Academia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Academia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI: TEFAKKUHSUZ FIKIH

 

https://www.academia.edu/100952239/Cumhuriyet_%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Tefakkuhsuz_F%C4%B1k%C4%B1h

 

CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI:

 

TEFAKKUHSUZ FIKIH


 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: sünnetsİz ehl-İ sünnet

İSLAM’DA RECM VAR MIDIR, YOK MUDUR? 5

İŞİTMEYEN ÖLÜLER 8

ŞEFAAT MESELESİ 14

NEDEN “ŞEHİT KORONALILAR” DEĞİL DE, “ŞEHİT SAĞLIKÇILAR”? 27

ADALETİN MUTLAĞI VE İZAFÎSİ 35

 HAYRETTİN KARAMAN, TEKFİR VE “SÜRGÜN İNEK” 37

YÜZYILIN HİZMETİ 52

 “SANA NE, BOŞ VEER” FIKHI 56

 

İKİNCİ BÖLÜM: MEZHEP VE İÇTİHAT

KAVGANIN PERDE ARKASI VE PERDE ÖNÜ 70

"USÛL, USÛL" DİYEREK USUL USUL USÛL'Ü KATLETMEK ("NEREDEYSE GÖKTEN BAŞIMIZA TAŞLAR YAĞACAKTIR!") 77

BÖLÜCÜ AVINDA 85

HAYRETTİN KARAMAN “FIKIH USÛLÜ”NÜ GERÇEKTEN BİLİYOR MU? 92

ÜÇ İHTİMAL 99

ÇOK KAFA YORMUŞ AMA ANLAMAMIŞ 105

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CEMAATLER, TARİKATLAR, KURUM KURUM KURUMLANAN KURUMLAR

KOLAY DİNİN YORGUN DİNCİ VE DİNDARLARI 109

DİNDAR BİLİNEN CAMİADAKİ “GİZLİ GÜNDEM”LİLER 117

TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK 122

HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER? 131

NEREYE NASIL DAVET? 146

NESEBİ SAHİH OLAN VE OLMAYAN ÂLİMLER 152

BİR ZAMANLAR ABANT’TA 160

UYARI VE MÜCADELE 165

UYARDIN DA NİYE KİMSENİN HABERİ OLMADI? 169

PARTİLER, LİDERLER VE MOLLALAR 171

HAYRETTİN KARAMAN VE TASAVVUF 175

HAYRETTİN KARAMAN VE FETÖ 180

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ 182

 *

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ

 

Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısında şunları söylüyordu:

Medine Vesikası bir toplumun şahsında Peygamber Efendimiz’in ümmete uygulamak üzere düzenlediği ilk anayasadır. Bugün etnisiteler arasında olan çatışmalar, kavgalar o dönemde kavimler, kabileler arasında sürüyordu, Medine Vesikası’nı kabul edenlerin arasında Yahudiler, Hıristiyanlar ve hatta müşrikler de vardı, fakat üst yetki sahibi Hz. Muhammed (s.a.) idi. Vesika bu topluluğun tamamı için “ümmet” ifadesini kullanıyordu. Burada “ümmet” bir siyasi birliği ifade ediyordu, ama bu birliğe katılanların dinleri ne olursa olsun onlara ümmet diyor ve aynı zamanda “bütün insanlığa gönderilmiş başka bir peygamber olmadığı ve olmayacağı” için potansiyel olarak [müslüman] ümmete dahil olan diğerlerini de kapsıyordu.

Bu ifadeler yeterince açık değil. Karaman’ın aşağıdaki sorulara cevap vermesi gerekiyor:

1. “Bilimsellik”, bir konu hakkında hüküm verirken, konuyla ilgili bütün verilerin dikkate alınmasını gerekli kılar. Eldeki verilerin sadece bir kısmını kullanarak çok sayıda farklı yorum üretmek mümkündür. Bu nedenle, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in hayatının sadece bir bölümünü dikkate almak, İslam’ı tam anlamayı sağlamaya yetmeyecektir; bütün bir hayatına bakmak gerekir.

Bu açıdan bakıldığında şu soruyu yöneltmek gerekir: Allah celle celalühu, “Medine Sözleşmesi” ile İslam’ı “tamamlamış”, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vazifesi de böylece sona mı ermiştir ki “örnek” olarak ısrarla bu uygulama gündeme getiriliyor?

2. Medine Sözleşmesi, Müslümanlar’la Yahudiler’i eşit konuma mı getiriyordu, yoksa Yahudiler “tabi” durumunda mıydı? Şu madde (ilk madde) ne anlama geliyordu:

“Bu, Peygamber Muhammed (a.s.) tarafından, Kureyşli ve Yesribli Mümin ve Müslümanlar’la onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte savaşanlar arasında yazılan bir yazıdır (belgedir).”

(Asım Köksal, İslam Tarihi, C. 8, s. 174.)

3. Yahudiler’in Müslümanlar’a katılıp bağlanması bir “tâbilik” olarak görülmeyecekse, Medine Sözleşmesi’ni küçük ölçekli bir uluslararası anlaşma kabul etmek gerekir. Aslında durum buydu, fakat Sözleşme, Yahudiler’e Peygamber Efendimiz s.a.s.’in izni olmaksızın birilerine savaş açma hakkı tanımıyordu.

Bu sözleşmede, Müslümanlar’ın tabi olmak zorunda olduğu Kopenhag kriterleri türünden hükümler de yoktu, AİHM gibi Yahudiler’e yargı yetkisi veren maddeler de.

Tam aksine hakem olarak Allah ve Resulü gösteriliyordu. Bununla birlikte Yahudiler, Sözleşme yapıldığı sırada o kadar da güçsüz değillerdi ve Peygamber Efendimiz s.a.s. onlara herhangi bir atıfette bulunmuyordu. Onların daha önce sahip olmadıkları ve Peygamberimiz s.a.s. tarafından kendilerine verilmiş hiçbir hak yoktu.

Nitekim daha sonra Peygamber Efendimiz s.a.s. Yahudiler’e Sözleşme’yi çiğnemeleri nedeniyle savaş açtı ve Medine’de Yahudiler “bir anlaşmanın tarafı olma” konumunu yitirdiler.

Soru şu: Peygamber Efendimiz s.a.s. neden yeni bir Medine sözleşmesi ile onlara haklar tanımadı da topraklarını ellerinden aldı?

4. Peygamber Efendimiz s.a.s., kendisiyle görüşmek üzere gelen Necran Hristiyanları ile başlangıçta neden diyaloğa girmedi? Misafir oldukları halde neden yüzlerine bile bakmadı?

5. İslam, puthaneleri mescitlerle birlikte koruma altına mı almaktadır? Peygamber Efendimiz s.a.s. neden Hz. Ali’yi 150 kişi ile Tayy kabilesinin putu Füls’ü yıkmaya gönderdi? (Köksal, C. 16, s. 103.)

6. Taifliler’in temsilcileri Peygamber Efendimiz’le Medine’de anlaşma yaptıklarında, Rabbe (Lât) putunun üç yıl müddetle yıkılmaması teklifleri neden kabul edilmedi? Onların iki yıl, bir yıl ve bir ay şeklindeki yeni önerilerine niçin hayır denildi? Puthanenin varlığına niçin müsaade edilmedi?

7. Berâe Suresi ile müşriklere hangi mesaj verilmiştir:

“Bu, müşriklerin içinden (kendileriyle) anlaşma yaptıklarınıza karşı Allah ve Resulü’nden bir ültimatomdur/ihtardır. Ey müşrikler! Haydi, yeryüzünde dört ay daha güvenlikle dolaşın!....” (Tevbe, 9/1-2)

8. Peygamber Efendimiz s.a.s. vefatı yaklaştığında neden “Arap Yarımadası’nda (başka bir rivayette: Arap toprağında) iki din bırakılmayacaktır” (Köksal, C. 18, s. 31) buyurmuştur? (Bu rivayet, Medine Sözleşmesi’nden daha az kuvvetli değildir. Ayrıca, daha sonraki döneme aittir.)

Ve yine neden Üsame bin Zeyd r.a.’i görevlendirmiş ve, “Ey Üsame, Allah yolunda, Allah’ın ismiyle savaşa çık! Allah’ı inkar edenlerle çarpış!...” buyurmuştur?

9. İmam Şatıbî, ibadetler için aslî ve talî maksatlar ayrımı yapar. Talî maksatlar, ancak aslî maksadı güçlendirdikleri oranda geçerli olurlar.

Mesela namazın aslî maksadı Allah’a kulluktur; Cennet arzusu ise bu aslî maksadı güçlendiren bir talî maksat olarak makbuldür. Riya ile kılınan namaz, aslî maksadı ortadan kaldıran bir maksada yaslandığı için merduttur.

Peygamberlerin asıl maksadının Allah’ın vahdaniyetini bildirmek ve insanları şirkten kaçındırmak olduğu açıktır. O halde neden Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şirke karşı verdiği mücadeleye değil de, sanki “demokrasinin kurucusu ve laikliğin bekçisiymiş gibi”, daha çok onun din hürriyetine verdiği öneme dikkat çekiliyor?

Dinde zorlama olmaması, putperestliğe saygı gösterilmesi anlamına mı geliyor?

10. Bakara Suresi’nde sözü edilen “bakara”nın kurban edilmesi ile ilgili olarak Elmalılı şunu söylüyor: Mısırlılar Apis öküzüne tapmaktaydılar. Yahudiler de bundan etkilenmişlerdi; buzağı olayı da bunu göstermektedir. Bakaranın kurban edilmesi emredilerek, Yahudiler’in kutsallaştırdıkları ve kurban edilemez saydıkları bir varlık gözden düşürüldü.

Bugüne gelirsek, bugünün kutsal inekleri daha soyut varlıklar. Millet iradesi/çoğunluğun arzusu bir put mesela. Bugünün yükselen değerleri/moda söylemleri, Apis öküzünün mübarekliği değil, başka şeyler.

Günümüzde, kimin neyi savunduğunu, ne demek istediğini çoğu zaman anlamak mümkün olmuyor. Kimileri müslümanları laik ve demokrat olmaya çağırıyor, tuzu kuru ve dünyası yerinde kimileri de, zekat gibi malî bir ibadetin ekonomik niteliğini unutarak ve Bakara Suresi’nin daha başında infak etmenin müttekîlerin sıfatlarından olduğunun belirtildiğini akıllarına getirmeyerek, hayalî ve hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek “ihtiyaçsız; yemeden içmeden yaşayan” bir müslüman birey icat ediyorlar.

Tuzu kuruların böylesi ihtiyaçsız müslüman bireylere ihtiyaçları var; çünkü böylece kendileri büyük malî imkanları sözümona moderniteye karşı cihat için, tebliğ için, entelektüel donanım için, İslam sanatları için gönüllerince kullanabilir, yoksul kitlelere de kanaat dersleri verebilirler. Yoksul halk bilgi bakımından da kanaatkâr olmalı ki, doğru yanlış ne söylenirse dinlesin. Onlar cahilliğe kanaat etsinler, fakat konuşup yazanlar asla konuşup yazma konusunda kanaatkâr olmasınlar.

Soru şu: Bugün acaba mücadele edilmesi gereken tutum ve uygulamalar, Samirî’nin buzağısı, Taifliler'in putu mu, yoksa birilerinin demokrasi ve laiklik, fikir ve entelektüel donanım adı altında pompalanan heva ve hevesleri mi?

“... sana gelen bunca ilmin arkasından tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz sen de zalimlerden olursun.” (Bakara, 2/145)


E-KİTAP: EHL-İ BEYT VE MUAVİYE R. A.

 

https://www.academia.edu/100413350/Ehl_i_Beyt_ve_Muaviye_R_A


EHL-İ BEYT

VE

MUAVİYE R. A.

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALEVÎLİK HZ. ALİ’Yİ SEVMEKSE…” LAFINDAKİ İSTİKAMETSİZLİK VE OMURGASIZLIK 3

MEHDİ VE MUAVİYE R. A. 6

İBN ARABÎCİ TASAVUFÇUDAKİ ŞİÎLİK 18

HZ. MUAVİYE VE EHL-İ BEYT 29

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ 36

GEÇMİŞİ BIRAK, YÜREĞİN YETİYORSA BUGÜNLE HESAPLAŞ! 45

PEMBE GÖZLÜKLÜ 48

BİR DE BEN HATIRLATAYIM 50

MEVLÂNÂ’DAN ŞİA’YA CEVAP 53

ŞİÎLİK FANATİZMİ 60

TEKFİRCİNİN PAPAZ KARDEŞLERİ 65

KILIÇDAROĞLU’NUN ÖNERDİĞİ KİTAP 70

*

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ

 

Prof. Hayrettin Karaman, “sahih İslam” hassasiyeti sergilemesiyle iştihar etmiş bir adam..

İslam’ın “sahih”liğini öyle dert edinmiş ki, sırf bu yüzden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy kâtipliğini yapmış, Hz. Ömer’in de liyakat sahibi olduğunu düşünerek vali olarak atamış olduğu Muaviye r. a. gibi bir sahabîye, “Rasulullah s.a.s.’in ashabıdır” demeden, yer misin yemez misin babından dayıyor sopayı..

Mesela “İslam bir tanedir” başlığını taşıyan (Yeni Şafak, 27 Şubat 2014) yazısında şöyle diyor:

"Muaviye b. Ebu Süfyan’dan itibaren, Peygamber (s.a.)’in ifadesiyle ‘acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan’ saltanat düzeni başlamış, bu düzende devleti yönetenler ile onlara uyum gösterenler sahih İslam’dan sapmışlardır."

Muaviye r. a., sahih İslam'dan sapmışmış..

Yani sapıkmış..

"Sahih İslam"la bir ilgisi yokmuş..

Onunki "sahih olmayan İslam"mış.. İslam’ı gayrisahihmiş..

Bunu yazan adam, Yeni Şafak'taki köşesinde zamane düzenperestlerinin hatırı için periyodik biçimde "Ehl-i kıble tekfir edilmez" diye tepinen adam..

Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun" diyen Erdoğan'a toz kondurmayan adam..

Demek ki inandığı "sahih İslam" böyle birşey..

*

Kurnaz Hayrettin bey, “Peygamber (s.a.)’in ifadesi”ni neden tam olarak aktarmıyorsun?..

İşine gelmediği için mi?..

Hayrettin bey yerine biz, söz konusu hadîsi aktaralım:

“Nübüvvet içinizde, Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat/bir krallık/zalim yönetimler başa gelir; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” buyurdu ve sonra sustu. (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned,  4/273)

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır.” diyerek hadisin sıhhatine hükmetmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226) Beyhakî de aynı hadise yer vermiş ve herhangi olumsuz bir beyanda bulunmamıştır. (bk. Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 7/413)

[Mustafa Çelik, “Hilafet Allah’ın vaadi, Peygamberin müjdesidir”, Yeni Akit, 3 Mart 2021; https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-celik/hilafet-allahin-vaadi-peygamberin-mujdesidir-35136.html]

Burada, en son gelecek olan peygamberlik tarzında hilafetMehdî’nin hilafeti olarak yorumlanmıştır.

İkinci olarak, buradaki meliklik (mülk/hakimiyet) kelimesi, “yönetimin babadan oğula geçmesi”ni değil, bir yönetim tipini ifade ediyor.

Üçüncü olarak, hadiste geçen ve “ısırıcı bir saltanat” diye tercüme edilmiş bulunan “mülkün adûdun” tabiri (Ki Karaman “acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan” diye çeviriyor) izaha muhtaçtır.

Nitekim, merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında bu kavram etrafında pekçok açıklamada bulunuyor (s. 81-90).

*

Merhum Ömer Nasuhi Hoca’nın yazdıklarını bir tarafa bırakıp kendimiz düşünelim..

Hadîsten anlıyoruz ki, “ısırıcı” (adûd) meliklik (mülk/hakimiyet sahipliği, hükümranlık, egemenlik, hâkim olma) ile ceberût (cebrde, zorlamada bulunan, zorba) meliklik/hakimiyet/sulta/egemenlik aynı şey değil.

Zorba/baskıcı olmayan bir “ısırıcılığı” nasıl yorumlamalıyız?

Isrıcı meliklik tabiri, baskıcı ve zorba (ceberut) olmasa da, sen ona yaklaşınca ya da o sana yaklaşınca kendisinden emin olamadığın, ummadığın bir zamanda seni ısırabilen bir rejimi akla getiriyor.

En doğrusunu Allahu Teala bilir.

Ceberut (baskıcı ve zorba) rejimin elinden ise uçan kaçan kurtulamaz.

Mesela “Şu şapkayı başına koyacaksın, koymazsan asarım” der ve asar.

Eğer onun resmî ideolojisini benimsemiyorsan sana fikirlerini insanlara her türlü kanalı kullanarak serbestçe ve etkili bir biçimde anlatma ve o doğrultuda örgütlü çalışma yapma imkânı vermez.

Öncelikle onun örgütlenme (dernek, vakıf ve parti kurma) ile ilgili yasalarına uyman, yani rejime biat etmen, onun getirdiği sınırlamalara ve yasaklara uyman gerekir.

Fakat bu da yetmez, “gizli” niyetler taşımadığından emin olmak isterler, şayet senden şüphelenirlerse takip ve tacize uğrarsın.

Kumpasa da uğrayabilirsin.. Yanına yörene adam yerleştirir, onlara birtakım uygunsuz işler yaptırırlar, sonra da onları bahane edip senin icabına bakarlar. (Alparslan Kuytul’un durumu biraz buna benziyor gibi.)

Diyelim ki, bu oyunlara da gelmedin.. Başın yine dertten kurtulmaz..

Misal, Nurettin Yıldız..

Odatv’nin 17 Nisan 2023 tarihli bir haberi şöyleydi:

Nurettin Yıldız’ın sicili kabarık… Tek adliyede 934 dosya… Odatv, şikâyet maddelerine ulaştı

Odatv, Nurettin Yıldız hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan şikâyet sayısına ulaştı.

Sicili kabarık çıkan Nurettin Yıldız’ın İstanbul’daki tek adliyede 934 dosyası var. 

Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, kendisine yönelik eleştiri ve sözlerle ilgili sık sık adliyeye başvuruyor.

Ancak bugüne kadar Nurettin Yıldız hakkında kaç kişinin şikâyetçi olduğu bilinmiyordu.

Odatv, bunu araştırdı. 

İstanbul’daki 9 adliyeden sadece birindeki şikâyet sayısı Nurettin Yıldız hakkındaki rahatsızlığı gösterdi.

TEK BİR ADLİYEDE 934 SUÇ DUYURUSU

Nurettin Yıldız hakkında, sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na toplamda “934” adet suç duyurusu yapıldı.

Yapılan suç duyurularının büyük bir kısmı, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”, “Hakaret”, “suç işlemeye alenen teşvik”, “suçu ve suçluyu övme” gibi suçlamalardan oluşuyor.

MİLLETVEKİLLERİ, SİYASİ PARTİ TEMSİLCİLERİ, STK’LAR

Nurettin Yıldız’ı savcılığa şikâyet edenler arasında milletvekilleri, siyasi partilerin temsilcileri, kadın ve çocuk dernekleri ile sivil toplum kuruluşları yer alıyor. 

Öyle ki, bazı davalarda mahkemeler de Nurettin Yıldız hakkında suç duyurusu yapıyor. 

ODATV YAZMIŞTI

İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde şikayetçi olarak yer alan Nurettin Yıldız’ı davanın hakimi de şikayet etmişti. Bu davayı ve hâkimin suç duyurusunu kamuoyu Odatv haberiyle öğrenmişti. 

(https://www.odatv4.com/guncel/nurettin-yildiz-in-sicili-kabarik-tek-adliyede-934-dosya-odatv-sikyet-maddelerine-ulasti-280948)

*

Görüldüğü gibi, Resulullah s.a.s., demokrasiden, cumhuriyetten bahsetmiyor.

Hilafetin yerini “ısırıcı hükümranlığın” alacağını, onu da “zorba” bir rejimin takip edeceğini bildiriyor.

Bu hadîs-i şerife göre, günümüz İslam dünyasında bütün yönetimler (Şeriat’ten saptıkları oranda) zorba/ceberut/baskıcı rejimlerdir.

Sadece “adûd” olsalar öpüp başımıza koyacağız.

Evet, görünüşte bir hürriyet vardır, fakat bu, resmî ideolojiye biat edenlere özgüdür.

Şayet resmî ideoloji ile aranız iyi değilse, kimi zaman açık, kimi zaman da “örtülü” yöntemlerle sizinle mücadele edilir.

Bu zorba rejimlerin, görünüşteki “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” edebiyatları, “özel yasalar”a tâbi, bir başka deyişle başına buyruk ve sorumsuz hareket etme imkânına sahip gizli servis faaliyetleri ile lime lime, delik deşik edilir.

Kimse de birşey yapamaz.

*

Resulullah s.a.s. ceberut derken doğru söylemiştir. Bugünkü yalancılar ise, bize hukukun üstünlüğü, hukuk devleti vs. edebiyatı yapıyorlar.

Bizim kurnaz müçtehit Hayrettin bey, acaba neden, Hz. Muaviye’ye “laf çakmak” için hadîse müracaat ederken, söz konusu hadîsin günümüzü de ilgilendiren kısmını atlıyordu?

Unutkanlıktan mı?

İmdi, şunu biliyoruz ki, Muaviye r. a.’in idaresi özü itibariyle meliklik olsa da, o, “hilafete karşı melikliği” savunmuyordu.

Hilafeti savunuyordu, ve kendisinin otoritesinin, halife olmasından, halife sıfatıyla biat almış bulunmasından kaynaklandığını söylüyordu.

Oğlu Yezid için biat sözü alırken de “Hilafeti bırakalım, artık meliklik düzenine geçiyoruz” demiyordu.

Ancak, şeklen hilafet sistemi devam ediyor olsa da, olayın özü itibariyle ortaya bir meliklik çıkmış bulunuyordu.

Bu kadarı, Muaviye r. a.’i ve ona tabi olanları “sahih İslam”dan sapmış olarak görmek ve göstermek için yeterli değildir.

Onların durumunu “günahkârlık” olarak nitelendirseniz bile bundan hareketle “sahih İslam”dan sapma suçlamasında bulunamazsınız.

Ayrıca bu meliklik durumunu “mutlak” olarak zulümle eşdeğer de göremezsiniz.

Meliklik (mülk) mutlak olarak zulüm anlamına gelmez.

Nitekim Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’un şöyle dua ettiği belirtiliyor: “Rabbi kad âteytenî mine’l-mülki…” “Rabbim bana mülkten/meliklikten (nasip) verdin…”

*

Söz konusu hadiste “Emevîler (Ümeyye oğulları) hilafeti melikliğe çevirirler, böylece sahih İslam’dan sapar zulmederler, ardından amcam Abbas’ın torunları ve daha sonra da Türkler’den Selçuk’un ve Osman’ın nesli işi tekrar hilafete döndürürler” buyurulmuyor.

Eğer Muaviye r. a. için “İdaresi meliklikti, meliklik de zaten zulüm ve sahih İslam’dan sapma demektir” hükmünü verirseniz, aynısı Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlı için de geçerli olur.

Onların da, “ısırıcı melikliği” sürdürmek suretiyle sahih İslam’dan saptıklarını kabul etmeniz gerekir.

Fakat, o yönetimlerin sahih İslam’dan saptıklarını söylemek için bu kadarı yeterli olmaz.

Sahih İslam’dan sapmakla suçlayabilmeniz için, adamın İslam’ın hükümlerini (yönetimle ilgili olsun olmasın) reddediyor olması gerekir.

Mesela Osmanlı, babadan oğula bir saltanat sistemini sürdürmüş ve kendisini halife ilan etmiş olmakla sahih İslam’dan sapmış olmaz, fakat uyguladığı sistemin tam anlamıyla İslamî olduğunu, İslam’ın istediği yönetim biçiminin tam da kendilerinin yaptığı uygulama olduğunu savunduğu zaman sapmış olur.

*

Şimdi gelelim bugünkü, adları cumhuriyet olan zorba (kanla ve içi boş irfan edebiyatıyla kurulan kanlı) diktatörlük rejimlerine..

Bunların cumhuriyet ve demokrasi masallarının hadîs-i şerifteki karşılığı “ceberut/zorba meliklik/hükümranlık” demek oluyor.

Birçok ülke bu zorbalığa bir de “laiklik” (siyasal dinsizlik) ekliyor.

İmdi ey Hayrettin Karaman, senin liderin Erdoğan’ın kalkıp Mısır ve Tunus’a gittiği zaman “Maşallah bizim Türkiye gibi dinsiz devlet değilsiniz, resmî dininiz İslam, bunun kıymetini bilin, İslam’ı tam ve sahih biçimde uygulayın” demek yerine “Şeriat’i bırakın, laik olun!” demiş olması, “sahih İslam”da neye tekabül ediyor?

Haydi bunun itikadî ve fıkhî hükmünü söyle!

Muaviye r. a. gibi ölmüş bir zat hakkında atıp tutmak kolay..

Vay “sahih İslam” edebiyatçısı vay!

*

Gelelim Hayrettin beyin bir başka yazısına.. Şöyle diyor:

“Hiçbir devlet, içine sızmış ve emri kanunlardan ve amirlerinden değil, devlet dışı şahıslar ve kuruluşlardan alan bir yapıya müsamaha edemez, farkına vardığında bu yapıyı derhal tasfiye eder.”

(“Cemaat, camia ve paralel yapı”, Yeni Şafak, 28 Şubat 2014.) 

Görüyor musunuz kurnaz müçtehit Hayrettin beydeki kıvırma yeteneğini!..

Hayrettin bey, Hayrettin bey, “devlete uyum sağlama”nın bundan daha iyisi bulunur mu?!

Vatandaş, “Hiçbir devlet … müsamaha etmemektedir” bile demiyor, “müsamaha edemez” diye konuşuyor.

Kullandığı dil tasvirî/deskriptif değil, normatif..

Devletten fazla devletçi, kraldan fazla kralcı, sulta sahibinden fazla saltanatçı, diktatörden fazla diktatörcü bir dille konuşuyor.

Sonra da, utanmadan Hz. Muaviye eleştirisi yapıyor.

Yukarıya aldığım cümleyi yazabilmiş birinin, Muaviye r. a.’den bahsetmeye yüzü olamaz!


E-KİTAP: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN DİNDAR MEDYASI

 

https://www.academia.edu/98188836/Laik_Siyasal_Dinsiz_D%C3%BCzenin_Dindar_Medyas%C4%B1


LAİK (SİYASAL DİNSİZ)

DÜZENİN DİNDAR MEDYASI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM:

RASİM ÖZDENÖREN: PUT DA KIRMADI, POT DA KIRMADI, YUMURTA KIRDI, KEYFİNE BAKTI

TARİKATÇILIKTAN LAİKLİK HAVARİLİĞİNE 7

“ŞERİAT İSTEMEZÜK, LAİK (SİYASAL DİNSİZ) MÜSLÜMANLIK İSTERÜK!” 15

RASİM’İN İSLAMSIZ İSLAMCILIK KATAKULLİSİ 28

İSLAMCI ZANNEDİLEN LAİKÇİ ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 38

ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP 41

  

İKİNCİ BÖLÜM:

DİLİ, PAK, KALEMİ KAYPAK: ABDURRAHMAN DİLİPAK

ABDURRAHMAN’DAN TARİKATLAR İÇİN TABUT 48

FETÖ’DEN FARKLARI 52

ŞEYTAN SİZİ DİLİPAK’IN ALLAH DEMESİYLE ALDATMASIN! 58

DİLİPAK TAKSİMİ: HRİSTİYAN’A HOŞGÖRÜ VE HÜSNÜZAN, MÜSLÜMAN’A SUİZAN 63

HANGİ LAFINI DÜZELTELİM Kİ! 67

ABDURRAHMAN’IN DİLİ PAK, GÖNLÜ PASAK 70

ABDURRAHMAN SELEFÎLER’E FRANSIZ 77

BİRBİRİNE DÜŞMAN SANDIKLARIN 80

ABDURRAHMAN, ONUN ADI OLIVER DEĞİL, OLIVIER, SOYADI NORTH DEĞİL, ROY 84

ABDURRAHMAN’IN DİN MİLLİYETÇİLİĞİ ALERJİSİNİN SİNSİ LAİK BOYUTU 89

ABDURRAHMAN TİPİ CEHALETLE BAŞETMEK ZOR 100

DİNİ ALLAH’A HAS KILMAK VE TEKFİRCİLİK 104

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

YANDAŞ MEDYA TARLASININ ‘YAĞ’LI GÜNEBAKANLARI

“HANGİ ŞERİAT”MIŞ 110

AHMETLERİN DERVİŞ OLANI, OLMAYANI 115

HAFİYE AHMET CASUS KOVALIYOR 126

YAHUDİ KAFALILIK 132

PUTA SAYGI DUYAN, PUTPERESTLİĞİN GÜVENCESİ "GÜNCELLENMİŞ" TÜRKİYE MÜSLÜMANLIĞI 141

YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT 150

İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN 159

TEKFİRCİLİK (KÂFİR İLAN ETME), TAHAMMÜLSÜZLÜK, DIŞLAMA.. 165

İHSAN ELİAÇIK TİPİ İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK VE AKPARTİLİ YALÇIN AKDOĞAN’IN İTİRAFI 171

İHSAN ELİAÇIK GİBİLER, HEVALARINA UYAN RİVAYETLERİ HEMEN KABUL EDERLER 176

ÇAKMA EBU ZER’İN LAİKLEŞTİRİLMİŞ MÜSLÜMANLIĞI 182

İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, ve siyasî suikastler 188

DÜCANE’NİN “VERESİYE” KAHRAMANLIĞI 199

TEKFİRCİLİKTE ZİRVE 202

ATALAR (OSMANLICILIK) MEZHEBİ 205

GÂVUR EDEBİYATI (DİN İSTİSMARININ, DİNÎ KAVRAM İSTİSMARI BOYUTU) 213

DÜRÜST OL, ADAM OL, ÇARPITMADAN YAZ! 216

SOSYAL MEDYADAKİ NESEBİ GAYRİ SAHİHLER 222

YENİ ŞAFAK’IN KILIÇLI CÜNEYT TARÇIN’I HEM KORKUYOR HEM DE SAVAŞ İLAN EDİYORMUŞ 227

SEN SADECE YEMDEN SAMANDAN BAHSET, BU KONULARA GİRME! 236

GÜNAHKÂRIN AVUKATI  245

NEDEN BU KADAR NUMARACISINIZ? 250

AKPARTİLİ “MUHAFAZAKÂR”LAR NASIL DELİRMİŞ? 258

PEKİ ALPARSLAN’IN HANGİ GÜNAHINI SEVMİYORSUNUZ? 266

İRFAN, HİKMET, BATINÎ BİLGİ VS. 273

EHL-İ SÜNNET, YARIM HOCALAR VE TEKFİR 278

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN “YANDAŞ” AVUKATI 297

SEN BUNU ERDOĞAN’A SÖYLE, ŞAMPİYON DALKAVUK! 304

AKP’DEKİ KRİPTO KEMALİSTLERE ÜÇ SORU 308

İSMAİL’İN TOPLUMSAL CİNSİYETİ 311

ŞEHRİYE MEZHEBİNİN TALİBAN'A KARŞI ÜRETTİĞİ EN TAZE, EN GÜNCEL ŞEHİRLİ İSLAM 322

 “DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ AJANLAR” 339

ATATÜRKÇÜLÜK FETHULLAH’I YİTİRDİYSE NE GAM, CÜBBELİ GİBİLER VAR, “YANDAŞ”LAR VAR 343

YANDAŞTAN AL HABERİ: ERDOĞAN DİNDARLARI SİSTEME NASIL ENTEGRE ETTİ? 351

AZİZ NESİN KADAR BİLE “MÜSLÜMAN” OLAMAMAK 357

ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN İSLAM’I TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR 360

MEHMED ZAHİD KOTKU OLMAK 381

*

NEDEN BU KADAR NUMARACISINIZ?

 

Yeni Şafak‘ın ukalası İsmail Kılıçarslan, bir yazısında “Yangın var yangın!” diye bağırıyordu.

Yangın, alkol kullanımının gençler arasında artmasıymış.

Peki bunun suçlusu kimmiş?

İsmail ukalasına göre, suçlular, ahlâk yerine fıkıhtan bahseden hocalarmış..

Özellikle “toplumsal yaşam hakkında söz almayan; insanların kendilerini ifade etmesine tahammül etmeyen; günahtan değil günahkârdan nefret edilmesini öneren bir anlayış”ın sahipleriymiş..

Bunlar, “toplumu ıslah etmekle ilgilenmek yerine sadece fıkıhla ilgilenen” kişilermiş; “ahlak vazetmek yerine ‘din elden gidiyor’ vaveylası ile prim yapma” peşindelermiş.

Bu zır cahil edebiyatçı bozuntusu, Türkçe bilmeden şairliğe soyunmuş hadsiz, dinî kavramlara aşinalık kesbetmeden din hakkında saçmalama hakkını kendinde bulabiliyor.

Cehaletinin verdiği cesaretle “ahlak vazetmek”ten söz ediyor. 

Kastın vaaz etmek ise, ahlâk, vaaz edilen birşey değildir, ahlâk vaaz etme diye birşey yoktur.

Yok kastın “vaz’ etmek” ise, bunu yapmak senin ne haddine!

*

Bu ukala şunu da yazmış: 

“Daha geçen gün bir arkadaşım ‘oğlumun televizyonda hiçbir hocayı görmeye tahammülü yok. Hoca görür görmez kanal değiştiriyor’ dedi.”

Benim de tahammülüm yok, ama bunu bahane ederek fıkıh düşmanlığı yapanların kötü niyetli olduklarından da şüphem bulunmuyor.

Ayrıca, o örnek çocuğun magazin dünyasının ünlülerini görmeye tahammülü ve hoşgörüsü sanırım fevkalâdedir.

Sanki ahlâk ile şeriat; ateşle su gibi bir araya gelmeyen, birisi olunca diğeri yok olan, birbirlerine zıt şeylermiş gibi bunların arasını ayıran, sözde ahlâk hesabına Şeriat düşmanlığı yapan, fıkıh düşmanlığını ahlâk savunuculuğu maskesiyle kamufle edip şirin göstermeye çalışan “derin” tasmalı riyakârların bu yaptıklarını sadece soytarılık olarak değerlendirmenin saflık olacağının farkındayım.

*

İsmail ukalasının rahatsız olduğu söylemlere gelince.. Şunlarmış:

“Şu filanca aşırı sapık… Bu filanca kâfir… İslam’ın şahitlik hukukuna göre… Nikâh akdi aslında… Hadislerin ele alınış biçimleri… Sakalın ideal uzunluğu… Bunlar zaten ehli bidat… Kampüsler zaten bilmem ne… İlahiyatların hepsini kapatmak lazım… Deve sidiği… Yanmaz kefen…”

Behey ukala, Türkiye’de hiç mi aşırı sapık ve kâfir yok?!.

İslam’ın şahitlik hukuku diye birşey yok mu?!

Mesela senin birtakım günahları işlediğin ileri sürüldüğünde, “Güvenilir şahit var mı?” diye sormayacak mıyız? Hemen kabul mü edeceğiz?

Hadîslerin nasıl ele alınması gerektiği konusu önemsiz mi?! 

Düzenin hoşuna giden “Vatan sevgisi imandandır” ve “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” türünden uydurmaların hadîs diye nakledilmesine, buna karşılık düzenbazların hoşlanmadığı hadîslerin de Kemalist ilahiyatçılar tarafından bir çırpıda uydurma ilan edilmesine herkes seyirci mi kalmalı?

Nikâh akdinin üç beş dakikada anlatılabilecek şartlarını insanların bilmesi yanlış mıdır?

Mesela, erkeklerin ilk eşlerinden ya da akraba ü taaallukatından gizleyerek Ankara’nın Çukurambar‘ı gibi sosyetik semtlerde ikinci sözde eşle sözde nikâh kıymasının caiz olmadığının bilinmesi gerekmez mi?

Senin, yazında, bütün bu önemli konuların üstüne deve sidiği dökmen ve yanmaz kefen ile onları gömmeye çalışman ile, birisinin ekrana deve sidiği getirmesi arasında bir fark var mıdır?

O ekranda gösteriyor, sen, gazete köşesinde.. Farkı ne?!

*

Bu çapsız, ne yapılması gerektiğini de kendince öğretiyor:

Yahu özelde gençler, genelde bütün toplum kendi dillerince feryat ediyorlar. “Yaralıyız” diyorlar. Hocamız da “dur evladım, önce sana hadislerin nasıl ele alınacağını öğreteyim, o olmadan hiçbir şey yapamazsın” diyor. Yahu önce bir alkolizmden kurtar, önce bir değerli olduğunu hissettir, önce bir derdini dinle, önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret. Şu kabalıktan, şu hoşgörüsüzlükten evvela kendini, ardından bütün toplumu kurtar önce. Sonra zaten o toplum hadisleri nasıl ele alacağını o ahlaki düzgünlük içerisinde kendisi bulacaktır emin ol.

Behey palavracı, ekrana çıkmış adam, oradan, sokaktaki genci alkolden nasıl kurtaracak? Ekrandan seyircilere doğru dönüp tılsımlı sözler mi söyleyecek? Tabiî ki orada yapılacak şey birtakım konularda bilgi vermeye çalışmaktan ibarettir.

Fıkıh hocası ilahiyatta ve ekranda fıkıh değil de alkolle mücadeleyi mi öğretecek?

Bari ilahiyatların fıkıh kürsülerini falan da “alkolle mücadele kürsüsü“ne dönüştürsünler, iş kökünden hallolsun..

Madem bu iş bu kadar önemli, bütün suç fıkıhtan bahseden hocalarda mı? Hocalar, televizyon filmlerinde olduğu gibi ekranlarda ellerinde kadehlerle arz-ı endam ederek millete kötü örnek mi oluyorlar?

Hoca olmayanların alkolle mücadele sorumluluğu hiç yok mu? Herşeyden sadece hocalar mı sorumlu?

*

Mesela, o televizyonlar, mücadele etmeseler bile, “alkollü içki bulanan sahneleri göstermeme” türünden “dolaylı biçimde teşvik etmeme” tavrı sergileseler olmaz mı?

Devlet, içki fabrikalarını kapatma, içkinin teşvik edilmesini yasaklama, içki satanları cezalandırma gibi tedbirler alamaz mı?

Alırsa, işin içine ahlâk yerine fıkıh ve Şeriat girdiği için kötü mü oluyor?

Laik devlet ve “Aziz Atatürkçü” laik iktidar alkolizm bataklığı oluştursun, onun vergi rantından yararlansın, “aptal” hocaları da, o bataklıkta türeyen sivrisineklerle uğraşmak yerine “bataklıksız düzen” fıkhından söz ettikleri için dövelim..

İblis’in, “Bu kadarını ben bile düşünemezdim” diyerek hayretten parmaklarını ısırdığını görür gibiyim.

*

Sonra, “Dur evladım, önce sana hadislerin nasıl ele alınacağını öğreteyim, o olmadan hiçbir şey yapamazsın” diyen bir Allah’ın kulu var mı? Böyle işkembeden atmaya utanmıyor musun?

Dilinden düşürmediğin ahlâk buysa, ahlâksızlık nedir? Nasıl birşeydir?

Behey utanmaz, hem yalan söyleyip, hem de “önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret” demeye utanmamayı nereden nasıl öğrendin, bunun için özel eğitim mi aldın?

Ve sen, bu tür yazılarınla, senden farklı düşünen insanların gıybetini yapmış olmuyor musun?

Sen dedikodu yapınca, abartılı ifadelerle başkalarının sözlerini çarpıtınca, deve sidiğini ağzından düşürmeyince, gıybet değil de hizmet mi etmiş oluyorsun?!

Nezaketin batsın!

*

Sonra, o hocalar kul hakkına girmemeyi öğretmiyorlarsa, onlara neyi nasıl öğretecekleri konusunda yol gösteren sen, aynı şeyi kendi köşende niçin yapmıyorsun?

Mesela, 17-25 Aralık ile kul hakkı arasındaki ilişki konusunda neden şimdiye kadar hiçbir şey yazmadın?

Neden kul hakkı denilince sadece gariban insanlar aklınıza geliyor da, ihale yasasını 16 senede 180 küsur defa değiştirmiş olan iktidarı hiç hatırlamıyorsunuz?

Riskli, değil mi?. Risk almaman gerekiyor. Yandaş medyada sırtını iktidara dayayıp hocalara ahlâk öğütleri vermek, irşad talimatnamesi yayınlamak daha “garantili”..

İşte o ekran hocaları da seninle aynı durumda.. Yanmaz kefen satanla sen, aynı familyadansın..

Aranızda bir fark yok.. O, ekrandan laubalilik yapıyor, sen de gazete köşesinden riyakârlık, ucuz “insanseverlik”, sahte ahlâkçılık..

*

İmdi, senin bu yaptığın da kul hakkına girmiyor mu?

Hoca diye eleştirdiğiniz insanların hakkı, yağma Hasan’ın böreği mi?

Ayrıca, “Allah hakkı” diye birşey yok mu?

Allah’ın kulları üzerindeki hakkını neden hiç hatırlamıyorsunuz?

Neden Allahu Teala’ya şirk koşulması sizin hiç umurunuzda değil?

Neden senin gibi düzenbazlar, daha önce yazdığın bazı yazıların ortaya koyduğu gibi, oldukça kurnaz bir biçimde insanlara Mustafa Kemal sevgisi aşılamaya çalışıyor?

Ve, birileri “Allah hakkı” için konuştuğu zaman siz neden hemen suret-i haktan gelme şeytanlığıyla “Şimdi bunları boş verelim, kul hakkına bakalım” anlamına gelecek söylemlerle onların tavırlarını itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz?

*

Resulullah s.a.s., Mekke‘de, “Önce insanları alkolizmden bir kurtaralım” demedi.

O konulara hiç girmedi.

Önce insanları şirkten kurtarmaya çalıştı.

Ebu Cehil gibi adamların “putlara/heykellere saygı” ile eşdeğer gördükleri toplumsal uzlaşma, barış, birlik ve beraberlik aldatmacasına karşı çıktı.

Ebu Cehil ve adamları Resulullah s.a.s.’e, senin üstadın ve pîrin Hasan Öztürk fırıldağı gibi, şunu söylediler: “Putlara, puta tapma inancına saygı göstereceksin, biz senin Allah’a inanmana saygı gösteriyoruz, sen de bizim puta tapma inancımıza saygı duyacaksın, yoksa çatışma çıkacak, çakışma çıkmamasının tek yolu bu putlarla barışman. Bütün inançlara saygı gösterilmelidir.” 

Resulullah s.a.s. “Önce alkolizmle mücadele edelim” deseydi sorun yoktu. Fakat bu konuya hiç girmedi.

Her inancın saygıya layık olmadığını anlattı. Ayrıca, bu “her inanca saygı” edebiyatından İslam Şeriati’nin, İslam’ın şirkle mücadele tavrının yararlanamamasının şeytanca bir çifte standart olduğunu ortaya koydu..

Ama, başta kimsenin alkolüne laf söylemedi.

Medine’de bile..

Ne zamanki toplumdan şirk kazındı, işte o zaman alkol, bir fıkıh kaidesi, bir Şeriat hükmü olarak, yasaklandı.

*

Behey hokkabaz, önce insanları alkolden kurtarıp sonra dindar hale getirmen mümkün değildir.

Önce insanlara fıkhın ve Şeriat’in önemini anlatacaksın. İnsanlar bunun önemini anlayacak. Sonra da, “Bak, Şeriat alkolü yasaklamış, içme!” diyeceksin.

Sonra, sen neden bu laik-Kemalist devletinden, Tayyip efendinden alkolle ciddi bir biçimde mücadele etmelerini istemiyorsun?

Onlar laiklik adına alkol serbestisini savunsunlar, hocalar da fıkıh ve Şeriat kavramlarını ağızlarına almadan salt alkolle savaş seferberliği başlatsınlar, öyle mi?

*

Fıkıh değil, neyin iman neyin küfür olduğu değil, kul hakkı öğretilmeliymiş..

Peki, müslümanlara gâvur kanunlarının dayatılması kul hakkına girmiyor mu?

Mesela bir müslümana milletvekili vs. olunca Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirilmesi kul hakkının çiğnenmesi değil mi?

Neden bu rejim Allah hakkı diye birşey bilmiyor da, putperestçe bir Atatürk hakkını insanlara dayatıyor, ve siz neden bunu hiç dert etmiyorsunuz?

Senin gibi düzenbazlar neden kul hakkı denilince sadece midelerini hatırlıyorlar? Şeref, haysiyet ve şahsiyet diye birşey neden sizin hiç umurunuzda değil?

Neden bu kadar alçaksınız?


YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

  ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11 Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler F...