İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI

 





İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın esere yazmış olduğu giriş mahiyetindeki sunuşta kullanmış olduğu şu ifadeler, Endülüslü soytarının sağdan soldan topladığı lüzumsuz hurafelerle artistlik yapan boş beleş bir şarlatan olduğunu ispatlıyor:

“Hükümdarların hazinelerinde altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, yakut, gümüş vs. gibi kıymetli taşlar bulunduğu malumdur. İnsan vücudu hazinesinde de bu kıymetli taşlara ve madenlere tekabül eden (karşılık gelen) şeyler vardır. Karanlıklar denizinde (bahr-i zulumat) bulunan siyah renkli, görenleri hayrette bırakan ‘hacer-i beht’in (hayret taşının) benzeri, insan kalbinde siyah bir nokta gibi olan ‘süveyda’ ve ‘latife-i ahfa’ denilen şeydir ki, murakabe ve zikirle zahir olur. ‘Yeşil zümrüt’ün mukabili ‘kuvve-i müzekkire ve ‘latife-i sır’dır. Buna sahip olan kimse İblis’in hilelerine mani olur. ‘Kırmızı yakut’a tekabül eden ‘latife-i ruh’tur. Bunu elde eden ilahî ilimlere mazhar olar. ‘Mavi yakut’un benzeri ‘latife-i hafi’ denilen ‘nefs-i razıyye’ mertebesidir. Ruh bu mertebede ‘halife’ sıfatıyla sıfatlanır. ‘Sarı yakut’ taşı ‘nefs-i marzıyye’ ve ‘latife-i nefs’e tekabül eder. Bunu elde edende ‘Amellerin yaratıcısı Hak’tır’ sırrı zahir olur. ‘Hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların ‘iksir’ dedikleri şeydir ki, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirler. Bunun mukabili insanlarda ‘latife-i ahfa’ ve ‘nefs-i safiye’ sahipleri arasında bulunur. Eski kimya ile uğraşanlar ‘iksir’ ile adi madenlerden gümüş ve altın elde ettikleri gibi, ‘kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar (s. 384 vd.). Bugün hakkında pek az şey bilinen bu eski kimya ile ilgili İbn Arabî’nin beyitlerini Ahmet Avni Konuk Bey açıklarken bu ilmin ne olduğunu hissettirecek kıymetli bilgiler ve ipuçları verir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxix.)

Endülüs’ün şarlatan Don Kişot’u bir sürü zırva ve masalı peşpeşe sıralamış, Ahmet Avni Konuk fuzuli şagili de Sanço Panza’lığa soyunmuş ve kahve dövücünün hınk deyicisi olarak o zırvaları yaldızlayıp süslemiş püslemiş, Mustafa Tahralı’ya da çğırtkanlık ve tellallık düşmüş.

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, masal kabilinden yakıştırma ve hurafelerden ibaret.

İnsandaki manevî haller ve hasletler ile taşlar arasında kurduğu mütekabiliyet ilişkisi de som ve saf zırva.

Dangalak değerlilik meselesini de anlamamış.. Senin değerli dediğin sarı, kırmızı, mavi, yeşil taşlar neye yarar?!

Göz zevkine hitap ettikleri ve tabiatta az bulundukları için değerli kabul ediliyorlar. Fayda bakımından ise bir önemleri yok.

Hayatta en lüzumlu olan şey “hava”dır, bol ve beleş olduğu için kıymeti tam bilinmiyor.. İkinci sırada su yer alır.. Bütün hayat (havadan sonra) suya bağlıdır.. Bunu da toprak izliyor. Yediğimiz içtiğimiz herşey topraktan geliyor, toprak ile suyun karışımından.. Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar bile topraktan besleniyorlar.

Seni besleyen, hayat sunan, o değersiz gördüğün toprak... Cicili biçili taşlar değil..

Bu dangalak da tutmuş insandaki manevî hasletleri birtakım (az bulundukları için kıymet atfedilen) taşlara benzetiyor.

Soytarının yazdıklarının neredeyse hepsi masal.. İşkembeden sallamış..

Teknik terimleri rastgele sayıp sıralamak ilim değildir.

*

Bir de tutmuş eskilerin simya ve iksir masallarına atıfta bulunuyor.

Neymiş, ‘hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların, yani simyacı diye adlandırılanların ‘iksir’ dedikleri şeymiş, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirlermiş.

Bu zırvaların kaynağı ne?

Bildiniz, Eski Yunan.. Fakat daha öncesi de var, Mısır, Mezopotamya vs..

İmdi, nasıl günümüzde define peşinde koşarak aklınca kısa yoldan zengin olmak isteyenler varsa, geçmişte de (bugün kimya diye adlandırdığımız sanat ya da bilimle meşgul olarak) kalay ve demir gibi tabiatta fazla bulunan ve dolayısıyla görece ucuz olan metalleri (az oldukları için değerli kabul edilen) altın ve gümüşe çevirmek isteyen adamlar olmuş.

İstemişler de, yapabilmişler mi?

Birtakım ahmaklar buna kafa yormuş, uğraşmışlar, boşuna yorulmuşlar.

Ve bu dangalak İbn Arabî de tutmuş bu hurafe ya da masal olmaktan öteye gitmeyen “bilimsel büyücülüğü” yaşanmış bir gerçek, kaybolmuş bir sahici ilim gibi anlatıyor.

*

Vikipedi’de “Simya” başlığı altında şu bilgiler veriliyor:

“Simyaeski kimya veya alşimi (batı dillerindeki varyasyonlarıyla "alşimi" Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye "alchemy" olarak geçmiştir, Türkçede yaygın kullanılan "simya" ise Eski Yunanca işaret, simge, gösterge anlamlarına gelen sema>semaion kökünden Arapçaya geçmiş, harf ve sayı büyüsü anlamında "al-Simiya" olarak kullanılmış, 19.yy'da Türkçeye özgü olarak uğradığı anlam kayması ile "eski kimya / alşimi" yerine kullanılmaya başlanmıştır. Alkimya/kimya ile simya sözcükleri arasında etimolojik bir ilişki yoktur. Simya hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir.

Evet, soytarının eski kimyacılar dediği kişiler, simyacılar.

Bu simyacıların kalayı ve demiri altın ve gümüş yapmış olmaları hikayesi nasıl bir hurafeyse, İbn Arabî’nin tasavvuf adına yazdıklarının da önemli bir bölümü hurafe.. İşkembe ürünü zırvalar.

*

Simyacılığın tarihine gelince.. Vikipedi şunları söylüyor:

“Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak MezopotamyaAntik MısırİranHindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

“Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

“Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.”

Vikipedi, simyacılar hakkındaki genel görüşün ise “şarlatanlık” ve “sahte bilim adamlığı” olduğunu belirtiyor:

“Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilim insanı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.”

Evet, İbn Arabî, şarlatanlara, sahte bilim adamlarına inanan bir dangalak.. 

Şarlatanların sofra artıklarıyla beslenen bir tufeyli..

*

Burada asıl önem taşıyan husus ise şu:

Endülüslü dangalak, insanın manevî halleri ile taşlar, metaller, iksirler vs. arasında kurduğu ilişki ya da mütekabiliyeti de simyacılardan (sahte bilim adamı şarlatanlardan, büyü meraklılarından) almış durumda.

Vikipedi’deki şu satırlar bu noktaya ışık tutuyor:

“Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın bulunması için büyük çaba sarf ettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı.”

Burada sözü edilen felsefe taşı, Endülüslü zampara soytarının “hacer-i mükerrem”ine karşılık geliyor. (Hacer taş demek, mükerrem ise saygın..)

Vikipedi’deki şu satırlar ise, Endülüslü kalpazanın kimlerin izinden gittiğini daha açık biçimde ortaya koyuyor:

“Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevî konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları Hristiyan ve pagan mitolojisi, astrolojikabala ile diğer mistik ve ezoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve egzoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.”

Böylece, Vehbi’nin kerrakesindeki çapraşık büyülü sözlerin kaynağını öğrenmiş oluyoruz.

Devamı da var:

“Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziksel hâller ve materyal süreçleri ise spiritüel varlık, durum ve transformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten, mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümsüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evrimini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli spiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.”

Yine Vikipedi’de belirtildiğine göre, Batı’da bazıları erken uyanmış, “simyanın metafiziksel yolda giden tarzı” için, “hiçbiryere varmayan ‘yanlış bir dönüş’” teşhisini koymuşlar.

Bizde ise Ahmet Avni Konuk ve Mustafa Tahralı gibi işgüzârlar yüzünden bu tür zırvalar hâlâ “bulunmaz Hint kumaşından mamul hikmet” muamelesi görüyor.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Simya” maddesinde de benzer bilgiler veriliyor:

“Simya Hıristiyanlığın ilk yıllarında Eski Mısırlılar’ın … endüstriyel yetenekleriyle Asurlular, Bâbilliler ve Grekler’in felsefî düşünce yapılarının birleştiği Helenistik kültürün merkezi İskenderiye’de yapılan çalışmalarla başlar. O dönemin kültür dili Grekçe olduğu için kaleme alınan ilk eserler bu dildedir ve çoğu Mısırlı Zosimus’a (350-420) aittir. Metallerle insan bedeni, kimyasal işlemlerle insan erginlenme törenleri, insanın mânevî yönlerinin yetkinleştirilmesiyle metal altın arasındaki metaforik ilişkilerin ilk örneklerine rastlanan erken dönem simya kaynaklarında yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi efsanevî yazarların isimleri geçmekte ve bu alanın kurucusunun Hermes Trismegistos olduğu söylenmektedir (Taylor, The Alchemists, s. 60-62; ayrıca bk. HERMES).”

Görüldüğü gibi, Endülüslü soytarı, yazdıklarıyla, yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi isimlerin iyi bir öğrencisi olduğunu ispatlamış durumda.

Bizim saftirikler ise, Endülüslü kalpazanın şuradan buradan çalıp çırpıp İslamî kavramlarla bezediği zırvaları ilahî keşifler, ilhamlar vs. zannediyorlar.

Putperestlerin ve Yahudilerin pisliğinde boncuk arıyorlar.

*

Endülüslü zampara soytarının ‘Kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar” şeklindeki zırvasına gelince, bunun hiç iler tutar tarafı yok.

Kim peygamberlerden daha fazla nefs-i kamile sahibi olabilir?!

Onların elinde böyle bir güç olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çok sevdiği amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını sağlardı.

Hz. Nuh aleyhisselam Allahu Teala’ya ailesiyle ilgili vaadinden söz etmek yerine oğlunu "bir nazarda" müslüman yapardı.

Böyle bir akılsız palavracı dangalağa büyük arif, eşsiz irfan sahibi bilge muamelesi yapılıyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI

  İbn Arabî’nin  Tedbîrât-ı İlâhiyye  adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan  Prof. Mustafa Tahralı ’nın esere yazmış olduğu giriş mahiye...