Academia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Academia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI: TEFAKKUHSUZ FIKIH

 

https://www.academia.edu/100952239/Cumhuriyet_%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Tefakkuhsuz_F%C4%B1k%C4%B1h

 

CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI:

 

TEFAKKUHSUZ FIKIH


 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: sünnetsİz ehl-İ sünnet

İSLAM’DA RECM VAR MIDIR, YOK MUDUR? 5

İŞİTMEYEN ÖLÜLER 8

ŞEFAAT MESELESİ 14

NEDEN “ŞEHİT KORONALILAR” DEĞİL DE, “ŞEHİT SAĞLIKÇILAR”? 27

ADALETİN MUTLAĞI VE İZAFÎSİ 35

 HAYRETTİN KARAMAN, TEKFİR VE “SÜRGÜN İNEK” 37

YÜZYILIN HİZMETİ 52

 “SANA NE, BOŞ VEER” FIKHI 56

 

İKİNCİ BÖLÜM: MEZHEP VE İÇTİHAT

KAVGANIN PERDE ARKASI VE PERDE ÖNÜ 70

"USÛL, USÛL" DİYEREK USUL USUL USÛL'Ü KATLETMEK ("NEREDEYSE GÖKTEN BAŞIMIZA TAŞLAR YAĞACAKTIR!") 77

BÖLÜCÜ AVINDA 85

HAYRETTİN KARAMAN “FIKIH USÛLÜ”NÜ GERÇEKTEN BİLİYOR MU? 92

ÜÇ İHTİMAL 99

ÇOK KAFA YORMUŞ AMA ANLAMAMIŞ 105

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CEMAATLER, TARİKATLAR, KURUM KURUM KURUMLANAN KURUMLAR

KOLAY DİNİN YORGUN DİNCİ VE DİNDARLARI 109

DİNDAR BİLİNEN CAMİADAKİ “GİZLİ GÜNDEM”LİLER 117

TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK 122

HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER? 131

NEREYE NASIL DAVET? 146

NESEBİ SAHİH OLAN VE OLMAYAN ÂLİMLER 152

BİR ZAMANLAR ABANT’TA 160

UYARI VE MÜCADELE 165

UYARDIN DA NİYE KİMSENİN HABERİ OLMADI? 169

PARTİLER, LİDERLER VE MOLLALAR 171

HAYRETTİN KARAMAN VE TASAVVUF 175

HAYRETTİN KARAMAN VE FETÖ 180

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ 182

 *

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ

 

Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısında şunları söylüyordu:

Medine Vesikası bir toplumun şahsında Peygamber Efendimiz’in ümmete uygulamak üzere düzenlediği ilk anayasadır. Bugün etnisiteler arasında olan çatışmalar, kavgalar o dönemde kavimler, kabileler arasında sürüyordu, Medine Vesikası’nı kabul edenlerin arasında Yahudiler, Hıristiyanlar ve hatta müşrikler de vardı, fakat üst yetki sahibi Hz. Muhammed (s.a.) idi. Vesika bu topluluğun tamamı için “ümmet” ifadesini kullanıyordu. Burada “ümmet” bir siyasi birliği ifade ediyordu, ama bu birliğe katılanların dinleri ne olursa olsun onlara ümmet diyor ve aynı zamanda “bütün insanlığa gönderilmiş başka bir peygamber olmadığı ve olmayacağı” için potansiyel olarak [müslüman] ümmete dahil olan diğerlerini de kapsıyordu.

Bu ifadeler yeterince açık değil. Karaman’ın aşağıdaki sorulara cevap vermesi gerekiyor:

1. “Bilimsellik”, bir konu hakkında hüküm verirken, konuyla ilgili bütün verilerin dikkate alınmasını gerekli kılar. Eldeki verilerin sadece bir kısmını kullanarak çok sayıda farklı yorum üretmek mümkündür. Bu nedenle, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in hayatının sadece bir bölümünü dikkate almak, İslam’ı tam anlamayı sağlamaya yetmeyecektir; bütün bir hayatına bakmak gerekir.

Bu açıdan bakıldığında şu soruyu yöneltmek gerekir: Allah celle celalühu, “Medine Sözleşmesi” ile İslam’ı “tamamlamış”, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vazifesi de böylece sona mı ermiştir ki “örnek” olarak ısrarla bu uygulama gündeme getiriliyor?

2. Medine Sözleşmesi, Müslümanlar’la Yahudiler’i eşit konuma mı getiriyordu, yoksa Yahudiler “tabi” durumunda mıydı? Şu madde (ilk madde) ne anlama geliyordu:

“Bu, Peygamber Muhammed (a.s.) tarafından, Kureyşli ve Yesribli Mümin ve Müslümanlar’la onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte savaşanlar arasında yazılan bir yazıdır (belgedir).”

(Asım Köksal, İslam Tarihi, C. 8, s. 174.)

3. Yahudiler’in Müslümanlar’a katılıp bağlanması bir “tâbilik” olarak görülmeyecekse, Medine Sözleşmesi’ni küçük ölçekli bir uluslararası anlaşma kabul etmek gerekir. Aslında durum buydu, fakat Sözleşme, Yahudiler’e Peygamber Efendimiz s.a.s.’in izni olmaksızın birilerine savaş açma hakkı tanımıyordu.

Bu sözleşmede, Müslümanlar’ın tabi olmak zorunda olduğu Kopenhag kriterleri türünden hükümler de yoktu, AİHM gibi Yahudiler’e yargı yetkisi veren maddeler de.

Tam aksine hakem olarak Allah ve Resulü gösteriliyordu. Bununla birlikte Yahudiler, Sözleşme yapıldığı sırada o kadar da güçsüz değillerdi ve Peygamber Efendimiz s.a.s. onlara herhangi bir atıfette bulunmuyordu. Onların daha önce sahip olmadıkları ve Peygamberimiz s.a.s. tarafından kendilerine verilmiş hiçbir hak yoktu.

Nitekim daha sonra Peygamber Efendimiz s.a.s. Yahudiler’e Sözleşme’yi çiğnemeleri nedeniyle savaş açtı ve Medine’de Yahudiler “bir anlaşmanın tarafı olma” konumunu yitirdiler.

Soru şu: Peygamber Efendimiz s.a.s. neden yeni bir Medine sözleşmesi ile onlara haklar tanımadı da topraklarını ellerinden aldı?

4. Peygamber Efendimiz s.a.s., kendisiyle görüşmek üzere gelen Necran Hristiyanları ile başlangıçta neden diyaloğa girmedi? Misafir oldukları halde neden yüzlerine bile bakmadı?

5. İslam, puthaneleri mescitlerle birlikte koruma altına mı almaktadır? Peygamber Efendimiz s.a.s. neden Hz. Ali’yi 150 kişi ile Tayy kabilesinin putu Füls’ü yıkmaya gönderdi? (Köksal, C. 16, s. 103.)

6. Taifliler’in temsilcileri Peygamber Efendimiz’le Medine’de anlaşma yaptıklarında, Rabbe (Lât) putunun üç yıl müddetle yıkılmaması teklifleri neden kabul edilmedi? Onların iki yıl, bir yıl ve bir ay şeklindeki yeni önerilerine niçin hayır denildi? Puthanenin varlığına niçin müsaade edilmedi?

7. Berâe Suresi ile müşriklere hangi mesaj verilmiştir:

“Bu, müşriklerin içinden (kendileriyle) anlaşma yaptıklarınıza karşı Allah ve Resulü’nden bir ültimatomdur/ihtardır. Ey müşrikler! Haydi, yeryüzünde dört ay daha güvenlikle dolaşın!....” (Tevbe, 9/1-2)

8. Peygamber Efendimiz s.a.s. vefatı yaklaştığında neden “Arap Yarımadası’nda (başka bir rivayette: Arap toprağında) iki din bırakılmayacaktır” (Köksal, C. 18, s. 31) buyurmuştur? (Bu rivayet, Medine Sözleşmesi’nden daha az kuvvetli değildir. Ayrıca, daha sonraki döneme aittir.)

Ve yine neden Üsame bin Zeyd r.a.’i görevlendirmiş ve, “Ey Üsame, Allah yolunda, Allah’ın ismiyle savaşa çık! Allah’ı inkar edenlerle çarpış!...” buyurmuştur?

9. İmam Şatıbî, ibadetler için aslî ve talî maksatlar ayrımı yapar. Talî maksatlar, ancak aslî maksadı güçlendirdikleri oranda geçerli olurlar.

Mesela namazın aslî maksadı Allah’a kulluktur; Cennet arzusu ise bu aslî maksadı güçlendiren bir talî maksat olarak makbuldür. Riya ile kılınan namaz, aslî maksadı ortadan kaldıran bir maksada yaslandığı için merduttur.

Peygamberlerin asıl maksadının Allah’ın vahdaniyetini bildirmek ve insanları şirkten kaçındırmak olduğu açıktır. O halde neden Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şirke karşı verdiği mücadeleye değil de, sanki “demokrasinin kurucusu ve laikliğin bekçisiymiş gibi”, daha çok onun din hürriyetine verdiği öneme dikkat çekiliyor?

Dinde zorlama olmaması, putperestliğe saygı gösterilmesi anlamına mı geliyor?

10. Bakara Suresi’nde sözü edilen “bakara”nın kurban edilmesi ile ilgili olarak Elmalılı şunu söylüyor: Mısırlılar Apis öküzüne tapmaktaydılar. Yahudiler de bundan etkilenmişlerdi; buzağı olayı da bunu göstermektedir. Bakaranın kurban edilmesi emredilerek, Yahudiler’in kutsallaştırdıkları ve kurban edilemez saydıkları bir varlık gözden düşürüldü.

Bugüne gelirsek, bugünün kutsal inekleri daha soyut varlıklar. Millet iradesi/çoğunluğun arzusu bir put mesela. Bugünün yükselen değerleri/moda söylemleri, Apis öküzünün mübarekliği değil, başka şeyler.

Günümüzde, kimin neyi savunduğunu, ne demek istediğini çoğu zaman anlamak mümkün olmuyor. Kimileri müslümanları laik ve demokrat olmaya çağırıyor, tuzu kuru ve dünyası yerinde kimileri de, zekat gibi malî bir ibadetin ekonomik niteliğini unutarak ve Bakara Suresi’nin daha başında infak etmenin müttekîlerin sıfatlarından olduğunun belirtildiğini akıllarına getirmeyerek, hayalî ve hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek “ihtiyaçsız; yemeden içmeden yaşayan” bir müslüman birey icat ediyorlar.

Tuzu kuruların böylesi ihtiyaçsız müslüman bireylere ihtiyaçları var; çünkü böylece kendileri büyük malî imkanları sözümona moderniteye karşı cihat için, tebliğ için, entelektüel donanım için, İslam sanatları için gönüllerince kullanabilir, yoksul kitlelere de kanaat dersleri verebilirler. Yoksul halk bilgi bakımından da kanaatkâr olmalı ki, doğru yanlış ne söylenirse dinlesin. Onlar cahilliğe kanaat etsinler, fakat konuşup yazanlar asla konuşup yazma konusunda kanaatkâr olmasınlar.

Soru şu: Bugün acaba mücadele edilmesi gereken tutum ve uygulamalar, Samirî’nin buzağısı, Taifliler'in putu mu, yoksa birilerinin demokrasi ve laiklik, fikir ve entelektüel donanım adı altında pompalanan heva ve hevesleri mi?

“... sana gelen bunca ilmin arkasından tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz sen de zalimlerden olursun.” (Bakara, 2/145)


E-KİTAP: EHL-İ BEYT VE MUAVİYE R. A.

 

https://www.academia.edu/100413350/Ehl_i_Beyt_ve_Muaviye_R_A


EHL-İ BEYT

VE

MUAVİYE R. A.

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALEVÎLİK HZ. ALİ’Yİ SEVMEKSE…” LAFINDAKİ İSTİKAMETSİZLİK VE OMURGASIZLIK 3

MEHDİ VE MUAVİYE R. A. 6

İBN ARABÎCİ TASAVUFÇUDAKİ ŞİÎLİK 18

HZ. MUAVİYE VE EHL-İ BEYT 29

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ 36

GEÇMİŞİ BIRAK, YÜREĞİN YETİYORSA BUGÜNLE HESAPLAŞ! 45

PEMBE GÖZLÜKLÜ 48

BİR DE BEN HATIRLATAYIM 50

MEVLÂNÂ’DAN ŞİA’YA CEVAP 53

ŞİÎLİK FANATİZMİ 60

TEKFİRCİNİN PAPAZ KARDEŞLERİ 65

KILIÇDAROĞLU’NUN ÖNERDİĞİ KİTAP 70

*

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ

 

Prof. Hayrettin Karaman, “sahih İslam” hassasiyeti sergilemesiyle iştihar etmiş bir adam..

İslam’ın “sahih”liğini öyle dert edinmiş ki, sırf bu yüzden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy kâtipliğini yapmış, Hz. Ömer’in de liyakat sahibi olduğunu düşünerek vali olarak atamış olduğu Muaviye r. a. gibi bir sahabîye, “Rasulullah s.a.s.’in ashabıdır” demeden, yer misin yemez misin babından dayıyor sopayı..

Mesela “İslam bir tanedir” başlığını taşıyan (Yeni Şafak, 27 Şubat 2014) yazısında şöyle diyor:

"Muaviye b. Ebu Süfyan’dan itibaren, Peygamber (s.a.)’in ifadesiyle ‘acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan’ saltanat düzeni başlamış, bu düzende devleti yönetenler ile onlara uyum gösterenler sahih İslam’dan sapmışlardır."

Muaviye r. a., sahih İslam'dan sapmışmış..

Yani sapıkmış..

"Sahih İslam"la bir ilgisi yokmuş..

Onunki "sahih olmayan İslam"mış.. İslam’ı gayrisahihmiş..

Bunu yazan adam, Yeni Şafak'taki köşesinde zamane düzenperestlerinin hatırı için periyodik biçimde "Ehl-i kıble tekfir edilmez" diye tepinen adam..

Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun" diyen Erdoğan'a toz kondurmayan adam..

Demek ki inandığı "sahih İslam" böyle birşey..

*

Kurnaz Hayrettin bey, “Peygamber (s.a.)’in ifadesi”ni neden tam olarak aktarmıyorsun?..

İşine gelmediği için mi?..

Hayrettin bey yerine biz, söz konusu hadîsi aktaralım:

“Nübüvvet içinizde, Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat/bir krallık/zalim yönetimler başa gelir; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” buyurdu ve sonra sustu. (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned,  4/273)

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır.” diyerek hadisin sıhhatine hükmetmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226) Beyhakî de aynı hadise yer vermiş ve herhangi olumsuz bir beyanda bulunmamıştır. (bk. Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 7/413)

[Mustafa Çelik, “Hilafet Allah’ın vaadi, Peygamberin müjdesidir”, Yeni Akit, 3 Mart 2021; https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-celik/hilafet-allahin-vaadi-peygamberin-mujdesidir-35136.html]

Burada, en son gelecek olan peygamberlik tarzında hilafetMehdî’nin hilafeti olarak yorumlanmıştır.

İkinci olarak, buradaki meliklik (mülk/hakimiyet) kelimesi, “yönetimin babadan oğula geçmesi”ni değil, bir yönetim tipini ifade ediyor.

Üçüncü olarak, hadiste geçen ve “ısırıcı bir saltanat” diye tercüme edilmiş bulunan “mülkün adûdun” tabiri (Ki Karaman “acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan” diye çeviriyor) izaha muhtaçtır.

Nitekim, merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında bu kavram etrafında pekçok açıklamada bulunuyor (s. 81-90).

*

Merhum Ömer Nasuhi Hoca’nın yazdıklarını bir tarafa bırakıp kendimiz düşünelim..

Hadîsten anlıyoruz ki, “ısırıcı” (adûd) meliklik (mülk/hakimiyet sahipliği, hükümranlık, egemenlik, hâkim olma) ile ceberût (cebrde, zorlamada bulunan, zorba) meliklik/hakimiyet/sulta/egemenlik aynı şey değil.

Zorba/baskıcı olmayan bir “ısırıcılığı” nasıl yorumlamalıyız?

Isrıcı meliklik tabiri, baskıcı ve zorba (ceberut) olmasa da, sen ona yaklaşınca ya da o sana yaklaşınca kendisinden emin olamadığın, ummadığın bir zamanda seni ısırabilen bir rejimi akla getiriyor.

En doğrusunu Allahu Teala bilir.

Ceberut (baskıcı ve zorba) rejimin elinden ise uçan kaçan kurtulamaz.

Mesela “Şu şapkayı başına koyacaksın, koymazsan asarım” der ve asar.

Eğer onun resmî ideolojisini benimsemiyorsan sana fikirlerini insanlara her türlü kanalı kullanarak serbestçe ve etkili bir biçimde anlatma ve o doğrultuda örgütlü çalışma yapma imkânı vermez.

Öncelikle onun örgütlenme (dernek, vakıf ve parti kurma) ile ilgili yasalarına uyman, yani rejime biat etmen, onun getirdiği sınırlamalara ve yasaklara uyman gerekir.

Fakat bu da yetmez, “gizli” niyetler taşımadığından emin olmak isterler, şayet senden şüphelenirlerse takip ve tacize uğrarsın.

Kumpasa da uğrayabilirsin.. Yanına yörene adam yerleştirir, onlara birtakım uygunsuz işler yaptırırlar, sonra da onları bahane edip senin icabına bakarlar. (Alparslan Kuytul’un durumu biraz buna benziyor gibi.)

Diyelim ki, bu oyunlara da gelmedin.. Başın yine dertten kurtulmaz..

Misal, Nurettin Yıldız..

Odatv’nin 17 Nisan 2023 tarihli bir haberi şöyleydi:

Nurettin Yıldız’ın sicili kabarık… Tek adliyede 934 dosya… Odatv, şikâyet maddelerine ulaştı

Odatv, Nurettin Yıldız hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan şikâyet sayısına ulaştı.

Sicili kabarık çıkan Nurettin Yıldız’ın İstanbul’daki tek adliyede 934 dosyası var. 

Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, kendisine yönelik eleştiri ve sözlerle ilgili sık sık adliyeye başvuruyor.

Ancak bugüne kadar Nurettin Yıldız hakkında kaç kişinin şikâyetçi olduğu bilinmiyordu.

Odatv, bunu araştırdı. 

İstanbul’daki 9 adliyeden sadece birindeki şikâyet sayısı Nurettin Yıldız hakkındaki rahatsızlığı gösterdi.

TEK BİR ADLİYEDE 934 SUÇ DUYURUSU

Nurettin Yıldız hakkında, sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na toplamda “934” adet suç duyurusu yapıldı.

Yapılan suç duyurularının büyük bir kısmı, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”, “Hakaret”, “suç işlemeye alenen teşvik”, “suçu ve suçluyu övme” gibi suçlamalardan oluşuyor.

MİLLETVEKİLLERİ, SİYASİ PARTİ TEMSİLCİLERİ, STK’LAR

Nurettin Yıldız’ı savcılığa şikâyet edenler arasında milletvekilleri, siyasi partilerin temsilcileri, kadın ve çocuk dernekleri ile sivil toplum kuruluşları yer alıyor. 

Öyle ki, bazı davalarda mahkemeler de Nurettin Yıldız hakkında suç duyurusu yapıyor. 

ODATV YAZMIŞTI

İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde şikayetçi olarak yer alan Nurettin Yıldız’ı davanın hakimi de şikayet etmişti. Bu davayı ve hâkimin suç duyurusunu kamuoyu Odatv haberiyle öğrenmişti. 

(https://www.odatv4.com/guncel/nurettin-yildiz-in-sicili-kabarik-tek-adliyede-934-dosya-odatv-sikyet-maddelerine-ulasti-280948)

*

Görüldüğü gibi, Resulullah s.a.s., demokrasiden, cumhuriyetten bahsetmiyor.

Hilafetin yerini “ısırıcı hükümranlığın” alacağını, onu da “zorba” bir rejimin takip edeceğini bildiriyor.

Bu hadîs-i şerife göre, günümüz İslam dünyasında bütün yönetimler (Şeriat’ten saptıkları oranda) zorba/ceberut/baskıcı rejimlerdir.

Sadece “adûd” olsalar öpüp başımıza koyacağız.

Evet, görünüşte bir hürriyet vardır, fakat bu, resmî ideolojiye biat edenlere özgüdür.

Şayet resmî ideoloji ile aranız iyi değilse, kimi zaman açık, kimi zaman da “örtülü” yöntemlerle sizinle mücadele edilir.

Bu zorba rejimlerin, görünüşteki “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” edebiyatları, “özel yasalar”a tâbi, bir başka deyişle başına buyruk ve sorumsuz hareket etme imkânına sahip gizli servis faaliyetleri ile lime lime, delik deşik edilir.

Kimse de birşey yapamaz.

*

Resulullah s.a.s. ceberut derken doğru söylemiştir. Bugünkü yalancılar ise, bize hukukun üstünlüğü, hukuk devleti vs. edebiyatı yapıyorlar.

Bizim kurnaz müçtehit Hayrettin bey, acaba neden, Hz. Muaviye’ye “laf çakmak” için hadîse müracaat ederken, söz konusu hadîsin günümüzü de ilgilendiren kısmını atlıyordu?

Unutkanlıktan mı?

İmdi, şunu biliyoruz ki, Muaviye r. a.’in idaresi özü itibariyle meliklik olsa da, o, “hilafete karşı melikliği” savunmuyordu.

Hilafeti savunuyordu, ve kendisinin otoritesinin, halife olmasından, halife sıfatıyla biat almış bulunmasından kaynaklandığını söylüyordu.

Oğlu Yezid için biat sözü alırken de “Hilafeti bırakalım, artık meliklik düzenine geçiyoruz” demiyordu.

Ancak, şeklen hilafet sistemi devam ediyor olsa da, olayın özü itibariyle ortaya bir meliklik çıkmış bulunuyordu.

Bu kadarı, Muaviye r. a.’i ve ona tabi olanları “sahih İslam”dan sapmış olarak görmek ve göstermek için yeterli değildir.

Onların durumunu “günahkârlık” olarak nitelendirseniz bile bundan hareketle “sahih İslam”dan sapma suçlamasında bulunamazsınız.

Ayrıca bu meliklik durumunu “mutlak” olarak zulümle eşdeğer de göremezsiniz.

Meliklik (mülk) mutlak olarak zulüm anlamına gelmez.

Nitekim Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’un şöyle dua ettiği belirtiliyor: “Rabbi kad âteytenî mine’l-mülki…” “Rabbim bana mülkten/meliklikten (nasip) verdin…”

*

Söz konusu hadiste “Emevîler (Ümeyye oğulları) hilafeti melikliğe çevirirler, böylece sahih İslam’dan sapar zulmederler, ardından amcam Abbas’ın torunları ve daha sonra da Türkler’den Selçuk’un ve Osman’ın nesli işi tekrar hilafete döndürürler” buyurulmuyor.

Eğer Muaviye r. a. için “İdaresi meliklikti, meliklik de zaten zulüm ve sahih İslam’dan sapma demektir” hükmünü verirseniz, aynısı Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlı için de geçerli olur.

Onların da, “ısırıcı melikliği” sürdürmek suretiyle sahih İslam’dan saptıklarını kabul etmeniz gerekir.

Fakat, o yönetimlerin sahih İslam’dan saptıklarını söylemek için bu kadarı yeterli olmaz.

Sahih İslam’dan sapmakla suçlayabilmeniz için, adamın İslam’ın hükümlerini (yönetimle ilgili olsun olmasın) reddediyor olması gerekir.

Mesela Osmanlı, babadan oğula bir saltanat sistemini sürdürmüş ve kendisini halife ilan etmiş olmakla sahih İslam’dan sapmış olmaz, fakat uyguladığı sistemin tam anlamıyla İslamî olduğunu, İslam’ın istediği yönetim biçiminin tam da kendilerinin yaptığı uygulama olduğunu savunduğu zaman sapmış olur.

*

Şimdi gelelim bugünkü, adları cumhuriyet olan zorba (kanla ve içi boş irfan edebiyatıyla kurulan kanlı) diktatörlük rejimlerine..

Bunların cumhuriyet ve demokrasi masallarının hadîs-i şerifteki karşılığı “ceberut/zorba meliklik/hükümranlık” demek oluyor.

Birçok ülke bu zorbalığa bir de “laiklik” (siyasal dinsizlik) ekliyor.

İmdi ey Hayrettin Karaman, senin liderin Erdoğan’ın kalkıp Mısır ve Tunus’a gittiği zaman “Maşallah bizim Türkiye gibi dinsiz devlet değilsiniz, resmî dininiz İslam, bunun kıymetini bilin, İslam’ı tam ve sahih biçimde uygulayın” demek yerine “Şeriat’i bırakın, laik olun!” demiş olması, “sahih İslam”da neye tekabül ediyor?

Haydi bunun itikadî ve fıkhî hükmünü söyle!

Muaviye r. a. gibi ölmüş bir zat hakkında atıp tutmak kolay..

Vay “sahih İslam” edebiyatçısı vay!

*

Gelelim Hayrettin beyin bir başka yazısına.. Şöyle diyor:

“Hiçbir devlet, içine sızmış ve emri kanunlardan ve amirlerinden değil, devlet dışı şahıslar ve kuruluşlardan alan bir yapıya müsamaha edemez, farkına vardığında bu yapıyı derhal tasfiye eder.”

(“Cemaat, camia ve paralel yapı”, Yeni Şafak, 28 Şubat 2014.) 

Görüyor musunuz kurnaz müçtehit Hayrettin beydeki kıvırma yeteneğini!..

Hayrettin bey, Hayrettin bey, “devlete uyum sağlama”nın bundan daha iyisi bulunur mu?!

Vatandaş, “Hiçbir devlet … müsamaha etmemektedir” bile demiyor, “müsamaha edemez” diye konuşuyor.

Kullandığı dil tasvirî/deskriptif değil, normatif..

Devletten fazla devletçi, kraldan fazla kralcı, sulta sahibinden fazla saltanatçı, diktatörden fazla diktatörcü bir dille konuşuyor.

Sonra da, utanmadan Hz. Muaviye eleştirisi yapıyor.

Yukarıya aldığım cümleyi yazabilmiş birinin, Muaviye r. a.’den bahsetmeye yüzü olamaz!


E-KİTAP: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

 

https://www.academia.edu/99485233/%C3%87ok_Sessiz_Bir_%C3%96l%C3%BCm_%C5%9Eeyhleri_de_Vururlar_



ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM

(ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

  

Dr. Seyfi SAY

 

KAN UYUMAZ!

 

(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti.

Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?

Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.

Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.

 

(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)

 

İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5

SUİKAST VE KISAS 6

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT 8

LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11

28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18

“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31

AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66

“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72

BİR ÖLÜM… VE S. G. 79

BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97

“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101

ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ MÜNAFIĞININ YALANI 106

“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER 121

KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125

 “SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128

*

“SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER”

 

Takvimler 13 Haziran 2015 tarihini gösterirken Haber7.com Prof. Dr. M. Esad Coşan hocayı hatırlamış bulunuyordu.

Hatırlamalarının nedeni, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan’ın bir yazısıydı.

Alper Tan, Esad Efendi’nin 24 yıl önce, 1991’de yaptığı bir konuşmayı yazısına taşımıştı.

Yazının başlığı şöyleydi:Esad Coşan 24 sene önce uyarmış!”

Haber7, yazıyı şu ifadelerle sunuyordu:

Gazeteci Alper Tan, Paralel Yapının ardındaki derin güçleri ve Esad Coşan’ın 24 yıl önceki önceki uyarıları hatırlatan bir yazı kaleme aldı.

Gazeteci Yazar Alper Tan, “Hocamız, şeyhimiz, gavsımız diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz” diyerek kaleme aldığı yazısında, Paralel Yapının ardındaki derin güçleri deşifre ederek, şaibeli bir trafik kazasında hayatını kaybeden Esad Coşan‘ın 24 yıl önceki bazı uyarıları hatırlattı.

Yazıya gelince..

Tan’ın yazısı şöyleydi:

28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.

2000’li yılların başında çeşitli evlerin bahçesinde, bodrumunda veya farklı yerlerde füze gibi yerlerden cesetleri çıkarılanlar, bu kapsamda infaz edilen insanlardı. Domuz bağı ile boğularak öldürülenler bu kapsamda can verenlerdi. Bunların bazıları “Kürtçü” bazıları “Bölücü” bazıları da “İslamcı” yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler. Ama ortak yönleri, yasakçı, vesayetçi düzen açısından tehlikeli görülüyor olmalarıydı.

Bu infaz listelerinde adı bulunanların bazıları, durumdan haberdar oldukları için yurt dışına gittiler. Yurt dışına gidenlerden biri de Prof. Dr. Esad Coşan’dı. Yurt dışına giderek hem İslami hizmetlerini devam ettirmek hem de darbeci düzenin hışmından uzaklaşmak istemişti. Ama yasakçı düzenin planı yurt dışında da işlemeye devam etti. Esad Hoca, Avustralya’da 4 Şubat 2001 tarihinde Sidney yakınlarındaki Dubbo şehrinde trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’deki vesayet sisteminin esas sahibi olan küresel güç, Esad Coşan’ı Avustralya’da bile bulup ortadan kaldırırken, 1999 yılında Türkiye’de güçlü bir başka “İslami hareket” yapının başını kendi ülkesine davet ederek devasa bir çiftlik tahsis ediyor ve fevkalade bir koruma ve himaye altına alıyordu. Söz konusu bu hareket oradan aldığı destek ve himaye ile daha da büyütülecek, sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının içine Truva atı gibi yerleştirilecek ve vakti gelince de kullanılacaktı.

Nitekim 17 Aralık 2013 tarihi ile birlikte bu Truva atı harekete geçti, darbe girişiminde bulundu. Gecikmiş de olsa hükümetin ve halkın feraseti ile oyun bozuldu. Planlar ters tepti. Vesayet düzeninin savaşçıları bir kere daha yenildiler. Bu girişimin nasıl olduğunu zaten hepimiz görerek yaşadık. Bu analizde bundan sonraki kısmı Prof. Esad Coşan’ın bundan tam 24 sene önce 5 Mayıs 1990 tarihinde söylediklerine bırakmak istiyoruz. “Hocamız” “şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz.

5 Mayıs 1990 sohbetinde şöyle diyordu Prof. Esad Coşan:

“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor… Mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”

“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”

“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan…” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”

Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”

“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.

Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz… Tâbi olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun! Allah’ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz! “Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.

“Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be! Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın? Kimse kimseye hürriyetini vermesin! Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah’a kul olur.

“Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

(http://www.haber7.com/medya/haber/1411209-esad-cosan-24-sene-once-uyarmis)

Tan’ın yazdıkları bunlar..

Fakat bir de yazmadıkları var..

Birincisi, Esad Efendi, FETÖ bağlamında aktarılan bu sözleri, o sıralarda derin devletin baş tacı ettiği Fethullah için değil, “derin milli görüşçü” Oğuzhan Asiltürk’ün etkisi altındaki Erbakan için söylemişti.

Erbakan, Refah Partisi ve derin devlet için..

Derinlerin güdümündekiler, o konuşma yüzünden Esad Efendi için “Katli vaciptir” fetvası bile verdirmişlerdi.

Yalnız bırakılmıştı.

Düzenlediği bir programa katılan tek cemaat lideri, 28 Şubat Süreci’nde “Deprem ilahî ikazdır” dediği için hapse atılacak olan Mehmet Kutlular’dı.

Ki Esad Efendi de, uyduruk bir bahaneyle hapse atılacağını, Mehmet Kutlular gibi az bir süreyle paçayı kurtarmasının mümkün olmayacağını düşünmüş olmalı ki, Türkiye’yi terk etmiş bulunuyordu.

Fethullah Gülen de ülkeyi terk etmişti, fakat Erdoğan’la ittifak kurmuş, kadroları bir nevi iktidar ortağı haline gelmişti.

*

Erdoğan o süreçte Esad Coşan hoca ile değil, küresel egemen güçlerle ve içerideki uzantılarıyla birlikte hareket etti.

Misal: 2000 yılı cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Esad Efendi, Ahmet Necdet Sezer’e karşı Nevzat Yalçıntaş’a destek vermesi için Erdoğan’a üç kişilik bir heyet göndermiş bulunuyordu.

Heyettekilerden biri Av. Yalçın Ünal’dı.

Erdoğan teklifi reddetti, milletvekili arkadaşlarını Sezer’e destek vermek üzere yönlendirdi.

Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkarmış bulunuyordu.

*

Alper Tan’ın yazısına dönelim..

Esad Coşan size “Hocalarınızı putlaştırmayın!” diyordu da, yerine “Din devletinin son kullanım tarihi geçmiştir” türünden laflar üreten liderlerinizi koymanızı mı istiyordu?!

Öyle anlaşılıyor ki bir koyundan iki, hatta üç beş post çıkarmakta ustalaşmış olan derinler, dirisini kullanamadıkları Esad Efendi’nin ölüsünü kullanmaya çalışıyorlardı.

*

Tan’ın yazısındaki şu paragraf önemli:

28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.

Tan acaba şu soruların cevabını biliyor muydu:

Bir: İnfaz edilen 3 bin 600 kişiden kaçı zehirlenmiş olabilir?

İki: 2003’ten sonraki infazlardan ne haber?

İnfazlar durduruldu mu yoksa devam mı etti?

Devam ettiyse, dönemin iktidarının aktif veya pasif, doğrudan ya da dolaylı onayı var mıydı?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."