İBN ARABİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İBN ARABİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI

 





İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın esere yazmış olduğu giriş mahiyetindeki sunuşta kullanmış olduğu şu ifadeler, Endülüslü soytarının sağdan soldan topladığı lüzumsuz hurafelerle artistlik yapan boş beleş bir şarlatan olduğunu ispatlıyor:

“Hükümdarların hazinelerinde altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, yakut, gümüş vs. gibi kıymetli taşlar bulunduğu malumdur. İnsan vücudu hazinesinde de bu kıymetli taşlara ve madenlere tekabül eden (karşılık gelen) şeyler vardır. Karanlıklar denizinde (bahr-i zulumat) bulunan siyah renkli, görenleri hayrette bırakan ‘hacer-i beht’in (hayret taşının) benzeri, insan kalbinde siyah bir nokta gibi olan ‘süveyda’ ve ‘latife-i ahfa’ denilen şeydir ki, murakabe ve zikirle zahir olur. ‘Yeşil zümrüt’ün mukabili ‘kuvve-i müzekkire ve ‘latife-i sır’dır. Buna sahip olan kimse İblis’in hilelerine mani olur. ‘Kırmızı yakut’a tekabül eden ‘latife-i ruh’tur. Bunu elde eden ilahî ilimlere mazhar olar. ‘Mavi yakut’un benzeri ‘latife-i hafi’ denilen ‘nefs-i razıyye’ mertebesidir. Ruh bu mertebede ‘halife’ sıfatıyla sıfatlanır. ‘Sarı yakut’ taşı ‘nefs-i marzıyye’ ve ‘latife-i nefs’e tekabül eder. Bunu elde edende ‘Amellerin yaratıcısı Hak’tır’ sırrı zahir olur. ‘Hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların ‘iksir’ dedikleri şeydir ki, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirler. Bunun mukabili insanlarda ‘latife-i ahfa’ ve ‘nefs-i safiye’ sahipleri arasında bulunur. Eski kimya ile uğraşanlar ‘iksir’ ile adi madenlerden gümüş ve altın elde ettikleri gibi, ‘kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar (s. 384 vd.). Bugün hakkında pek az şey bilinen bu eski kimya ile ilgili İbn Arabî’nin beyitlerini Ahmet Avni Konuk Bey açıklarken bu ilmin ne olduğunu hissettirecek kıymetli bilgiler ve ipuçları verir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxix.)

Endülüs’ün şarlatan Don Kişot’u bir sürü zırva ve masalı peşpeşe sıralamış, Ahmet Avni Konuk fuzuli şagili de Sanço Panza’lığa soyunmuş ve kahve dövücünün hınk deyicisi olarak o zırvaları yaldızlayıp süslemiş püslemiş, Mustafa Tahralı’ya da çğırtkanlık ve tellallık düşmüş.

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, masal kabilinden yakıştırma ve hurafelerden ibaret.

İnsandaki manevî haller ve hasletler ile taşlar arasında kurduğu mütekabiliyet ilişkisi de som ve saf zırva.

Dangalak değerlilik meselesini de anlamamış.. Senin değerli dediğin sarı, kırmızı, mavi, yeşil taşlar neye yarar?!

Göz zevkine hitap ettikleri ve tabiatta az bulundukları için değerli kabul ediliyorlar. Fayda bakımından ise bir önemleri yok.

Hayatta en lüzumlu olan şey “hava”dır, bol ve beleş olduğu için kıymeti tam bilinmiyor.. İkinci sırada su yer alır.. Bütün hayat (havadan sonra) suya bağlıdır.. Bunu da toprak izliyor. Yediğimiz içtiğimiz herşey topraktan geliyor, toprak ile suyun karışımından.. Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar bile topraktan besleniyorlar.

Seni besleyen, hayat sunan, o değersiz gördüğün toprak... Cicili bicili taşlar değil..

Bu dangalak da tutmuş insandaki manevî hasletleri birtakım (az bulundukları için kıymet atfedilen) taşlara benzetiyor.

Soytarının yazdıklarının neredeyse hepsi masal.. İşkembeden sallamış..

Teknik terimleri rastgele sayıp sıralamak ilim değildir.

*

Bir de tutmuş eskilerin simya ve iksir masallarına atıfta bulunuyor.

Neymiş, ‘hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların, yani simyacı diye adlandırılanların ‘iksir’ dedikleri şeymiş, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirlermiş.

Bu zırvaların kaynağı ne?

Bildiniz, Eski Yunan.. Fakat daha öncesi de var, Mısır, Mezopotamya vs..

İmdi, nasıl günümüzde define peşinde koşarak aklınca kısa yoldan zengin olmak isteyenler varsa, geçmişte de (bugün kimya diye adlandırdığımız sanat ya da bilimle meşgul olarak) kalay ve demir gibi tabiatta fazla bulunan ve dolayısıyla görece ucuz olan faydalı metalleri (az oldukları için değerli kabul edilen) altın ve gümüşe çevirmek isteyen adamlar olmuş.

İstemişler de, yapabilmişler mi?

Birtakım ahmaklar buna kafa yormuş, uğraşmışlar, boşuna yorulmuşlar.

Ve bu dangalak İbn Arabî de tutmuş bu hurafe ya da masal olmaktan öteye gitmeyen “bilimsel büyücülüğü” yaşanmış bir gerçek, kaybolmuş bir sahici ilim gibi anlatıyor.

*

Vikipedi’de “Simya” başlığı altında şu bilgiler veriliyor:

“Simyaeski kimya veya alşimi (batı dillerindeki varyasyonlarıyla "alşimi" Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye "alchemy" olarak geçmiştir, Türkçede yaygın kullanılan "simya" ise Eski Yunanca işaret, simge, gösterge anlamlarına gelen sema>semaion kökünden Arapçaya geçmiş, harf ve sayı büyüsü anlamında "al-Simiya" olarak kullanılmış, 19.yy'da Türkçeye özgü olarak uğradığı anlam kayması ile "eski kimya / alşimi" yerine kullanılmaya başlanmıştır. Alkimya/kimya ile simya sözcükleri arasında etimolojik bir ilişki yoktur. Simya hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir.

Evet, soytarının eski kimyacılar dediği kişiler, simyacılar.

Bu simyacıların kalayı ve demiri altın ve gümüş yapmış olmaları hikayesi nasıl bir hurafeyse, İbn Arabî’nin tasavvuf adına yazdıklarının da önemli bir bölümü hurafe.. 

İşkembe ürünü zırvalar.

*

Simyacılığın tarihine gelince.. Vikipedi şunları söylüyor:

“Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak MezopotamyaAntik MısırİranHindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

“Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

“Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.”

Vikipedi, simyacılar hakkındaki genel görüşün ise “şarlatanlık” ve “sahte bilim adamlığı” olduğunu belirtiyor:

“Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilim insanı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.”

Evet, İbn Arabî, şarlatanlara, sahte bilim adamlarına inanan bir dangalak.. 

Şarlatanların sofra artıklarıyla beslenen bir tufeyli..

*

Burada asıl önem taşıyan husus ise şu:

Endülüslü dangalak, insanın manevî halleri ile taşlar, metaller, iksirler vs. arasında kurduğu ilişki ya da mütekabiliyeti de simyacılardan (sahte bilim adamı şarlatanlardan, büyü meraklılarından) almış durumda.

Vikipedi’deki şu satırlar bu noktaya ışık tutuyor:

“Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın bulunması için büyük çaba sarf ettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı.”

Burada sözü edilen felsefe taşı, Endülüslü zampara soytarının “hacer-i mükerrem”ine karşılık geliyor. (Hacer taş demek, mükerrem ise saygın..)

Vikipedi’deki şu satırlar ise, Endülüslü kalpazanın kimlerin izinden gittiğini daha açık biçimde ortaya koyuyor:

“Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevî konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hristiyan ve pagan mitolojisi, astrolojikabala ile diğer mistik ve ezoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve egzoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.”

Böylece, Vehbi’nin kerrakesindeki çapraşık büyülü sözlerin kaynağını öğrenmiş oluyoruz.

Devamı da var:

“Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziksel hâller ve materyal süreçleri ise spiritüel varlık, durum ve transformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten, mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümsüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evrimini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli spiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.”

Yine Vikipedi’de belirtildiğine göre, Batı’da bazıları erken uyanmış, “simyanın metafiziksel yolda giden tarzı” için, “hiçbiryere varmayan ‘yanlış bir dönüş” teşhisini koymuşlar.

Bizde ise Ahmet Avni Konuk ve Mustafa Tahralı gibi işgüzârlar yüzünden bu tür zırvalar hâlâ “bulunmaz Hint kumaşından mamul irfan ve hikmet” muamelesi görüyor.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Simya” maddesinde de benzer bilgiler veriliyor:

“Simya Hıristiyanlığın ilk yıllarında Eski Mısırlılar’ın … endüstriyel yetenekleriyle Asurlular, Bâbilliler ve Grekler’in felsefî düşünce yapılarının birleştiği Helenistik kültürün merkezi İskenderiye’de yapılan çalışmalarla başlar. O dönemin kültür dili Grekçe olduğu için kaleme alınan ilk eserler bu dildedir ve çoğu Mısırlı Zosimus’a (350-420) aittir. Metallerle insan bedeni, kimyasal işlemlerle insan erginlenme törenleri, insanın mânevî yönlerinin yetkinleştirilmesiyle metal altın arasındaki metaforik ilişkilerin ilk örneklerine rastlanan erken dönem simya kaynaklarında yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi efsanevî yazarların isimleri geçmekte ve bu alanın kurucusunun Hermes Trismegistos olduğu söylenmektedir (Taylor, The Alchemists, s. 60-62; ayrıca bk. HERMES).”

Görüldüğü gibi, Endülüslü soytarı, yazdıklarıyla, yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi isimlerin iyi bir öğrencisi ya da müridi olduğunu ispatlamış durumda.

Bizim saftirikler ise, Endülüslü kalpazanın şuradan buradan çalıp çırpıp İslamî kavramlarla bezediği zırvaları ilahî keşifler, ilhamlar vs. zannediyorlar.

Putperestlerin ve Yahudilerin pisliğinde boncuk arıyorlar.

*

Endülüslü zampara soytarının ‘Kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar” şeklindeki zırvasına gelince, bunun hiç iler tutar tarafı yok.

Kim peygamberlerden daha fazla nefs-i kamile sahibi olabilir?!

Onların elinde böyle bir güç olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çok sevdiği amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını sağlardı.

Hz. Nuh aleyhisselam, (gemiye binmeyi kabul etmeyen oğlu yüzünden) Allahu Teala’ya ailesiyle ilgili vaadinden söz etmek yerine oğlunu "bir nazarda" müslüman yapardı.

Böyle bir akılsız palavracı dangalağa büyük arif, eşsiz irfan sahibi bilge muamelesi yapılmış olması akıl alır gibi değil.


HARP SANATI VE İKİ MEŞHUR ZAMPARA (İBN ARABÎ VE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)










İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

“… İbn Arabî’nin … hükümdarlık hakkında görüş ve düşüncelerini ve hükümdara tavsiyelerini kısaca zikrederek üslubu hakkında bir fikir vermek istiyoruz: İmam … salih olduğu zaman teb’a da (halk da) salih olur; fasid (bozuk) olursa onlar da fasid olur (s. 105). … Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir (s. 109).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxvi.)

Sadece bu lafları bile, İbn Arabî soytarısının dünyadan habersiz bir cahil, işkembeden üfüren bir madrabaz olduğunun anlaşılması için kafidir.

Bu tür sahtekârlar, müşahede, mükâşefe, sır, sırru’s-sır, hafî, ahfâ, ruh-u izafî, ruh-u küllî, tecellî vs. gibi alengirli kavramları kullandıkları zaman insanlar onlarda kendilerinin bilmediği gizli ve yüksek bir ilim bulunduğu zannına kapılırlar. Fakat böyle soyuttan somuta (mücerretten müşahhasa) geçtikleri zaman cehaletleri ve akılsızlıkları kabak gibi ortaya çıkar.

*

Dangalağın yaptığı genellemeye bakın, yönetici salih olduğu zaman memleket ahalisi de salih olur, bozuk olduğunda halk da bozuk olurmuş..

Peki Hz. Musa aleyhisselam bozuk olduğu için mi İsrailoğulları bozuktu?! 

O, “Ya Rab, görüyorsun ben (kendi) nefsimle kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasıklar kavminin (topluluğunun) arasını ayır” (Maide, 5/25, Elmalılı meali) diye dua etmişti.

İbn Arabî soytarısı bu lafları sadece işkembesinden uyduruyor değil.. Eski Yunan filozoflarının kitaplarından, İhvan-ı Safa Risaleleri gibi derlemelerden bunları alıp yazıyor. Kafası da "istikamet"e basmadığı için tenkide tabi tutamıyor, okuduklarının doğrusunu yanlışından ayıramıyor.

Metafiziğe ve tasavvufa dair yazdıkları da aynı durumda.. 

Kendisinden önce yazılmış olan kitapları karıştırmış, onlarda gördüklerini alıp kendi kitaplarına aktarmış.. Bu arada kendisi de bazı şeyler uydurmuş. Laf kalabalığının içinde doğrular da yanlışlar da var.

Doğrularını görenler yanlışlarını da aynen kabul etme ahmaklığı sergiliyorlar.

*

Evet, adam aptal (Daha doğrusu sahtekâr)..

Hz. Osman ve Hz. Ali fasid kimseler oldukları için mi onların zamanında sayısız kargaşa ortaya çıktı?!

Hz. Muaviye onlardan daha salih olduğu için mi onun zamanında sükunet hasıl oldu?!

Adam sözde arif, fakat işkembeden sallıyor.. Böyle elle tutulur gözle görülür mevzularda konuştuğu zaman cehaleti ve uydurukçuluğu kabak gibi ortaya çıkıyor.. 

Mükâşefe falan filan edebiyatı yaptığı zaman ise ne dese aldanacak aptalları bulması zor değil.

Lafa bakın, “Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir”miş.. Nasıldı o söz, “Küçük at da civcivler yesin” miydi, buna benzer birşeydi.

Öyle olsaydı, Sultan Abdülhamid İttihat ve Terakki çapulcularına mağlup olur muydu?!

Bu soytarı mı daha geri zekâlı, yoksa bu zırvalarına bulunmaz Hint hikmeti muamelesi yapan görmemiş görgüsüz taifesi mi, karar vermek zor.

*

Soytarı, harp sanatı hakkında da döktürmüş:

“Harplerin idaresi esnasında hükümdar bizzat harbe girmemelidir. Zira hem kendisi hem de mülkü (devlet) harap olur. Kumandan ve emirlerini göndermelidir. Onlar yenilse bile hükümdar yakınındaki devlet erkânı ve askerleriyle baki kalır. … Hükümdar düşmanlarına bizzat karşı çıkmayıp ‘ilim sahili’nde oturmalı, gerektiğinde ‘ilim denizi’ne açılıp düşmanı peşinden sürüklemeli ve onları orada mahvetmelidir.” (s. xxix.)

Soytarı birşey biliyormuş gibi işkembeden atıp tutmuş.. Cehalet ve hamakat denizinde boğulmuş.

Bu tür konularda kesin ilke ve kurallardan söz edilemez.. Şartlara göre hareket etmek gerekir..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn Savaşlarında ordunun başındaydı.. Mekke’nin fethinde ve Tebük seferinde de..

Buna karşılık, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Medine’den ayrılmadı, savaşlara iştirak etmediler.. Fakat daha sonra Hz. Ali iç savaşlar sırasında hep ordusunun başında oldu.

Kur’an’a baktığımızda, Hz. Süleyman ile Zülkarneyn aleyhisselamın ordularının başında seferlere iştirak etmiş olduklarını öğreniyoruz.

*

Bu soytarı, kumandanlık işini sanki (kumandanlığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in övgüsüne nail olmuş) Fatih Sultan Mehmet’ten daha iyi biliyor!

Fatih, Gedik Ahmet Paşa’nın İtalya seferi gibi birkaç sefer dışında hep ordusunun başında oldu. Ölümü de sefer sırasında gerçekleşti.

Murat Hüdavendigâr Kosova'da, savaş alanında şehadet şerbetini içti.

Yavuz Sultan Selim hep ordusunun başındaydı.. Kanunî de sefer sırasında vefat etti.

Osmanlı’nın son büyük zaferlerinden Haçova Meydan Savaşı sırasında ordunun başında Padişah III. Mehmed vardı.

*

Bazen, hükümdarın (devlet başkanının) mutlaka ve mutlaka ordunun başında olması, cephede kendisini göstermesi gerekir.

Cephe kavramını da burada günümüz şartlarına göre anlamalıyız.

Mesela, Şah Rıza Pehlevî, ülkede yaşanan iç kargaşadan ürküp 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmeseydi, İran’da İslam devrimi çok büyük ihtimalle gerçekleşemezdi.

Böylece “cephe”yi terk etmiş, savaştan (mücadeleden) kaçmış oldu.. İki hafta sonra, 1 Şubat günü Humeynî, sürgün hayatı yaşadığı Paris’ten İran’a döndü.

Tabiat boşluk kabul etmez.. Sen doldurmazsan başka biri gelir doldurur.

Bununla birlikte, Humeyni'nin dönüşü, tek başına devrimin tamamlanması, rejimin çökmesi anlamına gelmiyordu.

Onun gelişinden 10 gün sonra, 11 Şubat günü, İran Kara Kuvvetleri, rejim ile muhalifler arasında tarafsız konumda bulunduğunu ilan etti.

İşte bu, rejimin çökmesi anlamına geliyordu.

Şayet Şah kaçmamış olsaydı, ordu tarafsızlık ilan etmezdi, edemezdi.. 

Ve kanaatimce, İran’da bir devrim yaşanmazdı.

Yaşanamazdı.

*

Askerî darbelerin ve halk isyanlarının başarısı genelde siyasî liderlerin azim, cesaret ve sebat eksikliğinden kaynaklanır. 

(Hz. Osman istisnadır. O, Allahu Teala'nın huzuruna kan dökmeden gitmek istemiştir. Hz. Muaviye onu korumak için askerî birlik göndermeyi teklif ettiği halde bunu kabul etmedi. Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu'nu ezmemesi de benzer bir hassasiyetten kaynaklanıyor. Buna karşılık Selanikli zampara ipleri eline alınca eski arkadaşlarını bile birer kumpasla asmaya çalıştı. Bazı ateist-laik-Kemalist soytarıların, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin suikast sonucu vefat etmiş olmalarından hareketle laga luga yaptıklarına şahit olunuyor. Onlar korumalarla, muhafızlarla ve fedailerle gezmiyorlardı. Bugünün sıradan bir devlet görevlisi bile birkaç korumayla dolaşıyor.)

Rusya'da komünizmin çöküşünden sonra bir askerî darbe teşebbüsü olmuş, Yeltsin'in tankın üzerine çıkması bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı. 

Bizans İmparatoru Jüstinyen 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında İstanbul'dan kaçmaya karar vermiş, karısı Teodora'nın onu bu kararından vazgeçirmesi sonucunda isyan bastırılmıştı.

*

Son İran-ABD savaşında dinî lider Hamaney, bir suikaste kurban gitmemek için ülkesini terk edip Rusya gibi bir ülkeye kaçsaydı İran devlet kurumları ve halk moralman çöker, maneviyatları sarsılırdı.

Yaşlıydı, hastaydı, sakattı, zaten ölecekti.. Fakat onun bu şekilde ölmesi, İran halkına cesaret ve ruh verdi.. Ölüsü, ülkesine dirisinden daha fazla hizmet etti.

Devlet başkanlarının cephede ölmesi ya da esir düşmesi değil, kaçmaları, saklanmaları yenilgiye neden olur.

Romen Diyojen Malazgirt’te esir düştü diye Bizans İmparatorluğu yıkılmadı, yeni bir imparator seçtiler.

İstanbul’un fethi sırasında son imparator Konstantinos Paleologos şehri terk edip başka bir yere gitseydi, İstanbul Fatih karşısında o kadar fazla direnemezdi.

*

Tarihte, zampara İbn Arabî’nin saçma öğüdüne göre hareket eden sivri zekâlı yöneticiler yok mu, var!

Biri Selanikli zampara Mustafa Atatürk..

Sözde vatanı kurtarmak için Anadolu’ya gönderilmişti, fakat Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar 11 ayı aşkın süre ne cepheye gitti, ne de düşmana tek bir kurşun sıktı.

Bol bol nutuk attı, Padişah’a bağlılık yeminleri etti, kafa ütüledi. Cephe, Çerkez Ethem gibi isimlere emanet edilmişti.

Güneyde de (Maraş, Urfa, Antep) millet kendisi mücadele ediyordu.. Şahin Bey ve Molla Karayılan gibi isimlerin liderliğinde..

Daha sonra Selanikli cepheye sağ kolu İsmet’i gönderdi.. Kendisi Ankara’da Bizans entrikalarıyla meşguldü.

İsmet, Kütahya-Eskişehir'de Yunan karşısında büyük bir bozguna imza attı.. Yunan ordusu Polatlı'ya, Ankara'nın burnunun dibine kadar geldi.

Ve Selanikli, (Çanakkale’de savaş bitmeden cepheden ayrılan, Filistin’de İngiliz ordusunun karşısında yıldırım hızıyla kaçan) Selanikli, Kayseri’ye kaçma kararı aldı.

*

Fakat TBMM bu kararı kabul etmedi.. Selanikli’den cepheye gidip ordunun başına geçmesini istediler.

Selanikli ayak diredi.. Tam dört (rakamla 4) gün boyunca TBMM’de cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse bile TBMM gitmiyor, giderse dımdızlak ortada kalacak, siyaset denkleminden düşecek, ortaya iki şart sürdü.

Cepheye gitmeye şu iki şartla razıydı: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti. Yani TBMM yetkisiz ve işlevsiz olacak, Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle Selanikli diktatör yapılacaktı.

İkinci şartı ise şuydu: Bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulamayacaktı.

Sahici zampara, sahte kahraman Selanikli, “Mevzubahis olan vatansa benim şartlarım teferruattır, beni tutsanız bile ben durmam cepheye giderim” demiyordu.

*

Buna karşılık TBMM “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa zamparanın diktatörlüğü ve bizim yetkilerimiz teferruattır” diyerek onun bu şartlarına evet dedi.

Büyük kaçışlar virtüözü Selanikli zampara, böylece Sakarya Savaşı için cepheye gitti ve bu firar tutkusunun gereğini orada da sergiledi.

Orduya geri çekilme emri verdi.

Fakat Fevzi Çakmak, onun bu emrinin alt komuta kademelerine duyurulmasını erteledi.

O sırada, Yunan ordusunun çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.. Çünkü askerler arasında salgın hastalık, açlık ve ishal başgöstermişti. General İshal ile Mareşal Açlık Yunan ordusunu kırıp geçirmişti.

Selanikli böylece şans eseri muzaffer komutan olmuş, bunu hemen fırsata dönüştürmüş, sinekten yağ çıkarma sanatındaki mahareti sayesinde üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını sağlamıştı.


BİR KÜÇÜK DECCAL OLARAK İBN ARABÎ

 







Türkçe’de kullandığımız “zevk”, Arapça bir kelime.. “Tatma, tadına varma” demek. Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk”tir, tadını almadır.

Evet, tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Mesela ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, kendi pisliğinin tadına bakmış olduğunu açıklamıştı. Yani Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş.

Ancak, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış durumda. Sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor.

TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

Müşâhede” kelimesi de tıpkı “zevk” gibi Arapça.. “Şahit olma, gözlemleme” demek.

Diyelim ki elinizde dolu bir bardak var, onun içindeki renksiz sıvının ne olduğunu anlamak için müşahede yeterli olmayabilir. O renksiz sıvı, su da olabilir, gazoz da, şarap da.. Bu ancak tadına bakılarak anlaşılabilir.

Yani müşahede, bazen tam bilgi vermeyebilir, hatta yanıltabilir. Zevk (tadına bakma), müşahedeyi de içeren bir farkındalığa karşılık gelir.

*

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz.

İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

İbn Arabî tasavvuf ilminin hususiyeti (özelliği) olarak ‘zevk’ yani ‘tatma ve tecrübe’yi zikrettikten sonra, bir de ‘müşahede’ kavramını ilave etmekte ve bu hususta şöyle bir misal vermektedir: Bir kimse kendi eli ile inşa ettiği bir eve sahip olsa, sonra bu evin güzelliği vs. gibi sıfatları hakkında halk arasında sözler dolaşmaya başlasa, daha sonra ev sahibi seçkin dostlarından birini alıp evine götürse, bu kimse evi gezip gözü ile görse, sonra da görüp ‘müşahede’ ettiği şeyleri halka anlatsa, acaba bu kimseye ‘Evin öyle olduğuna delilin nedir?’ diye soru sorulur mu? İşte tasavvuf ilmi de bunun gibidir. “Gördüğünü anlatan” kimseye, delilin nedir sorusu sorulamaz. Gören kimseye hüsnüzannı olan onu kabul ve tasdik eder. Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz. Ancak bir kimse anlatılanların gerçekten doğru olup olmadığına vakıf olmak isterse, ‘ev sahibi’ne başvurmalı ve ‘ev’i gezip görmelidir. Vukuf için bundan başka çare yoktur (s. 53).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix-xx.)

Bu ifadeler çerçevesinde tasavvuf; lüzumsuz, safça ve salakça bir “hüsnüzan” üzerine kurulu, delilden yoksun, doğru olup olmadığı bilinmeyen (hurafeden farksız) rivayetler yığını haline geliyor.

Fakat sorun sadece bu değil.

Ev sahibi, “ev” hakkında zaten bilgi vermişse, halka elçiler göndererek ev hakkında bilinmesi gerekenleri anlatmışsa, sonra da sen çıkıp “Ben evi gezip gördüm, şöyle şöyle” diyerek “elçiler”in anlattığına aykırı şeyler söylüyorsan, sana “Evi gerçekten gördüğüne dair delilin nedir?” sorusu yöneltilir.

Elçilerin elinde, ev sahibinin verdiği yetki belgesi ve yanlarında da fotoğraflar ve video kayıtları varsa, sen de salt “Ben gördüm, bana hüsnüzanda bulunun, bazı şeyler fotoğraflardaki gibi değil” diyorsan, senin yalancı bir sahtekâr olduğun anlaşılır.

Mucizeler, peygamberlerin elindeki yetki belgeleridir. Onların gerçekten peygamber oldukları böylece anlaşılır. 

Peki ya sen?

*

Endülüslü bu zampara soytarı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasındaki “gümüş kerpiç”, kendisini de binadaki noksanı tamamlayan “altın kerpiç” ilan etmiş bir edep yoksunu hadsiz durumunda.

Yani “İslam, Kur’an’da ve hadîslerde anlatıldığı gibi değil, ayette belirtilenin aksine Allah dinini tamamlamış değildi, benimle tamamlandı” diyen, "Ayet yanlış" demeye getiren bir deccal.

Kitaplarında “Yok Kâbe’nin yanında şöyle bir müşahedem oldu, yok bana şöyle bir melek göründü” diye birtakım zırvalar da anlatıyor.

Gerçekten böyle şeyler yaşadıysa, şeytanların (cinlerin, ifritlerin) elinde oyuncak olmuş bir ruh hastası olduğundan şüphe edilemez.

Ya da uyduruyor, bizzat kendisi şeytan olmuş. İns şeytanı.

İngiliz şeytanlarının son yarım yüzyıldır bu soytarının vahdet-i vücud zırvasını yaymak için kesenin ağzını açmış olmaları tesadüf olarak görülemez.

Ahir zaman Deccal’inin (Mesih Deccal’in) tanrılık davası güdeceği biliniyor. Tanrılığının ispatı sadedinde vahdet-i vücud hurafesinden yararlanacağı tahmininde bulunmak mümkün. Böyle iddiaları kabul etmeye hazır kalabalıklar mevcut.

Aklı başında bir müslüman, elde (yapışıldığında sapıtılmayacak olan) Kur’an ve Sünnet varken, kendisini “altın kerpiç” ilan eden böyle bir zampara soytarının anlattığı zırvalara itibar edebilir mi?!

*

Prof. Tahralı, İbn Arabî soytarısının yukarıya aldığımız laflarını aktardıktan sonra elindeki tahrayı körlemesine sağa sola sallıyor:

“Bu demek olur ki, ‘müşahede’ ehlinin söylediklerini aynı şekilde bir başka ‘müşahid’ görebilir ve gerçekten tasdik edebilir. Tasavvuf büyükleri arasında asırlar boyunca bir önceki sufîyi bir sonrakinin tasdik etmesi, onların esas ve prensiplerde daima ittifak etmeleri, aynı şeyi ‘zevk ve tecrübe’ etmelerinden ve aynı ‘müşahede’ye nail olmalarından ileri gelmektedir diyebiliriz.” (s. xx.)

Peki İmam-ı Rabbanî İbn Arabî’yi niye tasdik etmemiş?

Sonra, tasavvuf adına ortaya çıkanlar her zaman aynı şeyi mi söylüyorlar?! Mesela Aziz Mahmud Hüdaî ile Şeyh Bedreddin’in durumları aynı mı?!

Hallac için diğer sufîler niçin “Katli vaciptir” fetvası vermişlerdi? (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında, ondan nakledilen bazı sözlerin gerçekten ona ait olması durumunda katledilmeyi hak etmiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, tereddüde mahal bulunmadığını belirtiyor.)

İngiliz iblisleri, “müşahede”ye nail oldukları için mi İbn Arabîcilik yapıyorlar?

Yerli ve milli İbn Arabîcilere gelelim.. 

İngiliz’in Ibn Arabi Society’sinin “onursal üyesi” Prof. Mahmut Erol Kılıç “müşahede” ehli olduğu için mi İbn Arabîcilik yapıyor, yoksa İngilizler tarafından pohpohlanmak (ve İngiliz hayranı yerliler tarafından) el üstünde tutulmak hoşuna gittiği için mi?

*

Yukarıda, İbn Arabî soytarısının müşahede için ortaya attığı “ev ziyareti” misalini görmüştük. Devamı da var:

“İbn Arabî tasavvufu ‘netice-i takva’ ve ‘yüksek bir ilim’ olarak tavsif edip: Biz bir kimseyi Allah’tan ittika eder (sakınır), onun çizdiği hudutlarda durur, zühd ve vera (şüpheli şeylerden sakınma) gibi vasıflarla sıfatlanmış, sonra da ‘akıllarımıza sığmayan’ bir ilim ile konuşur görürsek, ki Allah ledünnî ilmi ancak ona vermiştir, onun iddia ettiği şeyleri teslim ve tasdik etmek, ona hüsnüzan beslemek ve itirazı terk etmek bizim üzerimize vacip olur (s. 54) diyerek yukarıda verdiği misalin bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtir.” (s. xx.)

İşte burası zurnanın zırt demeyi bırakıp zart zurt dediği yer.

Önceki ifadeleri cahilce idi.. Bu lafları ise, cahil olmanın ötesinde geri zekâlı bir ahmak, tutarlı ve mantıklı konuşmayı beceremeyen, ne dediğinin farkında olmayan bir angut olduğunu ispatlıyor.

Ya da ne dediğinden habersiz görünmeyi yeğleyen bir kaşar sahtekâr.. Maneviyat dolandırıcısı.. Tasavvuf kalpazanı.

Önce, “Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz” demişti. Burada ise, “tasdik”i “vacip” hale getiriyor. Ya geri zekâlılıktan ya da şeytanca aşırı kurnazlıktan kaynaklanan bir çelişki.

*

Birincisi, İmam Gazzâlî’nin İhya’da etraflıca açıkladığı gibi, takva kalple alâkalı bir husustur. Yani bir kimsenin gerçekten takvalı (müttekî) olduğunu bilebilmemiz imkânı yoktur. 

Çünkü kalplere vakıf olamaz, kalpler hakkında hüküm veremeyiz.

Bir adam için “Abiddir, alimdir” filan diyebiliriz, çünkü bunlar (ibadet ve ilim) görünür, müşahede edilir şeylerdir, fakat takva öyle değildir. Nice sahtekârlar vardır ki, abid ve zahid görünerek insanları “takvalı” olduklarına inandırmışlardır. (Misal, Fethullah Gülen.. Şah İsmail’in Antalya’daki dâîsi Şahkulu lakaplı terörist de bir mağaraya kapanıp, "dünyayı terketmiş zahid ve abid" görünerek insanları etrafına toplamıştı.)

Takva, “iman” gibidir, özünde kalple ilgili bir husustur. Ashabın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyükleri bile münafıkları bilemiyor, teşhis edemiyorlardı. Hz. Ömer, münafık olduğundan şüphelendiği kişiler için Huzeyfetü’l-Yemanî r. a.’in tutumuna bakıyordu (mesela onların cenaze namazlarını kılıp kılmadığına). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların isimlerini sadece ona bir sır olarak vermişti.

İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e aldığı bir sahih hadiste, hiç kimsenin övülmemesi, illa da övülecekse de, “Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah’a karşı hiç kimseyi temize çıkaramam” denilmesi tavsiyesinde bulunuluyor. (Ashab hakkındaki övgümüz ayet ve hadîslere dayanır, salt hüsnüzannımıza değil.)

Endülüs’ün küçük deccali, yukarıdaki sözleriyle dinin temellerine kazmayı vurmuş durumda.. Dinî konularda esas olan “akıl” ve “delil”dir, falanın filanın takvasıyla ilgili zan değildir. (Peygamberlerin peygamberliklerinin delili, mücerret zühd ve takva değildir, mucizeleridir.)

Endülüs deccalinin yukarıya aldığımız sözleri Ehl-i Sünnet itikadına yüzde yüz aykırıdır. Saf ve pür batınî sapıklığıdır.

Akılsızlık çağrısıdır.

Allahu Teala akletmeye çağırıyor, bu sapık deccal ise akletmemeye.

Din işinde insanlara hüsn-ü zan yoktur, aklı hüsn-ü isti’mal (güzel kullanma) vardır:

“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iyman edebilmek yoktur ve akıllarını husni isti'mal etmiyenleri o pislik içinde bırakır.” (Elmalılı meali, Yunus, 10/100)

"... Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin!..." (Neml, 27/64)

*

Ledünnî ilim meselesine gelelim.

Bu tabire kaynaklık eden ifade, Kehf Suresi’nde Hz. Musa aleyhisselam’ın Hızır a.s. ile olan macerası anlatılırken geçiyor.

Surede Hızır ismi yok, kendisine Allah katından özel ilim verilmiş bir zat bahis konusu.

Ledünnî kelimesi, "ledâ" ve “inde” (yanında, katında) ile aynı anlamdaki “ledün”den geliyor. Ledünnî, “benim katımdan” demek. Yani Allahu Teala, Hızır a.s.’ı “katımdan ilim verdiğim bir zat” diyerek tanıtıyor. (Kehf Suresi'nin 65'inci ayetinde "ledünnâ/katımızdan" şeklinde geçiyor.)

İmdi, Hz. Musa, Hızır a.s.’ın “Allah katından verilmiş bir ilme” sahip olduğunu vahiyle biliyordu, bu kesindi, hüsnüzanna dayanan birşey değildi, peki bizim herhangi bir kimse için “Allah katından ilim verilmiş bir kimse” olduğunu söyleyebilme imkânımız var mı?

Yok!

Böyle birşey Allah adına konuşmaya kalkışmak olur. Tabiri caizse yetki gasbıdır. Senin gibi aciz bir kul olan cumhurbaşkanı adına konuş ve hüküm ver bakalım, sana ne yapıyorlar! Cumhurbaşkanını geçtik, askerlikte bir er olarak onbaşının yerine hüküm vermeye kalkışsan yine burnunu sürterler. Acımazlar.

Dolayısıyla, herhangi bir kimse için, ne kadar abid ve alim bilinirse bilinsin, “Allah katından ilim sahibi” olduğunu iddia etme hakkımız ve yetkimiz yoktur.

Endülüs’ün deccali büyük zırva yumurtlamış.. Tescilli sapık olduğunu söylemek için sadece bu kadarı bile yeterli.

Bu, bir..

İkincisi, Hz. Musa, Hızır a.s.’a, aklına yatmayan hususlarda itiraz etmişti. İtiraz etmeme ve soru sormama sözü verdiği halde.. 

Verdiği söz bir yana, onun “Allah katından ilim verilmiş” bir zat olduğunu da vahiyle biliyordu. Buna rağmen itiraz etti.

Endülüslü deccal ise, “masum” (günah işlemez, sapıtmaz) olduğuna ve “Allah katından verilmiş ilme sahip bulunduğuna” dair hakkında vahiy olmayan insanlar için, "kuru kuruya zühd ve abidlik görüntüsü"nden hareketle peygamber muamelesi yapılmasını istiyor.

İşkembeden fetva vererek bunu “vacip” ilan ediyor.

Oysa bu, vacip olmasını geçtik, mübah ve caiz bile değildir. Çünkü dinin aslî delilleri (edille-i şer'iyye) Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. İcma ve kıyas (içtihat) da bu iki asla dayanır, onlardan hareketle teşekkül eder.

Endülüslü deccalin sözünü ettiği uyduruk "vacip" ise, "bid'at" ihdası anlamına geliyor. 

Şer'î delillere dayanmadan, "Müşahede ehliyim" diyen herhangi bir kimseye "rab" muamelesi yapmak, onun ortaya attığı "yeni" şeyleri "dine dahil etmek" oluyor:

"Hahamlarını, rahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler. ..." (Tevbe, 9/31)

Adam en temel usûl kaidesini bile ayağının altına almış durumda. Sapığın önde gideni.. 

Deccal..

*

Bu zampara deccalin yapması gereken bütün ömrünü Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri ve aşk kitabı yazmakla geçirmek olmalıydı.

Sadece "Arzuların Tercümanı"nı yazmakla yetinmeyip bu işe devam etmeliydi.

Her ne kadar bu da boş ve yanlış birşeyse de, edebiyata katkı gibi olumlu bir tarafından söz etmek mümkün olurdu.

Orada durmamış, İslam’ı ve tasavvufu tahrif etmek için şeytanî zırvalar yumurtlamış.

İngiliz iblisi uyanıktır, kime yatırım yapacağını bilir.



"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."