ismet özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismet özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SİYASAL(LAŞTIRILMIŞ) BİLİM, SİYASAL İSLAM'A KARŞI


 



Bir dini anlamak istiyorsanız, onun kendi kavramlarına nüfuz etmek zorundasınızdır.

İnanmak ise, o dinin kavramsal çerçevesini kabullenmek ve o kavramlarla düşünmekten ibarettir.

Ama, bir dine inanmayıp “kendi dünya görüşü” açısından onu inceleyen kişi, doğal olarak yine kendi ideolojisinin kavramsal çerçevesini kullanır.

Sosyal bilimciler ise, kendi disiplinlerinin terminolojilerine başvururlar.

Bununla birlikte, patenti Batılı sosyal bilimcilere ait olan “dinin ideolojiye dönüştürülmesi” suçlamasına sarılanlar, ve bunu ifade için cihadizm, İslamcılık (Islamism) ve Siyasal İslam tabirlerini kullananlar, sadece İslam’ın din tanımını görmezden gelmemekte, aynı zamanda sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini de gözlerden saklamaktadırlar.

Evet Batılılar, uzun süredir “ideologization of Islam” ve “ideologization of religion” tabirlerini kullanmaktalar: İslam’ın ideolojileştirilmesi ve dinin ideolojileştirilmesi. (Bkz. Leonard Binder, Islamic Liberalism, London 1988, s. 101-192; Jean Jacques Waardenburg, Islam: Historical, Social, and Political Perspectives, Berlin 2002, s. 318.) 

Aynı Batılılar, bir yandan da, İslam’ın salt inanç ve ibadet boyutuna, (sözde) manevî yanına, siyasal çoğulculuğuna ve hoşgörüsüne vurguda bulundukları için Fazlur Rahman ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi isimleri övgüyle anmaktadırlar. (Bkz. Thomas Banchoff, Democracy and the New Religious Pluralism, Oxford 2007, s. 138.)

*

Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası adlı kitabında, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir (çev. C. Akalın, 3. b., İstanbul 2005, s. 10).

Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar.

Mesela modernlik/modernite kavramı etrafında gevezelik yapmakla, “Şu moderndir, bu değildir” demekle hiçbir yere varamazsınız. İslamî açıdan önemli olan olayı “bid’at” kavramı ekseninde çözümleyebilmektir.

Bir müslüman, hiçbir zaman Müslümanlar’ı “müslüman-İslamist/İslamcı” şeklinde bir ayrıma tabi tutamaz. Yine, siyasal olan-olmayan İslam ayrımını da kabul edemez.

Biz müslümanlar kendimizi “siyasal İslamcı” ya da “İslamist/İslamcı” olarak adlandırma gereği duymayız, çünkü bu kavramları üretenler bizler değiliz ve bu kavramların kaynağı dinimiz de değildir.

Fakat, bu kavramlar kapsamında İslam’ın belirli yönlerinin reddedilmesi ve ‘Amerikan İslamı’ denilebilecek bir İslam yorumunun üretilmesini de kabul edemeyiz. Aynı şekilde Türk İslamı (Türk Müslümanlığı) ya da Anadolu İslamcılığı gibi palavraları da makul göremeyiz.

*

İslam, hayatı bir bütün olarak ele alır. Batılılar ise, son birkaç yüzyıldır, insan faaliyetlerini kültürel, ekonomik, sosyal vs. gibi sıfatlar altında ayrıştırarak incelemektedir. Siyasal, kültürel vs. İslam’dan söz etmek, İslam’ı Batılılar’ın gözüyle parçalamaktır.

Amerikalı tarihçi F. J. Turner, haklı olarak, “Toplumsal yaşamın hiçbir parçası, diğerlerinden ayrıştırılarak anlaşılamaz” der (Peter Burke, History and Social Theory, New York: Cornell University Press, 1993, s. 15). İslam, toplumsal yaşama tek açıdan bakmaz, sosyal hayatın bütün yönleriyle (siyasal, ekonomik, hukukî, ahlakî vs.) ilgilidir. Bu yüzden İslam, siyasal boyutu gözardı edilerek anlaşılamaz.

İslam’ı veya herhangi bir dini siyasetten arındırmak, dinî ya da bilimsel değil, katıksız bir biçimde siyasal bir tutumdur.

Dolayısıyla, Siyasal İslam, İslam’ın ideolojileştirilmesi, dinin ideolojileştirilmesi vs. gibi tabirlerin bizzat kendilerinin ‘siyasal’ bir projenin, bir psikolojik savaşın parçası olarak üretilmiş olduklarını kabul etmek gerekir.

Ve zaten öyledir.

*

İslâm’ı ideolojiye indirgememek, ideolojide devlete bağlılığı (devleti yapay bir “devlet-rejim” ayrımı çerçevesinde rejimin günahlarından arındırıp kutsallaştırarak) benimsemek, “din”de ise (Amerikalılar’ın istediği türden, yani İslâmcılığa karşı çıkan) müslüman olmak mıdır?..

Birileri tarafından yapılan devlet-rejim ayrımı, rejimi geçici araz, devleti ise kalıcı cevher kabul etmesi itibariyle, Batılı sosyal bilimcilerin işaret ettiği “evrenselleştirme, tarih üstü/dışı kılma“, yani zaman ve mekândan bağımsızlaştırma anlayışına karşılık gelmektedir.

Böylece devlet, cevher olarak zaman ve mekândan münezzeh kabul edilerek kutsallaştırılıp putlaştırılmakta; zamanlılık, mekânlılık ve kusurluluk rejime izafe edilmektedir.

*

Önceki yazılarımızda Bassam Tibi’nin Islamism and Islam (İslamcılık ve İslam) adlı kitabını konu edinmiştik.

Kitabın tanıtımını yapan Marko Vekovic’in (Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 439-43) vurguladığı gibi, "Onun İslam'ı inceleme yöntemi tasvirî (descriptive) nitelikte değil; aksine, kendisinin İslamoloji diye adlandırdığı çerçeve içinde ele alıyor". Yani yapılan şey, Tibi’nin ifadesiyle, "İslamî olguları dünya siyasetindeki uluslararası çatışmaların incelenmesi bağlamında ele alan sosyal bilimler eksenli bir araştırma-inceleme". (s. 439)

İşte tam da bu noktada, seküler sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini gözler önüne sermek gerekiyor.

Sosyal bilimlerin ideolojik niteliğine dikkat çeken Duverger’ye göre, bunun iki nedeni vardır: Birincisi, sosyal bilimlerde “kesin ve kanıtlanmış gözlem”le çalışmak genelde mümkün olmadığı için işin içine izlenim ve sezgiler de girmekte ve kavramlar ideolojik bir mahiyet kazanabilmektedir. İkincisi, gözlemci, gözlemlediği olay ve olgularla bir şekilde etkileşim içinde olduğu için farkına varmadan da olsa kendi ideolojisini yansıtan varsayım ve kuramlar üretebilmektedir. (Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, İstanbul 1982, s. 21-22.)

Daha kötü olan ise, bunun bazen farkında olunarak, bilinçli biçimde yapılmasıdır.

Yine Wallerstein, belirli bir tarihe (zamana) ait olmaları itibariyle tarihsel nitelikte olan, yani “tarih/zaman üstü” olmayan “tanım”larımızın, kaçınılmaz olarak “bugün”ün (yani ortaya atıldıkları anın) “ideoloji”sini ya da genel kabul gören önyargılarını yansıtacaklarına dikkat çeker. Ona göre, herşeyden önce, ait olduğumuz ve değerlerini kabullendiğimiz topluluklar (mesela bilim adamları topluluğu, akademik çevre, üniversite), tarihseldir, üstelik de sürekli yeniden inşa edilmektedir. Dolayısıyla yapılan her tanım ya da tespit, o anın ideolojisinin doğrudan ya da dolaylı bir ürünü olmaktadır. (Immanuel Wallerstein, “Sonsöz”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, çev. N. Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 283. )

*

Tekrar altını çizmek gerekiyor ki, sadece bilimsel disiplinler değil, her dünya görüşü, dünyayı kendisine ait kavramlarla yorumlar.

Tersinden söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin (bilim adamı olsun olmasın) toplumu, olay ve olguları yorumlar ya da tanımlarken kullandığı kavramlar, dünya görüşünü ele verir.

İnsanların dışarıya dönük kişisel tanımlamaları indî olmaktan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamaz. Başkalarıyla ilgili tanımlarımız bazen gerçekliğin tasviri değil, sadece ve sadece (konjonktürden, içinde bulunduğumuz şartlardan, egemen düzenden, sosyal çevremizden etkilenmiş olan) kendi ‘ideoloji’mizin ya da ‘ruh hali’mizin önümüzdeki gerçekliğin aynasında beliren görüntüsüdür. 

[İnsanlık durumlarının gerçekten nesnel/objektif bir tasviri ancak “beşer üstü” bir kaynaktan gelebilir: Vahiyden. Vahiy mutlak biçimde nesneldir, insanların ürettikleri düşünceler ise hiçbir zaman tam nesnel olamaz. Peygamberler bile bundan ancak Allahu Teala koruduğu için kurtulabilmektedir: 

“Şayet biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak ki sen onlara neredeyse az birşey meyledeyazmıştın.” (İsra, 17/74)]

Siyasal İslam kavramı etrafında yaşanan tartışmalar bunun en belirgin, çarpıcı ve açık örneği durumundadır. Bu kavramı suçlayıcı bir bakış açısıyla dillerinden düşürmeyenlerin söz ve eylemlerinin ardındaki temel saikin ‘siyaset’ olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.

Onlar bu kavramı siyasal gayeler güderek üretmiş durumdalar. Bir siyasetin ürünü olarak.. Onlar sözde bilim yapmaktadırlar, fakat gerçekte bu bir “siyasal bilim”dir, yani siyasallaştırılmış bilimdir.

Hakiki bilim değildir.

Dinin ideolojileştirilmesinden söz edenler, gerçekte bilimi ideolojileştirenlerdir. Kendi ideolojilerini bilim etiketi altında yutturmaya çalışan illüzyonistlerdir.

*

İslam’ı, İslam’ın kendi kavramlarıyla değil de Batı’dan ithal edilmiş bu tür kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladığınızda, İslam anlayışınızın (zaten öyle değildiyse) bir Batılının istediği şekli alması sadece zaman meselesi haline gelecektir. Kendi dünya görüşünüzden ‘kavramsal çerçeve’ itibariyle verdiğiniz küçük bir taviz, zamanla çığ gibi büyüyecek, giderek dünya görüşünüzün esamesi bile kalmayacaktır.

Şerif Mardin, Osmanlı aydınlarının (ve Cumhuriyet’in Osmanlı bakiyesi ilk neslinin) macerasının bundan ibaret olduğunu söylüyor. Ona göre, Osmanlı elitleri Batı’nın (Vestfalya düzeni ile ortaya çıkan) ulus-devlet mekanizmasını taklit etmeye başlayınca, yani Batı’nın dünya görüşünün bir parçasını alınca, kendi dünya görüşlerinin bütünlüğünü koruyamadılar. (Şerif Mardin, İdeoloji, 4. b., İstanbul 1997, s. 111.)

Osmanlı’da bunun yaşanmış olmasının nedeni, kurumlarla birlikte kavramların da alınması ve zihniyetin değişmesidir.

*

İsmail Kara gibi dirayet yoksunu rivayetçi isimlerin İsmet Özel gibi filozofik ve edebî balonlardan öğrendikleri “Teknoloji (ideolojik anlamda) kültür getirir” lafı doğru değildir, fakat kurumlar beraberlerinde ideolojik anlamda kültür getirebilir.

Müslümanlar Dört Halife döneminde İran ve Bizans topraklarını fethettiklerinde teknolojik bakımdan onlardan geriydiler ve onların tekniğini aldılar. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de yaşandı. Mesela göçebe Türkler yerleşik hayata geçince mimarî ve gemicilik gibi alanlarda Hristiyanlar’dan yararlandılar. Türk hamamı denilen şey Roma hamamının bir devamıdır. Camilerin kubbesi de Türk icadı değildir, Ayasofya’dan kalmadır.. Merhum Barboros, “Batılıların ganimet aldığımız gemileri ve topları bize göre değil, bunlarla birlikte Batı’nın kültürü de gelir” demiyordu.

Faydalı teknolojiyi nerede bulursan bul almak zorundasındır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki Medine teknolojisi ile hayatımızı sürdürmemiz gerekmiyor.

Osmanlı’da Batı kültürüne özenti teknoloji merakı ile başlamış değildir. Lale Devri ile başlamıştıır. Vikipedi’nin “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” maddesinde şu cümle yer alıyor:

Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.”

Yani bu topraklara Batı’nın cikleti, şiirsiz şair İsmet’in iddiasının aksine, traktörü gelmeden de gelebiliyor.

*

Teknolojiyle değil fakat birtakım kurumlarla birlikte ideolojik mahiyette kültür gelebilir.

Bu husus yapısal-işlevselcilik kuramı çerçevesinde tartışılmıştır. Şerif Mardin’in yukarıya aldığımız değerlendirmesi de esas itibariyle bu anlayışa dayanır. Buna göre bir toplumdaki yapılar ile onların işlevleri kendi içinde uyumlu bir sistemi ifade eder. Yapılar değiştiğinde işlevler de değişecektir. Mesela üniversite denilen yapı ile medrese adı verilen yapı işlev bakımından farklıdır. Üniversite ile medrese hiçbir zaman aynı işlevi görmez. Tekke ve zaviyelerin işlevi başka, Batı’daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan derneklerin işlevi daha başkadır.

Durum buyken, bu ülkede geçmişte “İslamcı düşünür” diye reklamı yapılmış bir şiirsiz şairin “Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma” adlı masal kitabındaki hurafeler, İslamcılığa dair en İslamî nitelikte değerlendirmeler gibi gösterilebilmiştir.

Tekniğin kültür getirmesinden yakınan adama bakın ki, diline pelesenk ettiği temel kavram Marx’tan alınma: Yabancılaşma (Entäußerung).

Bu topraklara Batı’nın kültürünün akıp gelmesi için traktörünün gelmesine gerek yok, zaten bir traktörden daha akıllı olmayan sen, onun kültürünü, Entäußerung’unu, Entfremdung’unu, alienation kavramını, onun düşünce kalıplarını, zihniyetini bir traktör römorkundan farksız olan boş kafanla taşıyıp getiriyorsun.

Adamın tekniğe ilişkin görüşleri Sombart’ın laflarının tekrarı, medeniyet anlayışı ise Rousseau’dan çalınma.. Ve bu haliyle Batı’nın kültürünün alınma tehlikesinden söz ediyor.

Senden âlâ ithal kültür mü olur!

Fakat sana ithal kültür bile denilemez. Sen ancak ithal kültürsüzlük olabilirsin.

*

İşte bu İsmet, şiirsiz şairliğin kurucusu, Müslümanlar’a sabah akşam gericiler lafıyla hakaret edilen ve Erbakan gibi siyasetçilerin de ağır sanayi hamlesinden söz ederek mini etek ilericilerini utandırdığı bir dönemde Üç Mesele adlı masalıyla meydana fırladı ve “Olmaz lo, traktör cikletsiz olmaz, traktör, teknik, medeniyet bizi bozar. Teknoloji olarak ok ve yay nemize yetmiyor, biz Müslümanlar’a bedevîlik yaraşır” demek anlamına gelen “şiirsel entel şatahat”ı ile ortalığı velveleye verdi.

İsmail Kara gibi kahve dövücünün hınk deyicileri de kenardan gaz veriyorlardı: “Muhteşem.. Şu hikmete bak abi, gözlerimiz kamaştı.. Bu parlak fikirleri kim düşünebilir!.. İşte İslamcılık, işte İslam.. İsmet geldi, rayından çıkan İslamcılığı kurtardı..”

Sanki İslam’ın peygamberi Marx, mezhep kurucu müctehitleri de Rousseau ile Sombart’tı.

Tabloya bak, Türkiye Müslümanları’nın hal-i pür melalini anla.

*

Batı’daki Bassam Tibi gibi İslamcılık düşmanları ise, teknolojinin beraberinde kültür taşıyamıyor olmasından rahatsızlar. İslamcıların en sevmedikleri özellikleri, modern araçları, bilim ve teknolojiyi almayı onaylarken kültürel modernliğe, onun dünya görüşüne ve değerlerine itiraz ediyor olmalarıdır (Bassam Tibi, Islam between Culture and Politics, 2nd ed., New York: Palgrave Macmillan Ltd, 2005, s. x.)

Tibi, İslamcılara yönelik bu eleştirisini başlı başına bir makale konusu olarak ele almış durumda. “The Worldview of Sunni-Arab Fundamentalists: Attitudes towards Modern Science and Technology” (Sünnî-Arap Köktendincilerin Dünya Görüşü: Modern Bilime ve Teknolojiye Karşı Sergilenen Tavır) başlıklı makalesi (Fundamentalisms and Society, Vol. 2, Chicago: Chicago University Press, 1993, s. 73-102) Avrasya Dosyası dergisi tarafından “İslam Köktendinciliği” adıyla tercüme edilip yayınlanmış bulunuyor (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995).

Countering Ideological Terrorism” başlıklı makalesinde söz konusu makalesine atıfta bulunarak iddiasını yineleyen Tibi (Defence Against Terrorism Review, Vol. 1, No. 1, Spring 2008, s. 108, dn. 26) bir şikayetini daha dile getiriyor: İslamcıların ve cihadistlerin modern teknolojiyi terörist emeller için kullanıyor olmaları.

*

Kısacası, İsmet Özel gibiler içerden, Bassam Tibi gibiler de dışardan Müslümanlar’a aynı aklı veriyorlar: Modern teknolojiden uzak durun.

Bassam’a göre Müslümanlar (İslamcılar, cihatçılar) modern teknolojiden uzak durmalılar, çünkü modernliğin (yani Batı’nın) dünya görüşünü ve değerlerini almayarak modenliğe ihanet ediyor, onu kötüye kullanıyorlar.

İsmet Özel gibilere göre de modern teknolojiden uzak durulmalı, çünkü beraberinde modernliğin dünya görüşü ve değerleri (ahlâkı ya da ahlâksızlığı) gelir.

Bize de “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” demek kalıyor.

Böylece dönüp dolaşıp, merhum Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde vurguladığı bir “hileli tuzağın” kapısına geliyoruz. 

Bakara Suresi’ni tefsir ederken şöyle diyor:

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm'ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır" diyorlar. Bunlar İslâm'ı savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: "Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor" diyorlar. Berikiler de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor" diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem (taarruza değil, sadece) müdafaaya mahsus olduğunu, hem de neshedilmemiş (yeni ayetlerle hükmü kaldırılmamış) bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin beyanı (açıklaması) veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar (bu tür görüşler), İslâm'ın asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini desteklemek demektir.

İşte İsmet ve Bassam gibiler görünüşte farklı şeyler söylüyor gibi görünseler de aslında hizmet ettikleri ince ve derin siyaset aynı.

Bunlardan birincisi içerdeki derinlerin bestelerini yorumlayan bir assolist, ikincisi ise içerdeki derinlerin de akıl hocası konumundaki küresel güçlerin ses sanatçısı..

İkisi de müslüman olduğunu söyleyerek Müslümanlar’a akıl veriyor, fakat ikisinin de verdikleri akıllar müslüman için akla ziyan..

Batılılar için ise ikisi de aydın/entel adamlar.

Gerçekte ise ikisi de belirli odakların kullanışlı araç gereci olmanın ötesinde bir anlama ve değere sahip değiller.

Mesele sadece İsmet’le Bassam olsaydı o kadar önemsemek gerekmezdi. Fakat bunlar, budalalık ağacının sadece birer yaprağı durumundalar.


İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI)

 






Batı cephesinde İslamcılık bahsine dair yeni birşey yoksa, Türkiye'deki İslamcılık tartışmalarında da yeni birşeye rastlanamıyor.

Batılılar İslam köktendinciliğinden (fundamentalizminden) söz ederlerse, bu ülkenin sözde modernite/modernlik karşıtı olanı da, olmayanı da "köktendinciler"den söz ediyor.

Onlar "Yok, öyle demeyelim, Siyasal İslam diyelim" deyince, bunlar da "He ağam, bunun adı Siyasal İslam'dır" diyorlar.

Onlar, "Yok yok, Siyasal İslam da değil, adı Islamism (İslamcılık) olsun" deyince bunlar da, "Hikmet buyurdu efennndilerimizzz, birileri İslamcı, biz ise değiliz, sadece müslümanız" diye hep bir ağızdan Türk sanat müziği icra ediyorlar.

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını tekrarlıyorlar.

*

Bu olgunun iki vechesi var.

Birincisini, aydın (sosyal bilimci, düşünce adamı vs.) geçinen, öyle görünmeye çalışan birilerinin Batılıların kavramlarını, yaklaşımlarını ve düşüncelerini benimsemeleri oluşturuyor.

Bunlar da iki gruba ayrılıyorlar.

Birinci grupta has halis Batıcılar yer alıyor.

İkinci grubu ise, Batıcı olmadıklarını söyleyen, fakat onların kavram ve kelimelerini kullanarak örtük biçimde "Bakın biz de sizin gibi aydınız, kültürlüyüz, bilgiliyiz" mesajını vermeye çalışan aşağılık kompleksiyle malul "kendinden habersiz, ne yaptığını bilmez" "entel"lik meraklısı boş kafalılar oluşturuyor.

Bunlar mesela akıllarınca modernlikle savaştadırlar, fakat kullandıkları dil, benimsedikleri tartışma konuları, düşünüş biçimleri, yaklaşımları ve tavırlarıyla modern bir görüntü vermek için kırk takla atarlar.

İşte bunların İslamcılık konusunda söylediklerine bakıldığında, Batılı akademisyen ve araştırmacıların söylediklerini aynen tekrarlamakta oldukları görülüyor. 

Tipik misal İsmail Kara..

Bir de İsmail Kara gibilerin nazarında "bulunmaz Hint kumaşından mamul İslamcı" olan taife var. Bunların da İslamcılıkmış gibi gösterilmeye çalışılan ithal ve çalınıp çırpılmış laflarına bakıldığında, yine Batılılara ait düşünce ve iddiaların zayıf ve biçare bir taklidi olduğu görülüyor. 

Tipik misal İsmet Özel.

Sözünü ettiğimiz olgunun ikinci vechesine gelince.. Onu ilk vecheyi tartıştıktan sonra ele alacağız.

*

İddiada bulunup geçmek olmaz. İlk vecheye dair delillerimizi ortaya koymak gerekiyor.

İsmail Kara, Türkiye'de İslamcılık mevzuu tartışılırken ilk akla gelen isimlerden biriKonuyla ilgili bir doktora tezi hazırladı, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi diye derlemeler filan yaptı, ilgili pekçok çalışmaya katkıda bulundu.

İslamcılık uzmanı bilinen bu şahsın ideal İslamcısı ise İsmet Özel.

İsmet balonunu şişirmek için az çaba sarfetmedi. 

Bunun için bir tanker dolusu ter döktü. Yoruldu.

Ancak, "İsmet Özel'i şişirme platformu" tek kişiden oluşmuyor. Hayli kalabalıklar(dı).

Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitap da (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) bu şişirme ameliyesinden payını almış.

Ercan Yıldırım adlı bir boşboğazın "Körler sağırlar birbirini ağırlar" babından İsmet ağası için yazdığı "güzelleme" de bu kitapta kendisine bir yer bulmuş. 

Vatandaşın tebliğ diye sunduğu "Sen neymişsin be abi!" kıvamındaki yıkama yağlama metninin başlığı şöyle: "İslâmcılığa Muhalif Bir İslâmcı: İsmet Özel".

Adamın İslamcılığa karşı olduğunun farkında, fakat onu yine de bir İslamcıymış gibi pazarlamak için mantık denilen Allah vergisinin bütün devrelerini acımadan yakıyor.

Bize de, "Balık baştan, mantıksızın yazısı da başlıktan kokar" demek düşüyor.

*

Eskiler "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" dİyorlardı.

Şimdilerde uçup kaçan şeyhlerden pek söz edilmiyor, onların yerini düşüncesiz düşünürler, edebiyattan nasipsiz edebiyatçılar, şiirsiz şairler, bilgisiz bilgiçler aldı.

Ercan Yıldırım'a bakılırsa, uçup kaçan şeyhler "uçmayan uçar"lığı ya da "uçan uçamaz"lığı icat edemezken, İsmet ağası "İslamcılığa muhalif İslamcı" olmayı başarmış.

Ancak, yazara göre, İsmet Özel'in muhalif olmadığı şeyler de var: "Hâlbuki İsmet Özel ne dünya sistemine ne de Türkiye’deki sisteme muhaliftir."(s. 307)

Demek ki, adam bir tek İslamcılığa muhalifmiş.. Muhalif olmak için bula bula bir tek İslamcılığı bulmuş.

Ancak yazar, yazısına attığı başlığı çöpe atma pahasına bir sonraki cümleyi şöyle kurmuş: "Hatta İslâmcı paradigmanın kendisine de muhalif değildir."

Bunu izleyen cümlesi ise, yazarın "mantık devreleri"ni ikinci kez yakması anlamına geliyor: "Bunların karşısında, onların yerine yeni teklifler getirecek denli kökten ayrı düşünür."

Şuna "kökten muhalif" dese sanki olmaz.

Adam İslamcı paradigmanın kökünü kazımaya, köküne kibrit suyu dökmeye çalışıyor, fakat ona muhalif değilmiş. 

*

Evet, İsmet bunu yaptı.

İslamcı/İslamî düşüncenin yerine ırkçılığı (Türkçülüğü), ırkçı paradigmayı oturtmaya çalıştı.

Ercan Yıldırım bunu "Türklük fikriyatı" diye adlandırıyor.

Türk-çülüğün adı ne zamandan beri Türk-lük olduysa..

İslamcılığa mesela İslamlık fikriyatı demezler, fakat sıra Türkçülüğe gelince, "Aman ci cı olmasın" diyerek Türkçülük yerine Türklük derler.

Söz buraya gelmişken Nuh Yılmaz gibi ontolojik bir soru soralım: Türklüğün fikriyatı olabilir mi? 

Tamam, insanın Türk olmaktan kaynaklanan, Türkler'e özgü kabul edilen bir göz rengi, ten rengi, saç rengi, iskelet yapısı, bir zamanlar ölçülmeye çalışılan kafatası genişliği, uzunluğu gibi özellikleri belki olabilir, fakat Türk olmaktan kaynaklanan ayrı bir fikri olabilir mi?

Olsa olsa Türkçülükten, yani kendi kendine hayran olup kendini ideal haline getirme denilen hatadan söz edilebilir. 

Ve bu, fikriyata değil fikirsizliğe karşılık gelir.

Martin Buber'in kulakları çınlasın, bireysel düzeydeki narsisizm kişilik bozukluğu olarak görülürken, kolektif düzeyde yapıldığında adı nasıl "fikriyat" olabilir?!

*

İsmet Özel'in savunmaya başladığı "Türklük fikriyatı"na fikir denilebilir mi?!

Bu fikirsiz adam, düşüncesizce "Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir!" diyerek "müslüman" kavramını dolaylı olarak aşağılamıştı.

Ve, İslamcılık kelimesinden rahatsız olan, "İslamcı değil müslümanım, Kur'an'da İslamcı tabiri yok!" diyen, böylece part-time Kur'an müslümanlığı sergileyen aşırı hassas, duyarlı, çıtkırıldım, kırılgan "müslüman" kardeşlerimiz, nedense İsmet'in bu hezeyanları karşısında zevkten dört köşe oldular.

"Kur'an'da sadece müslüman tabiri var, Türk diye birşey yok. Senin lafına göre iki ayrı müslümanlık var, biri sade suya tirit müslümanlık, öbürü ise Türklük. Sen ya ne konuştuğunu bilmeyen bir ahmaksın, ya da dini tahrif etmeye çalışan kötü niyetli bir bid'atçisin! Ananı da, atanı da, Türk'ünü de al git!" demediler.

Şöyle birşey de söylemediler: "Türk'ün Türk olmayana, Arab'ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Sana göre ise Türk, en üstün, birinci sınf müslüman. Türk olmayan müslümanlar ise ikinci sınıf. Sen bölücü bir din haramîsi, fikir teröristi, müslümanlık yankesicisi ve gaspçısısın." 

Şunu da demediler: "Sen kelimelerin yerlerini değiştiren bir dil bozguncusu, bir fesat makinesisin."

"Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. Onlar kelimeleri yerlerinden (mevzilerinden, vaz' olunup konuldukları mevâzîden) değiştirirler (tahrife tabi tutarlar: yuharrifûne)...." (Maide, 5/13)

Evet İsmet, bu kafası kalın ve kalbi kaskatı illüzyonist, Türk kelimesini vaz' olunduğu yerden alıyor bir başka yere koyuyor, mücahid kelimesinin mevzîini, batıl ideolojisi Türkçülük için Türklük namına gasp ediyordu.

(İslam düşünce geleneğinde "vaz' ilmi" diye bir ilim vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "vaz'" maddesinde verilen kısa tanım şöyle: "Lafızların belirli bir anlam karşılığında ortaya konulmasını ve lafız-anlam ilişkisini konu edinen bilim dalı." Şeriatin/kanunların da vaz' edilmesi söz konusudur, bu yüzden yasaların bütününe mevzular [konulmuş olanlar] anlamında çoğul bir kelime olarak mevzuat denilir.)

*

İsmet'in uçurmacı müridi Ercan Yıldırım, İslamcıların, bulunmaz Hint kumaşı İsmet'in kadr ü kıymetini bilmemiş olmalarından şikayetçi.

İsmet, solcu bir şair müsveddesiyken hidayete ermiş, müslüman olmuştu, o halde İslamcılar, İsmet'i baş tacı etmeli, ne diyorsa ikiletmemeliydiler:

"Yazmaya başladıktan sonra İslâmcılar, İsmet Özel’in üzerinde durduğu, oluşmasına çabaladığı tüm hassasiyetlerin, birlikteliklerin tam zıddını yaptı." (s. 316)

Bunu gören İsmet de, başını hangi taşa vuracağını bilememiş, yazara göre "Türklük fikri"nde karar kılmış:

"Sistemin çarklarına girmemeleri konusunda uyarılarda bulunan İsmet Özel’in Türklük fikrine ulaşmasında bu ikazların tam zıddının yapılmasının etkisi büyüktür." (A.y.)

Bu zırvaların neresini düzelteceksiniz..

Türklük (doğrusu Türkçülük) fikri denilen ucubenin Batı'da milliyetçiliğin/ırkçılığın ortaya çıkmasıyla icat edildiğini aklına getirmeyen birine neyi nasıl anlatacaksınız?

Mesela Yusuf  Akçura, 1911 yılında Türk Yurdu dergisinde şunları yazmıştır: 

"Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yasayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik. Şu söylediklerim acı ise bile hakikat değil midir?"

Bu aslında İslamî daru'l-İslam kavramından Batılıların seküler (dinle ilgisiz) vatan kavramına geçiş demek oluyordu. Ve "müslüman"ların birliği ideali yerine ırkçılık tefrikasının savunulması.

Akçura'nın söyledikleri acı.. Çünkü özü itibariyle Batı taklitçisi olduklarını ortaya koyuyor. Zihniyetleri "millî" değil, gayrimillî.. Zihniyet alanında öğretmenleri ecnebi kitapların yazarları, ve de "içimizde yaşayan yabancı milletler"..

Kılavuzu karga olanın son durağının neresi olacağı malumdur.. 

*

Burada soru şu: İsmet "Türklük fikri"ni kimden öğrendi ya da tevarüs etti?

Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibilerden mi, yoksa ecnebîlerden mi?

Öğretmenleri kim?

Peşinden gittiği kişiler Akçura ve Gökalp ise durum yine değişmediği için sorunun cevabı aslında tek: İsmet, son tahlilde (her halükârda) ecnebîlerin öğrencisi bir taklitçi.

Şişirilen balonun içyüzü bundan ibaret. 

Böylece, dönüp yazımızın başında vurguladığımız olguya geliyoruz.

Aslında İsmet, Batılıların söylediklerinden farklı birşey söylemiyor. Onların basit bir taklitçisi.

*

Ercan Yıldırım'ın İsmet ağasından naklettiği saçmalıklardan birini de "medeniyet" meselesi oluşturuyor. 

Şöyle diyor: "... Özel, medeniyet ile Batıyı özdeşleştirerek İslâmcı gelenekte önemli etkilerde bulunmuştu." (s. 315)

Tabiî böylece İslam dünyası ile bedevîliği dolaylı olarak özdeşleştirmiş oluyordu.

Medeniyet ile bedevîliği karşı karşıya koyduğunuzda kazananın er geç medeniyet olacağı kesindir. Batı, medeniyet demek olunca, senin kaybedeceğin de ortaya çıkmış oluyor.

Ancak, İsmet'in bu zırvası müşteri bulamadı. Bozuk mal, İsmet'in elinde kaldı.

Zaten malın aslı Rousseau'ya aitti, onun kalitesiz ve acemice bir taklidinin müşteri bulması mümkün değildi.

*

Vatandaşın İsmet ağasının bir de "dünya sistemi teorisi" var tabiî..

Şöyle diyor: 

"Dünya sistemi teorisi Özel’in bu medeniyet - teknik ve yabancılaşma kuramının genişletilmiş, daha somut ve sistematize edilmiş halidir."(s. 315)

Böylece iş, İsmet'in "üç mesele"sine (üç masalına) gelip dayanıyor. 

İşin ilginç tarafı şu ki, İsmet'in bu üç kavram hakkında söyledikleri, Marx, Heidegger ve Sombart gibi Batılılardan yapılan "araklama"lardan ibaret.

Aslında İsmet'in yaptığı şey, Batı'nın ölü ve kokmuş salyangozlarını müslüman mahallesinde satmaya çalışmaktan ibaretti.

Dolayısıyla, İsmet'in İslamcılığa muhalif olması normal.

Çünkü İsmet'in "İslamcı gelenek" içinde yeri yok.

Ancak onun yeri Batı geleneği de değil, Batı gelenek. Adam fiilen Batıcı.. İsmet'in, onu uçuran müritlerinin gözüne parlak görünen lafları, Batılıların tezlerinin zayıf ve biçare bir taklidinden başka birşey değil.

Aynı şey, "dünya sistemi teorisi" icadı için de geçerli.

Bu tabirden söz edildiğinde akla gelen isim aslında Wallerstein'dır.

Wikipedi'de bu ad altında yer alan maddenin ilk cümlelerini aktaralım:

Modern Dünya Sistemi Teorisi, Immanuel Wallerstein tarafından ortaya atılmış olup küresel ekonomiyi merkez (center) ve çevre (periphery) kavramları ile bağımlılık ilişkileri çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır.

Immanuel Wallerstein küresel dünyada ülkeler arasındaki eşitsizliğin nedenlerini açıklamaya çalışan dünyaca ünlü sosyolog ve aynı zamanda dünya sistemler analisti "Modern Dünya Sistemi" adlı yapıtında 'Dünya Sistemi Teorisi'nden bahseder. Kapitalist dünya sistemi siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan homojen olmaktan çok uzaktadır. Dünya sistemi sosyal sınıflar arasında sermayedeki artış, zamanla gelişen farklılıklar nihayetinde meydana gelmektedir.

Wallerstein'ın kendisi dururken ilkel, harap, derme çatma ve döküntü bir taklidini kim ne yapsın!

*

İsmet'in durumu bu olunca müridi İsmail'in durumunun daha parlak olması tabiî ki mümkün değildi.

Onun İslamcılığa getirdiği eleştiriler de aynı şekilde taklit.

Mesela, İslamcıların Batı'nın geliştirdiği teknoloji ve bilim ile kültürü arasında ayrım yaptıklarını, "Bilimini, tekniğini alalım, kültürünü bırakalım" dediklerini söylüyor.

Ona göre bu görüşün felsefî temelleri zayıf.

Neden zayıf olduğunu açıklamıyor, fakat, zayıflığın nedeni olarak İsmet'in zırvalarına aykırılığı gördüğü açık.

Çünkü İsmet'e göre, teknoloji ile kültür birbirinden ayrılamaz. Teknoloji, icat edenin kültürünü de beraberinde getirir. Mesela traktör, İsmet'in muazzam keşfine göre, cikletsiz olmaz. (Söylediklerinden bu sonuç çıkar demiyorum, bu, onun kendi lafı.)

*

İsmail'in İsmet'in verdiği "gaz"la İslamcılara yönelttiği bu eleştirisi de, tahmin edilebileceği gibi özgün değil, yine Batı'dan araklama. Taklit.

Çünkü, Batılılar da, İslamcıların Batı'nın tekniğini alıp kültüründen yüz çevirmelerinden rahatsızlardı. 

Bunu, adamlarına söylettiler.

Müşahhas örnek vermeden önce, yazımızın başında sözünü ettiğimiz "ikinci veche"ye açıklık getirmemiz gerekiyor. 

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını söylüyorlar ve bu olgunun iki vechesi var, demiştik.

Birinci vecheyi "kendinden zuhur" taklitçilik oluşturuyor.

İkinci vecheyi ise, Batı'nın yerli acentasının, Batıcı/laik/dinsizlikçi derinlerin İslamî/İslamcı kesimdeki algı operasyonları, manipülasyonları, oyunları, suret-i haktan gelerek yaptıkları saptırmalar, çarpıtmalar, gündem belirleme çalışmaları oluşturuyor.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle "tarlayı sürme" durumu.

Bunu nüfuz/tesir/etki ajanları eliyle gerçekleştiriyorlar.

Bu ajanlar da ya daha baştan özenle seçilerek "beleş" hediye şeklinde size ait bahçeye bir meyve çekirdeği ya da fidan formatında dikiliyorlar, onu siz yetiştirip büyütüyor, böylece kendi ocağınıza incir dikmiş oluyorsunuz, ya da ecnebi bahçesinin ağacı durumundaki o ajanlar kökünden sökülüp getirilirek hidayete ermiş ağaç olarak sizin bahçenize özenle yerleştiriliyor, ve genetiği değiştirilmiş zehirli meyveler veriyor. 

Üçüncü bir yol ise, bahçenin eski ağaçlarının özel operasyonla/ameliyatla aşılanması (ajanlaştırılması) ve kendisinden beklenmeyecek değişik tadda ve görünümde meyveler verir hale getirilmesi.

*

Bu nüfuz/tesir/etki ajanlarını Batılılar, Müslümanlar söz konusu olduğunda, özellikle Batı'da yaşayan "müslüman" akademisyenler ve sosyal bilimciler arasından seçiyorlar.

Müslümana bir papaz akıl veriyor olsa yadırganır, onun için, "Ben de sizin gibi müslümanım, kardeşler, İslam'ı benden öğrenin" diyen adamları istihdam ediyorlar.

Bunlardan biri Prof. Bassam Tibi.

Türkiye'nin "elitler"i, ülkemiz hakkında "Boğaz'ın İki yakası" adıyla kitap da yazmış olan Bassam Tibi'ye yabancı değil.

Devletin TSK gibi çok önemli bir kurumu da Bassam'la samimiyeti ilerletmiş.

Nur Batur, 25 Mart 2006 tarihli Hürriyet'te şunları yazmıştı:

KÜRESEL Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu... En ön sırada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dışındaki bütün komutanlar.

Kürsüde, dünyada siyasal İslam’ı en iyi bildiğine inanılan Profesör Bassam Tibi var. Tibi, bir dönem Alman Başbakanı Helmut Kohl’un "İslam" danışmanı olan Müslüman Suriyeli ve Harvard’lı bir bilim adamı. Yaptığı şakalarla zaman zaman salonu kahkahalara boğan Tibi, renkli konuşmasında mükemmel bir analiz yaptı ve İslam ile teröre dayanan siyasal İslam’ı yani İslamistleri birbirinden kalın çizgilerle ayırdı. ...

Prof. Tibi, daha sonra İslam’a dayanan terörün kökünü anlattı. 1928’de Mısır’da Hasan El Benna liderliğinde kurulan Müslüman Kardeşler hareketinin bugün Usame bin Ladin’le sürdüğünü vurguladı. 1 milyar 600 milyonluk Müslüman dünyasında 7 milyon İslamist bulunduğunu belirten Tibi, hedeflerinin de dünyada İslam düzeni kurmak olduğunu söyledi. Tibi, "İdeolojilerini anlamaz ve basit bir terör hareketi dersek yanılırız. İslamistler, ’İslam 1000 yıl dünyayı yönetti. Bir devrim yapıp yeniden dünyayı yönetmeliyiz’ diyorlar" diye konuştu.

... Prof. Tibi’yle sempozyumun ilk günündeki öğle yemeğinde yan yana oturup uzun uzun sohbet ettik. Kürsüde yapmadığı analizleri yemek boyunca dinleme fırsatım oldu. Açıkça söyleyeyim. Tibi tam bir Atatürk hayranı. "Atatürk’e hayranım" diye konuşmaya başladı ve "Bence Türkler hem hayran, hem de müteşekkir olmalı. ..." dedi.

Tibi’nin çok daha çarpıcı sözleri var. Aktarıyorum: "Kemalizm’in geleceğinden endişe duyuyorum. Atatürk öldürülürse, Türkiye de ölür. AB’ye girmek istiyorsanız Türkiye laik kalmalı."

İşte Türkiye’nin bir yıl önce NATO şemsiyesi altında kurduğu Teröre Karşı Mükemmeliyet Merkezi'nin başarılı sempozyumundan çarpıcı konuşmalar. İşte ... dünyanın bir numaralı "İslam" yorumcusu Prof. Tibi’nin Türkiye’ye bakışı.

Bu Bassam'ın bir ayağı Almanya'da, diğer ayağı ABD'de. NATO'nun has "müslüman"ı..

İslamcı değil, "müslüman".. 

Böylece, ülkemizdeki "İslam bir dindir, İslamcılık ise bir ideolojidir" diyen çok bilmişlerin öğretmenlerinin, akıl hocalarının kimler olduğu, kimler tarafından "doldurulmuş" oldukları da ortaya çıkıyor.

Bunlar bir de, Batı'nın nüfuz/tesir/etki ajanlarının diliyle konuştukları zaman "entel"leşmiş olduklarını zannediyorlar.

Dış güçlerin içimizdeki işbirlikçileri, taklitçi ve izleyicileri değil.

*

Genelkurmay'ın düzenlediği söz konusu sempozyumdan 11 yıl önce, 1995 yılında, Avrasya Dosyası dergisi, bu adamın bir makalesinin tercümesini yayınlamıştı: "“İslam Köktendinciliği”. (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995.)

O zamanlar fundamentalizm (köktendincilik) diyorlardı, sonradan ağız değiştirip "Siyasal İslam" ve İslamcılık (Islamism) demeye başladılar.

Çünkü, fundamentalizm denildiği zaman doğrudan İslam akla gelmiyordu, genel olarak dinler anlaşılıyordu.

İslam fundamentalizminden bahsetmek ise, mesela bir Hristiyan fundamentalizminin de olabileceğini, olduğunu düşündürüyordu.

Zaten ‘fundamentalizm/köktendincilik’, 1910’lu yıllarda ABD’de başlayan ve doğrudan İncil’den ilham almayı hedefleyen bir akımın özel adıydı. Dolayısıyla Müslümanlardan çok Hıristiyanları (özellikle Protestanları) akla getiriyordu. 

Bu yüzden, rotayı Siyasal İslam ve İslamcılık kavramlarına çevirdiler.

Böylece, İslam fundamentalizmi kavramı, kelime ve kavramlar mezarlığının yeni sakini haline geldi. Ömrü pek kısa sürmüştü.

Siyasal İslam kavramından da yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar, çünkü siyasal sıfatı atıldığında geriye yine İslam kalıyordu. 

Yani "Siyasal İslam başka, İslam başka" demek, esaslı bir ayrım için yeterli olmuyordu. Bu yüzden İslam-İslamcılık (Islamism) ayrımı yapmaya başladılar.

*

Avrasya Dosyası'nın tercüme edip yayınladığı makalenin aslı, American Academy of Arts and Sciences’in hazırladığı uluslararası nitelikte üç ciltlik büyük bir çalışmanın Fundamentalisms and Society: Reclaiming the Sciences, the Family, and Education adlı ikinci cildinde yer alıyordu.

Bassam'ın makalesinin ana fikri ya da tezi şuydu: Köktendincilik İslam’ın “siyasi ideoloji” haline gelmesidir ve bir buçuk milyar insanın inandığı “ilahî din”den farklıdır. Çünkü köktendinciler, İslam’ın aynı zamanda bir “toplum düzeni” olduğunu savunmaktadırlar.

Demek ki, ilahî din olunması için, "toplum düzeni" vaz' edilmemiş olması gerekiyordu.

Allahu Teala "toplum düzeni" vaz' edemezdi, bunu yaparsa yeryüzündeki tanrıların yetki alanına girmiş olurdu. 

Zaten vaz' etmemişti, İslam'ın bir "toplum düzeni" yoktu.

Bassam gibilerin "gerçek İslam" demeden icat ettikleri "gerçek İslam" buydu, Bir de sahte İslam vardı, ona İslam demek haksızlık olurdu, İslamcılık demek gerekiyordu.

Ancak, bu adamlar bir de din-devlet ayrımından söz ediyorlardı. 

Oysa, İslam'ın vaz' ettiği bir "toplum düzeni" yoktuysa, din devlet-ayrımını savunmak da anlamsız olurdu. 

Çünkü bunlar zaten apayrı şeylerdi, böyle apayrı olan şeyleri ayırmaya çalışmak ahmaklık anlamına gelirdi. 

Mesela, Güneş ile Ay için "Bunları birbirinden ayırmalıyız, ayrı olmaları gerekiyor" demek için su katılmamış aptallar olmak gerekiyordu.

Zaten ayrı olan şeylerin ayrılmaları teklif edilemezdi.

İslam'ın da kendisine ait bir "toplum düzeni" bulunmuyorduysa, din-devlet ayrımından söz edilmesi anlamsız olurdu.

Bunu savunanlar, din-devlet ayrımından, laiklikten söz etmek suretiyle, İslam'ın bir toplum düzeninin bulunduğunu itiraf etmiş olduklarını anlamayacak kadar da budalaydılar.

Ya da öyle görünmeye çalışıyorlardı. Kendilerinin sahte budalalığına karşılık müslüman kitleyi gerçek budalalar haline getirmek için.

Onların laikliği, din-devlet ayrımını savunmakla farkında olmadan itiraf etmiş oldukları gibi, "gerçek İslam" sadece inanç ve ibadetten oluşmuyordu, aynı zamanda bir toplum düzenine karşılık geliyordu.

Dolayısıyla, "gerçek İslam'ın, ilahî dinin bir toplum düzeni getirmediği" yalanını savunmak, İslam'ın kendisine özgü bir toplum düzeni de vaz' etmiş olduğunun söylenmesini ise ilahî bir din olmayan (gerçek İslam'la ilgisiz) İslamcılık olarak adlandırmak, ak'a kara, karaya ak demek gibi akla ziyan bir çarpıtma demek oluyordu.

Buna rağmen, bizdeki bir yığın aptal, İslamcılığın, İslam'ı tahrif etmeden, budayıp kanatlarını kesmeden, olduğu gibi savunmak anlamına geldiğini görmezden gelerek, Bassam gibileri konuşturan Batılı efendilerine yaranmak için "İslamcı değilim, müslümanım. İslam bir dindir, İslamcılık ise ideolojidir" nakaratını değişmez ezber ve vird-i zeban haline getirdiler.

Üstelik bu ahmakların bir kısmı en hızlı Ehl-i Sünnetçi geçiniyorlardı.

*

Evet, Bassam'ın söz konusu makalesinde İslamcılara yönelttiği baş suçlama buydu: Onlar, İslam'ın sadece (Hristiyanlık gibi) bir din değil, aynı zamanda bir "toplum düzeni" olduğunu söylüyorlardı.

İkinci suçlama ise, Batı'nın teknolojisini almaktan çekinmezken kültürüne (demokrasisine, toplum düzenine, siyaset anlayışına) sırt çevirmeleriydi. Yani İslamcılar "yarı-modernist"tiler.

Tam modernist olmalıydılar. Modern teknoloji ile birlikte Batı'nın kültürünü ve toplum düzenini de almalıydılar.

Tibi, Avrasya Dosyası'nda tercümesi yayınlanan makalesinde bunu savunmuştu.

Sadece kültürü alma anlamında "yarı-modernist" de olunabilirdi. Nitekim bunu Atatürk yapmıştı. O yüzden, hayran olunmayı hak ediyordu. Türkiye'de yönetimi ele alınca hemen kültürü baştan aşağıya modernize etmeye çalışmış, mesela Erbakan'ın "ağır sanayi hamlesi" gibisinden bir teknoloji atılımından, teknolojik devrimden, sanayileşmeden, teknolojide çağ atlamadan falan söz etmemişti. Çağdaş uygarlık düzeyi derken bundan anladığı Batı'nın kültürüydü, ve bunun en önemli simgesi de şapkaydı. O kadar öyleydi ki, şapka için adam asılması doğal birşeydi. "Bir şapka, bütün bir Türk dünyasına bedeldir" denilse yeriydi.

Atatürk, hayran olunmayı hak ediyordu. İslamcılar hak etmiyorlardı, çünkü onlar, şapka için adam asacak kadar modern olamamışlardı. 

İslamcılık, İslam değildi, İslamcılar da müslüman değil İslamcıydı. Çünkü "din olan" İslam'ı benimsemiş müslüman, Batı'nın kültürünü de alırdı, "İslam'ın toplum düzeni olmaz, Batı'nın olur" der, Batı'dan toplum düzeni ithal ederdi. 

İslamcılar böyle yapmıyordu, "Batı'nın toplum düzeni bize yaramaz, fakat teknolojisine hayır demeyiz" diyorlardı. Mesela bilgisayar kullanıyorlardı. Kullanmamalıydılar. Ya da Batı'nın toplum düzenini de almalıydılar.

Gerçi Batılılar da Rönesans döneminde ve öncesinde Müslümanlar'ın bilgi birikimini tercümeler yoluyla Batı'ya aktarmışlar ve bazı icatlarından da yararlanmışlardı, ama benzer birşeyi Müslümanlar yapmamalılardı. Çünkü devir değişmişti, bu çağda bu olmazdı.

*

Böylesi lafları Tibi, söyleşilerinde de tekrarlıyordu.

25 yıl önce, 7 Mayıs 1997 tarihinde, tam da 28 Şubat Süreci yaşanırken, Milliyet gazetesinde onunla yapılmış bir röportaj yayınlanmıştı. "İslamcılar yarı-modernist" başlıklı söyleşinin spotu şöyleydi:

Köktenciler modernitenin teknoloji yanını kabul ediyor, ama kültürel yanını, yani demokrasiyi, insan haklarını, akılcılığı, din - devlet ayrımını ve insan yaratıcılığını reddediyor.

Röportaj şu ifadelerle sunulmuştu:

Bassam Tibi, Almanya'nın Göttingen Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü. Arap milliyetçiliği, İslam toplumlarının tarihi ve köktendincilik üzerine çok sayıda eserleri bulunan Tibi, Suriyeli bir Müslüman. Orta öğrenimini 1961'de Şam'da tamamladıktan sonra Almanya'ya yerleşti. Yüksek öğrenimini Frankfurt Üniversitesi'nde yaptı. ... Yorumları Almanya'nın saygın gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung'da düzenli olarak yayımlanan Tibi, Türk Demokrasi Vakfı ile Türk Siyasi İlimler Derneği'nin 1 - 2 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da düzenlediği, "Orta Doğu'da Din ve Devlet İlişkilerinin Demokrasi Üzerindeki Etkileri" konulu uluslararası seminere katıldı. Tibi ile "İslam Fundamentalizmi / Köktenciliği" konulu bildirisi üzerine konuştuk.

Soru ve cevapların bazıları ise şöyleydi:

"İnanç, ahlak ve medeniyet" olarak İslam ile "siyasi ideoloji" olarak İslamcılığı ayırmak neden önemli?

İslamı bir siyasi ideoloji olarak alan köktencilik, onu belirli bir siyasi düzen ve hukuk anlayışı olarak gösteriyor. İslamcı eylemciler kendilerini İslam'ın sözcüsü gibi sunuyorlar...

Şeriat'ın uygulanmaya hazır bir "medeni hukuk kuralları bütünü" olarak dahi mevcut olmadığını söylüyorsunuz...

... Sünni İslam'ın Hanefi, Hanbeli, Şafii, Maliki gibi mezhepleri var. Her birinin Şeriat'ı yorumları çok farklı. İslam tarihini inceleyecek olursanız, hiç bir zaman herkes için geçerli mahkemeler ve herkes için geçerli Şeriat'ın bulunmadığını görürsünüz.

İslamcıları yarı - modernist olarak niteliyorsunuz. Neden?

Köktencilerin bizi Orta Çağlara, geleneksel topluma geri götürmek istediklerini ileri sürenler var. Oysa önde gelen İslamcıların hayatlarını ve eserlerini inceleyecek olursanız, bu kimselerin geleneksellikle bir ilgisi olmadığını görürsünüz. Erbakan'ı alalım. Almanya'da doktora yapmış bir mühendis. Ne geleneksel şekilde giyiniyor, ne de davranıyor.

ABD'de benim de katıldığım her dinden köktenciler üzerine yapılan geniş kapsamlı bir araştırma şunları gösterdi: Köktenciler esas olarak modern eğitim görmüş erkekler arasında yayılıyor. Modernitenin teknoloji yanını kabul ediyor, bütün araçsal kazanımlarını benimsiyorlar. Ancak kültürel yanını, yani demokrasiyi, insan haklarını, akılcılığı, din - devlet ayrımını ve insan yaratıcılığını reddediyorlar.

İslamcılığı neo - mutlakiyetçi bir akım olarak tanımlıyorsunuz. Peki İslamcılığın farklı biçimleri yok mu? Erbakan ile Taliban aynı şey mi?

Haklısınız. Bunun için köktencilikten, İslamcılıktan her zaman çoğul olarak söz ediyorum. Çünkü Türkiye'de bile İslamcıların çeşitleri var. Temel ilkeler her birine göre değişiyor. Her biri sadece kendi inandıkları ilkelerin doğru olduğuna inanıyor. ...

Tabii ki Erbakan ile Taliban arasında büyük fark var. Ancak Erbakan takiye mi yapıyor yoksa gerçekten ılımlı, pragmatik bir kimse mi? Der Spiegel'e verdiği bir beyanatta, "Hiç bir zaman iktidara gelirsem Şeriatı uygulayacağımı söylemedim; Atatürk yaşasaydı Refahlı olurdu" dedi. Doğru söylüyorsa, o zaman Erbakan İslamcı sayılamaz. Çünkü köktencilik dinsel olarak tanımlanmış bir siyasi düzen anlayışı.

"Bazı Batılılar "Demokrasinin Batı'da da çeşitli türleri var. İslam ülkeleri demokrasiyi Batı'dan ithal edeceklerine kendi geleneklerine uygun bir demokrasi neden geliştirmesin?" diye soruyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu kültürel relativistlerin bakış açısı. Onlara göre demokrasinin evrensel ilkeleri yok; her kültür kendine göre bir demokrasiye sahip olabilir, olmalıdır. Ben öyle düşünmüyorum. İnsanlar kültür olarak farklıdır. Ancak demokrasinin ilkeleri evrenseldir. Örneğin düşünce ve inanç özgürlüğü demokrasinin her yerde geçerli temel prensipleridir.

İslamcıların demokratik sürece katılmalarına izin verilmesinden yana olduğunuzu ancak bunun için bazı güvencelere ihtiyaç olduğunu savundunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Köktendincilerin demokratik sürece katılmaları için, demokrasinin temel ilkelerine saygı göstereceklerini peşinen kabul etmeleri; demokratik anayasanın değiştirilemeyecek olan maddelerine dokunmayacaklarına dair güvence vermeleri gerekir.

Ama söz yeterli değil. Kuralları kabul ettiklerini söyleyip iktidara geldiklerinde değiştirmeye kalkmaları tehlikesine karşı kurumsal güvenceler de olmalı. Yani, anayasanın değiştirilemez ilkelerine aykırı davranışlara izin verilmemesi gerekir.

Demokratik sürece katılmalarına izin verilmesinin, İslamcıları ılımlaştıracağı fikrine katılmıyor musunuz?

Bir sosyal bilimci olarak spekülasyon yapmayı sevmem. Elimizde yalnız Türkiye örneği var. Türkiye'deki deneyin sonuçlarını, derslerini görmeliyiz.

İslamcılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Kısa vadede İslam ülkelerinde politik parçalanmanın, kutuplaşmaların devam edeceğini bekleyebiliriz. ... doğru kurum ve ilkeleri arayıp bulmalılar.

İkinci olarak, Müslümanların moderniteyi yalnız teknik anlamında değil, kültür olarak da benimsemeleri şart. Modernitenin kabulü dinin reddi anlamına gelmez; gelmemeli. Laikliği benimseyen bir Müslüman olarak, Kemalizme duyduğum bütün saygıya rağmen şunu söyleyebilirim: Kemalistler moderniteyi kabul ettiler, ama İslam'ı reddettiler. Oysa İslam'ı dışarıda bırakırsak, modernleşme yüzeyde kalmaya mahkumdur. İslam ile kültürel moderniteyi bağdaştırmalıyız. Batı'da modernitenin, laik devletin krizi de benzer sebeplerden kaynaklanıyor. Modernleşmenin krizi, kutsal olan hiç bir değerin kalmayışı. "Laikleşme" ile "inançsızlaşma"yı birbirinden ayırmalıyız.

Bu laflardan anlaşılan şu: İslamcılar, İslamcı olarak demokratik sürece katılamazlar. Erbakan, takiyye yapmayıp doğru söylüyorsa, İslamcı sayılmaz. O zaman demokrasiden faydalanabilir.

Yani bunların demokrasisine göre, müslüman ancak seçen olabilir, seçilen olamaz. Yöneten olabilir, yönetici olamaz.

İslam da benzer birşeyi söylüyor. Diyor ki, "Gayrimüslim benim devletimde yönetici olamaz, ancak yönetilen olabilir, fakat ben onun can güvenliğini, mülkiyet hakkını vs. garanti ederim. Yönetici olabilmesi için benim ilkelerimi kabul etmek, Kelime-i Şehadet getirmek zorunda."

Bunlar da diyorlar ki, "İslamcı benim devletimde yönetici olamaz, ancak yönetilen olabilir, fakat ben ona can güvenliği garantisi de vermem. Gizli servis eliyle zehirleyip öldürebilirim, trafik kazalarıyla suikast yapabilirim. İtibar suikastları düzenleyebilirim, tuzak kurabilirim. Yönetici olabilmesi için benim ilkelerimi kabul etmek, rejimin kelime-i şehadetini söylemek, falancanın ilke ve inkılaplarına iman ettiğini deklare etmek zorundadır. Deklare etmesi de yetmez, bunlara bağlı kalacağına yemin etmelidir. Yemin etmezse vatandaşlık haklarından memuriyet gibi emir alıcı pozisyonda bile faydalanamaz, nerde kaldı ki yönetici olsun."

Adam, demokrasi gibi insan kafasının ürünü, dolayısıyla insandan insana, toplumdan topluma fark gösterebilecek bir anlayış için değişmez evrensel ilkelerden söz ediyor.. Kim koymuş bu ilkeleri? Başkalarının aklına neden ambargo koyuyorsun, hani akılcıydın? Hani insan yaratıcılığını reddetmiyordun? 

Efendim İslam'da mezhepler arasında farklar varmış.. Bu farklar ayrıntı kabilindendir, önemsizdir. Mesela dört mezheb çerçevesinde düşünürsek, bu, bir kanun metninin dört şekilde yorumlanabilmesi gibi bir durumdur. İsteyen istediği yorumu kabul edebilir, engel olunmaz. Ama bunlar ayrıntı düzeyinde görülür. Mesela hiçbir mezheb, "Şarap helaldir" diyemez. "Namaz üç vakittir" demez. "Hac, zengine farz olmaktan çıkmıştır" diye fetva vermez. Demokratik sistemde ise kanunlar sabah akşam değiştirilir. Çoğunluk ve güçlüler istediği kanunu çıkarır, onun adil olup olmaması önemli değildir. 

*

Burada asıl tartıştığımız konu, modern/çağdaş teknolojinin İslamcılar/müslümanlar tarafından kullanılması.

Batı'nın nüfuz/etki ajanı Bassam'a göre, İslamcılar, şayet modern teknolojiyi kullanıyorlarsa, Batı'nın kültürünü ve toplum düzenini de almalılar. Almamaları, suç.

Ve bu Bassam, gelip Genelkurmay'da Türk subaylarına akıl öğretiyor.

Onlara, İslam'ın bir toplum düzeni olduğunu söyleyen İslamcıların potansiyel terörist muamelesi görmeleri gerektiğini söylüyor.

Genelkurmay'ın bu tür faaliyetleri bir ölçüde şeffaf..

Peki MİT'in durumu ne? O, gizli servis olduğu için, faaliyetleri gizli.. Şeffaf değil, o yüzden, Bassam gibi Batılı nüfuz ajanlarının onlara da akıl hocalığı yapıp yapmadıklarını bilme şansımız yok.

Ancak, eski MİT'çilerin bazı itirafları, durumun korkunç olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye, 1950'li yıllarda ABD'nin ve CIA'in MİT'e hakim olduğunu, hatta personelin maaşını bile bunların verdiğini, merhum Menderes'in bile bundan haberinin olmadığını, bundan rencide olan personelin olayı iktidara haber vermesi üzerine Menderes'in bunun önüne geçmeye çalıştığını, Yassıada yargılamaları sırasında bu bahis açıldığı için öğrendi.

Yoksa hâlâ bilmiyor olabilirdik.

Yine, 1962-64, 1966-71 yılları arasında MİT müsteşarı olarak görev yapan Fuat Doğu'nun "Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum" diye konuşmak zorunda kalmış olduğunu da biliyoruz.

Durum böyleyse, MİT'çilerin İslam ve İslamcılık konusundaki yaklaşımlarının da CIA tarafından şekillendirilmiş olduğunu kabul etmek zorundayız.

*

Burada asıl acı olan ise, Bassam'ın şu ifadeleri: 

Laikliği benimseyen bir Müslüman olarak, Kemalizme duyduğum bütün saygıya rağmen şunu söyleyebilirim: Kemalistler moderniteyi kabul ettiler, ama İslam'ı reddettiler. 

İslam'ı reddetmenin Türkçe'si, küfür. 

Kemalistlerin uyguladığı laiklik aslında bundan ibaretti: İslam'ı reddetme.

Biz konumuza dönelim.

İmdi, Batılılar, Müslümanlar'a, "Modern teknolojiyi kullanma, İslamcı'ysan bunu kullanmaya hakkın yok" diyorlar. "Ya da benim gibi düşünecek, bana tabi olacaksın."

Sadece kültürünü alırsan, "Teknolojiyi de al" demiyorlar. Tam aksine, teknolojiyi vermemek için her tür numarayı çeviriyorlar.

34 yıl önce Münster Üniversitesi'nin dil okulunda "yabancı dil olarak Almanca" kursuna devam etmiştim. Sınıfımızda Japonya'dan İspanya'ya, Hindistan'dan Arjantin'e kadar pekçok ülkeden öğrenci vardı. Bize okuttukları metinler hep çevre kirliliği, sanayileşmenin üçüncü dünya ülkelerine vereceği zararlara vs. dairdi. 

Hep bu tür metinleri okutmaları acaba tesadüf müydü?

*

Batılılar'ın Müslümanlar'a söyledikleri şu: Batı'nın kültürünü, toplum düzenini al, teknolojisini almasan da olur. Hatta, çevrenin ve doğal yaşamın hatırına almasan daha iyi. Fakat eğer teknolojiyi alırsan, kültürü de mutlaka almalısın. Almazsan bu seni terörist yapar.

Terörist olursun.

Terörist olma, modern ol, modernleş!

İsmet'ler de, Batılılar'ın nüfuz ajanları vasıtasıyla verdikleri mesajın benzerini içerde vermekle meşguller: Batı'nın teknolojisini almayalım.. Alırsak, kültürü de beraberinde gelir.. Mecbur kaldın, mesela traktörü aldın diyelim, traktör cikletsiz olmaz, hemen bakkala koş ciklet al.. Tıpkı bir Batılı gibi yaşamaya başla.. Aksi mümkün değildir.

Bu, dolaylı yoldan yapılmış bir Batılılaşma, Batı kültürünü benimseme çağrısından başka birşey değil.

Böylece, Batılılar ile yerli-milli İsmet'ler "aynı gaye" etrafında birleşmiş oluyorlar. Sözde niyetleri ayrı, özde ise yapmak istedikleri, olmasını istedikleri şey aynı.

"Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif."

Burada soru şu: İsmetler bunu niçin yapıyorlar, saflık ya da ahmaklıklarından mı, yoksa işin içinde bizim bilmediğimiz "gizli görev"ler mi var?

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur'an Dili'nde, Bakara Suresi'ni tefsir ederken, benzer bir oyunun "savaş" kavramı etrafında yapılmakta olduğunu anlatıyor.

Bazıları, "İslam savaş dinidir, ay ne kötü!" diyorlar. 

Diğer bazıları da, "Yok canım, İslam barış dinidir, zaten İslam kelime anlamı itibariyle barış demektir. İslam savaşa karşıdır" diye sözde İslam'ı temize çıkarıyorlar.

Her iki tarafın da niyeti, Müslüman'ın elinden silahı almaktan ibaret. Birinciler açık konuşuyor, ikinciler ise sinsi, suret-i haktan gelerek aldatıyorlar.

Oysa savaş, hayatın bir gerçeğidir. Ona hazır olmak gerekir.

Türklük fikriyatı masalında da benzer bir numara söz konusu.

"Eğer müslümansan kitabında savaş kelimesi olmasın, eğer varsa, o zaman müslüman olma Türk ol, çünkü kâfirle savaşmayı göze alan müslümana Türk derler" diye masal anlatılıyor.

Türk değilsen, kimseyle savaşmak gibi bir lüksün olamaz. Mücahitliğin devri geçmiştir, yerini Türklük almıştır. Türk değil de mücahid olursan bunun anlamı İslamcı terörist olmandır.

Medeniyet, teknik, kültür, İslamcılık vs. boş tartışmasında da durum aynı.

Müslümanın güçlü olmasını istemeyenler ona "Güçlü olma, iyi müslüman ol; teknolojiden uzak dur, yoksa Batı kültürü seni 'ham' yapıp yutar, zaten sen iradesi zayıf adamsın, teknolojinin peşine takılır kültür alırsın, boş ver teknolojiyi" diyorlar.

Aradaki fark, birinin içeriden, diğerinin dışarıdan konuşmasından ibaret. Masal aynı masal.. 

Sayısı fark etmiyor, üç ya da beş.



E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...