mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLET, EVRENSEL HUKUK İLKELERİ, MANTIK VE LAİKLİK

 



Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat’e karşı laikliği savunduğu sırada şunları söylemişti:

“Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur. Müslüman’a da Hristiyan’a da Musevi’ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin.”

(http://www.timeturk.com/tr/2011/09/16/basbakan-laiklik-tartismasina-aciklik-getirdi-islam-a-aykiriysa-beni-ikna-edin.html)

Birincisi, laikliğin dinsizlik ya da din karşıtlığı olup olmaması meselesi, bir kimsenin öyle kabul edip etmemesine bağlı değildir.

İkincisi, sizin partinizin laiklik tanımı, İslam’a göre yapılmış bir tanım değildir.

Üçüncüsü, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü mantıksızdır. Çünkü, isterlerse kişiler de laik olabilirler. Bireylerin laik olmama gibi bir mecburiyetleri yoktur. 

Devlet de, istenirse, 1924 Anayasası’nda olduğu gibi, “Devletin dini, din-i İslam’dır” diyebilir.

*

Dördüncüsü, bu sözden kastınız, devletin laik olabilmesi fakat bireyin laik olmaya zorlanmaması ise, bu durumda, “laik olmayan kişi”, devletin laikliğini inancı gereği kabul etmiyorsa, ne olacaktır? 

İnancının gereğinden vazgeçmeye zorlanacak mıdır, zorlanmayacak mıdır?

Sen, kendi inancına ya da kanaatine göre, “Devlet laik olur” deyip yoluna devam ediyorsun, peki ya devletin laik olmasına inancı ve vicdanî kanaati gereği razı olmayanlar?..

Devlet karşısında bütün inançlar eşittir de senin ki "daha mı eşit"tir?

Beşincisi, “Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur” sözü de mantıksızdır. 

Devlet hem müslümanın devleti oluyor, hem de bütün inanç gruplarına eşit mesafede.. 

Müslümansan, bütün inanç gruplarına eşit mesafede değilsin demektir. Bütün inanç gruplarına eşit mesafede isen, bu takdirde de müslüman değilsin demektir.

Altıncısı, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü, zımnen, bir insanın aynı zamanda hem laik, hem de müslüman olamayacağının kabul edildiğini gösterir. Kişi müslümansa laik olmuyorsa, devlet de, müslüman devletiyse şayet, laik olamaz.

*

Yedincisi, “bütün inanç gruplarının inancının devlet güvencesi” altında olması, laik bir devletin ideali olabilir, fakat müslümanların devleti için böyle birşey yoktur. 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hakimiyeti altına giren topraklarda putperestliği, şirki güvence altına mı almıştı?!

İnsanların müslüman olmaya zorlanmaması başka birşey, devletin her dine eşit mesafede olması ve şirki-küfrü de güvence altında tutması başka birşeydir.

Sekizincisi, İslam müslümana, “Devlet tarafından yönetilirken müslümanca hareket et, Allah’ın emirlerine uy, devleti yönetirkense dinler arasında tarafsız kalabilir, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını bir tarafa atabilirsin, atmalısın” şeklinde bir yol haritası sunmamıştır.

Şu taksimdeki garabete bakın.. Yönetilirken, elinde yetki yok ya, müslüman olduğunu hatırlayabilirmişsin, yönetirkense, elinde yetki olduğu için, müslümanlığını paketleyip bir tarafa atacak, laik davranacakmışsın.

*

Dokuzuncusu, İslam (yönetici olsun olmasın) bütün insanlara, “Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin, Şeytan’a uymayın” mesajını verir. “Devleti yönetirken Allahu Teala’nın yolu ile Şeytan’ın yolu arasında tarafsız kalabilir, Allah’ın yolu ile putperestlik yoluna eşit mesafede durabilirsiniz” dememiştir.

Onuncusu, İslam, müslümanlara, “Sizden (müslüman) olan ulu’l-emre / emir sahiplerine itaat edin” emrini vermiş, kâfirleri velî (yönetici) edinmeyi yasaklamıştır.

“Devletin (emir sahiplerinin) sizden olup olmaması önemli değildir” dememiştir.

Yani yönetici (kurumsal düzeyde “devlet”) bizden (yani müslüman) olmak zorundadır. Laik anayasalara göre böyle olmayabilir, fakat Kur’an‘a (yani Allahu Teala’ya) göre böyledir.

Ulu’l-emrin bizden (müslüman) olması, “müslümancılık”tan değil, İslamcılıktan kaynaklanır; yani yöneticinin müslüman olması, İslam’a göre yönetmesi bakımından gereklidir.

Yönetirken bütün dinlere eşit olunması durumunda yöneticinin bizden (müslüman) olmasının anlamı kalmaz. Bu, “ilkeler“i unutup “şahıslar“ı (şahsî ayrıcalıkları/çıkarları) gaye edinmek olur.

*

Burada sorun Erdoğan’ın laik anayasa ve yasalara göre yöneten bir yönetici olması değil. Tutup dini/İslam’ı laikliğe göre “güncelleme”ye kalkışması.

Böylece, bir açıdan, Atatürk’ün projesini bilerek veya bilmeyerek tamamlamaya çalışmış oluyor.

Mustafa Kemal İslam adına konuşamadığı için onun devrimleri, dinî bir mahiyet taşıma iddiasında değildi.

İslamcı değil, Batıcıydı.. Çağdaş uygarlıkçıydı.. Uygarlığın çağdaşı ise, ona göre, "yahudi-hristiyan Batı uygarlığı"ydı.

Yani Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa din adına değil, batılılaşma-çağdaşlaşma adına konuşuyordu. 

Erdoğan ise, onun laiklik projesine dinî meşruiyet kazandıracak şekilde sarf-ı kelam ediyor.

Din adına konuşuyor.

*

Erdoğan’ın laik devleti de, devlette bırakın yönetici (âmir, emreden) olmayı, memur (Ki memur, anlamı itibariyle, “emir alan, kendisine emredilen” demektir) olmayı bile, Atatürkçü olduğunu yeminle ifade etme kaydına bağlıyor; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmeyene, bırakın yönetici olmasını, devlet kadrolarında sıradan bir memuriyet (emir alma) görevi bile vermiyor.

İslam da diyor ki, “Müslümanın yöneticisi, kulların değil, ancak Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı kalacağına yemin eden adam olabilir”.

Kim daha doğru yoldadır: Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı olan mı, Ali Rıza oğlu Selanikli’nin (Ki o şimdi ölü) ilke ve inkılaplarına bağlı olan mı?

Sorum, kendisini müslüman kabul edenlere.. Kemalistlere değil..

Bu ikisi çeliştiği halde, bir müslümana, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirmeniz, din ve vicdan hürriyeti ile ne kadar bağdaşmaktadır?

Bir Atatürkçüye "Allah'ın ve Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" ettirmeyi din ve vicdan hürriyetine aykırı buluyorsunuz, fakat bir müslümanı Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlamayı aykırı bulmuyorsunuz.

Şu sizin lehçede eşitliğin, özgürlüğün, din ve vicdan hürriyetinin manası bu mu?

Türkiye’de, din ve vicdan hürriyeti var mıdır? Fikri hür, vicdanı hür olmak, ve de vatandaşlık haklarından yararlanmak mümkün müdür?

İslam, dürüsttür, takiyye yapmaz, aldatmaca bir hak ve hürriyet söylemi ile kitleleri kandırmaz. Olduğu gibi görünür, sahtekârlığa tevessül etmez.

*

Madde madde gidiyorduk, devam edelim.

Onbirincisi, İslam “İtaat (devlet başta olmak üzere her tür otoriyete itaatancak maruftadır (Şeriat’e ve Şeriat’le çelişmemek kaydıyla akla göre iyi, doğru ve güzel olan hususlardadır)” hükmünü getirmiş, müslümanlara münkerle (kötülükle) elle, dille ve (güç yetmiyorsa) kalple mücadele sorumluluğu yüklemiştir.

Onikincisi, müslümanın İslam devleti diye bir derdi olmayacaksa, laik devlet yönetiminin İslam’a bir aykırılığı yoksa, FETÖ’nün (Fetullahçı Takiyye Örgütü’nün), çağdaş uygarlığın sahibi ve mucidi olarak laikliği icat edip patentini elinde tutan ve Türkiye’ye de ihraç eden hristiyan devletlerle işbirliği yapmasına söyleyecek bir sözünüz olamaz.

Onüçüncüsü “Bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” şeklindeki ifadeye verilecek cevap şudur: 

“Bu söylediklerinizde İslam’a uygun bir taraf, bize ait bir değer var mı! Varsa gösterin! Bizi ikna edin!”

*

Ondördüncüsü, müslüman kimliğiyle konuştuğunuzda kendi kafanızdan birtakım kanaat ve iddiaları sıralamanız önem taşımaz, Kitap ve Sünnet’ten delil getirmeniz gerekir.. İddia başka, ispat başkadır.. Temelini akıl ve mantığın oluşturduğu evrensel bir hukuk ilkesi olarak, iddiayı ispat, müddeîye (iddia sahibine) düşer..

Diyelim ki birisi sizi, kanıt gösterme zahmetine katlanmadan hırsızlıkla suçladı, "Hırsız olmadığına beni ikna et, edemiyorsan hırsızsındır" diyebilir mi?!

“İddiam doğru, yanlışsa göster” diyerek ispat mükellefiyetini muhataba yüklemek, mantık sahibi âkil baliğ hiç bir vatandaşa yakışmaz, fakat devleti yönetme konumundaki insanlara hiç yakışmaz.

Çünkü, yönetilenlerde değilse bile, yönetenlerde mutlaka sağlam bir mantık ve ayrıca hukuk nosyonuna aşinalık bulunması gerekir.

Hiç kimsenin, (hem mantık, hem de usûlüddîn gereği) kendi ikna edilebilirliğini esas alarak kişisel zekâ, kavrayış düzeyi ve vicdanını dinde bir ölçü/kıstas haline getirmeye hakkı yoktur.

Bu sözler Erdoğan açısından büyük talihsizlik.

Etrafındaki danışmanlar ordusu da bu talihsizlikte ona ortak.


KUR'AN İSLAMI EDEBİYATI YAPAN TARİHSELCİ DANGALAK DON KİŞOTLARIN HEDEFİNDE YELDEĞİRMENLERİ DEĞİL KUR'AN VAR

 



Önceki yazılarda da dile getirdiğimiz gibi, tarihselciler, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bu aslında bir acziyetin ve iflasın ifadesi.. 

Tescili..

Kendi yaklaşımları için Kur’an ve Sünnet’ten bir delil bulamıyorlar, o yüzden İmam’ın kullandığı bir tabiri istismar ediyorlar.

*

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” denilen tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

*

Üstelik bu Mustafa Yoztürk şunları söyleyebilmiş:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi "abi"leri ve efendileri fıkıh mühendisi ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "abi" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî'yi sokuşturuyorlar. 

Ve böylece, "İslam’ın özü olan Kur’an", sözde Yoztürk’ün atası İmam Matüridî’nin (özde ise Fazlur Rahman gibi rahipleşmiş tiplerin) bir lafı için anında gözden çıkartılabiliyor, geçersiz hale gelebiliyor. 

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafık, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir sahtekâr.

*

İmam Matüridî'nin sözünü bir içtihat kabul edersek şunu da hatırlamamız gerekir: Bir içtihat, ancak o içtihadı yapan kişiyi bağlar.. 

Başkaları için bağlayıcılığı yoktur, fakat o şahsın ilmine itimat eden kişiler onu taklid edebilirler. 

Buna amelî konularda izin verilmiştir. Bunda zaruret vardır, herkesin içtihat yapabilecek seviyeye gelmesi beklenemez. Bir toplumda herkesin uzman hukukçu olmasının beklenemeyeceği gibi.. 

Ancak itikadî konularda durum böyle değildir. İtikatta taklid, Ehl-i Sünnet nazarında günahtır, iman mutlaka tahkike ve delile dayanmak zorundadır. Mukallidin (taklitçinin) imanı geçerliyse de, taklitle yetindiği, tahikiki terk ettiği için günahkârdır. Mutezile’ye göre ise böylesinin imanı geçersizdir.

İmdi, hükmü Kur’an ve Sünnet’te açıkça belirtilmemiş bir meselede bu iki asıldaki bir nasstan hareketle kıyas yapıp içtihatta bulunmakla, bir bütün olarak Kur’an hükümlerinin geçerliliği ve neshi meselesinde görüş bildirmek, aynı şey midir?!

İlki amelî bir mesele hakkında yapılmış (kesinlik taşımayıp zan düzeyinde kalan) içtihattır, Kur’an’daki bir hüküm hakkında “Bu hüküm geçerlidir veya değildir” diye bir hüküm verilmiş olmamaktadır.

İkincisinde ise, bizzat Kur’an’ın geçerliliği konusunda hüküm veriyorsunuz. Böylece mesele itikadî bir boyut kazanmaktadır. Ve siz bu konuda güya içtihat yapıyorsunuz. 

Ve şu da ortada ki, içtihat demek, zann-ı galiple hüküm vermek demektir. Sonuç itibariyle zan durumundadır.

Halbuki itikadî nitelikteki hükümler kesin delillere dayanmak zorundadır. 

Üstelik, kesin bir delil karşısında zannî bir delilin söz hakkı olamaz, fer', asl'ı iptal edemez.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Şek (şüphe, tereddüt, zan) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz (ortadan kalkmaz).”

Kur’an’daki hükümlerin doğruluğunda, kesinliğinde, geçerliliğinde ve bağlayıcılığında herhangi bir şüphe yoktur, hidayetin ta kendisidir:

 “İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şüphe yoktur. Takvâ sâhipleri için hidâyettir” (Bakara, 2/2)

Kendisinde şüphe bulunmayan bir kitap, süpheli/zannî olan bir görüş/içtihat (değerlendirme) ile geçersiz hale getirilemez.

*

Söz bu noktaya geldiğinde Mustafa Yoztürk gibi yarım akıllılar şöyle diyeceklerdir: “Kur’an’ı Kur’an’la ispat etmek safsatadır.

Ardından da bilgiç bir eda ile şöyle diyeceklerdir:

Çünkü burada siz bir şeyi yine kendisinden hareketle ispatlamaya çalışıyorsunuz ve böylece mantık açısından “müsadere ale’l-matlûb” ya da “safsata” diye ifade edilen çok sıkıntılı bir durumla karşılaşıyorsunuz. 

Bu sözler Mustafa’ya ait..

Evet, Mustafa Yoztürk gibi tiplerin “tarihsel, tarihte kalmış” geçmiş âlimlerden alıp artistik şovlarına malzeme yaptıkları bu akıl yürütüş esas itibariyle doğrudur, fakat tarihselci dangalakların eline düştüğünde onların ahmaklıklarını sergileyen bir turnusol kâğıdına dönüşmektedir.

Doğrudur, mahkemede davalı ya da davacı şahit olarak kendisini gösteremez, “Ben doğru söylüyorum” demesini doğruluğunun delili olarak ileriye süremez.

Ancak, bir kimse, haklı olduğunu kendi sözleriyle, mesela muhataplarının çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya sererek, ve çürütülemeyecek aklî deliller getirerek ispatlayamaz mı?!

Mesela birisi senin kör olduğunu iddia etse, senin kör olmadığını göstermek için şahit getirmen mi gerekir? “Bak ben görüyorum, şurada bir genç oturuyor, diğer tarafta bir hanım teyze var, duvarda fotoğraf asılı, senin üzerindeki elbise şöyle söyle, rengi de şu, suratın da yolunmuş tavuk gibi traşlı, daha sayayım mı?” diyemez misin?!

Bu, müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, hanzo?!

*

Kur’an, kendisinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olmadığını, Allah kelamı olduğunu belirtiyor, insan sözü olduğunu iddia edenlere ise meydan okuyor:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

Üstelik, istenen Kur’an’ın bütününün bir benzeri de değil..

Sadece bir surenin (Mesela sadece birer satırdan ibaret olan Kevser ve İhlas Surelerinden birinin) benzerini getirseler kâfi gelecek:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.

 "Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/23-24)

“Yalnız başınıza uğraşın, okullardaki sınavlarda olduğu gibi yeteneğinizi ve bilginizi tek başınıza ispatlayın, kopya çekmeyin, yardımlaşmayın” denilmiyor.

“Teker teker gelmenize gerek yok, hep birden gelin, hatta gidip toplayabildiğiniz kadar adam toplayın, ben buradan bir yere gitmiyorum, işte meydan!” diye meydan okunuyor.

Bir yazar düşünün ki, herkese şöyle meydan okuyor: “Ey bu memleketin kendisini çok akıllı zanneden üniversite hocaları, yazar çizerleri, gazetecileri, edebiyatçıları, şairleri, devlet büyükleri, bürokratları, elinizden geliyorsa benim yazdığım gibi iki satırlık bir metin oluşturun. Tek başınıza da uğraşmayın, yardımlaşın” diyor.

Ne düşünürsünüz?..

Böyle bir adamı memleketin ulema ve üdebası bile değil, kabiliyetli lise talebeleri bile kepaze ederler.

Peki, niye bin 400 senedir bunca kâfir bir araya gelip de mesela tek satırlık Kevser Suresi’ne benzer bir metin meydana getiremediler, getiremiyorlar?

*

Bir boks ya da futbol maçını düşünün.. Bir taraf ringe ya da sahaya çıkıyor, diğeri yenilgiyi baştan kabul edip gelmiyor.. Sonuç nedir? Hükmen galibiyettir.

Bu müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, angut?

Bir alanda üstün kalitede orijinal bir eser ortaya koymak zor olabilir, fakat onun benzerini yapmak sıradan bir iştir.

Mesela yeni bir icat yapmak zordur, fakat bir defa yapıldı mı hemen hakikisinden farksız, hatta bazen ondan daha iyi taklitleri piyasayı doldurur.

Edebiyat ve sanatsal akımlar böyle oluşur, birbirinin benzeri resim, şarkı, roman, film, piyes, hikâye ve şiirler peşpeşe üretilir.

Peki niye birileri Kur’an’ı taklit edip de “kutsal kitap yazma akımı, geleneği” oluşturmamışlar, oluşturamamışlar?

Normal şartlarda mesela bir Kevser Suresi’nin en az yüz tane, hatta bin tane benzerinin yazılmış olması gerekirdi.

Mesela Kanunî’nin meşhur şiirini alalım..  Bâkî onun beyitlerine üçer mısra ekleyerek tahmise (beşliklere) dönüştürmüş bulunuyor. İlk beşliğe bakalım:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi,
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi,
Var iken baht ü saâdet kuvvet ü kudret gibi,

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Sadece Bâkî değil, hemen her yetenekli şair herhangi bir şiirin mısralarının bu şekilde benzerlerini yazabilir, fakat başka şairleri taklit ediyor görünmek istemezler. Burada Bâkî, Cihan Padişahı’na saygısını gösterip ona “kıyak” geçmiş durumda..

Kur’an surelerine gelince, bu kadar kâfir neden biraraya gelip de bu meydan okumaya cevap verememişler, Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna ona benzeyen ifadeler ekleyememişler?..

Kur’an, kendisinin Allah kelamı olduğunu başka nasıl ispatlayacak, ahmak soytarı?! Cebrail a.s.’ı getirip şahit olarak mı konuşturacak?

Yoz Türk aklı böyle birşey işte.. Bu rezil dangalak bir de tutup akıl ve düşünme edebiyatı yapıyor..

*

Ancak, mesele bundan ibaret değil..

İmdi, Kur’an’ın bu meydan okuyan ayetleri herkese karşı delildir.

Kur’an, ortaya bir iddia atıyor, ve bu iddia, Marksist kehanetler kabilinden (Karl Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” (yani test edilebilirlik) niteliği taşımayan iddialar değil.

Yanlışlanabilir nitelikte fakat yanlışlanamıyor. Demek ki doğru..

Eğer sizde akıl ve fikir, mantık ve düşünce diye birşey varsa, mesele açık..

Ancak, Kur’an’daki bütün ayetler, tek başına alındıklarında, böyle herkes için delil olarak ortaya sürülemez, kimi ayetler ancak ona inanan için delil olur.

Mesela, Kur’an’a inandığını söylüyorsan, Hz. Nuh a.s.’ın bir peygamber olduğunu gösteren ayetler senin için delildir, sana karşı delil olarak getirilebilir. 

Yine Mecelle’ye atıfla söylemek gerekirse, “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”.

*

İşte aynı nedenle, İmam Matüridî’yi bir imam olarak kabul eden kişiye karşı onun sözlerini delil olarak söylemek mümkün olabilir. Fakat bir Selefî meşrebe ya da Eş’arî mezhepliye onun sözünü delil olarak söyleyemezsiniz.

Evet, bir mezheb mensubu, başka mezhebe mensub birine karşı doğrudan kendi imamının içtihadını değil, ancak o içtihada medar olan nassı delil olarak ortaya sürebilir. (Delaleti kat’î olmayıp da zannî olan aynı nassa dayanıp farklı yorumluyorlarsa, ortada tartışılacak birşey zaten kalmaz.)

Şimdi sen, İmam’ın (en iyi ihtimalle içtihat olarak kabul edilebilecek) bir sözünü delil olarak ileri sürüyorsan, bunun ancak Matüridî mezhebinden olan için değer taşıyor olabileceğini, başka mezhep mensupları içinse bunun müsadere ale’l-matlub ya da safsata olacağını anlaman gerekir.

Fakat heyhat, sende o kafa nerde!..

Ayrıca, eğer sen İmam’ın sözlerini delil kabul ediyorsan, onun içtihat usulü ve nesih konusuyla ilgili bütün değerlendirmelerini onaylıyorsun demektir?

Bu durumda, İmam’ın tarihselcilikle uyuşmayan, onu mahkum eden sözleri sana söylendiğinde onlara da “Evet” demen gerekir. 

Ya da “Ben de onun söylediğini söylüyorum” demekten, yalan söylemekten vazgeçmek durumundasındır.

*

Buradaki usul sorunlarından (mantıksızlıklardan) bir başkası ise şu:

İçtihadın (kıyasın), bir nassa dayalı olarak yapılması gerekirken, tarihselciler, en iyi ihtimalle içtihat ürünü sayılabilecek bir görüşü, bir başka içtihat için delil kabul ediyorlar.

Kendi içtihatları için delil kabul ettikleri ilk içtihat/görüş zaten zannî idi, kesinlik taşımıyordu, durum böyleyken bundan hareketle tavşanın suyunun suyu kabilinden bir başka zannî görüş ileri sürülüyor,.

Bir başkası da bu ikinci zannî görüşü temel kabul edip üçüncü bir zannî görüş ileri sürebilir ve bu bir silsile halinde gider.

Akıllı ve tedbirli insanlar, dünya işlerinde birinci dereceden bir zanna itibar etseler bile, bir zan üzerine bina edilen ikinci bir zanna göre amel etmekten kaçınırlar, bunu kumar oynamak gibi riskli bir iş sayarlar. 

*

Ancak konuyla ilgili sorunlar bunlardan ibaret değil.. Devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."