Türkiye’ye ilişkin plan ve tasarılarının birebir kopyası olan bir “gizli gündem” açıklayabilir, Osmanlı Devleti’ni yıkıp bir cumhuriyet kuracağını, millete Latin alfabesini ve Frenk şapkasını dayatacağını, tesettürü kaldıracağını, Padişah’ın tahtını başına yıkacağını müjdeleyebilir miydi?!

Dahası, böyle bir anlaşma mevcut olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şunu söyleyebilir miydi:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yine, önceki bölümlerde demiştik ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da geçirdiği altı ayın ilk iki ayında gerçekleşen bu casus işi görüşmelerin anlaşmayla sonuçlanması üzerine, 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal, köklü ve keskin değişiklikler yaşanmış olması gerekir.

Nitekim İngilizler, tam da o dönemde, artık karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istedikleri için, Osmanlı Devleti’ne karşı oyalama siyaseti izlemeye başlamış bulunuyorlar. 

Barış antlaşmasını geciktirdikçe geciktiriyor, ipe un seriyorlar. 

Ve Curzon “altın vuruş”unu tam da Selanikli’nin Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde yapıyor, Türkiye’de (olmayacak dua kabilinden) bir Amerikan mandasının tesisi teklifini ortaya atarak, Selanikli’ye (Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempalarına açıkladığı) gizli gündemini (gizli anlaşmanın gündemini) gerçekleştirmesini sağlayacak adımlar atması için gereken zamanı kazandırıyor. 

İngilizler bir yandan da Yunan’ı Milne Hattı ile Ege’de durdurarak, Selanikli’nin (Yunan gailesini dert etmeden) sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak, gerçekteyse yıkmak için TBMM’yi açmasını sağlıyorlar. 

İngiliz bu, sicimi de, anahtarı da sağlam, TBMM’nin temeli sağlam olsun, alternatifi ve rakibi bulunmasın diye İstanbul’daki Millet Meclisi’ni (Meclis-i Mebusan’ı) tam da TBMM’nin açılışından bir ay önce kapatıyorlar.

Evet, İngiliz-Selanikli anlaşması yolunda gitti, öyle ki Cumhuriyet’in ilanından sonra İngilizler Selanikli’yi meşhur Dizbağı Nişanı ile taltif etmeyi ifası zorunlu bir vecibe olarak gördüler. 

1936 yılında da İngiliz padişahı Edward, Türk padişahını ülkesinden kovan Selanikli’yi ziyaret ve başarılarından dolayı tebrik için koşa koşa İstanbul’a geldi.

Selanikli tebriği hak ediyordu, çünkü ev ödevlerinin hepsini üstün bir başarıyla yerine getirmişti.

*

Velhasıl, Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği ilk iki ayı, henüz İngilizler’le anlaşmaya varmamış olduğu için, hayatının sonraki döneminden farklılık gösteriyor.

Bu ilk iki ay, bir yandan İngilizler’le gizli görüşmeler yapar, ve o görüşme sonuçlarının Londra’daki karar alıcılar tarafından verilen son şeklini beklerken, diğer yandan, Osmanlı hükümetinde bir bakanlık kapmak için canhıraş bir mücadele veriyor.

Öyle ki, daha İstanbul’a gelir gelmez, ayağının tozuyla, yeni kurulacak olan Tevfik Paşa hükümetini engellemek, kendisinin de bakan olarak içinde bulunduğu başka bir hükümet kurulmasını sağlamak için Meclis-i Mebusan’da dolap çeviriyor. 

İstediği sonucu alamayınca da hemen ve derhal Sultan Vahideddin abisini devreye koymak, hedefine onu kullanarak varmak istiyor. 

Ancak Padişah, Selanikli’ye bir iki gün sonrası için randevu veriyor, cuma selamlığında görüşeceğini söylüyor.

Böylece Selanikli cuma namazı kılmak zorunda kalıyor. 

Fakat, uğradığı felaket sadece bu değil, yaptığı (bir saatlik) görüşmeye çok sayıda kişi şahit olduğu için, hem iki gün sonra Meclis-i Mebusan’ın Padişah tarafından feshedilmiş olması (Halide Edib ile Falih Rıfkı’nın da yazdığı gibi) Selanikli’nin telkin ve taleplerine bağlanıyor (Ki Meclis, Tevfik Paşa hükümetine güvenoyu vererek Selanikli’yi hayalkırıklığına uğratmış ve kızdırmıştır), hem de Selanikli, uluorta gerçekleştiği için, sonraki yıllarda bu görüşmeyi inkâr etme imkânından mahrum kalıyor. (Mesela, Kâzım Karabekir’in kendisine Şişli’deki evinde yaptığı ziyareti inkâr ediyor, şahit yok ya!) 

Ancak, Falih Rıfkı gibi borazanlarına, yıllar sonra, (sanki bir saat boyunca Padişah’la birbirlerinin yüzüne bakıp susmuşlarmış gibi) yaptığı görüşmeyle ilgili eksik ve yalan yanlış bilgiler vererek konuyu geçiştiriyor.

Kısacası, Selanikli bir taraftan Padişah Vahideddin ile al takke ver külah, diğer taraftan İngiliz baş ajanı Rahip Frew ile yağlı ballı, öbür taraftan da (önceki bölümlerde aktardığımız gibi) İtalyanlar’la sıkı fıkı.. Öyle ki, anasının Akaretler'deki evini aramak isteyen İtalyan askerlerinin başındaki subayın ondan özür dileyerek çekip gitmesi için, Selanikli’nin bu askerlere komuta eden İtalyan misyonuna telefon etmesi yetiyor.

Bunu Falih Rıfkı’ya merd-i Kıptîce övünerek anlatan da Selanikli’nin kendisi..

*

Evet, Selanikli’nin mütareke dönemi maceralarını, kendisinin has adamı Falih Rıfkı Atay’ın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabından (haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999) okuyorduk.

Muhaliflerinin değil, kendisinin ağzından..

Kaldığımız yerden devam edelim.

Atay, Selanikli Mustafa Atatürk’ün şu sözlerini naklediyor:

"Bir gün Fethi (Okyar) Bey ve dört müşterek arkadaşımla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeye başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi..

Başka bir gün bizim Şişli'deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: "Arkadaşlar, ben çok düşündüm. Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmaya devam etmeyeceğim." Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. İçimizden biri:

"- Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?" diye sordu.

"- Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. İşte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler (yedek adaylar) oluruz."

“Fethi Bey'le ben gözlerimizle konuştuk.

“Derhal dedim ki:

"- Beyefendinin iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti hemen feshetmeliyiz."

“Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti. Kalanlar cemiyeti tekrar kurmuş oldular.” (s. 128.)

Dikkat edilirse, o dört müşterek (ortak) arkadaşlarının kimler olduğunu saklıyor.

Ancak, o dört kişiden üçünün kimler olduğunu biliyoruz: Rauf Orbay, İsmail Canbulat, ve İttihat ve Terakki hükümetinin eski bakanlarından Kara Kemal.

*

Selanikli’nin bu laflarının ne kadarının doğru ne kadarının yalan, ne kadarının abartma ne kadarının çarpıtma olduğu konusu üzerinde duracağız, fakat önce, projektörü, kendi itirafları çerçevesinde ortaya çıkan tabloya çevirmek gerekiyor.

Evvela şunu söyleyelim: Selanikli, meramını anlatma bakımından pek mahir değil.. Yukarıdaki sözleri, çete (ya da terör örgütü) üyesi kişilerin sayısını anlaşılır ve net bir şekilde yansıtmıyor.

Lafa "Bir gün Fethi (Okyar) Bey ve dört müşterek (ortak) arkadaşımla birlikte…” diyerek başlamış.

Bu durumda, çetede kendisi ile Fethi Okyar dışında dört kişinin (Okyar’la kendisinin müşterek/ortak dört arkadaşının) bulunuyor olması gerekiyor.. Fakat başka şahitliklerden biliyoruz ki ortada dört kişi yok. (Bu konuya bir sonraki yazıda döneceğiz inşaallah.)

Her neyse.. Görüldüğü gibi Selanikli “İhtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeye başladık” diyor.

Bu durumda, komite dediği şey, anayasal düzen ve yasalar açısından “çete” demek oluyor. (O dönemde bir “meşrutiyet anayasası” mevcuttu.) Anayasal düzeni isyan ve ihtilal yoluyla yıkma ve devleti ele geçirme amaçlı bir çete.

Bir başka adlandırmayla “organize suç örgütü”.

Fakat bunun bir terör boyutu da var.. İhtilalden söz ediliyor.. İhtilal terörsüz (korku ve dehşet yaratmaksızın, şiddete başvurmaksızın) gerçekleşmez.

Bir hırsızlık çetesi de organize suç örgütüdür ama teröre başvurmayabilir.

Bunların kurduğu kanunsuz örgüt ise, resmen terör örgütü.

Nitekim Selanikli Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak”tan söz ediyor.

Terörist Kemal, “hangi azimli hareketler”in hasretini çekiyor, o belli değil.

Dikkat edilirse “azimli hareketler”inin hedefinde ne İngilizler var, ne İtalyanlar, ne de Fransızlar..

Hedefte Padişah ve meşru hükümet var.

Hükümeti kurmuş olan, millî irade, yani Meclis-i Mebusan (milletvekilleri meclisi).

Tamam Tevfik Paşa’ya “Hükümeti kur” diyen Padişah da, hükümet, Padişah’ın kur demesiyle kurulmuyor, Meclis’ten güvenoyu alarak iş başına geçiyor.

Ve Selanikli terörist Atatürk, milletin meclisinin kurduğu, millî iradenin, millet hakimiyetinin eseri olan hükümeti yıkmak için çete (terör örgütü) kuruyor.

Bu kafadaki bir adamın perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, ruhunu gâvurlara satmış olmasına şaşılmaz.

Böyle bir karakter(sizlik)den herşey beklenir.

*

O sırada siyasî vaziyet şöyle: İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’la bir mütareke (ateşkes) antlaşması yapılmış, işler o çerçevede yürüyor.

Ve böyle bir mütarekeyi isteyenlerin en başında gelen isim, bu terörist Kemal..

Tee Suriye’den Padişah’a telgraf gönderip “Aman da behemahal barış yap” diyen, “Ne istiklal ne ölüm, illa da barış da barış” diye feryad ü figan koparan o.

Ve mütareke antlaşmasına Osmanlı Devleti adına imza atan kişi de çetenin diğer üyesi Rauf Orbay.

O gün için algı operasyonu marifetiyle Padişah Vahideddin’e “vatana ihanet, İngiliz muhipliği” vs. palavralarıyla bir suçlamada bulunmak da mümkün değil.

O sırada İngiliz muhipliğinin bayraktarlığını Selanikli ile Fethi Okyar, çıkardıkları Minber gazetesinde yapmaktalar.. Selanikli, İngilizler’in karşısına geçmiş, tonlarca yağı beleşten yakıp ziyan ediyor.

Peki, Selanikli terörist ile arkadaşlarının dertleri ne, niçin ihtilal yapmak, isyan çıkarmak, millî iradeye savaş açmak, devlet başkanını değiştirmek, hükümeti yıkmak, anayasal düzeni ayaklar altına almak istiyorlar?

Bu soruya Selanikli için cevap vermek gerekirse, tek neden, Selanikli’nin hükümette bakan sıfatıyla yer alamamış, kişisel hırslarını tatmin edememiş olması.

Adam, (Madam Corinne’e söylediği gibi) büyük ihtirasları olan bir kıyamet alameti.. Hırs küpü..

Zaten İngilizler’le (İngiliz istihbaratının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) kolayca anlaşmış olmasının nedeni de bu..

*

Falih Rıfkı’nın sözlerinin devamı, çete (terör örgütü) üyelerinin, bir hükümet değişikliğinin (Selanikli’nin bakan olma heves ve hırsına hizmet etme dışında) bir faydasının olmayacağının aslında farkında olduklarını gösteriyor:

Konuşmanın bu kısmında Mustafa Kemal, Fethi Bey'le eski münasebetlerinden bahsetti ve şu fıkrayı (söz öbeği) anlattı:

“- Fethi Bey İstanbul'da Dahiliye Nazırı (içişleri bakanı) olmadan önce Minber isminde bir gazete çıkardı, belki hatırlarsınız. Sahibi ve başmuharriri (başyazarı) o idi. Fikirlerimizi birlikte neşretmek üzere ben de kendisi ile ortak olmuştum. Gazetenin ne derece muvaffak (başarılı) olduğunu bilemem. Herhalde benim bu ilk ve son gazeteciliğim muvaffak olmamıştır.”

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

Minber gazetesinin muvaffak (başarılı) olması meselesinden başlayalım..

Minber, muvaffak oldu, Selanikli’nin, ortak olduğu bu gazetede İngilizler’e bol keseden sunduğu “yağ”lar sonuç verdi, Selanikli İngilizler’in dikkatini çekmeyi ve teveccühlerine mazhar olmayı başardı.

Görüldüğü gibi, “Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten” söz ediliyor.

Yani Selanikli, kendi itirafına göre, bir çete (terör örgütü) kurmuş ve devlet başkanını öldürmeyi planlamış..

Kanlı planlar yapmış.. 

Cinayet işlemeye hazır bir cani, gözü dönmüş bir katil modunda.. 

(Sonradan, vampirlere bile esin kaynağı olabilecek boyutlardaki bu çılgınca ve akla ziyan kan dökme hevesini önce Anadolu’da, Osmanlı Devleti’ne sadık ve muti kalmaya devam eden millete karşı sergileyecek, kana susamışlığını bir nebze teskin edecektir. Ardından da, gelecekte Atatürk ilke ve inkılapları olarak adlandırılacak olan Curzon ilke ve inkılapları çerçevesinde kan akıtmaya devam edecek, kana kana kan dökerek kana doyacaktır.. İlerleyen yıllarda “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” diye marşlar söylemiş olmaları sebepsiz değil.. Bu cumhuriyeti sudan ucuz bol kan ve İngiliz’in millete pahalıya patlayan ithal çağdaş uygarlık irfanıyla kurdular.. Selanikli’nin başbaşa gizli görüşmelerinde ajan rahip Frew’dan bol bol feyz aldığı, irfanından doya doya, kana kana yararlandığı kesin.)

Evet, Selanikli Padişah’ı öldürmeyi kafaya koymuştu..

Bunu söyleyen Kadir Mısıroğlu değil.. Bunu Selanikli’nin kendisi söylemiş, has borazanı Falih Rıfkı da yazmış.

Peki Padişah’ı niçin öldürmek istiyor?.. Sebep?..

Sebep, Padişah’ın kendisini ve arkadaşlarını bakan yapmak için Meclis’e müdahale etmemiş, millî iradeyi hiçe saymamış olması..

Dolayısıyla ölümü alnının akıyla hak ediyor.

Millet Meclisi’nden güvenoyu alan hükümet de bir ihtilal ve isyan ile yıkılmayı hak ediyor.. Çünkü, Selanikli ile arkadaşlarının doğuştan gelen hakları olan makamları millet adına gasbetmişler.

Mağdur ve mazlum, hakkı çiğnenip gasbedilmiş Selanikli, bunun için çete (silahlı organize suç örgütü, terör örgütü) kurmasın, cinayet planları yapmasın da ne yapsın?! Buna can mı dayanır, hangi yürek buna razı olur?!

Anlaşılıyor ki Selanikli, teröristin Selanikli, asrî ve aynı zamanda adı Mustafa Kemal Atatürk olanını seviyor.

*

Evet, Selanikli, düdüğü (ya da borazanı) Falih Rıfkı vasıtasıyla millete güzel masal anlatmış.

Devamı şöyle:

Bir varmış bir yokmuş, günler gelmiş geçmiş, nasıl olmuşsa Selanikli’nin kafasındaki vahşi planlar günlerin yaprak dökümüyle törpülenmiş, şunu anlamaya başlamış: “Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktur.”

Selanikli ile arkadaşlarının pas tutmuş beyinleri nihayet “düşman süngü”lerinin farkına varmış, şunu demeye başlamışlar: “Nihayet (sonuçta) yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı.

Yani değişen birşey olmayacaktı.. Sadece padişahın adı değişecekti, Vahdettin değil de mesela Bahattin olacaktı.

Selanikli’nin “uyanış” ve “uslanış” olayı, kafasındaki bu muazzam ve muhteşem dönüşümün ardındaki etken bu kadar basit olabilir mi peki?

İnsanlardaki radikal ve olağanüstü keskinlikteki değişim ve dönüşümler, haricî etkenler bir tarafa bırakılıp “günler gelmiş geçmiş” formülü ekseninde salt üç beş günün geçmiş olmasıyla izah edilebilir mi?

Kazın ayağı öyle olmadığı gibi “hayatın olağan akışı” da böyle değil..

Selanikli bu anlattıklarıyla resmen bizimle kafa buluyor.. Dalgasını geçiyor.

Fikir değiştirmesinin nedeni aslında (ajan Frew vasıtasıyla) İngilizler’le anlaşmış olması.

İngilizler ona şunu dediler: 

Hasis politikacılık menfaatlerinin peşinde koşmayı bırak, büyük düşün, Anadolu’ya git ‘vatan kurtaran kahraman’ ol, Osmanlı’yı yık, enkazı üzerinde yeni bir devlet kur, her köşe başına bir heykelini diktir. Biz sana gereken desteği verecek, zemini hazırlayacak, müttefiklerimizi de bunu kabule mecbur edeceğiz.. Buna karar verdik. Senden tek istediğimiz, Curzon’un gelecekle ilgili planlarını hayata geçirmen, Curzon ilke ve inkılaplarını Türkiye’ye hakim kılman.. Üstelik, bu projenin patentini de sana beleşten hibe edeceğiz, görünüşte herşeyi sen kendin yapmış olacaksın.” 

*

İngilizler (Dışişleri Bakanı Lord Curzon) Selanikli'ye ”kıyak” geçip bir “ballı ihale” verdi.. Minber gazetesinde yakıp döktüğü yağlar boşa gitmedi.

Bir “tertip” (komplo, gizli plan) ile Anadolu’ya gidecek ve Osmanlı Devleti’ni yıkmak, yeni bir devlet kurmak için çalışacaktı.

Söz konusu tertibi İngilizler sonraki aylarda hazırladılar. Doğu Karadeniz’i karıştırdılar ve Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye bir görevli göndermesini istediler.. Bir yandan da devlet ileri gelenlerini toplayıp Malta’ya sürerek Selanikli’yi alternatifsiz hale getiriyorlardı.

Ne diyor Selanikli:

Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!”

Kendi kendine karar vermişmiş..

Hayır, İngilizler’le birlikte bu kararı verdi.. Daha doğrusu, bu kararı ona İngilizler verdirdi.

İngilizler’in hazırladığı yol haritası çerçevesinde Anadolu’da bir müddet Sarı Çizmeli Mustafa Ağa havalarında kahramanlık ve vatanseverlik nutukları attı, Halife-Padişah’ı ve devleti kurtarma edebiyatı yaptı, sonra TBMM’yi teşkil etmesinin ardından yavaş yavaş felaketi millete haber verdi: Osmanlı Devleti yıkılacak, hilafetin ocağına incir dikilecek, memleket kendisinin heykelleriyle donatılacaktı.

Selanikli bir de şunu diyor:

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….”

İçinde çok dikkatle gizlediği kesin..

O kadar dikkatle gizledi ki, sırrın tamamını hiçbir zaman kimseye söylemedi.

Ancak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi firaset ve basiret sahipleri sırrın farkındaydılar.

Sırra vakıf olan başkaları da vardı elbette.. Biri, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü.. 

İnönü, 1973 yılında sırrı, sıradan ve basit birşeyden söz ediyormuş gibi açıkladı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Burada, dikkat celbeden dört önemli nokta var.

Birincisi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Samsun’a gitmesi, sonra (Anadolu’da bir millet meclisi kurma yönünde çalışmak için bahane üretmek üzere) resmî görevinden istifa etmesi (kendi tabiriyle “isimsiz” hale gelmesi), olayların gelişim seyri içinde kendiliğinden (spontane) ortaya çıkan durumlar değil.

Yani Selanikli, olayların akışı içinde ortaya çıkan tabloya göre yeni kararlar alıyor değil.

Dediğine göre, şartlardan bağımsız olarak kafasında bir plan yapmış, şartların bu plana hizmet edecek şekilde olgunlaşmasını bekliyor.. 

Ayrıca, “tertip” (komplo, gizli plan ve operasyon) peşinde.

Normalde bir mütareke (ateşkes) antlaşması yapılmışken ve de ardından bir barış antlaşması yapılması bekleniyorken, Selanikli böylesi bir barışın (yeni düzenin) kurulmayacağından, kendisinin Anadolu’ya gidip dümenler çevirmesinin mümkün olacağından nasıl bu kadar emin olabiliyor?

İngilizler ona bu yönde güvence vermeden bundan emin olabilir miydi?!

Hükümette bakan olmak için Padişah’ı öldürmeyi, ihtilal yapıp hükümeti devirmeyi tasarlayan, bunun için çete (terör örgütü, komite) kuran “hırs küpü” adamın başına taş düşmüş gibi birden bire “gelecekteki mevhum, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz” hayaller için akıllı uslu, sabırlı, sessiz sakin, “sır küpü” bir adam haline gelmesi, “hayatın olağan akışı” çerçevesinde neye karşılık gelir?

Böyle hırs küpü, çılgın planlar yapan, dengesiz denilebilecek kararlar alabilen maceraperest bir adam nasıl birden bire sır küpü durmuş oturmuş hale gelebiliyor?

Bu mucizenin ardındaki sır nedir?

Cevap açık: İngiliz “üst akıl”ı bunu Kasım 1918 - Ocak 1919 arasında “hızlı eğitim”e tabi tutup gelecekteki görevleri için hazırlamış durumda.

İngiliz siyaseti (hele de yaşlı kurt Lord Curzon) yaş tahtaya basmaz, İsmet İnönü’nün söylediği gibi Selanikli’nin İstiklâl mücadelesinin başarılı olması yönünde karar vermiş ve müttefiklerini de bunu kabule mecbur etmiş”se, Selanikli’den sağlam söz almış, onun kendi kafasından icatlar çıkarmayıp verilen yol haritasına göre yürüyeceğinden emin olmuş olmalıdır.

*

Gelelim calib-i dikkat olan ikinci noktaya..

Hükümeti devirip yeni bir hükümet kurmak için çete (terör örgütü) kuran Selanikli, bu çabalarından hiçbir sonuç alamadığı halde, ortada daha hiçbir şey yokken, “basit bir tertip”le gelecekteki hedeflerine kolayca yürüyebileceğinden, şartların da buna hizmet edeceğinden nasıl emin olabiliyor?

Nasrettin Hoca’nın yol kenarına çalı ekmesi, oradan geçen koyun sürülerinin yünlerinin bu çalılara dolanıp birikmesi, sonra bunları toplayıp eğirip ip yapması, ardından bu iplerle birşeyler dokuyup satması ve kazandığı servetle borcunu ödemesinden daha tuhaf bir hikâye..

Görüldüğü gibi, Selanikli Nasrettin Kemal, has adamı Falih Rıfkı’ya iyi masal anlatmış..

Ve bu millet de, Nasrettin Hoca’nın alacaklısı gibi, onun bu masallarını maalesef, Hoca’nın “peşin parayı görünce gevrek gevrek gülen” alacaklısı gibi dinledi.

Kimisi inandı, kimisi inanmış gibi yapmayı çıkarına uygun buldu.

*

Calib-i dikkat üçüncü nokta ise şu:

Padişah’ı öldürmek suretiyle devleti ele geçirmek, hükümeti devirerek ihtilal yoluyla yeni bir hükümet kurmak ve bakan olmak için gözünü karartan, akıl dışı ve canice planlar yapan, bunun için çete (silahlı terör örgütü) kuran Selanikli, nasıl oluyor da Anadolu’da bir millî mücadele başlatmak gibi (Kâzım Karabekir’in her yerde herkese söylediği) yüce, saygın ve makul bir düşünceyi hiç kimseye açmıyor, bir “sır” olarak saklıyor?

Böyle birşey, saklanacak bir sır mıdır?!

İşte olaydaki bu “sırriyet”, Selanikli’nin, başka bir “çete”nin (İngiliz’in güdümündeki bir çetenin) bir parçası haline gelmiş olduğunun karîne türünden delilidir.

Sır, çete üyelerince biliniyor.. En başta da Lord Curzon ve ajan Frew tarafından.. Fakat, Selanikli’nin bu sırrı başkalarına açması yasak..

Sır saklıyor olmasının nedeni bu..

Şayet bütün bunlar kendi aklının ürünü olsa, sır olarak saklamaz, istişare, müşavere, danışma, fikir teatisi, görüş alışverişi, niyet yoklama kabilinden başkalarıyla bu meseleler üzerinde konuşur.

Konuşmuyor.

Sırrını İngilizler’le paylaşıyor.

Haa bir de Erzurum Kongresi gecelerinden birinde sırrını kısmen Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açmış..

Ancak, sırrın tamamını onlara da söylememiş.. İngilizler’le anlaşmış olduğunu saklamış.. 

(Fakat nasılsa İsmet İnönü bunu anlamış. Zeki adam.)

*

Gelelim calib-i dikkat dördüncü noktaya..

Görüldüğü gibi, Selanikli (iddiasına göre) kafasında bazı kararlar almış fakat bunları sır olarak saklıyor.

Bu arada insanlarla temas kurmaya da devam ediyor. Onlar hakkındaki kanaati şu:

İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu.”

Temas kurduğu kişilerden bazıları vatansevermiş, fakat fikir ve tedbir kabiliyetleri yokmuş.

Bazıları da vatansever değilmiş, hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka birşey düşünmüyorlarmış. (İktidar uğruna terör çetesi kurup cinayet planları yaptığına göre Selanikli’nin kendisi tam da bu kategoride değerlendirilmelidir.)

İmdi, sen vatanseversen, ve de sende fikir ve tedbir kabiliyeti varsa, bu fikir ve tedbirler konusunda cimrilik ve hasislik yapmaman, fikirlerini insanlarla paylaşman, onları sır olarak kendine saklamaman gerekir.

Bu hasis hesaplar kahramanının gerçekten vatanseverse, o günkü şartlarda şunu düşünmesi gerekirdi:

“İngilizler kimi bulurlarsa tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Olabilir ki beni de tutuklar ve Malta’ya gönderirler. Hatta zehirleyip öldürebilirler. O halde, vatanın selameti için kafamda ürettiğim çözümleri ve bulduğum çareleri vatansever arkadaşlarımla paylaşmalı, bu fikirlerin olabildiğince çok insan tarafından bilinmesini sağlamalıyım.. Vatanın selameti için yapılması gerekenleri ben yapma imkânı bulamasam bile ürettiğim fikirlerden başka birileri, fırsat çıktığında yararlanabilir.”

Hayır, hasis ve cimri hesaplar içindeki kahramanımız böyle düşünmüyor, memleketin selameti için bulduğu parlak fikirleri, sihirli formülleri, eşsiz tedbirleri “Benden sonrası tufan” kabilinden kendisine saklıyor.

Gerçekten vatansever bir adam, kafasındaki planlar vatanın selameti içinse, kendi şahsı bakımından önem taşımıyorsa, mevzubahis olan vatansa, bunları sır olarak saklayabilir mi?

Fakat, işin içinde “sır olarak saklanması” gereken bir bozukluk ya da ihanet varsa, iş değişir tabiî.. 

O zaman olay “sır” halini alır.

*

Selanikli’nin Atay’dan yaptığımız ilk iktibasta yer alan yalan dolan ve çarpıtmalarına bir sonraki yazıda değinelim inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."