evrim teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BU YAZI, DR., DOÇ. VE PROF. UNVANLI (CEHL-İ MÜREKKEPTEN MUZDARİP) BAZI KATMERLİ CAHİLLER İÇİN: BİLİM, BİLİMSELLİK, DARWIN, NEWTON, YERÇEKİMİ VE EVRİM



Darwin’in teorisi gerçekte “bilim-kurgu” mahiyetinde bir çalışma durumunda.

Bildiğimiz bilim-kurgu eserlerinden farkı, bunun çalışmasının geleceğe değil de geçmişe yönelik bir “tahmin” niteliği taşıyor olması.

Bu yönüyle yazdıkları bir “tarihî roman” olarak da kabul edilebilir.

Mevcut tarihî romanlardan farkı ise bunun bildiğimiz insan türünün değil de genel olarak canlıların tarihinden bahsediyor olması.

Bir tarihî roman tümden kurgu üzerine inşa edilemez.. O zaman ortaya Yüzüklerin Efendisi türünden saçmalıklar (romanımsı modern masallar) çıkar.

Darwin'in kurgusal teorisi de aynı şekilde bir masal durumunda.

*

Evet, bir tarihî romanın hem zaman, hem mekân, hem insan toplulukları (kavimler), hem de kurumlar (devletler vs.) düzeyinde birtakım gerçekleri temel alıyor olması gerekir.

Mesela Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanını alalım.. Romanın baş kahramanı kurgusal olsa bile, genel çerçeve birçok tarihî gerçeği ihtiva etmektedir.

İşte, Darwin’in yazdıklarının durumu da budur.. Söylediklerinin birçoğu doğrudur, fakat bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilmesi gereken tarihî romanını tartışmalı hale getiren özellik, zoolog ve botanikçilerin bulgularının üzerine kendi uydurma, yakıştırma ve tahminlerini giydirmiş olmasıdır.

*

Nitekim, Darwin’in kitabının giriş bölümünün ilk paragrafı, bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev. Öner Ünalan, 3. b., İstanbul 2012):

“Majestelerinin gemisi Beagle’da bir doğa bilgini olarak bulunduğum sırada, Güney Amerika’da yaşayan organik varlıkların dağılımındaki ve o kıtanın bugünkü ve geçmişteki canlılarının yerbilimsel ilişkilerindeki belirli olgular [fosiller] gözüme pek çarpmıştı. Bu olgular, elinizdeki kitabın ilerdeki bölümlerinde de göreceğiniz gibi, büyük filozoflarımızdan birinin sırların sırrı dediği “türlerin kökeni”ne ışık tutacağa benziyordu. 1837’de, yurda dönerken, bununla herhangi bir ilişkisi olabilecek bütün olguları sabırla derleyerek ve titizlikle karşılaştırarak söz konusu soruya eksik de olsa bir yanıt bulunabileceğini düşündüm. Ancak beş yıllık bir çalışmadan sonra bu konuda kurguda bulunmaya (speculation) başladım ve kısa bazı notlar aldım; 1844’te bunları genişleterek bana olası (probable) görünen sonucun taslağını elde ettim. Aynı konuyla o zamandan beri hiç aralıksız uğraştım. Bu türlü kişisel ayrıntılara girmemin bağışlanacağını umuyorum, çünkü bunları, bir sonuca varmak için pek de ivecen [aceleci] davranmadığımı belirtmek için yazıyorum.”

Böyledir.. Roman yazmak aceleye gelmez.

Mesela Victor Hugo Sefiller’i 17 yılda yazmış bulunuyor.

Tolstoy Harp ve Sulh’u biraz aceleye getirmiş, yedi yılda yazmış.

Darwin ise romanını beş yılda tamamlamış..

Görüldüğü gibi, düşüncelerinin kurgu (spekülasyon) olduğunu söylüyor.

Ve ihtimalden/olasılıktan (probability) söz ediyor.

Yani dediği şu: “Geçmişte şöyle şöyle birşeyler yaşanmış olması muhtemeldir.”

*

Derler ki, “Taktik bir yalan, cahillerin elinde stratejik bir hakikate dönüşür”.

Bediüzzaman’ın da şöyle bir sözü var: “Mecaz, ilmin elinden cehlin (cehaletin) eline düşse hakikate inkılap eder (dönüşür).”

İşte, Darwin’in “kurgu”su (spekülasyonu) da maymunluk heveslisi cahillerin elinde tarihî hakikatler/gerçekler haline gelmiş durumda.

Onun olası gördüğü, muhtemel (ihtimal dahilinde) kabul ettiği bir durum, aptal cahillerin elinde “asla sorgulanamaz, doğruluğu tartışma konusu yapılamaz kesin bilimsel gerçek” halini almış.

O oturup beş yıl zarfında bir tarihî roman yazmış, cahiller ise “İşte gerçek tarih bu!” demişler.

*

Darwin’in kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün ikinci paragrafı şu cümleyle başlıyor:

“Şimdi (1859) yapıtım [kitabım] aşağı yukarı bitti; ama tamamlanması daha birçok yılımı alacağı için, ve sağlığım bozulduğu için, bu özeti yayımlama zorunluğunu duydum.”

Gerçekte buna özet demek mümkün değil, çünkü bu özet (tercümesi itibariyle) 300 sayfaya yakın hacimde.

“Bitti, özetliyorum” dediği asıl “büyük kitab”ı, sonraki yıllarda yedi ayrı kitap olarak şu adlar altında yayınlandı: 

Orkidelerin Döllenmesi, 

Evcilleştirme Altında Hayvanların ve Bitkilerin Değişimi, 

İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Göre Seçilim, 

İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi, 

Böcekçil Bitkiler, 

Sebzeler Aleminde Çapraz ve Kendine Döllenmenin Etkileri, 

Bitkilerde Hareketin Gücü.

*

Darwin, kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün üçüncü paragrafında ise şunları söylüyor:

“Şimdi yayımladığım bu özet zorunlu olarak eksiktir. [Herşeyden önce,] Burada, başvurduğum kaynakları ve yetkili kişileri anamıyorum; okurun biraz da [o kaynaklardan ve yetkili kişilerden öğrediklerimi doğru aktardığım konusunda] benim doğruluğuma güveneceğini ummak zorundayım. Her zaman yalnızca gerçek yetkililere [alanında yetkinlik kazanmış uzmanlara, otoritelere] güvenmeye özen gösterdiğimi umuyorsam da, hiç kuşkusuz, yanılgılarım olmuştur. Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve [bunlardan hareketle] vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum. Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta yok gibidir. Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Burada aslında ustaca bir mugalata var..

Tezlerinde (kurgu ve tahminlerinde) görülecek eksiklikleri tezlerinin bizzat kendisine değil de, özetin yol açtığı kısıtlılığa bağlıyor. Bu, makul ve inandırıcı bir bahane değil.

İkinci cümle, sözünü ettiği eksikliğin “başvurulan kaynakların ve yetkili kişilerin anılamaması” noktasından olduğunu gösteriyor. Bu, intihal olarak yorumlanabilecek bir tavra karşılık geliyorsa da, sadece akademik etik ya da meslekî ahlâk açısından önemlidir, araştırılan konunun özü bakımından önem taşımaz.

Bir bilgi ya da fikir doğruysa, kaynağın anılması ona fazladan bir doğruluk kazandırmaz. “Yetkili kişiler”in (Ne demekse?) anılması için de aynı durum söz konusudur.

Görüldüğü gibi, Darwin, kraldan fazla kralcı Darwinistlerin aksine, yanıldığı noktaların olabileceğini de kabul ediyor.

*

Öte yandan, hazırladığı özet kitaptaki (Türlerin Kökeni) temel eksikliğin, olguların tamamını veremiyor olmasından kaynaklandığını düşündüğü anlaşılıyor:

“Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum.”

Yeterli görüleceğini umuyorsan, mesele yok demektir.. Lafı çoğaltmak anlamsız olur..

Ancak, bir sonraki cümle, asıl sorunun başka olduğunu gösteriyor:

“Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta [bile] yok gibidir.”

Demek ki, Darwin’in, görüşlerinin kanıtı/delili olarak ileriye sürdüğü olgular, karşıt görüşü savunmak için de kullanılabilir mahiyette..

Üstelik, bunun istisnası bile bulunmuyor, “bir tek nokta bile yok gibidir”.

*

Bir sonraki cümle de, yine mugalata kabilinden bir kurnazlığa karşılık geliyor:

Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili [farklı] olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Neden olamaz?.. 

Niye olmasın ki?..

Bu, yazdıklarının güvenilir olmadığını kabul etmesi anlamına geliyor.

Üstelik, bu cümle ile bir önceki cümle, birbiriyle çelişiyor.. Burada, karşılaştırma yapmayı (ve kendi tezinin doğruluğunun test edilmesini) sağlayacak farklı olgulardan söz ederken, önceki cümlede aynı olguların (farklı olgular değil) iki zıt iddia için de delil olarak kullanılabilecek durumda olduklarını ileri sürüyor.

Buradan anlaşılıyor ki, iddialarını savunmak için, salt kendi tezini ispata yarayacak, karşıt görüşe açık kapı bırakmayan herhangi bir “olgu” bulamamış.

Bulsaydı, onlardan bahsetme vazifesini ileride yayınlayacağı "büyük yapıt"ına bırakmaz, bu özette sıralardı.

*

Bu “olguların karşıt sonuçlara varılmasını da mümkün kılan iki yönlülükleri (ya da belirsizlikleri)” meselesi üzerinde durmakta fayda var.

Konuyu benzer bir örnek üzerinden daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim.

İmdi, Darwin’in çalışmasının özünü “evrim” meselesi oluşturuyor. Biz, fen bilimleri değil de sosyal bilimler alanında “değişim” kavramını eksen alan benzer bir çalışma yaptığımızı düşünelim.

Mesela konumuz “Türkiye toplumunda sosyal değişme” olabilir.. Tabiî değişim, çok geniş, uçsuz bucaksız bir mesele, biz bunu “Türkiye toplumunda bireyselleşme mi, cemaatleşme/gruplaşma mı yaşandı?” sorusu etrafında ele almayı deneyebiliriz.

Eğer Darwin’in çalışma yöntemini benimsersek şunu yaparız: Türkiye’de bugüne kadar yapılmış bütün sosyolojik araştırmaları toplayıp onlardaki verileri tasnif eder, bunlardan hareketle mesela “Türkiye’de bireyselleşme yaşanmış” deriz.

İşte, Darwin’in sözünü ettiği “olguların bizim vardığımız sonucun tam aksi yöndeki sonuçlar için de kullanılabilmesi” durumu burada ortaya çıkabilir.

Bir başkası pekâlâ aynı bulgulardan ve verilerden hareketle “Türkiye’de cemaatleşme yaşandığı” sonucuna varıyor olabilir. Yine, olayı, “Değişim tek yönlü değil, karmaşık, bazen o yönde, bazen bu yönde” diyerek çok daha farklı bir biçimde yorumlayanlar da çıkabilir.

*

Aslında herkes, böylesi durumlarda, kendi vardığı sonucu haklı gösterecek verilere ulaşma imkânına genelde sahiptir. 

Bu noktada farklı sonuçlara yol açan verileri ve bulguları (olguları) karşılaştırmak da sorunu çözmez. Genelde böyle bir durumda herkesin, kendi vardığı sonucun aksi yöndeki sonuca yol açan verileri belirli etkenlere bağlayarak önemsizleştirme, değersizleştirme, görmezden gelme veya “Bu ayrı bir tartışma konusu” filan diyerek kenara itme imkânı bulunur.

Bu, bilimsel çalışmalarda (ne yazık ki) her zaman yapılan birşeydir. Mesela, Newton'un yerçekimi (ya da evrensel kütleçekim) yasasını/teorisini alalım.. Şu ifadelerVikipedi’nin “Newton’un evrensel kütleçekim yasası” maddesinde yer alıyor:

“Newton’un teorisi gezegenlerin, özellikle Merkür’ün, yörüngelerinin güneşe en yakın noktalarının (günberi) yalpalamalarını tam olarak açıklamaz. Newton'un [teorisinin] tahminler[iy]le, gözlenen [gözlemlenen] yalpalama arasında, diğer gezegenlerin çekimsel sürüklemelerinden kaynaklanan, 43/3600 derecelik (43 arcsecond) bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

“Newton’un teorisi kullanılarak tahmin edilen sapma gözlenenin sadece yarısıdır. [Einstein’ın] Genel görelilik [teorisinin tahminleri] ise gözlemlere daha yakındır.

“Çekimsel ve ataletsel kütlelerin tüm kütleler için aynı olmasıyla ilgili gözlenen gerçek, Newton’un sisteminde açıklanamamaktadır [teoriyle uyuşmuyor]. Genel görelilik [ise] bunu bir varsayım olarak alır [tabiri caizse topu taca atar, sorunu görmezden gelir].”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Newton%27un_evrensel_k%C3%BCtle%C3%A7ekim_yasas%C4%B1)

*

Kısacası, bilimsel teorilere sadece bilimin ne olduğunu bilmeyen cahiller kesin gerçekler olarak inanırlar.

Bilim adamı kabul edilenlere gelince.. Bunların bir kısmı gerçekte cahildir, dolayısıyla, devasız cehaletlerinin bir sonucu olarak bilimsel teorilere sarsılmaz bir imanla bağlanırlar. 

Bazıları ise düpedüz aptal oldukları için böylesi bir tavır sergilerler.

Darwin’in teorisine bilimsel gerçek olarak iman edenlerin bir kısmı cehalet ile aptallığı mezcetme başarısı göstermiş “sonradan görme, ne oldum delisi görgüsüz bilimperest”ler durumunda. 

Bir kısmı da “İslam’a, dine karşı olsun da isterse çamurdan olsun, ben onun yanındayım” diyen “kesin inançlı” mutaassıp ve fanatik akılsızlar olarak maymun zekâlılığın hakkını vermeye çalışmaktalar.  

*

Konuya dönersek, Darwin gibi yapıp söz konusu (“değişim”le ilgili) sosyolojik araştırmalardaki bulguları üst üste yığarak cilt cilt kalın kitaplar yazabilir, sonra da bunları bir kitapta özetlemeyi deneyebiliriz, ancak kitaplardaki malzeme bolluğu vardığımız sonuçların doğruluğunu gösterme açısından gerçekte hiçbir değer taşımaz.

Fakat, bunun psikolojik etkisi büyük olur.. Herkes “Adam bu mesele üzerinde bu kadar çok şey yazdığına göre herhalde birşey biliyor ki yazmış” der.

İkincisi, kimse bu kitapları oturup baştan sona okuma sabrını gösteremez, dolayısıyla birçok kimse birkaç sayfaya bakıp şöyle düşünür: “Okuduğum kadarında beni etkileyen, bana önemli gelen fazla birşey yok ama diğer kısımlarda belki önemli şeyler bulunuyor olabilir.”

Darwin’in “büyük kitab”ının, yani sonradan yayınladığı yedi kitabın durumu aslında budur.. Türkiye'de şu anda (hatta dünyada) bunların hepsini oturup "baştan sona" okumuş bir kişi bile bulunduğunu zannetmiyorum. Türlerin Kökeni adlı özeti okumuş olana bile pek rastlanmaz. 

Evet, Darwin'in yazdıklarının çoğunun, sağdan soldan yaptığı lüzumsuz ve ilgisiz “alıntı ve aktarmalar”lardan ibaret olduğu yukarıya aldığımız ifadelerinden anlaşılıyor.. 

Bunların üzerine giydirdiği kendi iddiası ise delilden yoksun bir yakıştırma, zan ve tahminler hamulesi (temelsiz hurafe) olmanın ötesine gitmiyor.

*

Darwin, bu özet kitabının (Türlerin Kökeni) son bölümüne “Özet ve Sonuç” başlığını atmış.. Yani özetin özeti..

Orada önce, iddialarına yöneltilen eleştirileri sıralıyor.. 

Bunlara verdiği cevaplar, ne yazık ki mugalata kabilinden söz oyunlarından ibaret. (Onları tek tek sıralarsak yazı çok uzar.. Onun için geçiyoruz.)

Sonra da şöyle diyor:

“Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin başlıcaları bunlardır; bunların yanıtlarını ve açıklamalarını elimden geldiği kadar kısaca özetledim. Ve bu güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca, ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim. Ama daha önemli itirazların, bilmediğimizi açıkça itiraf ettiğimiz sorunlarla ilişkili olması özellikle dikkate değer; ve ne denli bilgisiz olduğumuzu da bilmiyoruz. En basit organla en yetkin organ arasındaki olanaklı geçişsel aşamalanmaları bilmiyoruz; bin yıllar boyunca yayılmanın çeşitli yollarının neler olduğunu, ve yerbilimsel belgelerin hangi ölçüde eksik olduğunu bildiğimiz de öne sürülemez. Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez.”

Temelini bilgisizlik ve delilsiz inanç oluşturan bir takıntıyı kim nasıl yıkabilir ki?!

Mesela bazı akıl hastaları kendilerini Napolyon, peygamber vs. zannediyorlar.. Böyle bir şahsın kişisel inancını nasıl çürütebilirsiniz ki?!

Darwin’in akıl yürütüş biçimi de aynı..

*

Kendisine yöneltilen eleştirilerden kolay bulduklarına kendince cevap vermeyi denemiş, asıl can alıcı soruları ise bu şekilde geçiştiriyor.

İtirafının da gösterdiği gibi, gerçekte birşey bilmiyor, en temel sorunlar hakkında söyleyebildiği hiçbir şey yok, fakat, bilmiyor oluşunu sanki bir kanıtmış gibi ortaya sürecek kadar da kurnaz..

Böyle bir numarayla işin içinden sıyrılmayı herkes akıl edemez.

Böylece, o noktalardan yapılacak saldırıların önünü kesmiş oluyor.. “Tamam, haklısınız, fakat Darwin zaten bunu söylemişti” denilecek..

Yerbilimsel dediği delilllere de sahip değil, ortada teorisini doğrulayan hiçbir şey yok, fakat yine de “Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez” diyerek kuyruğu dik tutmayı sürdürüyor, zaferini ilan ediyor.

Sen herhangi bir kanıt getiremediğinde ortada teori mi kalır ki, yıkmaya ihtiyaç duyulsun?!

Fakat şunu itiraf etmek gerekiyor, adam olağanüstü zeki.. 

Retorik ustası.. 

Bilgisizliği bile kanıt gibi kullanabilmek, herkesin üstesinden gelebileceği bir beceri değildir.

*

Darwin’in yaptığı kurnazlıklardan biri de, Newton’un kendisini eleştirenlere verdiği cevaba sığınıyor olması.

Kitabının “Özet ve Sonuç” bölümünde şu satırlar yer alıyor:

Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez. Yakınlarda bunun [doğal seçilim teorisinin kanıt mantığının] güvenilir bir kanıtlama yolu olmadığı öne sürüldü; oysa bu, yaşamın alışılmış olgularının içyüzünü araştırmada kullanılan bir yöntemdir; en büyük doğa filozofları çoğu zaman bu yöntemi kullanmışlardır. Işığın dalga hareketiyle yayılması teorisine; ve dünyanın yakın zamanlara dek hemen hemen hiçbir kesin kanıtı bulunmayan o kendi eksenindeki dönüşüne olan inanca aynı yoldan varılmıştır. 

Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir. Yerçekiminin özünün ne olduğunu kim açıklayabiliyor?Bugün bu bilinmedik çekim öğesinden çıkarılmış sonuçları kabul ederken hiç kimse duraksamıyor; oysa Leibnitz, Newton’u “felsefeye [bilime] anlaşılmaz nitelikler ve mucizeler sokmak”la suçlamıştı.”

Yani “Bazı teorileri oluşturmak için kesin kanıt bulmamız da, teorinin temelini oluşturan kavramın mahiyetini/özünü açıklayabilmemiz de gerekmiyor” demek istiyor.

Kesin kanıttan yoksun, dahası mahiyetsiz ve özsüz, yani içi boş bir teori..

Peygamberlerin mucizelerinin bir mahiyeti ve özü var: Allahu Teala'nın (pgeygamberlerin gözlem ve tecrübe konusu olan mucizeleriyle maddî alemde pozitif gerçeklik olarak kanıtlanan) sonsuz kudreti.

Evrim teorisinde ise ne öz var, ne mahiyet, ne de kanıt; sadece boş kafalar için üretilmiş boşluk var.

*

Darwin'in "Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez" şeklindeki lafına gelelim..

"Benim teorim yanlış olsaydı, bu kadar doyurucu tarzda hurafeler içeriyor olamazdı" demek istiyor.

İşte, adamın teorisinin doğruluğuna dair tek kanıtı bu.. 

Yerseniz!..

Mantık şu: Tokluk hissediyorsan, yediğin şey kaliteli demektir.. Celal Şengör gibi kendi dışkını yemiş olsan bile..

"Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir" derken de şunu demek istiyor: Benim bu teorim yaşamın özü ya da kökeni hakkında hiçbir şey söylemiyor, sadece, her nasılsa ortaya çıkmış olan yaşamın zaman içinde nasıl çeşitlendiğini ya da değişik formlar kazandığını açıklama iddiasındaki bir "atmasyon"dur.

*

Newton'un teorisine (yasasına) yaptığı atıfla teorisine (hurafesine) "bilimsel meşruiyet" kazandırma çabası, Vikipedi’nin “Charles Darwin” maddesinde şu şekilde aktarılıyor:

"Yaşamın kökeninin açıklanamadığı yönündeki itirazlara yanıt olarak Darwin, yerçekiminin  nedeni[nin] bilinmemesine [Newton'un bu konuda bir açıklama getirememesine] rağmen Newton yasasının kabul edilmesine işaret etmiştir. Bu konudaki eleştiri ve çekincelere rağmen, 1871'de Hooker'a yazdığı bir mektupta yaşamın kökeninin "sıcak küçük bir gölde" meydana gelmiş olabileceğini ileri sürerek ileri görüşlü bir fikir ortaya atmıştır.

Görüldüğü gibi, Darwin bilim-kurgu romanı (ya da tarihî roman) yazmayı hiç bırakmamış..

Yaşamın kökeni sıcak küçük bir gölde meydana gelmiş olabilirmiş.. 

Nasıl olmuşsa?.

Olmuş işte, sorma!..

Sorma ki, iş gelip Allahu Teala’nın yaratması bahsine dayanmasın.

 

EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM




2000’li yılların başlarıydı.

Düzenli bir işim yoktu, ve borçluydum.. Talep eden olursa tercüme, tashih ve redaksiyon gibi işler yapıyordum.

Bir gün Üsküdar’daki Yeni Valide Camii’nin müezzini Hafız Hamza Hoca aradı, meal yazıp bastırmış olan bir hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi.

Bir akşam evime geldiler.. Hocanın adı Salih Parlak’tı.. 2001 yılında bastırmış olduğu meal "Bilgi Toplumuna Doğru Kur'ân-ı Kerîm Meâl-Tefsiri" adını taşıyordu.

Büyük boy bin 200 sayfaydı.

İlahiyatçı Salih Parlak’ın benden istediği, eserini redakte etmemdi.

Eseri inceleyip katkı sunup sunamayacağıma karar vereceğimi söyledim.

Karar vermem zor olmadı.

Yaptığı çalışma tefsir usûlü bakımından kabul edilemez nitelikteydi.

Istılahat/terminoloji bakımından da arızalıydı.

Ayrıca yazarın modern bilmin verilerine aşırı güveni vardı. Ve bu güvenden evrim teorisi de bir ölçüde nasipleniyordu.

Bu güven sadece fen bilimleri alanıyla da sınırlı değildi. Yazar seküler sosyal bilimlerin etkisi altında laikleşmiş bir dil kullanıyordu.

Hamza Hoca’ya telefon edip kitap üzerinde çalışamayacağımı söyledim.

*

Evrim teorisinin müslümanlaştırılması ya da İslam’ın Darwincileştirilmesi anlamına gelen bir çalışmayla ilk kez karşılaşıyordum ve bir daha da karşılaşacağımı zannetmiyordum.

Yanılmışım.

2010 yılında bu yönde bir “ortak çalışma” yapma teklifi aldım.

Buna gelmeden önce başka şeylerden söz etmem gerekiyor.

2003 yılı Ocak ayı sonlarında, “İslamcı” bir gazetenin bir muhabiri benimle görüşmek isteyecek, bir zaman sonra bunun (istihbaratçıların tabiriyle) bir “sahte bayrak” (false flag) olayı olduğunu düşünecektim.

Muhabir, iki yıl önce 4 Şubat günü Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş olan Esad Efendi‘nin vefatının yıldönümü vesilesiyle onunla ilgili bir yazı dizisi hazırlamaktaydı. Server Holding‘ten, merhumla ilgili bilgiler alabileceği kişilerin isimlerini istemiş, onlar da (söylediğine göre) verdikleri listenin en başına benim ismimi yazmışlardı (Bu sözünü unuttuğundan olacak, röportaj için yanıma geldiğinde elindeki listeyi bana gösterecekti, ismim ilk sırada değildi).

Tam da bu yazı dizisinin yayınlandığı sıralarda Arslan BulutYeniçağ gazetesinde “Türk istihbarat kaynakları“na dayanarak merhum hakkında “çok ilginç” iddialar ortaya atacak, Esad Efendi’yi (CIA’le işbirliği içinde geleneksel “trafik kazası” yöntemiyle) şehit etmiş olan İngiliz gizli servisinin “operasyonunun içyüzünü” ve gayesini tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı.

Bunun yanı sıra Nurettin de, 4 Şubat gününün gecesinde düzenlenen anma programında, babasının “müphem bir çarpışma neticesi şehid” düşmüş bulunduğunu duyuracaktı. Aynı sıralarda Nurettin, Arslan Bulut’un müjdesini verip dünyaya duyurduğu gibi, yeni bir siyasal parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Çok sonraları, evime kadar gelip benimle röportaj yapmış olan bu muhabirin, benim Esad Efendi’ye, Nurettin’in “konumuna” ve Cemaat’e ilişkin “o günkü” düşüncelerimi öğrenmek için gönderilmiş “sahte bayraklı” bir “haberci” olabileceğini düşünecektim. Çünkü, bu tür röportajlar esnasında söylenen “kayıt/yayın dışı” (off the record) sözler bazen röportajın kendisinden çok daha önemli ve bilgilendirici olabiliyordu. Ve bana söz konusu muhabir bu nitelikte sorular da yöneltmiş bulunuyordu.

Yedi yıl sonra, 2010 senesinde, Boğaz kenarında GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) çalışırken söz konusu muhabirin bir haberi dikkatimi çekecekti. Çalıştığı yer artık İslamcı bir gazete değildi, yabancı bir dergiydi: Newsweek.

Muhabir, PKK‘nın önde gelen isimlerinden, benim gibi Gürünlü olan Mustafa Karasu ile röportaj yapmış bulunuyordu. Habere göre, “sözde alevi kimliğiyle” sahabeye dil uzatan “Hüseyin Ali” kod adlı Mustafa Karasu, “PKK’nın İslam dinini iliklerine kadar yaşayan Kürt vatandaşlarımızdan ne kadar uzak bir örgüt olduğunu” da gözler önüne seriyordu. Muhabir, “Karasu, ‘Bizler Ömerleri ve Osmanları sevmeyiz’ diyerek mezhepçi tarafında dikkatimi çekmeye gayet gösteriyor” diye yazıyordu, fakat benim tahminime göre, söz konusu muhabir, Karasu’yu bu şekilde konuşması için provoke etmiş olmalıydı.

Bundan, o sıralarda GASM‘ın yan taraftaki sınav yapılan bölümünde çalışan ve beni sıkça ziyaret etmeye başlamış olan T. G.‘ye söz etmiş bulunuyordum. T. G., üniversitede araştırma görevlisiyken Denizcilik Müsteşarlığı’na geçmiş olan bir uzmandı. İngilizce’si iyi olduğu için Avrupa Birliği ile ilgili projelerde görev almıştı ve şimdi de GASM’daydı. Ona, “Bu haberden gizli servis operasyonu kokusu geliyor” demiştim, “PKK’nın içine bir ‘Sünnî-Alevî’ ihtilafı ya da ‘nifakı’ sokma gayesiyle hazırlanmış gibi görünüyor”. Ona, bunun yanlış olduğunu, böylesi bir çatışma başladığında bunun sadece PKK içinde kalmayacağını, diğer Kürtler’e ve hatta bütün Türkiye’ye yayılabileceğini söylemiş bulunuyordum. “Bir kıvılcım, bir çıngı; bir ev yakar”dı ve de “komşunun evini kundaklarsan seninki de yanabilir”di.

Evet PKK gaddar bir terör örgütüydü, fakat onunla mücadele bu şekilde “kendi ayağına kurşun sıkma” anlamına gelebilecek bir “ahmaklık”la yapılmamalıydı.

T. G. bir süre sonra, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı Alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsetmiş olduğunu, onun benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu. Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Israr üzerine, bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk. “İslamcı Alevî” M. Y.’nin elinde Murat Menteş‘in İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir kitabı bulunuyordu. Murat’ı, 1998 yılı yazı bir ara çalıştığı Sağduyu Gazetesi‘nden hatırlıyordum, kültür ve sanat sayfasını hazırlamaktayken fedakârlık yapıp işini İbrahim Tenekeci’ye bırakıp ayrılmış durumdaydı.

İslamcı Alevî M. Y. bana, evrim teorisinin Kur’an’da yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemiş bulunuyordu. İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik. Ayrıca İslamî konuları benimle ayrıntılı bir biçimde daha geniş bir vakitte konuşmak istiyordu.

Sonraki günlerde bir akşam Kadıköy’de Boğa Meydanı yakınlarındaki evinde üçümüz yine bir araya gelecek, gece geç saatlere kadar konuşacaktık. Adıyamanlı İslamcı Alevînin kitaplığı çok zengin değildi, 150-200 kadar kitap mevcuttu. Bu, mesleği mimarlık olan, “İslamcılık”la da yeni tanışmış bir kişinin tartışmalı bir konuda “dinî” mahiyette kitap yazmaya heveslenmesini açıklayabilecek bir entelektüel zemine karşılık gelmiyordu.

Bununla birlikte, söz konusu “İslamcı alevî”nin biyografisi, ona sempati duymamı sağlayacak öğeleri fazlasıyla taşıyordu. Bir Alevînin, hayatının belli bir aşamasında Sünnî olmaya karar verip bütün bir geçmişinin üstüne çizgi çekmesinin, “mahalle“siyle karşı karşıya gelmeyi ve sosyal çevresini yitirmeyi göze almasının onun için ne kadar zor ve trajik birşey olacağını anlayabiliyordum.

Bu tür bir toplumsal afetin, “sosyal deprem”in yıkıntıları altında yalnız kalmanın ne denli yıpratıcı birşey olduğunu yaşayarak öğrenmiştim. Böylesi şeyleri, yaşamamış olanlar asla anlayamazdı, anladıklarını sansalar bile.. “Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah’ım / Ölüm çok ağır affet” dizelerini ancak küçük bir çocukken babasını yitirmiş olan Hüseyin Atlansoy gibi biri “hissederek” yazabilirdi.

Evet, “İslamcı Alevî”nin yalnızlığı, akrabaları tarafından dışlanmış olması benim için çok derin ve ince bir anlam taşıyordu. Aynı zamanda Adıyamanlıydı, benimle aynı coğrafî bölgeye ait kabul edilebilirdi.

Ayrıca, artık İslamcılığın bittiğinin söylendiği, çok az sayıda kişi dışında kimsenin kendisini “İslamcı” olarak görmediği bir zaman diliminde rüzgârın estiği yönün aksine doğru yürümeyi göze alabilmesi de benim için değerli bir tutumdu.

Fakat, “İslam ve evrim” kitap projesi saçmalıktı.

Ancak, bu saçma kitap projesi, bir zaman sonra Mustafa İslamoğlu tarafından “Yaratılış ve Evrim” adıyla hayata geçirilecekti. Müfessir geçinen, meal yazıp pazarlayan Mustafa, Hz. Adem’in “beşer” adı verilen ve “insan“dan başka bir tür olan “hayvansı“ların neslinden geldiğini ileri sürüyordu. Mustafa’nın “zırva”larını çürütmek için kitap yazmak gerekmiyordu. Yazdıklarını sadece üç (rakamla 3) cümle ile “boşboğazlıkların çöp tenekesi”ne atmak mümkündü. Âl-i İmrân Suresi’nin 59’uncu ayet-i kerimesinde “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol’ dedi. O da hemen oluverdi” buyuruluyordu. Bu durumda, Mustafa’nın “zırva”sı, Yahudiler gibi, Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı haşa gayrimeşru biçimde bir adamın çocuğu olarak dünyaya getirmiş olduğuna inanmayı gerektiriyordu. Çünkü Hz. İsa’nın durumu Hz. Adem’in durumu gibiydi, ve onun babası vardı.

Bu “manyakça” tezi savunabilmiş olan Mustafa, bir zamanlar “Yahudileşme Temayülü” diye bir de kitap yazmış durumdaydı. Müslümanlar arasında yahudileşme temayülü bulunduğunu bizzat kendi “dönüşüm”ü ile ispatlamayı başarmıştı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında, savaştığı hristiyanların öfkeli hallerini tasvir için, “Kâfirdiler, yahudi oldular” ifadesini kullanıyordu. Mustafa “sapıtmada evrim” merhalelerini, ara duraklara uğramadan hızla atlamış, doğrudan “yahudi” gibi inanma moduna geçebilmişti.

Sonraları, söz konusu “İslamcı Alevî”nin “biyografi“sinin, beni “İslam ve evrim” konulu “saçma” bir kitap yazmaya “yönlendirmek” için özel olarak kurgulanmış olduğunu düşünecektim. Zamanla fark edecektim ki, istihbaratçılar, “eleman”larının “hedef şahıs”lara yaklaşması için “ortak paydalar, ilgi alanları ve benzerlikler icat” ediyorlardı. Hedef şahsın ilgi alanları, kişilik özellikleri, geçmişindeki travmatik olaylar, sevdiği ve nefret ettiği noktalar, zaafları, arayışları, eksikliğini hissedip ihtiyaç duyduğu şeyler, hassasiyetleri ve zihinsel kodları belirlenip analiz ediliyor, taktikler böylesi bir stratejik anlayış çerçevesinde oluşturuluyordu. Hobileriniz, fobileriniz, sevdiğiniz renkler, beğendiğiniz mekân ve yapılar, ilgilendiğiniz spor dalları, kültürel ilgileriniz, arkadaş çevreniz, sık uğradığınız yerler, yemek alışkanlıklarınız ve içecek tercihiniz bile dikkate alınıyordu.

Mesela, siz eğer İbn Haldun konulu kitap yazmışsanız, sizinle özel bir dostluk kurmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bulunduğunuz ortama elinde Mukaddime‘nin tercümesi olduğu halde gelebiliyordu. Siz eğer Seyyid Kutub‘un “Ente hurrun” şiirini beğeniyorduysanız, başkasıyla konuşurken bir punduna getirip sizin duyacağınız şekilde sözü o şiire getirebiliyorlardı. Veya sevdiğiniz bir şairin beğendiğiniz mısralarını okuyabiliyorlardı. Siz falanca yönetmenin veya aktörün filmlerini beğeniyorduysanız ondan bir replik aktarabiliyorlardı. Siz sahaf raflarını tarayıp beğendiğiniz kitapları alıyorduysanız, size yaklaşmak isteyen kişi de bir gün elinde böylesi sahaf tozu yutmuş kitaplar olduğu halde çıkıp gelebiliyordu. Siz Mümtaz Turhan’ın 1969 yılında basılmış Kültür Değişmeleri adlı kitabından elinizde iki tane bulunduğu için birini herhangi bir kimseye hediye etmişseniz, size yaklaşmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bir zaman sonra aynı kitabın aynı tarihli baskısıyla arz-ı endam edebiliyordu. Siz bir öğünü simitle geçiştiriyorduysanız karşınızdaki de aynısını yapabiliyordu. Kahve seviyorsanız kahveyi sevebiliyor, maden suyu içiyorsanız onlar da onu içebiliyorlardı. Sevdiğiniz yemekler ve tatlılar için bile aynı şey geçerli olabiliyordu. Kılık kıyafette ve beden dilinde bile “aynalama tekniği“ne başvurulabiliyordu.

Bu “benzerliğin cazibesi”, aslında yeni keşfedilmiş birşey değildi. Biliniyordu ki insan, suret ve manada kendisi gibi olanı, kendisine benzeyeni benimserdi. Onlarla olmak isterdi, onlarda kendisini, kendi dünyasını ve iç âlemini bulurdu, bulacağını düşünürdü. Bu, Mevlana’nın Mesnevî‘si ve Şeyh Sadî’nin Bostan ve Gülistan‘ı gibi klasik kitaplarda da vurgulanan bir husustu. Mevlana şöyle demiş bulunuyordu:

“… İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.

“Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

“Bir hakîm dedi ki: “Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.

“Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

“Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”

Böyleydi.

*

Biz İslamcı Alevî mimar M. Y. ile olan maceramıza dönelim.

Söz konusu görüşmelerimizden sonra bana şöyle bir e-posta göndermişti:

Seyfi Hocam selamlar

öncelikle düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Darwinizm ile ilgili düşüncelerinize kesinlikle katılıyorum. Bu noktada bilimsel bir iddianın, kamunun ortak tartışma platformunda yer ve biçim kazanması gereken bir savın, bu şekilde kişileştirilmesi sonucundaki ''izm'' li her türlü şirke karşı durmak bilimselliğin gereğidir düşüncesindeyim. Evrim kuramı ile ilgili bilim dünyasının tutumundan bende rahatsızlık duymaktayım. Bu noktada naçizane üzerinde çalışmakta olduğum tez ile birlikte, özellikle bu kavramsal tartışmalar çerçevesindeki düşüncelerimide sizinle paylaşmak isterim. Değerli zamanınızdan benim için ayırabileceğiniz bir kaç saatlik bir süre eminimki çalışmam için ışık tutucu bir rol oynayacaktır.

Çalışmamın şablon niteliğindeki bir özetini size gönderiyorum. Zaman bulupta göz atabilirseniz sevinirim.

Saygılar 

O gün ona önce şöyle bir cevap yazdım:

To:...@yahoo.co.uk

Wed, Jul 21, 2010 at 3:10 PM

Selam…

M. Bey kardeşim,

Gördüğüm kadarıyla, evrim teorisi ile (bir müslüman olarak) Kur’an ayetlerini uzlaştırmaya, aralarında bir çelişki olmadığını göstermeye çalışıyorsun.

Bilimsel bir tez çalışmasında, “giriş” düzeyinde şu özellikler aranır:

1. Kavramsal çerçeve:

Çalışmanın temel kavramları bize açıklanmalıdır. Mesela “Türkiye’de Sosyal Değişme” başlıklı bir çalışma yapıldığını düşünelim. Yazar bize Türkiye’den neyi kastettiğini açıklamalıdır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni mi, yoksa Alparslan’la başlayan Türk egemenliğini mi kastediyor? Ayrıca “sosyal değişme”yi de tanımlamalıdır. Sosyal değişmeden ne anlamalıyız, bunu açıklamalıdır. Zaten bildiğimizi varsaymamalıdır. Böyle varsaydığında, çalışma bilimsellik özelliğini yitirir.

Senin de, öncelikle “müteşabih” ve “muhkem” kavramlarını tanımlaman gerekir. (Bu konuda senin için en büyük kaynak TDV İslam Ansiklopedisi olacaktır.) Bilim sözkonusu olduğunda kelimelerin bir sözlük, bir de terim (ıstılah) anlamı vardır. Mesela tarîk, yol demektir, tasavvuf terimi olarak belirli bir tasavvufî hareket anlamını taşır. Bu ikisi aynı şey değildir. Müteşabih kelimesinin de sözlük anlamı ile Kur’an’daki terim anlamı farklıdır. Normalde her müteşabih (benzetmeli) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Ekte Elmalılı'nın Ali İmran 7-9 tefsirini gönderiyorum.

Ayrıca, “evrim”i de tanımlamalısın. Evrimden neyi kastettiğini açık bir şekilde anlatmalısın.

2. Yöntem:

Çalışmanın yöntemi açıklanmalıdır. Yöntemlerden biri, literatür taraması yapmadır. Bir diğeri (fen bilimleri için daha bilimseli), doğrudan gözlem ve deney yapmaktır. Sosyal bilimlerde ise anket, soruşturma, alan araştırması vs. yöntemleri vardır. Görüldüğü kadarıyla senin yöntemin literatür taraması. Bu durumda, yararlandığın, temel aldığın eserlerin adını vermen gerekir. Bu, hem evrim konusu, hem de tefsir için geçerlidir.

Öncelikle, Kur’an ayetlerini tefsir bakımından “tefsir usulü” bilmek gerekiyor. Bu konu ilahiyatlarda başlı başına bir ders olarak okutulur. Kur’an ayetleri, birincisi Kur’an’ın bütünlüğü göz önüne alınarak, ikinci olarak da hadîslerle tefsir edilir. Herhangi bir ayetle ilgili hadîsleri ihmal eden bir çalışma, tefsir ilmi (Kur’an’ın anlaşılması bilimi) açısından bilimsel değerden yoksundur. Çalışmanda yararlandığın bütün ayetler için tefsir kitaplarına bakman gerekir. Genel olarak tefsir kitapları iki ayrı kategoriye ayrılmaktadır: 1. Rivayet tefsirleri: Konuyla ilgili hadîsleri, daha önceki ümmetlerden (Hristiyan ve Yahudi) nakledilenleri vs. toplayan tefsirler. Hadîsler açısından en önemlisi İbn Kesîr tefsiridir. Tercümesi yayınlandı. 2. Dirayet tefsirleri: Akıl esas alınarak, günün bilgi birikimi çerçevesinde yapılan tefsirler. Elmalı tefsirinin iki özelliği birden kendisinde topladığı söylenebilir.

3. Çalışmanın amacı ve önemi:

Böyle bir çalışmaya niçin ihtiyaç duyuluyor, bu açıklanır. Çalışmanda bu var.

4. Çalışmanın kapsamı:

Konunun sınırları açıkça belirtilir. Mesela evrim konusu bütün canlılar için mi ele alınıyor, yoksa belirli bir canlı türü için mi?

5. Hipotez:

Çalışmanın hipotezi belirtilir. Mesela senin çalışmanda hipotez, Kur’an’da evrim teorisinin var olduğu veya evrim teorisinin temel tezleri ile Kur’an ayetlerinin çelişmediği olabilir. Hipotezin açıkça ifade edilmesi gerekir.

Çalışmanın gerçekten bilimsel olması için, baştan kabul edilen bir düşünceye göre deliller aranmaması, eldeki delillere göre hipotezin test edilmesi, sorgulanması gerekir.

Senin çalışman için düşünürsek, ifadelerinde, evrim teorisyenlerinin ortaya attıkları tezlerin kesin bilimsel gerçek gibi kabul edilmesi durumu var. Eğer böyle kabul ediyorsan, neden öyle kabul ettiğini açıklamalısın. Ayrıca evrim teorisine yöneltilen itirazları da cevaplandırman gerekir.

Şahsen bu konuda Harun Yahya (Adnan Oktar) grubunun yazdıklarının önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat onlar, işi “madde”nin varlığını bile kabul etmeme noktasına vardırdılar. Bu konuda Harun Yahya’yı eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Ekte gönderiyorum. Fakat onların evrim konusundaki eleştirileri görmezden gelinemez. Onların bu konudaki yaklaşımının özü, “Evrim Aldatmacası” adlı kitaplarında var. Ekte gönderiyorum. Buradaki temel argümanlara ikna edici cevaplar verebiliyorsan mesele yok, veremiyorsan yapacağın çalışmayı dikkate almayacaklardır. Evrimciler, Kur’an ayetleri ile ateistleri kandırmaya çalıştığını, müslümanlar da, iyi niyetle faydasız ve kısmen yanlış bir işe giriştiğini düşüneceklerdir.

Burada senin çalışmanla ilgili en önemli sorun şudur: Hz. Adem’in doğrudan topraktan yaratıldığı Kur’an’da açıkça belirtilirken bunu evrim teorisiyle uzlaştırmak nasıl mümkün olacaktır?

İkincisi, Allahü Teala Hz. Adem’i ve Hz. Havva’yı Cennet’ten yeryüzüne indirmiştir; bu da meselenin ayrı bir boyutu. Topraktan yaratıldı ama yeryüzü yaşamı sonradan başladı.

Kanaatimce, evrim teorisi ile Kur’an ayetlerinin uzlaştırılması mümkün değil.

Ayrıca, Big Bang gibi teoriler de, “yaratılış”ı tam olarak açıklayabilecek teoriler değildir. Çünkü bu teoriler, ışık esas alınarak yapılan araştırmalar sonucunda oluşturulmaktadır. Kur’an, göğün yedi kat olduğunu bildiriyor. Bu konuda modern bilmin söyleyebildiği hiçbir şey yok. İkinci olarak, Mülk Suresi’nde, “en yakın gök”ün, yani birinci kat göğün yıldızlarla/kandillerle donatıldığı belirtiliyor. Yani modern bilim aslında sadece birinci kat gök hakkında konuşmaktadır. Diğer katlardan haberi yok. Ayrıca Arş ve Kürsî var. Hadîslerde, yedi kat göğün Arş’ın yanında büyüklüğünün, bir çöldeki yüzük kadar olduğu belirtiliyor. Arş da (yedi kat gök ile birlikte) Kürsî’nin yanında, yine bir çöldeki yüzük kadar.. Yani modern bilimin Big Bang teorisi, güneş sistemi büyüklüğündeki bir arazide bir karıncanın, yüzük büyüklüğündeki yaşam alanıyla ilgili kanaatinden hareketle, bütün varlığın yapısını çözdüğünü/bildiğini düşünmesine benzemektedir.

Şayet bu çalışmaya devam etmek istiyorsan, sana şunu önerebilirim:

İmam Gazalî’nin zamanındaki felsefe ile ilgili olarak yaptığı çalışmaya benzer bir çalışma yapabilirsin. O dönemde felsefe, din ve edebiyat bilimleri dışında kalan bütün fen ve sosyal bilimleri kapsıyordu. İmam Gazalî, Filozofların Tutarsızlığı kitabıyla, felsefenin bir kısmının yararlı, bir kısmının boş, bir kısmının da batıl (yanlış) olduğunu göstermeye çalıştı. Sen de, evrimcilerin görüşlerinin bir kısmının Kur’an’a uygun, bir kısmının ilgisiz, bir kısmının da çelişir durumda olduğunu ortaya koyan bir çalışma yapabilirsin.

Bilmukabele selam ve saygılar…

Ertesi gün ise, “çalışmanın şablon niteliğindeki özeti” hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım:

To:...@yahoo.co.uk

Thu, Jul 22, 2010 at 12:52 PM

M. Bey kardeşim,

Şayet ilk gönderdiğim “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” başlıklı yazım ile Elmalılı’nın “müteşabih” konusundaki açıklamalarını okuduysan, hangi noktalarda seni eleştireceğimi zaten anlamışsındır.

Bununla birlikte, bazı hususları belirtmek istiyorum.

Öncelikle Elmalılı’nın müteşabih ayetlerle ilgili tefsirinin mükemmel olduğunu belirtmeliyim. Elmalılı, felsefe tarihine ve Batı felsefesine de vakıf bir isim. Fransızca’dan felsefe tarihi ile ilgili bir kitabı “Metalib ve Mezahib” adıyla tercüme etmiş bulunuyor.

Muhkem-müteşabih ilişkisi konusunda Elmalılı şunu söylüyor:

“Binaenaleyh kitap, bütünlüğü içinde ele alındığı zaman bu hikmetli üslup ile müteşabihatın muhkemata dönüşmesi bakımından, o asla irca edilmesi bakımından hepsi muhkem demektir: "Bunda hiç şüphe yoktur." (Bakara, 2/2) ve "Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır." (Hûd 11/1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak müteşabihat kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşabihat ile te'vil edilirse, yani müteşabih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da kitabın hepsi müteşabih olmuş olur.”

Daha önce de yazdığım gibi, her benzetmeli (teşabühlü, müteşabih) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

”Âyetlerinin fasılaları, uyumları ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından teşabüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde muhkemliktir.”

Yani Kur’an’daki yaratılışla ilgili benzetmeler müteşabih değildir.

Müteşabih, anlaşılması bakımından da iki kısma ayrılır. Elmalılı şöyle diyor:

“Bu gibi âyetlerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah'dan başka kimse bilmez ki, tam anlamıyla müteşabih işte budur. Ahiretle ilgili izahlar kısmen böyledir.”

Elmalılı’nın, sana gönderdiğim metindeki şu uyarısı önem taşıyor:

“Usûl-i Tefsir ilminde bunlar bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve hukuk meselelerini anlamak için bu usul ilmi, en zaruri bilgi şartlarındandır.”

Senin de öncelikle tefsir usûlü okuman gerekiyor. Bu konuda iki ders kitabı okumuş biri olarak bunu söylüyorum.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: İnsanların yaratılışı vs. ile ilgili ayetler müteşabih değildir.

Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

“Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih.”

Yaratılışla ilgili ayetler, her iki açıdan da müteşabihin kapsamına girmez. Mana bakımından müteşabihi Elmalılı şöyle açıklıyor:

“Mânâ bakımından müteşabih olanlar Allah'ın sıfatlarıyla ahiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya imkanımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya yetişemeyeceğimiz mânâlardır.”

Ayrıca Elmalılı’nın şu ifadeleri de önemli:

“Esbab-ı Nüzul'de zikredildiği üzere hıristiyanların İncil'deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla peder; Kur'ân'daki "O'nun Meryem'e ilka eylediği bir kelimesi ve O'ndan bir ruhtur" (Nisa, 4/171) müteşabih âyetine, Allah'dan doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ'nın doğma ve doğurma gibi üreme şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve barî-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmayarak, Allah'a çocuk isnat etmeleri; yine bunun gibi, yahudilerin gibi hurûf-i mukattaa denilen başlıkları "ebced hesabı" ile te'vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin ömrünü, kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir olaydır. Bunlar ya heva ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan isbat yoluna yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde, rumuz ve sembollerde, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı, şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün tutarlar. Yine bunun gibi, birtakım mülhidler de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün muhkematı müteşabihata irca etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu hale getirmek, hep garip ve acaip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri bile birer efsane gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda yürümekten hoşlanmazlar. Diğer bir kısımları da kendi bilgileri herşeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik birşey yokmuş gibi, müteşabihatın hakikatını kökünden red ve inkâr eder; anlamadığı, anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurafe, efsane, esatir deyip geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı da şöyle der: biz bu kitaba inandık, muhkemi ve müteşabihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır ve gerçektir. Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış sahiplerinden başkası da hakkiyle düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice seçip net olarak düşünemez, muhkematı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi te'vili mümkün olan müteşabihatı bile doğru dürüst te'vil edemez. Bu konuda te'vil ve ictihat başkalarının değil, muhkematın mertebeleri ile müteşabihatın mertebelerini seçebilen, te'vili caiz olup olmayanları ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan, haddini bilen, ilâhî bilgiye havale edilmesi gerekenleri O'na havale eden, kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilen ve seven, hasılı hikmete mazhar olmuş rasih âlimlerin hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve müteşabih hepsinin hakikatına iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak iyi düşünürler.”

Elmalılı’dan bunları aktardım, fakat yazdıklarının tamamını dikkatli bir şekilde okuyup anlamak gerekiyor.

Senin ifadelerine gelince.. Şöyle diyorsun:

“Akabinde ise inançlı çevrelerin, bilimsel çalışmalara ve materyalist çevrelerin de Kuran’a karşı oluşturdukları bağnazlık, bu durumun ana sebebini oluşturmaktadır.”

Burada öncelikle “bilimsel” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Neyin bilimsel olduğu konusu bilgi teorisi ve bilim felsefesinin (epistemoloji) alanına girer. Aslında bilimsel çalışmalara karşı bağnazlık da bilimsellik tutkusunun sonucudur. Çünkü belirli bir dönemdeki bilimi gözünde büyütüp kutsallaştıranlar, onun yanlış olduğunu ortaya koyan yeni tespitler karşısında sarsılırlar. Çünkü iman ettikleri bilim, yanlış çıkmıştır. Müslüman, meseleye böyle bakmaz. Müslüman için mutlak doğru, Kur’an ve sahih Sünnet’teki kesin (anlamı açık) bilgilerdir. Dolayısıyla müslüman, bilim konusunda bağnaz olamaz.

İkinci olarak, evrim teorisi bilimsel değildir. Evrim teorisi, faraziyeler, varsayımlar üzerine kurulmuş bir inançtır. Bilim-kurgu türünden bir senaryodur. Bunun neden böyle olduğunu “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” adlı yazımda kısaca anlatmaya çalıştım.  

Yazın şöyle devam ediyor:

“Bilimsel düşünce ve araştırmalar insanın da diğer canlılar gibi türleşme sonucu oluşmuş bir hayvan türü olduğunu göstermektedir.”

Şakir Kocabaş’ın Wittgenstein’dan ilham alarak yazdığı bir kitap var: İfadelerin Gramatik Ayrımı. Senin yukarıdaki ifaden, bilimsel değil, deyim yerindeyse “inançsal” bir ifadedir. Bilimsel düşünce ve araştırma olarak sunulan verilere inandığını göstermektedir. Aslında “bilimsel düşünce ve araştırmalar” bize birşey göstermez; bilimsel düşündüğünü ve bilimsel araştırma yaptığını söyleyen insanlar bize birşeyler söylerler ve bunun “bilimsel” olduğunu iddia ederler. Evrim teorisine gelince, bu teoriyi savunanların düşünce ve araştırmaları “bilimsel” değildir. Neden böyle olduğunu, ilgili yazımda açıklamaya çalıştım.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bu bilimsel tespite din camiası içerisinden bir grubun önderlik ettiği bir kısım insan şiddetle karşı çıkmakta ve insan dahil bütün mahlukatın birdenbire ve olduğu gibi, bir yaratıcı tarafından oluşturulduğuna inanmaktadır.”

Bu ifadeler yanlış. Hiç kimse bütün mahlukatın birdenbire yaratıldığını iddia etmiyor. Kur’an’da “altı gün” ifadesi geçiyor ki, bu bildiğimiz “dünya günü” değil. Herkes biliyor ki, Hz. Adem yaratılmadan önce melekler ve cinler yaratılmış durumdaydı. Dünya da yaratılmış ve insanın yaşayabileceği bir hale gelmişti. Ancak, ben de aralarında olmak üzere birçok insan, türlerin birdenbire yaratıldığına inanıyor. Yani, insan türü birdenbire yaratılmıştır. Ancak, Hz. Adem’in yaratılışı bile bir süreç içinde olmuştur. Ondan Hz. Havva yaratılmıştır. İnsan nesli de ikisinden türemiştir.

Fosillerle ilgili araştırmalar, türlerin bütün mükemmelliğiyle birlikte bir anda ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Harun Yahya bu konuda epeyce malzeme toplamış bulunuyor. Bütün türler bir anda bir arada yaratılmamış fakat her tür farklı zamanlarda kâmil haliyle yaratılmıştır. Bunun en açık örneği Hz. Adem’dir.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bilim dünyası bilimsel bulgular ile birdenbire ortaya çıkışı reddederken, Yaratan fikrine de karşı bir hale gelmiş, inançlı çevreler de “maymundan gelmedik” söylemi çerçevesinde bilimsel yönteme karşı bir hale gelmiştir.”

Bilim dünyası – inançlı çevreler ayrımı yanlış. Bilim dünyası içinde “inançlı” insanlar bulunduğu gibi, evrime inanan insanların hepsi bilim adamı kategorisine girmiyor.

Bilim dünyasının türler açısından birden bire ortaya çıkışı reddettiği iddiası da yanlış. Harun Yahya’nın atıfta bulunduğu fosil araştırmacıları farklı konuşuyor.

Müslümanlar için de mesele “maymundan gelmeme” meselesi değil. Maymun yerine “at, deve” vs. denilse de durum değişmez. Kur’an’da maymundan gelindiğini gösteren bir ayet olsaydı, müslümanlar bunu sorun yapmazlardı.

Şöyle devam ediyorsun:

“Bu durumu oluşturan çatışmanın iki önemli sebebi vardır: Birincisi kendilerini inançlı insanların temsilcisi olarak isimlendiren bir grubun kendi egolarına ve yanılgılarına esir düşmeleri, ikincisi ise bilimsel düşünmekle övünen diğer bir kesimin koskoca bir camiayı tek söylem altında toplayan dar görüşlü ve bilime yakışmayan tavırlarıdır.”

Bu iddianı ispatlaman gerekir. Yani bir grubun kendi egolarına esir düştüklerini söylüyorsan, onların tezlerini tek tek çürütmen, yanlışlığını ortaya koyman gerekir. Açıkça söyleyeyim, “Harun Yahya’nın  ‘Madde’ ile İmtihanı” başlıklı yazıda Harun Yahya’nın hata ve çelişkilerini ayan beyan ispat ettiğimi düşündüğüm halde, yine de ona karşı böyle bir üslup kullanmaktan kaçındım. Bu durumda senin böyle bir suçlama yöneltebilmen için, öncelikle onların tezlerindeki çelişki ve hataları göstermen gerekir. Aksi takdirde, yaptığın sübjektif suçlamayı o çevreler sana da yöneltebilirler. Egolarına ve yanılgılarına esir düşme, bizim dışımızdakilere özgü bir özellik midir? Biz, daha yaratılıştan bundan muaf mıyız? Böyle bir bakış açısı, asıl bizim, egomuza esir düştüğümüz anlamına gelir.

Şöyle devam ediyorsun:

“7,5 milyon yıl önce:

‘’ Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz. ‘’ Yunus suresi 24. Ayet.

“Evrim türlerde coğrafi zorlamalar ile gerçekleşir. Bölgesel iklimdeki ve besin miktarındaki ani değişimler süreç içerisinde türlerin fiziksel yapısını değiştirir. Yunus suresi 24. Ayette coğrafi ani değişimler anlatılmaktadır.”

Bu yazdıkların, tefsir usûlü açısından yanlış.. Ayet ile evrim konusu arasında hiçbir ilişki yok..

Devam ediyorsun:

“İki önemli yeryüzü hareketinin, insansılar diye adlandırılan, iki ayak üzerinde devinebilen insansı maymun grubunun evrimleşmesinde etkili olduğu düşünülmektedir;

‘’ Yeri yayıp döşedik, ona kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü/ahenkli her şeyden bitirdik. ‘’ Hicr suresi 19. Ayet.

“1. Hindistan yarım adasının bundan elli milyon yıl önce, Asya anakarası ile çarpışmaya başlaması, Himalayalar denilen sıra dağların oluşmasına sebep olmuştur. Milyonlarca yıldır devam eden bu süreç Dünya iklim döngüsünü değiştirmiştir.

“2. Türkiye’den başlayarak İsrail ve Kızıl Deniz’i geçtikten sonra, Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’dan kıvrıla kıvrıla ilerleyerek Mozambik’e kadar uzanan iki tektonik levha, anakarasal kabuğun derinliklerindeki devinimler sonucu birbirinden ayrılmıştır.

“Bu iki önemli yeryüzü hareketi Doğu Afrika’daki yağmur ormanlarının on milyon yıl önce seyrelmesine ve bozulmasına sebep olmuştur. Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır (Moleküler veriler insansıların 7,5 milyon yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor olsa da ilk varsayımsal insansı fosili 5 milyon yıllık bir kafatası parçasıdır. Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde 3,5 milyon yıl öncesine ait çene parçaları ile ayak izlerinin ortaya çıkarılmasına kadar elde edilen buluntular gerçekten çok küçük parçalardan oluşuyordu). İki ayak üzerinde devinebilme yeteneği insan evriminin ilk temel sıçrayışını oluşturmaktadır.”

Bu yazdıkların da birkaç sorun içeriyor: Birincisi, ayetle sonraki yazılanlar arasında bir ilişki, mantıksal bağ yok. İkincisi, “Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır” şeklindeki ifade, delilden yoksun bir yakıştırma, bir kurgudan ibaret. O gün Beşiktaş’ta, “delil” konusuna değinmiş olmam tesadüf değildir. Coğrafya ile ilgili bilgilerin kesin doğru olduğunu kabul edelim.. İnsansı denilen varlıkların ortaya çıkışı ile bu coğrafya olayları arasında kurulan ilgi, delilden yoksundur. Üçüncü olarak, bu ifadelerin, “bilim adamı” denilen evrimcilerin ifadelerine, sanki peygamber hadîsiymiş gibi itimat ettiğini gösteriyor. Bu, bilimsel bir yaklaşım değildir, bir inanç biçimidir. Tam aksine, onların ifadelerini sorgulamak gerekir. Bilimsellik budur.

Devam ediyorsun:

‘’Peki, yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha düzgün gider yoksa dosdoğru yol üzerinde dik ve düzgün yürüyen mi?’’

‘’De ki: "Sizi oluşturan O'dur. O size, işitme gücü, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

‘’De ki: "Sizi, yeryüzünde yaratıp yayan O'dur. O'nun huzurunda haşredileceksiniz.’’  Mülk suresi 22, 23, 24.

“Ayetler.

“Mülk suresi 22. Ayette doğruluk yolunda olmanın önemi ile birlikte, dik yürüyen tek tür olan insanın fiziksel durumu anlatılmaktadır. 23 ve 24. Ayetlerde geçen ‘’sizi oluşturan O’dur’’ ve ‘’sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur’’ ifadelerinde, evrimsel bir atak olan iki ayaklı hareketin İlahi bir takdir ile gerçekleştiğinin anlatımı bulunmaktadır. İnsan iki ayaklı hareketi sebebi ile yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşayan bir türdür. 24. Ayette geçen ‘’yayan O’dur’’ ifadesi bu yayılışın anlatımını yapmaktadır.”

Ayetlerden hareketle vardığın sonuçlar tefsir ilmi açısından geçersiz ve yanlıştır. Bu, bir.. İkincisi, dik yürüyen tek tür insan değildir. Tavuklar da iki ayak üstünde ve dik yürüyor. İki ayak üstünde yürümek evrimsel bir atak da değildir. Basitçe düşünecek olursak, neden evrimsel atak bazılarına torpil geçiyor da bazılarını yüzüstü yerde bırakıyor? Böyle bir atak matak yok. Allahü Teala bazısını öyle, bazısını da böyle yaratmıştır; hepsi bu.. Yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşama insana özgü de değildir. Mesela kuşlar her yerde yaşar..

Devam ediyorsun:

“Fosil kayıtlarına Lucy diye geçen, bu günkü Etiyopya’da bulunan 3,5 milyon yıllık fosil (Australopithecus aferensis) kalıntıları bilinen en eski insansı fosil kalıntısıdır. İnsansılar denilen bu grubun geliştirdiği en önemli evrimsel yenilik iki ayak üzerinde devinebilmeleridir ( 2 ayaklı devinimin tahmini ilk evrimi 5 ila 8 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen eldeki en eski fosil kalıntısı lucy’dir). Bu geçiş aşamasını açıklamaya yönelik bir çok varsayım ileri sürülmüş olsa da en mantıklı öneri besin sağlama biçimi ile ilgilidir.”

Söylediğin gibi, birçok “varsayım” ileri sürülmüş.. Besin sağlama biçimi “en mantıklı” olanıymış.. Aslında hepsi varsayım.. Varsayım üzerine kurulan bilim, varsayım ve zan olmaktan öteye gitmez.. Dolayısıyla, evrim teorisi gerçekte bilimsel kesinlikten yoksundur. Mesele bu kadar açık..

İkinci olarak, Harun Yahya’nın konuyla ilgili olarak şu yazdıklarına cevap bulmak gerekiyor:

“Lucy kandırmacası (Australopithecus afarensis)

“Lucy, 1973 yılında Donald Johanson tarafından Etiyopya'daki Afar bölgesinde bulunan ve bu bölgeden hareketle Australopithecus afarensis olarak adlandırılan bir fosildir. Lucy uzun yıllar insanın evrimi senaryosunda aranan kayıp halka olarak gösterilmiştir. Ancak son bilimsel bulgular nedeniyle artık evrimci kaynaklar tarafından da itibar görmemektedir. Son dönemlerde Australopithecus'un  insanın atası sayılamayacağı, ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie'nin Mayıs 1999 sayısında kapak konusu olmuştur. Dergide "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığı kullanılarak, Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiği yazılmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanılarak yazılan makalede şu cümleler yer almaktadır:

“Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... St W573'ü incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soy ağacını yıkıyor. Böylece bu soy ağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor... Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor. (Isabelle Bourdial, "Adieu Lucy", Science et Vie, Mayıs 1999, no. 980, ss. 52-62.)

"ELVEDA LUCY"
“Bilimsel bulgular Australopithecus sınıfının en ünlü örneği sayılan "Lucy" hakkındaki evrimci varsayımları da temelsiz bıraktı. Ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Şubat 1999 sayısında "Elveda Lucy" (Adieu Lucy) başlığını atarak bu gerçeği kabul ediyor ve Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağını onaylıyordu.”
 

Devam ediyorsun:

“1,6 MİLYON YILLIK FOSİL

“1984 yılında Kenya’daki Turkana Gölü’nün batı yakasında bulunan 1,6 milyon yıllık Homo erectus fosili yüzyıl içerisinde ortaya çıkarılan en iyi fosillerden birisidir. Neredeyse tam bir iskelet biçiminde çıkarılan ‘’Turkana’lı oğlan’’ yeni bir homo cinsinin üyesidir. Homo habilisten, homo erectusa evrimleşme biçimi belirsizdir. Ya doğrusal bir geçiş olmuş ya da benzer birkaç türden bir tanesi olarak Homo erectus ortaya çıkmış olabilir.”

Bu konuda Harun Yahya şöyle diyor:

“Turkana Çocuğu fosili

“Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Narikotome homo erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m. boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle bir insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler. (Boyce Rensberger, The Washington Post, November 19, 1984.) Çünkü Homo erectus günümüz insanının bir ırkıdır.

“Nitekim evrimci Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:

“Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar. (Richard Leakey, The Making of Mankind, Sphere Books, London, 1981, s. 62.)”

Devam ediyorsun:

‘’Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere, "Ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım." demişti.’’

"Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın." Hicr suresi 28 ve 29. Ayet.

“Hicr suresi 28. ayette insan yaratılışının kimyasından bahsederken, 29. ayette geçen ‘’amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılıp’’  ifadesi insanın süreç içerisinde, belirlenen fiziksel bir noktaya ulaşması durumunu tanımlamaktadır.”

Burada da aynı şekilde tefsir usûlü açısından geçersiz bir çıkarım var. Burada mesele salt yaratılışın “kimyası” değil, aynı zamanda biyolojisi..

Devam ediyorsun:

“Bakara suresi 30,31,32,33. ayetlerde Allah’ın, Hz. Adem’e dil yeteneğini vermesi durumu anlatılır. 30. ayette geçen ‘’orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın?’’ ifadesi yeryüzünde var olan homo saphiens türünün, dil yeteneğinden önceki, besin zincirinin en üstünde bulunan ve gelişmiş fizyolojik yetenekleri ile vahşi bir şekilde yaşayan durumunu anlatmaktadır. 31. ayette geçen ‘’Ve Adem’e isimlerin tümünü öğretti’’ ve 33. ayette geçen ‘’ Ey Adem, haber ver onlara onların adlarını.’’ ifadeleri Hz. Adem aracılığı ile insanın dil yeteneğine ulaştırılması anlatılmaktadır. 36. ayette Şeytan’ın yoldan çıkarması sonucunda cennetten çıkarılan Hz. Adem’in ve insanoğlunun yeryüzüne inişi anlatılmaktadır. 37. ayette geçen  ’Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi’ ifadesi yeryüzünde dilin ilk kullanımının anlatımını yapmaktadır.”

Yeryüzüne iniş meselesi, bunun yeryüzündeki bir evrimle ilgisinin bulunmadığını tek başına göstermektedir.

Elmalılı, “isimler” konusuyla ilgili olarak geniş bilgi veriyor. Aşağıya ilk paragrafı alıyorum:

“31-Cenab-ı Allah onlara bu cevabı verdi bir taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti. Ya o isimleri Allah kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bunları gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi takdir etti ki, önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani öğretmek ile) bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.”


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...