fıkıh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fıkıh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HATEMÜ’L-EVLİYA MI (VELÎLERİN SONUNCUSU MU), HATEMÜ’L-ZENADİKA MI (ZINDIKLARIN SONUNCUSU, SON ZINDIK MI)?

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde “İslâm Düşünce Tarihine Dair Görüşleri” başlığı altında yayınlanan laflarını aktarmaya devam ediyoruz.

Kılıç, “… onun ilke olarak kelâm ilminin öncüllerini ve metodunu pek benimsemediği anlaşılmaktadır” diyor.

Pek benimsemiyor değil, soytarı hiç benimsemiyor.

Kılıç şunu da diyor: “Ona göre kelâmcılar cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler.”

Yani bir insan ancak bu kadar yalancı ve palavracı olabilir.

Bu soytarı aynı zamanda Kelamcıları cedelcilikle suçlayan kurnaz.. Kendisinin bu yaptığı neyse?..

*

Kılıç şunu da diyor: 

“Fakat her ne olursa olsun İslâm, Eş‘ariyye ve Mu‘tezile gibi kelâm mezheplerinin üzerine damgasını vurmuş olduğundan İbnü’l-Arabî, bunların da müslüman olduğuna hükmetmiş, kendilerini kesinlikte tekfir etmemiş, ancak bazı konularda hata ettiklerini söylemiştir (el-Fütûât, II, 523).”

Sanki din, bu soytarının tekelinde..

Eş’ariyyenin, bu soytarının kendileri hakkında müslüman hükmü vermesine ihtiyacı mı var?!

Tam aksine, Eş’ariyye’nin büyük alimlerine sormak gerekir, “Bu soytarı müslüman sayılır mı?” diye..

Fakat, Mahmut Erol Kılıç adlı prof. unvanlı cahile göre, ne Kelamcılar, ne de fakihler (fıkıh alimleri), bu soytarının müslümanlığı hakkında hüküm verebilecek konumda.

Şöyle diyor:

“İbnü’l-Arabî’nin felsefe, kelâm ve fıkha yönelik görüşleri açık iken onu bu disiplinlerin çatısı altında incelemek bilimsel olarak hatalı bir davranıştır. İbnü’l-Arabî’yi bu gibi kendisine yabancı yapıların çerçevesine yerleştirmeye çalışmak, bu bakış açılarına ne ölçüde uyup uymadığı konusunda onu yargılamaktan başka bir değer ifade etmez.”

*

Mahmut Erol, “şıh”ı İbn Arabî kadar zeki ve kurnaz olmadığı için, bu sözlerinin İbn Arabî’yi Kelam ve Fıkıh açısından tekfir (kâfir sayma) anlamına geleceğini idrak edemiyor.

O yapılara "yabancı" olmak, onların "çerçevesi" içine girmemek, onların "ölçülerine uymamak", onlar açısından "din dışı" olmak demektir.

Kılıç, “şeyhtan”ını “(Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat/din üstü” görmesi itibariyle Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinin kapsamına girdiğinin, bu soytarıyı “rab” mertebesine çıkararak şirk vadisinde şuursuzca koşturmakta olduğunun farkında değil.

*

Felsefe bahis dışı, fakat bir adamı Kelam ve Fıkıh çerçevesinde bir yere yerleştiremiyorsanız, onu “müslüman” saymıyorsunuz demektir.

İmdi, İslam’ın aslı ve esası Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir. Fıkıh ise (Ki burada icma ve kıyas da devreye girer) onun “anlaşılması”dır. Onlardan hükümler çıkarılmasıdır.

İslam düşünce geleneği içinde Fıkıh bilgisi, üç ana dala ayrılmıştır: Fıkh-ı ekber (Kelam, itikad), fıkh-ı zahir (Bugün kabul ettiğimiz anlamda Fıkıh, Şeriat hükümleri) ve fıkh-ı batın (tasavvuf, ahlâk).

Kitap ve Sünnet, bu ilimlerin üçünü de kapsar, fakat Kur'an, "ders" kitabı formatında indirilmiş bir kitap değildir.

*

Şöyle bir misalle anlatalım: 

Biz topraktan yaratıldığımız için, toprakla besleniyoruz.. Yediğimiz herşey toprağın (bitkiler tarafından) işlemden geçirilip dönüştürülmüş hali.. Toprak su ile temas ediyor ve buğday, pirinç, elma, armut vs. şeklini alarak yiyebileceğimiz formatta, farklı görünüm ve tadlarda önümüze geliyor.

Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar da ot vs. ile beslendikleri için onlar da son tahlilde toprak.

Doğrudan toprak yemiyoruz ama yediğimiz herşey en nihayetinde toprak.. Atamız Adem aleyhisselam gibi bizler de aslında topraktan yaratılmaktayız.

Evet, Allahu Teala bu şekilde topraktaki mineralleri topluca bize buğday (ekmek), pirinç (pilav), sebze ve meyve olarak veriyor.. Toprağın içerdiği demir, kalsiyum ve saireyi ayrı ayrı yiyip içmiyoruz.

İşte, Kur’an da bize Kelam’ı (itikadî meseleleri), Fıkıh’ı (Şeriat hükümlerini) ve tasavvufî konuları (tevekkül, ihlas, sabır ve rıza gibi mevzuları) ayrı bölümler halinde anlatmıyor.. Bunlar önümüze, yediğimiz elmanın pekçok elementi birlikte içermesi gibi, aynı Kur’an suresi içinde birlikte geliyor.

Ulemanın yaptığı şey ise, pedagojik maksatla bunları Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf diye ayırmaktan, tasnife tabi tutmaktan ibaret.

*

Bir Kelamcı İslam’ı salt Kelam'a, bir Fıkıhçı salt Fıkıh’a, bir tasavvufçu da salt tasavvufa indirgerse, İslam’ı bölüp parçalamış, bir kısmını kabul, diğer kısımlarını reddetmiş olur.

İmam Malik rh. a.’e atfedilen "Kim ilim (Kelam ve Fıkıh) tahsil eder de tasavvuf ehli olmazsa fasık, kim de tasavvuf ehli olur da ilimsiz kalırsa (Kelam ve Fıkıh öğrenmezse) zındık olur” şeklindeki sözün anlamı budur.

Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. de şöyle demiştir:

Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Şu söz de yine Ebu Bekir Verrak’a ait:

“Hükema (hikmet sahipleri), nebilerin (peygamberlerin) halefidir. Nübüvvetten (peygamberlikten) sonra, şer'i hususları sağlamlaştırmaktan ibaret olan hikmetten başka bir şey kalmamıştır.” (s. 570.)

Evet, İbn Arabî gibi küçük deccallerin "Made in Keşf" damgası basarak millete yutturmaya çalıştıkları zırvaların hikmetle bir ilgisi yoktur. 

Hikmet, Kitab ve Sünnet'le kaimdir.

Evliyanın (kendisini evliya gibi gösteren deccallerin değil, gerçek evliyanın) keşf ü kerameti (Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat'i takviye eder, güçlendirir.

*

“Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap veren Bahaeddin Nakşbend k. s. da bunu anlatmaya çalışıyor.

İstidlalî bilgi, Kelamcı ve Fakihlerin bilgisidir.. Keşf mahsulü olarak gösterilen laflar şayet onlara uygunsa sahihtir, değillerse, aykırıysalar, şeytanî ve deccalî uydurma, zırva, palavra ya da vesvese ve vehimlerdir.

İbn Arabî soytarısını tekfir edenler, keyfleri öyle istediği için değil, onlardaki Kitab ve Sünnet bilgisi kendilerini buna mecbur bıraktığı için tekfir etmişlerdir.

Soytarının (ya da soytarıya hüsnüzanda bulunan gafil ya da cahillerin) hatırı için "istidlalî bilgi"yi (lüzumsuz tevillerle nassları çarpıtarak) görmezden gelebilme gibi bir lükse sahip değiller.

*

Endülüslü deccalin bir gözü kör olduğu için İslam'ın tasavvuf kısmını görüyor, Kelam ve Fıkıh kısmına ise gözü kapalı.

Fakat onun tasavvufu gerçek tasavvuf da değil, tasavvufun istismarına dayanan zındıklık.

Günümüzde o zındıklığı İngiliz keferesi, Ibn Arabi Society'si ile palazlandırmaya çalışıyor. (İngiliz bunu yapar da "yerli-milli"ler durur mu, onların başı kel mi, onların eli armut mu topluyor, onlar da Haydar Baş ve Cübbeli Ahmet gibiler eliyle "Kemalist/Atatürkçü tasavvuf" icat etmiş durumdalar.)

İslam'ı, Kur'an ve Sünnet'ten istismara müsait ayet ve hadîs aktararak (istidlal yoluyla) tahrif ve tağyire tabi tutmak kolay değil (Tarihselcilik ve Sünnet'sizlik bu zorluk yüzünden icat edilmiş durumda), fakat keşf ve müşahede maskesi altında hurafe, sapıklık, şirk, küfür ve zındıklık ile doldurmak kolay.

Çok kolay.

İbn Arabî şarlatanı, bunu yapanların en başında geliyor.

İmam-ı Rabbanî, bir mektubunda, babasının kendisine, "Müslümanlar arasındaki sapıklıkların büyük ekseriyetle tasavvuf yoluyla yaygınlaştırıldığını" söylemiş bulunduğunu dile getirmektedir.

Tarih tekerrürden ibaret.

*

Ebu Bekir Verrak k. s. gerçek bir sufî iken, İbn Arabî soytarısının, kendisini “hatemü’l-evliya” değil, “hatemü’z-zenadika” (zındıkların sonuncusu) olarak tanıtması gereken bir süper sapık olduğu ortaya çıkmaktadır. 

(Aslında zındıkların sonuncusu ya da son zındık değil, fakat yalancı zındıkların belki en kurnazı ve en zararlısı.)

Evet, Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf’u (birbiriyle çelişmemesi gereken, birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayan) disiplinler olarak ele almayan, onlardan birini diğerleri adına reddeden ya da küçümseyen biri, Kur’an ve Sünnet’in bir kısmını alıp diğer kısmına sırt çevirmiş olur.

İbn Arabî sapığının durumu budur.

Burası kesin..

Tartışmaya açık olan konu ise şu: Bu zındıklığı salt nefsine uyarak sallapati mi yapıyordu, yoksa (yahudi Pavlus’un hristiyan görünüp Hz. İsa aleyhisselam'ın yolunu tahrif ve tahrip etmesine benzer şekilde) İslam’ı tasavvuf maskesi altında tahrif etmek için bilinçli ve sistematik bir çaba mı sergiliyordu?

Bana kalırsa ikinci ihtimal daha güçlü. 

*

Kılıç, sözlerinin devamında şunu diyor:

“İbnü’l-Arabî’yi tekfir ve tenkit edenlerin çoğunun kelâmcı veya fıkıhçıların arasından çıkmış olması da aslında bir bakıma kendisinin onlardan farklı bir metodoloji izlediği konusundaki ikazlarını haklı çıkarmaktadır.”

Sadece Kelamcı ve Fıkıhçılar (Fakihler) değil, (onun düşüncelerine vakıf olan) gerçek sufîler de onu tekfir ve tenkit etmiş durumdalar.

Lafa bak, metodolojiymiş.. Keşf diye işkembeden senetsiz sepetsiz ve delilsiz konuşmanın neresinde metod var?!

Peygamberler bile, gaybe dair bilgiler verirken yanısıra doğruluklarının delili olarak (materyalist-pozitivist düzlemde) mucize getirmişlerdir.

Rastgelenin "Ben Allah'tan mesaj getirdim" diyerek peygamberlik taslamasının önü kapatılmıştır:

"Onlar (O Yahudiler) ki: 'Şüphesiz ki, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi Allah bize emretti' dediler. De ki: 'Size, gerçekten, benden önce, apaçık mucizelerle ve dediğiniz (mucize) ile peygamberler gelmişti. O hâlde, doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?'” (Âl-i İmrân, 3/183)

İbn Arabî tipi soytarılar peygamberlerden daha büyük demek ki.. 

Bunların ulaştıkları "manevî sır"lara itiraz etmek mümkün değil, sorgusuz sualsiz körlemesine iman etmek gerekiyor.

*

Metodoloji meselesi önemlidir.

İbn Arabî soytarısının yaptığı şey, "usul" (metod, yöntem) tanımazlıktan ibaret.

Daha doğrusu, "usul"ü, "usulüddîn"i, usul-ü fikhı dinamitlemeye, yok etmeye çalışıyor.

Yalan dolanın, "usulün kontrolü"nden geçmeden serbestçe dolaşıma girmesinin önünü açmak için cerbeze denizinin derinliklerinden inciler çıkarıyor, bin dereden su getiriyor.

Ve bunu suret-i haktan gelerek, tasavvufu istismar ederek, akıllara seza bir ustalıkla yapıyor.

Büyük sahtekâr.. Sıradan bir din dolandırıcısı değil.

Ana dili Arapça, edebiyatı kuvvetli, şeytanî bir zeka da mevcut, her minareye kılıf dikmeyi sağlayacak bir terzilik becerisi de var, yanısıra, istediği her hususta istediği anda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i rüyasına getiren mükemmel bir hayal gücü ve hikâye uydurma yeteneği de emre amade, daha ne olsun.. 

"Usul"ü devreden çıkarmak için gereken bütün alet edevat tamam.

*

Kılıç, şunu da diyor:

“… Ona göre, “Onlar kitabın bir kısmına inanıyoruz, bir kısmına ise inanmıyoruz derler de bu ikisi arasında kendilerine bir yer ararlar. İşte bunlar kâfirlerin ta kendileridir”(en-Nisâ 4/150-151) âyetinin, ehl-i rüsûm [Fakihler] ile ve salt fikrî görüşle yetinen filozofların ve kelâmcıların büyük bir kısmıyla münasebeti vardır. Zira onlar Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için “bunlar yanlıştır” derler. İbnü’l-Arabî, Allah’ın velîlerine muhalefet edip onlara karşı çıkanların âkıbetlerinden korktuğunu belirterek sûfî Ruaym’ın, “Kim hakikat ehli sûfîlerle oturur da onların bizzat tahakkuk ettirdikleri bir şeyde onlara muhalefet ederse Allah o kişinin kalbinden iman nurunu çekip alır” sözünü nakleder ve bu söze kendisinin de aynen katıldığını ifade eder (Kitâbü’l-Fenâʾ, s. 7).”

Görüldüğü gibi, Endülüs deccali, hokuspokus, abrakadabra kabilinden laf ebeliği ile kaşla göz arasında Kitab’ın (Kur’an’ın) yerine kendisi gibi sahtekârların keşf ü keramet maskesi altında yaymaya çalıştıkları sapıklık ve zındıklıkları yerleştiriyor.

Ayet ne diyor, bu soytarı lafı oradan alıp nereye getiriyor!

*

Sapığa bakın, Fakihler ve Kelamcılar, “Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için ‘bunlar yanlıştır’ derler”miş.

Kelam ve Fıkıh’ın usul ilkeleri bu kadar basit mi, "keşfî", “keyfî” ve “zevkî” mi?

İmdi, bir Kelamcı ve Fakih, müşahede (doğrusu mükaşefe) yoluyla "manevî sır"lara eriştiğini iddia eden bir kişinin sözlerini mutlaka Kur’an ve Sünnet’ten istinbat edilen ilkelere göre değerlendirmek durumundadır.

Burada “kendi delil”leri diye birşey olmaz.. Delili Kur’an ve Sünnet’ten getirmek zorundadırlar.

Bu soytarının sözünü ettiği “sır”lar ise, iddia sahibinin “kendi keşfi”dir, Kur’an ve Sünnet’le bir ilgisi bulunmamaktadır.

Kur’an ve Sünnet’ten alınan delil kayası ile (onunla çeliştiği görülen) “manevî sır” yumurtası çarpıştığında cılk yumurtadan geriye ne kalabilir?!

Kelamcı ve Fakih ne yapacak, senin velvele koparıp gıdaklayarak yumurtladığın "manevî sır" yumurtasının karşısında saygı duruşuna geçip “Kitab’ın bir kısmına" sırt mı çevirecek?!


YAHUDİ KELAMI’NA (YA DA YAHUDİLEŞMİŞ KELAM’A) DOĞRU

 



Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışması üzerinde duruyorduk.

Gezenler’in kafasının bazı konularda karışık olduğu doğru, fakat Meriç de usul meselesini kafasında oturtamamış.

Altay Cem’in, söz konusu tartışmada önce usul konusu üzerinde durduğu görülüyor.

Orada söylediklerini dün (3 Aralık 2024) “Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler(1) || Asıllar” başlıklı bir video ile açmaya çalışmış.. 

Kullandığı kavram ve terimleri açıklamış.. Meramını daha iyi anlatmış.

*

Söylediklerine bakıldığında, Hz. Ali radiyallahu anh’in Haricîler için kullandığı “Hak bir söz ile batılı kastediyorlar” tespitine benzer bir durumdan söz edilebilir mi?

Yani, doğruya/hakka vasıl olmak için kullanılması gereken usul ilkelerini, bu tartışmada, batıla dolaylı destek olmak için istismar etmeye çalıştığı sonucuna varılabilir mi?

Bu konu üzerinde durmak gerekiyor.

*

Mesela, Gezenler ile tartışmasında sarfettiği şu sözlerine bakalım:

Akaid zanna bina edilmez. Kat’î olan şey de kat’î delil ister. Zannî delil üzerine kat’î olan birşeyi ikame edemezsiniz. … Biz bir önceki konuşmamızda da, görüşünü yanlış bilmiyorsam, bu meseleyi, özellikle bu parlamentoya girme meselesini aslî küfür olarak gördüğünü söylediğini duymuştum. … Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

*

Usulden anladığın buysa, usul namına hiçbir şey öğrenmemiş olsan daha iyiymiş.

Bir taraftan “Akaid zanna bina edilmez” diyorsun, diğer taraftan, “dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen” bir Japon’un benimseyeceği “akaid”den söz ediyorsun.

Adam cahilse, aptalsa, usul bilmiyorsa, kat’î ile zannîyi nasıl ayıracaktır?

Böyle biri, İslam hakkında birşey duyduğunda, ne kadarının kat’î delillere dayandığını, ne kadarının zannî olduğunu nasıl anlayacaktır?

Böyle bir insanın anlayabileceği deliller”den söz ediyor.. Böyle birine deliller anlatılmaz, ona delillerden çıkan sonuç anlatılır.

Ne yapacaksın, adama Kelam dersi mi vereceksin?

*

Böyle biri, mesela, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetinin neye delalet ettiğini anlayamaz mı?!

Bunu da anlayamıyorsa, Kur’an’ın hiçbir ayetini anlayamaz.

İslam’ı tebliğ ettiğin kişiye, müslümanın Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, onları uygulamak zorunda olduğunu açıklamak zorundasın.

Bunu söylediğinde, en aptal adam bile, bu emrin, kişiye (mükellefe, yükümlüye) gücü ölçüsünde sorumluluk yüklediğini anlar.

Ne diyeceksin adama, "Allah emir ve yasaklar getirmiş ama, bunlarla hükmetme konusu tartışmalı, zannî bir mesele, dolayısıyla itikadımızda bu yok, bunu önemseme" mi diyeceksin?!

*

Kur’an ayetleri birbirini tefsir eder, açıklar.. Sünnet de hakeza..

Söz konusu ayeti diğer ayetlerle birlikte ele aldığımızda şunu anlarız: Allah’ın indirdiği ile, beğenmeyerek, küçümseyerek, inkar ederek hükmetmeyen kimse, kâfirin ta kendisidir.

İnkâr etmediği, kabul ettiği halde hükmetmeyen ise, kâfir değilse de, diğer ayetlerde belirtildiği üzere, zalimin ve fasığın ta kendisidir.

Zalimlik ve fasıklık da herhalde bir meziyet değildir.

Allah’ın indirdiği ile, buna gücü yetmediği için hükmetmeyen ise mazurdur.

*

Ayrıca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme mevzuunda başka bazı ihtimallerin bulunması, söz konusu ayeti delalet açısından sorunlu hale getirmez.

Ayetin delaleti açık.. Fakat konuyla ilgili tahsis edici yahut kayıt getirici başka ayetler bulunduğu için, onları dikkate almak gerekir.

Söz konusu ayete anlam verirken başka ihtimalleri gözönünde bulundurmamız, delaletteki zannîlikten kaynaklanmıyor.

Eğer böyle herşeye bir zannîlik kulpu takarsan, söz konusu ayeti tahsis eden, ona kayıt getiren ayeti de delalet bakımından zannî kabul edip, “Buradaki tahsis ve takyid de zannî, dolayısıyla söz konusu ayetin hükmü hakkında dikkate alınamaz” demek zorunda kalırsın.

*

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (bizim anladığımız anlamda) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. [Gotlar 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. Britanyalı rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.]

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki aptal Japon için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır.. Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) oldukları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. (Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.)

Bu hem “aklen”, hem de icmanın bağlayıcılığı konusundaki ayet gereğince böyledir.

*

Vatandaş şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu, salt akılla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: “Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüz) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor.

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, kâfir olur. 

Böyle bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrat’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci soytarılar, hem de Altay Cem gibi usul istismarcısı çenebazlar aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.. Yahudi Kelamı’nın sizin kelamsız bedevîliğinize üstünlüğü böylece tebeyyün etmiş oldu.”

*

Parlamento meselesini ayrıca ele alacağız inşaallah.

 

ŞIMARIK AK PARTİLİ KADINLAR KOROSUNUN AŞIRI UYANIK VE AYIK ERKEK AVUKATI

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın, KADEM adlı “şımarık AK Partili kadınlar korosu”nun medyadaki avukatı gibi kalem oynattığı görülüyor.

Geçmişte bu şımarık koroya destek vermek için İstanbul Sözleşmesi’ni savunma yolunda az mürekkep harcamadı, az alın teri dökmedi.

Bu koronun neşretmekte olduğu dergide, doç unvanlı bir haddini bilmez başörtülü ilahiyatçı akademisyen, Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın Büyük İslam İlmihali üzerinden İslam fıkhını (İslam hukukunu) hedef almış durumda.

Doğal olarak, bu densizlik tepki almış.

İsmail durur mu, söz konusu makalemsiyi aklayıp paklamak için bin dereden su getirmeye koyulmuş.

*

İsmail’in yazısının başlığı şöyle: “Bu yazıyı bu deliden başka kimse yazmaz”.

Deli dediği kendisi..

Öyle dediğine bakmayın, o yazıyı deli olduğu için değil, uyanık bir tüccar olduğu için yazıyor.

Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.. Böyle bir yazıyı İsmail, yüksek rakımlı tepelerden kulağına “İsmailciğim, bu konuda şöyle şöyle şeyler yazsan iyi olacak” diye üfürülmeden yazmış olabilemez.. (KADEM’den sırtını o tepelere dayamış birileri “İsmail beyciğim…” diyerek de aramış olabilirler, aynı kapıya çıkıyor.)

Niçin İsmail derseniz, birincisi kalemi kıvrak; bir gazete köşesinin dar sınırları içinde deli gibi hızlı top koşturabiliyor, güzel paslar verebiliyor, göz kamaştırıcı çalımlar atabiliyor, artistik vuruşlar yapabiliyor, zor pozisyonlarda rakibin ayağından top kapabiliyor.. Rabbim yetenek deryasından vermiş de vermiş.

İkincisi de, bağlantıları, yaşı, duruşu, geçmişi, geçimi bu tür üfürmeler için onu ideal isim yapıyor.

*

Delifişek İsmail’in yazısının ilk paragrafı şöyle:

“Linçlerden linç beğeneceğim, yerden yere vurulacağım, birileri tarafından ehlisünnet dairesinin dışına itileceğim, birileri tarafından dinden çıkartılacağım, ‘Zaten biz bunun sapık olduğunu biliyorduk’ cümlelerinin havada uçuşacağı işbu yazıyı yazmaya karar vermemin ‘delilik’ten başka izahı yok. Bir kere âşık olup, ‘pirimiz’ demişiz Yunus’a. Dolayısıyla Ya ben öleyim mi söylemeyince’ demekten gayrısı yazılmamış boynumuza.”

Görüldüğü gibi, İsmail çalım atmayı çok iyi biliyor..

Önce etrafına bir kale duvarı inşa ediyor, zırhlarını giyiyor.. Saldıracağı kişilerin elindeki “linç, Ehl-i Sünnet’ten sapmayla ve dalaletle/sapıklıkla suçlama” gibi silahları topluyor, onları silahsızlandırıyor.

Ardından da yaptığının delilik olduğunu söyleyerek mağduriyet, fedakârlık, hasbî delikanlılık, karşılıksız fedakârlık bayrağını göndere çekiyor..

Sonra da, dükkânının kapısına “Yunus’un Yeri” tabelasını törenle asıyor..

Pîr Yunus’un dervişi olduğunun düşünülmesini sağlıyor.

Deli değil “âşık” olduğunu ilan ediyor.

Ancak bu delifişek, aşıklık sarhoşu değil, aşıklık ayığı.. Çok uyanık, çok ayık aşık.

Fakat neye aşık olduğu hususu biraz kafa karıştırıyor.. KADEM’e mi aşık, KADEM’in Kadın Araştırmaları Dergisi’ne mi, bu dergideki kadın araştırmalarına mı, Büyük İslam İlmihali üzerinden İslam hukukuna saldıran densiz doç.’un yazısına mı, onu kestirmek güç..

En hoşu da Yunus gibi “Ya ben öleyim mi söylemeyince” diyor olması.

KADEM’in avukatlığını yapmamasıyla, dergisindeki mesajlara ilan-ı aşk etmemesiyle ölmesi arasında nasıl bir ilişki var, çözemedim.

*

Delifişek yazarın bu laubali paragrafını şu cümleler izliyor:

“Daha önce bir bağlamda söylemiş idim. Cümle şu: ‘Din, kültür değildir ama kültürsüz din olmaz.’”

Birkaç yüzyıldır kullanılan kültür kavramının yüzlerce tanımı var.. Din kültür müdür, değil midir meselesi, kültürü nasıl tanımladığınıza bağlı.. 

Öyle tanım vardır ki, o tanım çerçevesinde “Din, kültürdür” demek uygun düşebilir.. Yine, belirli bir tanım çerçevesinde “Kültürsüz din olur” diyenler de çıkabilir..

Her neyse, bu bahsi geçelim, çok önemli değil.. Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yani kabaca şudur. Din, bir ‘kültür’ önerisi ile gelmez. Vahyin bir yöntem olarak hitap ettiği toplumun kültürünün içinden konuşuyor olması, dinin bir kültür vazettiği anlamına gelmez. Dinin ürettiği kültür, bu aşamanın bir sonucu olarak ve insanlar eliyle ortaya konulur. ‘Din kültürü’nü birinci elden oluşturanlarsa elbette vahyin pratize edicisi, öğreticisi peygamberlerdir.”

Bu lafların başı ile sonu farklı telden çalıyor.. Makam uyuşmazlığı var.

Bugün kültür denilince aklımıza gelen anlam çerçevesinde düşünürsek, dinin kültür vaz’ etmediğini söylemek mümkün değildir.

Mesela selamlaşma bir kültür meselesidir ve din bunu vaz’ etmiş, nasıl selamlaşılacağını öğretmiştir.

Yemek adabı bir kültür meselesidir.. Din, yemekten önce ve sonra ellerini yıkamayı, yemeğe besmele ile başlayıp hamd ile bitirmeyi, sağ elle ve önünden yemeyi vs. öğretmiştir.. Bunların hepsi kültüre girer.. (Allah rahmet eylesin, yıllar önce Mehmed Emin Er Hoca İslâm Dergisi’nin merkez bürosuna gelmişti ve Esad Coşan Hoca’nın babasını ziyaret etmek istediği için onu Hafız Halil Necati Efendi’nin evine götürmüştüm.. Birlikte yemek yerken Mehmed Emin Er Hoca “Yemek sırasında üç şey lâzımdır” demişti, “zikir, fikir, şükür. Zikir, yemeğe besmeleyle başlamak; fikir Allah’ın yaratıp rızık olarak lutfettiği bu nimetler üzerinde düşünmek, şükür ise yemekten sonra Allah’a hamdetmektir”.)

Dinin ürettiği kültür”den ve “din kültürü”nden söz ediyorsan, dinin kültür vaz’ ettiğini kabul ediyorsun demektir.

Kılıçarslan’ın sözleri için “sapıklık” demeyeceğim.. Fakat, zikirsizlik, fikirsizlik/düşüncesizlik, kültürsüzlük ve mantıksızlık olduğunu söylememe lütfen izin versin.

*

Kılıçarslan bu girizgâhın ardından şunu söylüyor:

“Müslümanların dinin etrafında oluşturduğu kültür, giderek dinin bizatihi içine de sızmış elbette zamanla. Bu, kaçınılmaz bir süreç olarak böyle gelişmiş. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Anlaşılmayacak taraf ise insanların ‘Benim kültürüm böyle’ demek yerine ‘Benim dinim böyle’ deme noktasına çok hızla gelmeleri olmuş. Eh, din, kültüre tahakküm kurabilen bir kavram olduğu için insanlar ‘daha güçlü olan’a meyletmiş. Aslını isterseniz bu bile oldukça anlaşılır bir davranış. Onaylanmayacak ama anlaşılabilecek bir davranış.”

İsmail’in bir “din sosyoloğu” edasıyla paraladığı bu edebiyat kendi karışık kafasının ürünüyse oturup akıl fukaralığı için ağlasa yeridir.

Yok, bu fikir görünümlü zırvaları başka birileri kulağına fısıldadıysa, onu fena “işletmişler”. (Süleyman Soylu’nun tabiriyle fena “keklemişler”.)

Eğer insanlar (dinin aslına dahil olmayan) kültürü din olarak sunabiliyorlarsa, “Benim kültürüm böyle” demeleri gerekirken “Benim dinim böyle” demeye başlayabiliyorlarsa, bu, “kültürün dine tahakkümü” olur, İsmail’in zannettiği gibi “dinin bir kavram olarak kültüre tahakkümü” değil.

Eğer din, bir kavram olarak kültür üzerinde tahakküm kurabilseydi, kültür, öyle olmadığı halde kendisini din olarak gösteremezdi.

Görüldüğü gibi, İsmail’in ne söylediğinden, ne yazdığından haberi yok.

Ancak, onun böyle anlamsız ve saçma, gerçeklikle bağını koparmış bir din-kültür ayrımı yapıyor olması sebepsiz değil.. Bu noktada, ne yaptığının gayet iyi farkında..

Böylece, gerçekte dinin bir parçası olan pratikler, kültür adı altında dinin dışına itiliyor.

Din, budanıyor.

*

Bu noktadan sonra İsmail’in daha bir heyecan ve coşkuyla edebiyat paralamaya başladığı görülüyor:

Bugün fıkıh, tefsir, hadis, hatta akaid gibi temel dini ilimlerin gelişim çizgisine baktığımızda bunların ‘kültürden bağımsız’ ilerlemediğini de görürüz derhal. Hayatınızı sadece Müslümanların yaşadığı bir şehirde geçiren bir müfessirseniz tefsirinizi ona göre, kâfirler tarafından varoluşunuza yönelik bir tehdidin altında yaşıyorsanız tefsirinizi ona göre yazarsınız. Bu, neredeyse kaçınılmaz bir gerçekliktir. Deniz kenarında yaşıyorsanız denizden elde edilen canlılarla ilgili geniş bir fıkhi değerlendirmeniz olur, bozkırda yaşıyorsanız tarımsal üretim fıkhı çalışırsınız. Zira kültür ihtiyacı, ihtiyaç çıktıyı belirler.”

Olmamış, gene olmamış..

Delifişek yazar “Kültür ihtiyacı belirler” yerine “İhtiyaç kültürü belirler” dese daha doğru birşey söylemiş olurdu.. Ama konumuz bu değil.

Görüldüğü gibi, “Bugün fıkıh, tefsir, hadis, hatta akaid gibi temel dini ilimlerin gelişim çizgisine baktığımızda bunların ‘kültürden bağımsız’ ilerlemediğini de görürüz derhal” diyor.

Bu, “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” bahsi gibi anlamsız ve sonuç üretmeyecek bir tartışma..

Fıkıh, tefsir, hadîs, hatta akaid kültürden bağımsız olmuyor, fakat kültür bunlardan bağımsız oluyor, öyle mi?

Bu neyin kafası İsmail?

Ne içtiysen KADEM’dekilere de söyle de onlar da içip mutlu olsunlar.

Hadîsin kültürden bağımsız olmaması” ne demektir İsmail?

Hadîsleri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem söylememiş, kültür üretmiş öyle mi?

Tamam, hadîs diye rivayet edilen uydurmalar da var, fakat bütün hadîsler böyle mi?

Senin yaklaşımına göre, “hadîs usulü”nün de “kültür bağımlı” olması gerekiyor, ve böyle bir “hadîs usulü”nün, kültür-bağımlı olduğu için,  uydurmaları baş tacı yapması, en azından dert etmemesi gerekirdi.

Halbuki, hadîs usulü ilmi, senin o kültür dediğin şeye bu noktada savaş açmıştır.

*

İkinci cümleye gelelim..

Hayatınızı sadece Müslümanların yaşadığı bir şehirde geçiren bir müfessirseniz tefsirinizi ona göre, kâfirler tarafından varoluşunuza yönelik bir tehdidin altında yaşıyorsanız tefsirinizi ona göre yazarsınız”mış.

Evet, bazı ayetleri tefsir ederken, içinde yaşanılan zaman ve mekân, tarih ve coğrafya bakışınızı etkileyebilir.. Fakat bu, çok az sayıda ayet için söz konusu olur.

Ayrıca, tarihin ve coğrafyanın etkisi tek yönlü olmaz.. 

Mesela, “varoluşa yönelik bir küffar tehdidi altında yaşıyor” olmak, her tefsir yazarının aynı “çıktı”yı üretmesine yol açmaz.

Böyle bir durumda bazısı, kâfirlerle mücadele konulu ayetlere daha fazla vurgu yapar, cihat kavramını öne çıkarırken, kimisi de küffardan korkusundan ona yaranmak için bu tür kavramları sulandırmaya, “İslam barış dinidir” diyerek işi geçiştirmeye çalışabilir.

Bir Elmalılı tefsiriyle Süleyman Ateş tefsiri aynı mı?!

Öte yandan, farklı coğrafya ve devirlerde yazıldıkları halde birçok tefsirin birbirinin neredeyse kopyası ya da tekrarı olduğu görülüyor.

Deniz kenarındaki fakih”e gelelim.. İstanbul da sonuçta deniz kenarı, deniz şehri.. Kırsal bölge değil.. İstanbul fakihleri ile diyelim ki Şam, Bağdat, Konya, Fergana, Delhi, Medine ve Mekke fakihleri arasındaki fark o kadar büyütülecek birşey midir?

Matüridiyye ve Eş'ariyye farklı coğrafya ve çağlarda neden birçok alim tarafından aynı şekilde benimsenmiştir?

Belirli bir tarih ve coğrafya belirli bir kültürü ve dolayısıyla o kültüre bağımlı din anlayışını üretiyorsa, niye aynı bölge ve devirlerde ayrı mezhepler, farklı anlayışlar, değişik görüşler ve eğilimler ortaya çıkmış, aralarında mücadele yaşanmıştır?

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.. Delifişek yazarın turplarının büyükleri heybede..


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...