bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR

 



İslam ve demokrasi, seküler sosyal bilimlerin kavramsal çerçevelerinden hareketle karşılaştırıldığında varılacak sonuç, ikisinin bağdaşmadığıdır.

Gerçekten de seküler ya da laik insanlar ikisinin bağdaşmadığını öne sürmekte ve tercihlerini demokrasi ya da totalitarizmden yana yapmaktadırlar.

İkisinin bağdaşacağını düşünen müslümanlar bu durumu, sözkonusu çevrelerin İslam’ı iyi bilmemeleri, anlamamaları ya da İslam’a karşı önyargılı olmalarıyla açıklamaya çalışmaktadır.

Oysa şunu görmek gerekir: Şayet Kur’an ve Sünnet’ten hareketle geliştirilmiş bir usul/yöntem, kavramsal çerçeve ve anlayış bizi demokratik hedefler olarak sunulan ilke ve uygulamalara götürüyorsa, İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını ancak o zaman söyleyebiliriz.

Aksi takdirde, İslam’ı iyi bilmemekle suçladığımız muhataplarımız, bizim hem demokrasiyi hem de İslam’ı iyi bilmediğimiz, neyi savunduğumuzdan habersiz olduğumuz sonucuna varacaklar ve haksız da olmayacaklardır.

*

Kullandığımız araçlar, varacağımız noktayı da belirler. Bir gemideysek, varacağımız yer bir limandır, otobüs terminali değil.. Kavramların genetiği de bu şekilde varacakları sonucu kendi içlerinde taşırlar.. Bir kayısı çekirdeğinden ancak bir kayısı ağacı yeşerir, ondan elma ya da ceviz ağacı olmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi tabirinin durumu da budur; o, "kolektif heva ve heves" olarak yeşeren küfrün meyvesidir, ve siyasî ideoloji veya rejim olarak bir nüve/çekirdek halinde savunulurken vaad ettiği şey de ya doğrudan doğruya küfrün hakimiyetidir ya da küfrün hakimiyetine giden yolun ideolojik zeminini oluşturmaktır. 

Burke kavramlar konusunda şunu demektedir:

“... kavramlar nötr ‘aletler’ değildir. Bunlar çoğunlukla, dikkatle irdelenmesi gereken varsayım paketleri içinde gelir.... kavramların --en hafif bir deyişle-- kültür-bağlı olmaları son derece yüksek bir olasılık taşır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 45.)

Evet, kavramlar belirli varsayımların kabulü durumunda anlamlı hale gelir ve belirli bir kültürün bakış açısını yansıtır. Pekçok kavram gerçekte kültür-bağımlıdır, nötr (kültürler ya da dünya görüşleri arasında tarafsız) değildir:

“... özellikle antropoloji alanında yapılan çalışmalar sonunda, modern Batı düşüncesinin en çok kullandığı referans noktalarından biri olan ‘insan doğası’ kavramının içeriğinin büyük oranda kültür bağımlı olduğunun gösterilmesi, tüm insanları içine alan genellemelerin aslında belli bir kültürün içinde anlamlı olan davranış biçimlerinin ve o davranış biçimlerini sembolize eden kavramların etnosentrik bir şekilde diğer kültürlere de dayatılmasından başka bir şey olmadığı sonucunu getirmiştir.”

(Ömer Demir, Bilim Felsefesi, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992, s. 91.)

Benzer şekilde Carr da şunları söyler:

Eşitlik, özgürlük, adalet ya da Doğal Hukuk gibi varsayımsal mutlak kavramların pratik içerikleri dönemden döneme ya da kıtadan kıtaya değişir.” (Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 98.)

Tarih (zaman) ve coğrafya (mekân) boyutlarına işaret eden “dönemden döneme, kıtadan kıtaya değişme” ifadesine dinden dine, medeniyetten medeniyete, kültürden kültüre, ideolojiden ideolojiye kayıtları da eklenebilir.

Eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar evrensel değerler gibi görünse de, muhtevaları evrensel değildir.. Kuzguna yavrusu şahan göründüğü gibi, herkese de kendi “algısı ve anlayışı” evrensel görünür.

Evrensel olan ilkeler, evreni yaratanın ilkeleridir.

*

Hülasa, düşünsel ve teorik açıklamalar gerçekliği her zaman olduğu gibi yansıtmaz, çoğu zaman, benimsenen “paradigmanın / kavramsal çerçevenin / kavramlar paketinin” imkân tanıdığı sonuçları verir:

“Bir dünya görüşünü içkin her paradigma, gerçekliği algılama biçimini belirler. Paradigmadan bağımsız bir düşün-gerçek, teori-olgu ilişkisinden söz edilemez.”

(Ahmet Kara, “Post-modern Epistemolojiler ve Modern Bilim”, Bilgi, Bilim ve İslam-II, haz. Ahmet Tabakoğlu ve Sadık Çelenk, İstanbul: İlmi Neşriyat, 1992, s. 157.)

Poulantzas’ın ifadesiyle, “Her düşünce veya kavram, yalnızca onun temelini oluşturan tüm teorik sorunsal içinde anlamlıdır”. (Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet Sorunu”, Kapitalist Devlet Sorunu, haz. R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, çev. Yasemin Berkman, İstanbul: İletişim Y., 2. b., 1990, s. 20.)

Chalmers da, “kavramların anlamlarını, hiç değilse kısmen, bir teoride oynadıkları rolden aldıkları”nı ifade etmektedir. (Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul: Vadi Y., s. 139.)

Doğal olarak, teoriler için bir “kesin doğruluk”tan söz edilemez ise (Ki tanım gereği edilemez; fizik “yasa”ları da aynı durumdadır), anlamlarını o teorilerden alan kavramlar da zeminini yitirecek, muallakta kalacaktır.

*

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla dilimize çevrilen kitabın yazarı ünlü bilim felsefecisi Kuhn'a göre, bir paradigma, "genel teorik varsayımlar ve [o varsayımlar üzerine kurulu] yasalar" ile (Evet, “yasa”ların da kesin bir doğruluğu yoktur, varsayımların kabulü çerçevesinde doğru görünürler), ve de o yasaların olay ve olgulara uygulanmaları (giydirilmeleri) için belirli bir bilimsel topluluğun üyeleri tarafından benimsenen "teknikler"den oluşur.

Ona göre, olgunlaşmış bir bilim tek bir paradigmaca yönlendirilir ve bu paradigma, yönlendirdiği bilimdeki meşru/anlamlı çalışmanın standartlarını koyar.

Buna karşılık rakip paradigmalar, (egemen paradigmanın meşru/anlamlı saymadığı) farklı soru türlerini meşru veya anlamlı sayarak varlık gösterirler.

Bu paradigmaların standartları da farklılık gösterir.

Mesela gezegenlerin kütleleriyle ilgili sorular Newtoncular için "önemli", Aristocular için anlamsız sorulardır.

Belirli bir ölçüde açıklanamamış bir hareketi Newton "makul" saymış, fakat Kartezyenler tarafından "metafizik" ve hatta "büyü" diye reddedilmiştir, yani standart dışı görülmüştür.

Nedensiz hareket Aristo'ya göre "saçma", Newton'a göre ise "aksiyomatik"tir, başka bir ifadeyle ispata muhtaç olmayan doğrudur, veridir.

Modern mikrofizik içinde "tanımlanabilir" olan çok sayıda olay türü, Newtoncu programa göre, dikkate alınmaması gereken (makul kabul edilmeyen) bir "indeterminizm"i ihtiva etmekteydi.

Bu farklılıkların kaynağı nedir?..

Kuhn’un ifadesiyle şudur: Paradigması hakim konuma gelen egemen/galip ekol, “kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle”, bilgi birikiminin “belli kısımlarına ağırlık vermek” durumundadır. (Bkz. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İstanbul: Alan Y., 3. b., 1991, s. 50.)

Bilgi birikiminin belli kısımlarına ağırlık vermek, diğer kısımlarına karşı kör ve sağır olmak, onları görmezden gelmek ve duymamak demektir.

Evet, maalesef bilimsel teoriler (yani kısaca bilim), “kendine özgü inançlar ve önyargılar” taşır.

Öyle bir inanç ki, Amerikalı kimyager ve zoolog Standen’in ifadesiyle, bilim, öyle olmadığı halde, Hindular’ın ineği gibi kutsal hale getirilmiş durumdadır. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, çev. Burçak Dağıstanlı, İstanbul: Çıdam Y., 1990.)

İşin kötü tarafı, sadece “avam” tabakası değil, birçok (özde cahil) sözde bilim insanı da ona kutsallık atfetmektedir.  

*

Benzer şekilde siyaset bilimci Talcott Parsons da bilimi, “gerçeğe seçmeli bir bilimsel yönelmeler sistemi” diye tanımlar. (Carr, s. 17.)

Bu seçim, bilgi birikiminin bir kısmının seçilmeyip ihmal edilmesi anlamına geliyor.

Bu durumda mutlak bir doğruluk ve geçerlilikten nasıl söz edilebilir ki?!

Mardin’in ifadesiyle, “bugünkü bilim anlayışımız artık bilimsel kuramların ‘mutlak’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini” kabul etmektedir. (Şerif Mardin, İdeoloji, İstanbul: İletişim Y., 3. b., 1995, s. 17.)

Chalmers, bu konuda oldukça kesin konuşur:

“Bilimsel teorilerin isbatlanmış doğru veya muhtemelen doğru olmalarını mümkün kılacak doğru hiçbir yöntem yoktur.... Bilimsel teorilerin kesinkes doğrulanmış veya yanlışlanmış olamayacakları tezini destekleyecek argümanların bazıları, büyük ölçüde felsefi ve mantıki düşüncelere dayanır. Diğer argümanlar bilim tarihinin ve modern bilim teorilerinin detaylı bir analizine dayanmaktadır.” (Chalmers, s. 27.)

Bu gerçeği, 1950’lerde Ord. Prof. Dr. Başgil şu şekilde ifade etmişti:

“Esasen dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, din gibi, bir inanç sistemidir. Şu farkla ki, ilmî inanç tecrübe [deneyim], müşahede [gözlem] ve muhakemeden [akıl yürütmeden] neş’et ettiği halde, dinî inanç sezilerden, hislerimizin akışından ve içimizin yalvarışından teşekkil etmekte; ilim, zekadan; din ve iman, his ve iradeden doğmaktadır.”

(Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, 4. b., İstanbul: Yağmur Y., 1979, s. 63.)

[Mesele tam böyle değil.

Başgil, İslamî ilimlerle fazla meşgul olmamış bulunduğu için meseleyi eksik biliyor.

İmanın his ve iradeyle de ilgisi varsa da, son tahlilde akla dayanır

Bu meseleleri İmam Matüridî Kitabu’t-Tevhîd’inde geniş bir şekilde ele almış ve sonraki devirlerin (Teftâzanî, Seyyid Şerif Cürcanî ve Fahreddin Razî gibi) muhakkik “kelâm” alimleri de derin bir vukuf ve büyük bir yetkinlikle çok daha ayrıntılı ve teferruatlı biçimde tartışmışlardır.]

*

Üzerinde durduğumuz mesele hakkında Wallerstein da şunu demektedir:

“... bilimsel pratik bütün diğer uygulamalar gibi toplumsal olarak biçimleniyordu ve dolayısıyla nesnel veya tarafsız telakki edilemezdi.... Böylece evrenseli [evrensellik iddiasını] ‘nispileştirme’ ve bilim uygulayıcılarını yönlendiren saikleri bulma arayışına girdiler.”

(Immanuel Wallerstein, “Sosyal Bilim Nereye Gidiyor?”, Tarih Risaleleri, ed. ve çev. Mustafa Özel, İstanbul: İz Y., 1995, s. 254.)

Konuyla ilgili olarak Carr şunları söyler:

“... bilim adamları artık eskiden olduğu gibi, doğanın yasaları hakkında konuşmaya fazla istekli değildirler. Günlük hayatımızı etkileyen bilimin yasaları denilen şeyler, aslında eğilim gösteren önermelerdir; bunlar, başka herşey değişmeden kalırsa ya da laboratuvar koşullarında ne olacağını söylerler. Somut durumlarda ne olacağını önceden bildirebileceklerini kendileri de ileri sürmezler.... Çağdaş fizik teorilerinin olan olayların ihtimalleriyle ilgilendiği söyleniyor. Bilim, bugün tümevarımın aklî olarak ancak ihtimaller ya da akla uygun inanışlara götürebileceğini hatırlamaya daha çok eğilimlidir....” (Carr, s. 81.)

Carr’ın bu sözleri, Doç. Nurettin Topçu’nun (ve Prof. Necmettin Erbakan gibi kimi meşhurların) hocası Nakşbendî şeyhi Abdülaziz Bekkine rh. a.’in “İlmin görevi ihtimalleri hesaplamaktır” şeklindeki sözünü akla getirmektedir.

*

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, siyaset biliminde benimsenen yaklaşımların “doğrudan ya da dolaylı olarak belli bir dünya görüşünü de içermekte” olduğunu söyleyen Saybaşılı’ya hak vermek gerektiği inkâr edilemez biçimde ortaya çıkar. (Bkz. Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Ankara: Doruk Y., 1999, s. 91.)

Demokrasizm başlı başına bir dünya görüşüdür ve onun bilimsellikle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Duverger’nin şu sözleri, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Toplum bilimlerinin az-gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir ögesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha arttırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiç bir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanansa egemen ideolojiden beslenendir. Çünkü, egemen ideoloji en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha ‘nesnel’ görünür. Bu konuda; ‘Tarafsız bilimin öncülerinin ... sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?’ diyen Stanley Hoffman’ın bu sözünü hatırlatmak yerinde olur. Böyle bir durumun tekeli de Birleşik Devletler’e ait değildir.”

(Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul: Varlık Y., 1982, s. 21-22.)

ABD’deki sözde tarafsız bilimin öncülerinin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmeleri bir dereceye kadar normal karşılanabilir ve “hayatın olağan akışı”na uygun görülebilir; peki, müslüman olduğunu, düşüncesinin Kur’an ve Sünnet temeli üzerinde şekillendiğini söyleyenlerin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmelerini nasıl yorumlamak gerekiyor?

*

Ne yazık ki FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve hatta eski Milli Görüşçü AK Partililer (ekseriyet itibariyle) bu durumda.

Bediüzzaman’ın talebesi olduklarını söyleyenlerin bir bölümü de bu çığırtkanlar arasında yer alıyor.

Çığırtkanlık zincirinin son halkalarından birini ise, kurdukları Sağduyu Partisi ile bu hizmetkârlık kervanına gecikmeli biçimde katılmış olan İskenderpaşacılar (ya da Hakyolcular) oluşturuyor.

Böylelerine, uyanmaları için nasıl seslenmek gerekiyor?.. “Quo vadis?” mi demeliyiz, yoksa “Eyne tezhebûn?” mu?

*

Demokrasizm ideolojisine (laik demokrasiye, siyasal dinsiz halkçılığa) teslim olan sözde müslümanlık (Ki özde küfürdür), “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi” talebini “İslamcılık ideolojisi” diyerek reddediyor.

Kedi, yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

Kinci değil kindarım, emekçi değil emektarım” demek suretiyle zahmetsiz ve emeksiz “emekli” olmak isteyen açıkgöz üçkâğıtçılara rastlanmıyor, çünkü kimse bu numaraları yemez. Fakat, aynı akıl yürütüş ve mantıkla “İslamcı değil müslümanım, dinci değil dindarım” diyen istismarcı sahtekârlar alkışlanıyorlar.

Çünkü Türkiye’deki laik (siyasal dinsiz) “düzen” böyle müslümanımsılar istiyor.. Laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasını bu “İslamsız müslümanlık”ta görüyor.

*

Bundan 12 yıl önce, 2012’de medyada bir İslamcılık tartışması patlak vermişti.

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) Zaman gazetesi bu tartışmada başı çekiyordu.. İslamcılığı yerden yere vuruyorlardı.

Fakat AK Partililer ve (Saadet Partili) Milli Görüşçüler onlardan geri kalmadılar.. Her ne kadar FETÖ halay başı idiyse de, diğerleri de Anadolu irfanı folklor ekibinin oynak ve kıvrak üyeleri olarak, bu çılgınca naralar atarak kan ter içinde hoplayıp zıplama işinde FETÖ’yü yalnız bırakmadılar.

Temel Karamollaoğlu’nun Saadetçiler adına “İslamcı değilim müslümanım” diye konuşmasına o camiadan bir tepki geldiğine şahit olamadık.

AK Parti yandaşı ve yancısı yazar çizer taifesi de İslamcı olmadığını ilan etmek için sıraya girdi.

(Mesela AK Parti’nin gözde yazarlarından birinin Yeni Şafak gazetesinin 12 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayınlanan yazısının başlığı şöyleydi: “Neden İslâmcı değilim?”

Cevabı basit, onun ve diğerlerinin İslamcı olmamalarının ardındaki temel etken şu: Dünyalıklarının yolunda gitmesi için Batılılar’a ve onun yerli-milli derin acentalarına şirin görünmeye ve yaranmaya ihtiyaçları var.

Fakat bunu söylemelerini sağlayacak bir açık yüreklilik ve dürüstlüğe sahip değiller.)


DEVLET EGEMENLİĞİNİN, ÇAĞDAŞ BATI EMPERYALİZMİNİN MÜDAHALE ARACI (YA DA SİLAHI) DEMOKRASİZM KARŞISINDAKİ SAVUNMASIZLIK VE ÇARESİZLİĞİ

 



Bir Arap atasözü, “İnsanlar meliklerinin (devlet başkanlarının, reislerinin, yöneticilerinin) dini üzeredirler” der.

Bu söze İbn Haldun da Mukaddime’sinde atıfta bulunmaktadır.

Bu, iki anlamda böyledir: Birincisi, “din”, bugünün Türkiye halkının zannettiği gibi salt “religion”a karşılık gelmez.. İnsanın benimsediği ve gönüllü biçimde tabi olduğu, uyguladığı, tazimde bulunup aziz tuttuğu yasalar manzumesi, “din” demektir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Din” maddesi.)

İkincisi, insanlarda kendilerine maddeten ya da manen üstün gelen kişileri taklit etme gibi bir eğilim mevcuttur.. Öncü sosyologlardan Gabriel Tarde’nin “Toplum, taklittir” şeklindeki sözü meşhurdur.. İbn Haldun da benzer bir yaklaşıma sahiptir.

Bu, uluslararası alanda da böyledir.. Geri kalmış olan ya da geri kaldıklarını düşünenler, kendilerinden ileri ya da güçlü olanları taklit ederler.

Bu, ideolojik açıdan da böyle.

Ahmet Öncü, İbn Haldun’un sıradan insanın yöneticinin dinini izleyeceği görüşü, Marx’ın ‘her dönemin hakim ideolojisi, o dönemin hakim sınıflarının ideolojisidir’ iddiasını hatırlatıyor” derken önemli bir noktaya parmak basıyor. (Bkz. Ahmet Öncü, Sosyoloji ya da Tarih: İbn-i Haldun ve Mukaddime Üzerine Bir Deneme, Ankara: Öteki Yayınevi, 1993, s. 55.)

*

Demokratizm ideolojisinin dünya genelinde sahip olduğu tartışılmazlık ve dokunulmazlık işte bu gerçeklikten kaynaklanıyor.

Batılı efendilerinin demokratizmi yücelttiklerini, sorgulanamaz bir “dogma” katına yükselttiklerini gören (aşağılık duygusuyla malul) geri kalmışlar “Biz de demokrasiye inanıyoruz, biz de, biz de” diyerek tezahürat yapmayı ilerlemenin ve insandan sayılıp kaale alınmanın ön şartı kabul ediyorlar.

Geri kalmış (özellikle de “zihniyet bağımsızlığı” açısından geri kalmış) toplumlardaki bu “özsaygısızlık” ve “özgüvensizlik”, Batılılar’ın sadece ekonomik emperyalizminin değil, siyasal ve kültürel emperyalizminin de sigortası durumunda.

*

Ve bu sadece ideolojik alanla da sınırlı değil.

Uluslararası ilişkiler tasavvur ve teorilerinden başlayıp etik/ahlâkî alana kadar uzanmakta.. Keyman’ın şu tespitleri önem taşıyor:

“... uluslararası ilişkiler kuramı güçlü bir şekilde Batı kökenli rasyonalist bir evrenselci bakış açısından türetildiği sürece de, Öteki’nin kendisini Batı evrenselciliğinden bağımsız olarak, yani kendi kültürel özelliği içersinde ve kendi tarihini sahiplenerek sunulabileceği ‘etik alan’ da o kadar daralır.... geçmişte ve bugün hala söz konusu olan gündem; bir yandan kültürler arası farklılıkları ve benzerlikleri keşfetmek için Öteki kültürleri egemen bilimsel söylemin içine yerleştirmek (ki bu Batı evrenselliğinin yeniden üretilmesidir), diğer yandan da, tarihsel gelişmenin rotasını ilerleme olarak tanımlamak ve bu ilerlemenin temel taşıyıcı gücü rolünü modern Batılı kimliğe vermek olmuştur.

“Bu ikili gündem çerçevesinde sorulacak pratik bir soru, Batı dışı kültürleri ve yaşamları ‘nesnel ve ampirik bir öge’ olarak tanımlamanın kültürel farklılıkları anlamaya ne kadar yardımcı olduğudur. Böyle bir tanımlama Foucault’nun dilinde modernist rejimin, Derrida’nın dilinde ‘Batılı logo-merkezciliğin’, ya da Gramsci’nin dilinde ‘hegemonya’nın özü olduğundan, bu sorunun yanıtı uluslararası ilişkiler kuramının Oteki’ni anlamadaki yetersizliğidir. Daha da önemlisi, bu kuramın farklı kültürleri ve kimlikleri ‘ötekileştirmesi’ ve modern kimliği tarihi okumada ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmesidir....”

(E. Fuat Keyman, “Farklılığa Direnmek: Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Öteki’ Sorunu”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, der. F. Keyman, M. Mutman ve M. Yeğenoğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1996, s. 72.)

*

Keyman’ın dikkat çektiği çarpıklık ve anormallik sadece uluslararası ilişkiler kuramı (ya da disiplini) için söz konusu değil elbette.

Bu kriz siyaset bilim için de, iktisat teorisi/kuramı için de, hatta ilahiyat öğretileri için de geçerli.

Kenneth Waltz “kuram”ı (Ki bilim, son tahlilde kuram demektir) şöyle tasvir eder:

“Herhangi bir alandaki sonsuz sayıda malzeme sonsuz sayıda farklı biçimde düzenlenebilir. Bir kuram bazı faktörlerin diğerlerinden daha önemli olduklarını belirtir [ve önemsiz görülenleri gözardı eder] ve bunların arasındaki ilişkileri özgülleştirir. Gerçekte ise her şey her şeyle ilgilidir ve bir alan diğerlerinden ayrılamaz.... Kuramlar konusundaki sorun bir alanın diğerlerinden ayrılmasının gerçekçi olup olmadığı değil, yararlı olup olmadığıdır. Ve yararlılık, kuramın açıklama ve tahmin yürütme gücüyle yargılanır.”

(William E. Connoly, Kimlik ve Farklılık-Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri, çev. Ferma Lekesizalın, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 73.)

Benzer ifadeleri Burke, “gerçekliği anlamak amacıyla onu basitleştiren düşünsel bir yapı” şeklinde tanımladığı “model” kavramı için kullanır:

“Tıpkı bir harita gibi, onun da [modelin de] yararlılığı, gerçekliğin bazı öğelerini büsbütün göz ardı etmesine dayanmaktadır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994, s. 26-27.)

İnsanlıkla ilgili olay ve olgular (her ne kadar onların ortaya çıkması sayısız faktöre bağlı olsa da) gerçekte teklik ve bütünlük gösterdiği, sosyal bilimler onları kendi bakış açılarına ve ilgi alanlarına göre parçalayıp öznel bir zaviyeden yansıttıkları için, uluslararası ilişkiler disiplininde görülen çarpıklıkların muadillerinin ya da benzerlerinin diğer bilim dallarında da yaşanıyor olması gayet tabiîdir.

*

Nitekim, ilahiyat alanındaki tartışmalarda oryantalist söyleme (adı konulmadan, kaşla göz arasında el çabukluğuyla) evrensellik atfedilirken, İslam’ın doğrularına tarihsellik (yani evrensellik yoksunluğu) izafe edilmektedir.

İslam, “öteki din” olarak egemen oryantalist “bilimsel” söylemin içine “tarihsel” olarak yerleştirilmekte ve böylece oryantalist söylemin evrenselliği (evrensellik iddiası) tartışmasız bir ‘veri’ olarak yeniden üretilmektedir.

Bir başka deyişle, oryantalist söylem Doğu’yu, Batı kültürünün değer ve kurumlarını ters çevirerek tanımlamakta, böylece Batı’nın siyaset, din ve halk kültürüyle ilgili “önyargılar”ı, “bilim”in (başlangıç noktası durumundaki) evrensel ilkelerine dönüştürülmektedir.

Öyle ki, el-Azmeh’in ifadesiyle, “İslami olarak belirlenmiş şeyler, Batı’daki şeylerin bir tersine çevrilmesidir”. (Aziz el-Azmeh, “Oryantalizmin Eklemlenmesi”, Oyantalistler ve İslamiyatçılar-Oryantalist İdeolojinin Eleştirisi, ed. Asaf Hüseyin, Robert Olson ve Cemil Kureşi, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, t.y., s. 251).

Böylece Batı’ya ait düşünce ve kurumlar birer norm haline getirilmektedir. Burke’nin dile getirdiği gibi, Batılı bilginler “çoğu kez Batı’ya öteki kültürlerin ayrılık gösterdiği norm gözüyle bakmışlardır”. (Burke, s. 25.)

*

Bu egemen oryantalist “bilimsel” söylemi benimseyerek Batılı efendilerinin bilimsellik sofrasından ziftlenme onuruna erişmek isteyen yerli beslemelerin, kendilerini “tarihsellik” gulu gulu dansına (oryantalistleri bile şaşırtacak ölçüde) coşkulu biçimde kaptırmaları şaşırtıcı değildir.

Bu beslemelerin kendilerini “aydınlanmış birer Batılı” gibi görmeye ihtiyaçları vardır, çünkü Doğulu olmak, sırtta taşınması mümkün olmayan ağır bir utanç kaynağıdır:

“Buna göre, Foucault’nun bilgi analizi perspektifiyle, Oryantalizmi, bireylerin tasnif edildiği tiplemeler yaratan bir söylem olarak ele alabiliriz: enerjik Batılı birey, şehvete düşkün Doğulu bireye; rasyonel Batılı, tahmin edilemez Doğuluya; kibar beyaz, gaddar sarı insana karşıdır.”

(Bryan S. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, çev. Ahmet Demirhan, İstanbul: İnsan Yayınları, 1991, s. 119.)

Sanki Epstein Adası Batı’da değil, Doğu’dadır, ve sanki her türden LGBT sapkınlığının dünya genelinde sözcülüğünü ve avukatlığını yapan Batı değil Doğu’dur.

Ve de sanki hayvanca sınırsız ve kontrol dışı nikâhsız beraberlik furyası Batı’da değil Doğu’da başlamıştır.

*

Evet, Batılılar İslam’ın insanlığa sunduğu çözümlerin (mesajının) tarihsel (belli bir tarihe özgü) olduğunu söylerken, kendi “düzen”lerini dolaylı olarak (örtük biçimde, hissettirmeden, doğruluğu kendiliğinden belli bir aksiyom imişcesine) evrensel (tarih ve coğrafya üstü) olarak tanımlamış oluyorlar.

Benlik (Self) ile Öteki (the Other) arasında birbirlerini anlama bakımından bir ikizlik ilişkisi olduğunu söyleyen (Herşey zıddıyla kaimdir) Claude Levi-Strauss’a atıfta bulunan Keyman şunları söylüyor:

“Benliğin Öteki’nin ikizi olarak anlaşılması yeni bir şey olmasa da, Levi Strauss’un uyarısını ciddiye almak konusundaki başarısızlık henüz çözülmemiştir ve uluslararası ilişkiler kuramı da bu bağlamda istisna değildir. Bunu anlamanın bir yolu Öteki’ne yaklaşmak konusundaki genel eğilimler üzerinde durmaktır.... Öteki, hakkında ampirik bilgi toplanarak anlaşılabilecek bir nesne olarak görülür. Buradaki amaç, Öteki’ni onun hakkında sözde nesnel ve gerçeklere dayalı olan bilgiler sağlayarak açıklamaktır.... modern (Batılı) olanla geleneksel (Doğulu) olan arasında kurulan modernizasyoncu iki kutuplu görüşü niteleyen özcülüğün bir sonucu olarak, Öteki ne olduğundan çok ne olmadığıyla tanımlanır.... Batı dışı kimliklere rasyonel ve düşünen bir özne olarak tanımlanan modern Benlik kategorisiyle yaklaşılır ve Öteki modern olmayan olarak tanımlanır.” (Keyman, s. 75-76.)

Böylece genel olarak Doğu, özel olarak da İslam dünyası, modernleştirilmesi yani çağla buluşturulması gereken bir coğrafya olarak işaretlenir.

Hülasa ‘öteki’, ne olduğuyla değil, (Batı norm kabul edilerek) ne olmadığıyla tanımlanır: Çağdışıdır, geridir, ilkeldir, demokrasiden mahrumdur, evrensellikten uzak kalmasına yol açan bir tarihsellikte debelenmektedir, bilimsellikle ilgisizdir, uygarlaştırılması gerekendir.

Yapılan şey, Burke’nin ifadesiyle tam da şudur:

“Spencer’daki ‘geleneksel toplum’ da, Marx’taki ‘feodal toplum’ da esas itibarıyla tortusal kategorilerdir; sunduğu, ‘modern’ ya da ‘kapitalist’ toplumun belli başlı niteliklerini tersine çevirmekten ibaret kalan ayna görüntüsü dünyalarıdır. ‘Endüstri öncesi’, ‘siyaset öncesi’, hatta ‘mantık öncesi’ gibi terimlerin kullanılması, bu açıdan son derece aydınlatıcıdır. Oysa, böyle tersine çevirmelerle gerçekçi çözümlemeler yapılamaz.” (Burke, s. 142.)

*

Bu, “öteki”nin kendine özgü varlığının reddedilmesi anlamına gelmektedir. ‘Öteki’ üretilen, inşa edilen bir gölge varlıktır:

“O, modern’in evrensel meşruluğunun sağlanması amacıyla ‘modern olmayan’ şeklinde üretilir.” (Keyman, s. 78-81.)

Aynı zamanda bu, Althusser’in ifadesiyle, “bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla hayali ilişkiler” kurulması anlamına gelmektedir. (Burke, s. 93.)

Bir başka ifadeyle, Batı’nın “bilimsel” söylemi gerçekte bir hayal pazarlamacılığıdır.. Müşteri bulmasının nedeni ise, Batı dışı toplumlardaki (yenilmişlikten kaynaklanan) aşağılık duygusu, özsaygı ve özgüven eksikliğidir.

Batı’nın modernleşmişlik/uygarlaşmışlık tasmasını taşımak suretiyle ‘öteki’ olmaktan kurtulmaya heveslenen yerli beslemelerin acı acı inlemelerinin nedeni, içlerindeki böylesi marazların (erken teşhis eksikliğinden dolayı) tedavi kabul etmez noktaya gelmiş olmasıdır.

*

Bazı yazarlar benzer tespitleri “öteki” yerine “dışlaştırma” tabirini kullanarak yapmaktadırlar.

Mesela Balibar, “modern bir uluslarüstü Avrupalı ya da Batılı kimliği kavramının oluşturulması”nın, sömürgeciliğin mirası olan sürekli bir “dışlaştırma” sayesinde gerçekleştiğini söyler.

Öyle ki, “farklı tabiyetlerden/uyruklardan (İngiliz, Fransız, Hollandalı, Portekiz vb.) sömürgeci kastlar, bir “uygarlığı vahşilere karşı savunma hedefi” icat etmişler, onun meşruiyetini tekid için de yanına, uydurdukları “ ‘beyaz’ üstünlüğü düşüncesini” eklemişlerdir. (Etienne Balibar, “Irkçılık ve Milliyetçilik”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Metis Yayınları, 2. b., 1995, s. 57.)

Sömürgecilikle bu “tanımlama” işlemi arasındaki ilişkiye daha önce Montesquieu da dikkat çekmiş, zencilerin “aşağı” oldukları tezinin, onların beyazlar tarafından sömürülmelerinin haklı kılınmasına ve meşrulaştırılmasına yaradığını dile getirmiştir. (Maurice Duverger, Politikaya Giriş, çev. Samih Tiryakioğlu, İstanbul: Varlık, 1964, s. 32.)

*

Uluslararası ilişkiler kuramının (disiplininin) Avrupa-merkezciliğinin kendisini farklı kimliklerin “ötekileştirilmesi”nde gösterdiğini belirten I. B. Neumann ve J. M. Welsh, “öteki”nin “kimliği”nin başta gelen özelliği olarak “barbarlığın” (uygarlıktan uzaklığın ya da geri kalmışlık ve ilkelliğin) gösterildiğine dikkat çekmektedirler. Onlara göre Avrupalı kimliğin inşası “Avrupalılığın ‘barbarlıktan’ dışsal farklılaşmasına bağlı”dır. (Keyman, s. 85-86.)

Kullanılan kavramlar farklı olsa da, temeldeki mantık aynıdır: Bir dizi iki kutupluluk aracılığıyla çözümleme yapma denemesi.. Böylece önümüze uygar-barbar, ileri-geri, modern-geleneksel, Doğu-Batı, merkez-çevre gibi karşıt kutuplar gelmektedir.

Ancak bu kutuplaştırıcı yaklaşım, incelenen bloklar arasındaki farklılıkların (elma ile armudu toplama kabilinden) gözardı edilmesi sonucunu vermektedir. Keyman’ın ifadesiyle “Birinci ve İkinci Dünyalar kendi özellikleriyle tanımlanırken, Üçüncü Dünya, kendisini oluşturan toplumların kültürel ve tarihsel yapılarına hiçbir göndermede bulunulmadan, dışardan bir bakışla tanımlanır”. (Keyman, s. 101.)

*

Gerçekte bu kutuplar arasında var olduğu öne sürülen farklılıklar da, onların her birinin kendi içinde yekparelik taşıdığı düşüncesi de büyük ölçüde kurgu ürünüdür, realitenin/olgunun kendisi değildir. Eric Hobsbawm “geleneğin icadı”ndan söz ederken bu kurgusallığa dikkat çekmektedir. (Burke, s. 2.)

Benzer şekilde Mazzini de uygarlık kelimesinin “geçen yüzyılın Fransız zihniyeti tarafından yaratılmış” olduğuna dikkat çekmiştir (Bkz. Lucien Febvre, Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1995, s. 12).

Dolayısıyla uygarlık, Fransız zihniyetinde somutlaşan Batılı anlayışın tekelinde olan birşeydir.. Aynı şekilde (kerameti ve tartışılmaz yüceliği kendisinden menkul olan) demokrasi ve insan hakları söylemleri de “Fransız zihniyeti”nin tapulu malıdır. Modernlik de aynı durumdadır:

“Sonuçta yapılan yalnızca modern olmayan toplumlar arasındaki farklılıkların tipolojik bir yapı olarak geleneksel olana indirgenmeleri değil, geleneksel olanın var oluş koşullarının da modern olana göre belirlenmesidir.” (Keyman, s. 86.)

*

Bu kutuplaştırma şablonu, objektif/nesnel bir değerlendirme yapılmasını imkânsız hale getirmektedir.

Mesela bir ülkedeki bir politik kararın demokratikliğinin temel ölçütü, onun hangi coğrafyada gerçekleşmiş olduğu ya da kimler tarafından gerçekleştirildiği hususu olabilmektedir.

Somutlaştırmak gerekirse, belirli bir karar ABD, İngiltere ya da İsrail’de alınmışsa, o, “tanım” gereği demokratiktir.

Yine, ABD liderliğindeki NATO’nun Afganistan’da yaptıkları da “tanım” gereği demokrasi ile çelişmez.. İsrail’in Gazze’de yaptıkları için de aynısı geçerlidir.

Fakat benzer şeyleri Saddam ya da Kaddafi gibi biri yaparsa, daha küçük çapta bile olsalar, onlar demokrasi ile çelişirler.

 *

Böylece “dil” ile oynanmakta, kelimelere amaca göre ve eylemi meşrulaştıracak şekilde anlam yüklenmekte ve duruma göre kavram icat edilmektedir.

Mesela, Chomsky’nin belirttiği gibi, İsrail’in Filistinliler’e karşı yaptıkları “misilleme, karşı-terörizm veya negatif geri-besleme”, Filistinliler’in işgalci İsrail’e karşı yaptıkları ise “terör”dür. (Noam Chomsky, Korsanlar ve İmparatorlar - Gerçek Dünyada Uluslararası Terörizm, çev. Fatma Ünsal, İstanbul: Akademi Yayınları, 1991, s. 109.)

Chomsky şunu da söylemektedir:

“İsrailliler’in Filistin’de yaptıkları terörizmin ‘misilleme’, bazen “önleyici taarruz”, çok nadiren de olsa ‘herhangi bir ülkenin bu tür sıkıntılı şartlarda düşebileceği nadir zorbalıklarda bulunması’ olarak değerlendirilebilmesi için bir yeni dil ve tarih uydurulmuştur.” (Chomsky, s. 34.)

*

Bunun devletler hukukuyla ilgili bir örneğini, Cynthia Weber’in dikkat çektiği üzere, “egemenlik” ile ”müdahale” kavramları arasındaki karşıtlık ilişkisinin, (tanımlar üzerinde oynanarak) yeniden düzenlenmesi oluşturmaktadır.

Weber, ABD Başkan Wilson’ın bir tasarrufunu örnek gösterir. O, bir yandan (halkların kendi “kader”ini belirlemesi ilkesi çerçevesinde) herhangi bir ülkeye dışardan müdahale edilmesini reddederken, diğer yandan, savaş halinde olmayan Meksika’ya asker gönderebilmiştir.

Weber, bu eylemin meşrulaştırılması için yapılan şeyin, müdahale kavramının yeniden tanımlanması olduğunu belirtir.

Bundan egemenlik kavramı da payını almış, egemenlik Meksika devleti ya da yönetimi ile değil, Meksika halkı ile özdeşleştirilmiştir. (Bkz. Necati Polat, “Post-Yapısalcı Yaklaşımlar”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 278-279.)

Bundan dolayı Weber şu soruyu yöneltir:

“Kendinden, ya da işlev itibariyle, bir gönderilenden [kastedilen şeyden, açık bir anlamdan] yoksun oldukları düşünülürse, [bir devlete ait] egemenlik ile [o devlete yönelik dış] müdahale arasındaki sınır ortadan kaldırılabilir mi?” (Polat, s. 280.)

*

Bu kavram kargaşasının ardındaki etkeni, Ashley ve Walker’a göre, egemenlik sözcüğünün ideolojik kullanımı oluşturmaktadır.

Egemenlik doğrudan devlet kurumuyla ilişkili olduğu için Weber, ideolojik (ya da siyasal) nitelikteki bu anlam kaymasını dikkate alarak, “Devlet, gönderileni (referent) bulunmayan bir im’dir” demek gerektiğini öne sürmüştür.  (Polat, s. 277.).

Bu, devlet kelimesinin de kavram kargaşasına kurban gitmesi, devletten neyin anlaşılması gerektiği konusunda “efradını cami, ağyarını mani” bir tanımın kalmaması anlamına gelmektir.  

Ancak, devlet diye bir oluşum ya da kurum var olduğuna göre, bir “im” mevcut demektir. Eralp’a göre, “Doğru olan, devleti gönderileni bulunmayan değil, sürekli değişen ve yenilenen dinamik bir im olarak görmektir”:

“Nitekim D. Campbell’e göre, devletin ontolojik bir statüsü bulunmamaktadır ve statüsü zamansal ve mekansal olarak dış politika pratikleriyle kurulmaktadır.”

(Atila Eralp, “Uluslarası İlişkiler Disiplininin Oluşumu: İdealizm- Realizm Tartışması”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 256.)

*

Bu, devletin “itibarî” bir kavram olmasından kaynaklanmaktadır.

Realitede devlet diye birşey mevcut değildir, mevcut olan, yönetici sınıf, ülke ve halktır.

Buna karşılık. modernlik eleştirisini yine modernitenin (daha doğrusu Batı’nın) ürettiği modern-geleneksel karşıtlığı içinde geleneksel (ya da “modernlik karşıtı”) olarak tanımlanmayı kabullenerek sürdürenler, bunu yapmakla “kendilerini ötekileştirmek”te olmaları nedeniyle, bir yandan modern söylemin (kendileri üzerindeki) egemenliğini kurarken, diğer yandan da modern devleti mutlak bir veri ve olgu haline getirmektedirler.

Bunun tipik örneği Ali Bulaç’ın modern ulus-devleti tanımlamasında kendisini göstermektedir.

Ona göre, “Modern devlet bireyin iç dünyasını olduğu kadar, toplumsal bütün alanları da fethetme başarısını gösterdi”. (Ali Bulaç, Modern Ulus Devlet, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 22.)

*

Batı’yla mücadelenin asıl eksenini onun zihniyeti ve söylemleriyle mücadele oluşturur.

Askerî, siyasal ve ekonomik mücadele ancak bu temel üzerinde yükselmesi durumunda bir anlam ifade eder.

Aksi takdirde Türkiye’nin İstiklal Harbi sonrasında yaşadığı savrulmaya benzer bir şaşkınlığın tekerrür etmesi ve Stockholm sendromunun uluslararası versiyonunun tekrar tekrar yaşanması engellenemez. 

Aynı şey demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar için de geçerlidir.

*

Bunları külliyen bir tarafa atıp görmezden gelmek ve (saf ve pür) İslamî bir dil kullanmak, Şeriat’i merkeze alan bir söylem inşa etmek gerekir.

Ne var ki günümüzde böylesi bir ilkeli ve tutarlı tavrı benimseyenler (Ki uluslararası siyaset alanında bunu bugün Afganistan İslam Emirliği sergilemektedir) sayıca çok azlar.

Genelde postmodernist söylemin, ve buna bağlı olarak bazen de, septisizmden (şüphecilikten) başka bir şey olmayan agnostisizmin (bilinemezciliğin) tuzağına düşülmektedir.

Demokrasi, ataerkillik, erkek egemenliği, toplumsal cinsiyet, kadın-erkek eşitliği, özgürlük, insan hakları vs. türünden ithal kavram ve kuramlar etrafında geliştirilen söylemler, Türkiye’de özellikle kendisini dindar kabul eden kesimin zihniyet dünyasını tarumar hatta zîr ü zeber eylemiş durumdadır.

Bunun siyasal alandaki uç örneğini (diğer partiler de onu pek aratmamakla birlikte) AK Parti adlı seyyar kıbleli siyasal hareket oluşturuyor.

Gelecekte tarihçiler AK Partililerin neyi savunduğunu ortaya koymak istediklerinde muhtemelen işin içinden çıkamayacaklar, ve “Bunlar, Erdoğan’ın birbirini tutmayan lafları yüzünden sürekli çark etmek zorunda kaldıkları için zihinsel omurgaları zarar görüp çarpıklaşmış bir topluluktu” demek zorunda kalacaklar.


KOMPLO “TEORİ”Sİ DEĞİL, İSTİHBARAT “YASA”SI: ÜMİT ÖZDAĞ OPERASYONUNUN ŞİFRELERİ

(SİYASET, SAVAŞ VE KOMPLO)




























Bu yazı son cumhurbaşkanlığı seçimine, Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’na ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a dairdir.

Erdoğan’ın Altılı Masa’yı nasıl alt ettiğine ve bu süreçte Ümit Özdağ’ın oynadığı istihbaratçılara özgü role ilişkindir.

*

Önce teori ve yasa kavramları üzerinde duralım.

Aslında doğa bilimlerinde yasa diye birşey yoktur. Hepsi teoridir. (Sosyal bilimlerde de öyle)

Yasa diye “inanılan” tespitlerin kesin doğru olduklarını söylemek mantıken mümkün değildir.

Bunun nedeni, gözlem ve deneylerden hareketle yapılan ve yasa adı verilen çıkarımların tümevarım yöntemiyle yapılmış genellemeler olmasıdır.

Kesin olan sadece o gözlemlerle elde edilen doğruudan bilgidir. Fakat onlardan hareketle yapılan çıkarımın bir kesinliği yoktur. (Mesela ağaçtan düşen elmanın düşmesiyle ilgili gözlem kesindir, fakat düşmenin mekanizmasıyla ilgili "açıklama modeli" ya da kuram kesin değildir.)

Fakat dilerseniz kurama inanabilir, iman edebilirsiniz.

Ki bugün (epistemolojiden, bilim felsefesinden, mantık biliminden habersiz olan) herkesin durumu budur, körlemesine inanmaktadırlar.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik kitabında ifade ettiği gibi, son tahlilde bilim de, (din gibi) bir inanç sistemidir.

Aradaki farkın kavramsal çerçeve farklılığı olduğunu söylemek mümkündür.

Mesela, modern fiziğe göre, yağmurun yağması, yağmur damlalarının düşmesi, yerçekimi olgusu sayesinde olur. (Yani olay yerçekimi diye bir kavramla açıklanır, mesela melek kavramı kullanılmaz.)

Peki, yerçekimi (gravitasyon) nedir?..

Aslında, içi boş bir adlandırmadan ibarettir.

Newton, nesneler arası hareketin kendince bir matematiksel formülünü vermişti, fakat yerçekiminin nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir şey söylememişti. 

Söyleyememişti.

Meşhur fizikçi Feynman, bu hususu şöyle açıklıyor:

… Başlangıçta Newton, teorisi konusunda sorgulanmıştı: “Ama bu birşey ifade etmiyor; bize birşey anlatmıyor.” O da “Size nasıl hareket ettiğini söylüyor; bu yeterli olmalı. Ben de size nasıl hareket ettiğini söyledim, neden öyle olduğunu değil” yanıtını vermişti.

(Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, çev. Nermin Arık, 2. b., Ankara: TÜBİTAK, 1995, s. 35)

Kısacası, ortada sadece bir matematiksel formül var, yerçekiminin (Feynman’ın tabiriyle) mekanizması hakkında ise, Newton da dahil, hiç kimsenin birşey bildiği yok.

Yine Feynman’ı dinleyelim:

“Newton’dan bugüne kadar hiç kimse bu yasanın gerisinde yatan, matematiksel mekanizma yerine geçebilecek … sonuçları bazı olaylarla çelişmeyen teorik bir anlatım bulmayı başaramamıştır.”

(Feynman, s. 37)

Evet, çelişen bazı olaylar var.

Feynman şunu da söylemektedir: 

“… eğer kuantum teorisi doğru ise yerçekiminde de parçacık gibi davranan bir tür dalga olması gerekir; bu parçacıklara graviton diyoruz. Eğer buna inanyorsanız yerçekimi deyip geçebilirsiniz.”

(Feynman, s. 177.)

Bu alıntıda olduğu gibi “Eğer kuantum teorisi doğru ise” demek gerekiyor. Çünkü herhangi bir teorinin gerçekten doğru olduğunu söylemek “bilimsel” olarak mümkün değildir.

Evet, parçacık kuramına (parçacık gibi davranan dalga kuramına) inanıyor ya da inanmıyor olabilirsiniz. Çünkü, bilim de aslında inanç meselesi..

İsterseniz, ne olduğunu bilmediğiniz, nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir fikrinizin bulunmadığı bir yerçekimi kavramına (içi boş adlandırmaya, takılmış isme) inanmayı (gökten gelmiş vahiy gibi iman etmeyi) sürdürebilirsiniz.

Ancak, fizikçiler öyle yapmıyorlar, sorgusuz sualsiz inanmak yerine, kendi yöntemleri çerçevesinde makul bir izah tarzı bulmaya çalışıyorlar. Teorilerini sürekli sorguluyor ve yeniliyorlar.

O yüzden, Stephen Hawking şöyle demektedir:

“Klasik kuram artık, evrenin iyi bir betimlemesi değildir. O halde evrenin ilk aşamalarını tartışırken kütlesel çekimin [yerçekiminin] tanecik kuramı kullanılmalıdır.”

(Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev. Sabit Say ve Murat Uraz, İstanbul: Milliyet, 1998, s. 173-4.)

Olay sadece sihirli değnekvari çekim (yerçekimi) ise, tanecikten bahsetmemek gerekir, fakat durum öyle değil.

Tanecik kuramının (teorisinin) kullanılması gerekiyor. (Evet, teori; yasa değil.. Olayı açıklamak için “teori içinde teori” icat etmek icap ediyor.)

Tanecik teorisinin (tanecik gibi davranan dalga teorisinin) kullanılması neden gerekiyor peki?..

Sebebi, gözlemlerden ulaşılan veriler (Evet, işin sabit olan kısmı, gözlemler.. Mesela gelgit olayının kendisi kesindir, onunla ilgili “açıklama model”i ise “kesin doğru” olduğunu ispatlayamayacağımız bir teoriden ibarettir):

… Bu olasılıkların hiçbiri gözlemlerimizle uyuşmuyor…. Evrenin nasıl başladığının anlaşılması için çekimin tanecik kuramı kullanılmalıdır.

(Hawking, s. 189.)

Yani gözlemlerinizden hareketle bir kuram geliştiriyorsunuz, fakat yeni gözlemler, diktiğiniz bu kuram gömleğine sığmıyor, onu yırtıp parçalıyor.

Bir teoriyi (kuramı) kurtarmak için başka bir kuramla onu desteklemek zorunda kalıyorsunuz. Fakat sonuçta o da kuram, “kesin doğru” olduğunu söyleyebileceğiniz bir "yasa" değil.

Peki, tanecik kuramı çerçevesinde yerçekimini gerçekleştirdiğini varsayacağımız bu (dalga gibi davranan, kanatlı melekleri hatırlatan) tanecikler ya da parçacıklar, nasıl birşeydir?

İşte bu noktada fizik, metafiziğe (fizikötesine) dönüşmeye başlıyor. Meleklere imanla yerçekimine iman arasında bir fark kalmıyor.

Sadece yerçekimini sağlayan (ve dalga gibi davranan) taneciklerin değil, modern fizikte sözü edilen pekçok parçacığın, melekler gibi gözlemlenemeyen, sadece var oldukları sezilen şeyler oldukları kabul ediliyor.

Hawking, şöyle diyor:

“Kapatma ilkesinin kuvark ya da gluonların yalın biçimde gözlemlenmesine izin vermemesi, kuvark ve gluon parçacıkları kavramının tümünü biraz fizikötesi yapıyor.”

(Hawking, s. 102.)

Bu tür parçacıkların özelliği ise (kurama göre) şu:

… Bunlar, güneşin çekim kuvvetini taşıyan parçacıklar gibi sezilgen parçacıklardır: gerçek parçacıklardan farklı olarak parçacık detektörü ile doğrudan algılanamazlar.

(Hawking, s. 141.)

Yani, mantık aynı.. Ha (kanatlı) melek demişsiniz, ha (dalga gibi davranan) parçacık.. Melekler de doğrudan algılanamıyor, bunlar da..

Ama olayı izah için (ve de bilimin karizmasını çizdirmemek için) bu parçacığın varlığına "inanmak" zorundasınız.

Modern fizikçilere göre, gözlemlediğimiz olayları izah için, bunların varlığına inanmamız gerekiyor.

Yoksa boşlukta kalıyoruz.

Bir başkası da bu izahı meleklerle yapıyor.

Peki bu yerçekimini sağlayan parçacıkları zihnimizde nasıl canlandırabiliriz? Canlandırabilir miyiz?

Hawking’in cevabı şöyle:

“Çekim alanına tanecik gözlükleri arkasından bakarsak, iki madde parçacığı arasındaki çekim kuvvetinin graviton denen 2-dönmeli bir parçacık tarafından taşındığını zihnimizde canlandırabiliriz…. Dünya ile güneş arasındaki çekim kuvveti, bu iki cismi oluşturan parçacıkların aralarında graviton değiş tokuşu olarak görülebilir. Değiş tokuş edilen parçacıklar gerçek olmamalarına karşın ölçülebilir bir etki yaratırlar, dünyanın güneş çevresinde dönmesine neden olurlar. Gerçek gravitonlar [tanecikler] klasik fizikçi deyimiyle çekim alanlarının doğururlar. Bunlar o kadar zayıftır ki henüz algılanamamışlardır.”

(Hawking, s. 98.)

Yani yerçekimini yapan gravitonlar, tıpkı melekler gibi, tarafımızdan algılanamıyorlar.

Ama madem ki Güneş ile Dünya birbirini çekiyor (Daha doğrusu birbirini bırakıp gitmiyor), bunu yapan birşeylerin olması gerekiyor.

Yine, gelgit diye birşey varsa onun da bir sebebi olmalı.. Üzümü gören tilkinin ağzının sulanması gibi Ay'ı görünce duruşuna çekidüzen verip başını dikerek kabaran denizin böyle yapmasının ardındaki etken ne?

Son beste, bunların hepsinin (dalga gibi davranan) parçacıkların başının altından çıktığını söylüyor. 

Ancak, gözlemle değil sezgi ile var olduklarına hükmettiğimiz bu tanecik ya da parçacıklarla ilgili teori de, bütün sorulara cevap vermiyor.

Hatta, meseleyi bütünüyle gayb (metafizik) haline getiriyor.

Hawking’in ifadesiyle, ortaya şu sonuç çıkıyor:

“Tanecik mekaniğinin ortaya çıkışıyla, olayların tam bir doğrulukla bilinmeyeceğini, her zaman bir miktar belirsizlik bulunacağını anlar olduk. İstenirse, belirsizlik içindeki bu gelişigüzellik Tanrı‘dan bilinebilir.”

(Hawking, s. 210.)

Yani iş dönüp dolaşıp yine Tanrı'ya (Allahu Teala'ya) geliyor.

Hawking’in ifadesiyle, durum şu:

 “… tanecik mekaniğinin belirsizlik ilkesinin [olayları] kestirme gücümüze getirdiği sınırlamadır. Bunu ortadan kaldırmamızın hiçbir yolu yok…. İkincisi, kuramın denklemlerini, çok basit durumlar dışında, tam olarak çözemememiz gerçeğinden kaynaklanıyor. [Daha önceki] Newton’un kütlesel çekim kuramında bile, üç cismin devinimini tam olarak hesaplayamıyoruz; cisimlerin sayısı ve kuramın karmaşıklığıyla zorluk daha da artıyor.”

(Hawking, s. 213.)

Bütün bunlardan hareketle varılan son hüküm ise şu:

“… kuramlar kanıtlanamayacağı için gerçekten doğru kuramı bulduğumuzdan hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama kuram matematik açıdan tutarlı ve gözlemlere uyan kestirimler veriyorsa, aradığımız kuram olduğuna akla uygun ölçülerde inanabiliriz.”

(Hawking, s. 212.)

Böylece, başladığımız noktaya dönmüş olduk: Bilim de, sonuçta, bir inanç sistemidir.

Feynman şöyle diyor:

"… çekim yasasının söz ettiğimiz diğer bazı yasalarla ortak özelliklerini vurgulamak istiyorum. İlk olarak, ifade ediliş tarzı matematikseldir; diğerleri de öyledir. İkincisi, tam doğru değildir. Einstein onu değiştirmek zorunda kaldı; yine de tam doğru olmadığını biliyoruz…. Bunlar bütün diğer yasalarımız için de geçerlidir; hiçbiri tam doğru değildir."

(Feynman, s. 30)

Peki, madem öyle, teori ya da kuram, ne işe yarar?

Yine Hawking’i dinleyelim:

"… bir kuramı, evrenin ya da onun sınırlı bir parçasının modeli ve gözlemlerimizi bu modeldeki niceliklere bağlayan [zihinde oluşturulmuş] kurallar takımı olarak tanımlayacağım. Kuramın varlığı yalnızca aklımızın içindedir ve başkaca hiçbir gerçekliği (herhangi bir anlamda) yoktur." 

(Hawking, s. 26.)

Daha kısa bir anlatımla:

"… bilimsel bir kuram, yalnızca gözlemlerimizi betimleyebilmek için kurduğumuz matematiksel bir modeldir: salt kafamızda vardır."

(Hawking, s. 181.)

Kısacası, gözlemlenen nesne ve olaylar, vardır, mevcuttur, onların gerisinde olduğu düşünülen doğa yasaları ise, gerçekte yoktur. 

Kafanızdan uydurduğunuz, kesin doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiniz “inanç”lardır.

Feynman’la noktayı koyalım:

“Bu, bilimin kesin olmadığı anlamına gelmektedir…. Eğer daha önce bilimin çok kesin olduğunu düşündüyseniz, siz hata yaptınız.”

(Feynman, s. 84-5.)

*

İsteyenler bu meseleleri Kemal Sunal’ın oğlu Ali’nin Güldür Güldür skeçlerinden öğrenmeyi deneyebilirler.

Herhangi birşey öğrenemeseler de zihin konforları bozulmaz, rahat ederler.

Modern bilimle aydınlanmış olmanın hazzını yaşarlar.

Ronald David Laing diye birinin şöyle bir sözü var:

Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz, bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir."

İlk cümle yanlış, ikincisi doğru.

Salak olduğunu bilmeden bilim hakkında skeçler hazırlayan ve bu mevzuları gerçekten bilenleri sarakaya alanların mutluluğuna gıpta etmemek mümkün değil.

Üstelik, salaklıkları para ve şöhretle de ödüllendiriliyor.

İşin acı tarafı ise şu: Türkiye’de akademisyenlerin çoğu da söz konusu tiyatro kumpanyası boşboğazlarından daha donanımlı değiller.

Sözde bilim adamı olarak vatana millete hizmet ediyorlar, fakat önemli bir bölümü “bilim”in gerçekte ne olduğundan bile habersiz salak durumundalar.

Fakat, mutlular.. Mutlu olmalarını sağlayacak salaklık, Allah vergisi olarak onlarda hadsiz hesapsız.

Yahya Kemal haklı:

“Yalnız duyan yaşar” sözü, derler ki, doğrudur.

“Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur. 

*

Siyasetin (ve de istihbaratçılığın) teori ve yasalarına gelelim.

Nasıl bir doğa bilimcisi gözlemlenen olay ve nesnelerden hareketle onların ardındaki etkenlere (mekanizmalara) ulaşmaya çalışıyorsa, siyasette de bir gözlemlenen olaylar ve şahıslar, bir de bunlara ilişkin “kuram”lar söz konusudur.

Bu kuramlara bazıları komplo teorisi, bazıları da yasa gözüyle bakarlar.

Gerçekten de siyasal gelişmeler ve politikacılar hakkında yapılan analizlerin bazıları baştan sona (kara ve gri propaganda eksenli) komplo teorisi durumundadır, fakat bazıları da müşahhas verilerden hareketle bilimsel bir bakış açısıyla yapılmış değerlendirmelerdir. Öte yandan, evrim ve izafiyet gibi hususlara dair teorilere "evrim teorisi, izafiyet teorisi" vs. denildiği gibi, komplolara ilişkin açıklamalara da komplo(nun) teorisi demek uygun düşer. Bu açıdan bakıldığında komplo teorisi (kendisi komplo olan teori) ile komplonun teorisi (komploya dair teori) arasında da ayrım yapmak gerekir.

General Clausewitz'in "Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır" (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln) şeklindeki sözü meşhurdur. Siyaset bazen açık çatışma ve savaşla, bazen de "komplo"lar (yalan, hile, dolap, aldatma, tuzak, kuyu kazma, şantaj, satın alma, suikast, sabotaj, provokasyon, ajitasyon, yüze gülüp arkadan hançerleme) ile devam eder..

Siyaset elbette her zaman komplo değildir, fakat komplosuz siyaset de (özellikle çağımızda) hemen hemen yok gibidir. 

Eski çağlarda istisnaî bir durum olan komplolar, istihbarat faaliyetlerinin ileri düzeyde kurumsallaştığı geçen asırdan beri istisna olmaktan çıkıp kural haline gelmiştir.

*

Son cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan’ın nasıl kazandığı sorusuna cevap vermeyi, olayı kısmen de olsa aydınlatacak bir "açıklama modeli" bulmayı denemeye kalkışsak neler söyleyebiliriz?..

Önce şu hususun altını çizelim: Erdoğan tecrübeli bir siyasetçi.. Gençliğinden beri bu işlerin içinde.. Siyasetin içinde pişmiş, bu işin kurdu olmuş.. Ayrıca Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş..

Bildiği şeylerden biri şu: Seçimler döneminde ortamıın biraz gerilmesi, kaçacak oyları çekecek bir yerçekimi mekanizmasının oluşturulması, bırakıp gidecek unsurların gözlerinin korkutulması gerekiyor.

2002, 2007, 2011 ve 2014 seçimlerini Türkiye’deki kutuplaşma ve askerî darbe korkusunun gölgesinde (fazla bir çaba sarfetmeden) kolayca kazanabildi.

2000’li yıllardaki Cumhuriyet mitinglerini, 2013’deki Gezi Parkı tantanasını, CHP ile ortak hareket eden MHP’nin 2014’teki saldırgan üslubunu hatırlayın..

*

15 Temmuz’dan sonra ise durum değişmeye başladı.

Bir defa, Erdoğan’ın MİT’e ve TSK’ya tamamen hakim konuma geldiği düşünülmeye başlandı. Eski "mağdur, hakkı yenen ya da yenmeye çalışılan" Erdoğan yoktu artık.

İkincisi, Kılıçdaroğlu, selefleri gibi “Laiklik elden gidiyor, Atam sen kalk da  ben yatam” tarzı bir siyaset yürütmüyordu.

Muhafazakâr kesime karşı yumuşak ve uzlaşmacı bir üslup kullanıyordu.

Bu sayede İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını AKP’nin elinden almayı başarmıştı.

Ayrıca, son cumhurbaşkanlığı seçiminde Saadet Partisi’ni ve eski AKP’li Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ı yanına çekmeyi sağlayacak bir yerçekimi hattı oluşturmuştu.

Dolayısıyla muhafazakâr tabanı “CHP gelecek, canınıza okuyacak” diye korkutmak zorlaşmıştı.

Erdoğan’ın seçimi kazanması için gereken gerilim ortamı oluşmuyordu.

*

Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nu karşılaştırdığımız zaman şunu görüyoruz: Erdoğan Kılıçdaroğlu'nun suya götürür susuz getirir.. Kaçın kurrası!..

Siyasetin ayak oyunlarını daha iyi (çok iyi) biliyor.. Tam bir siyaset canbazı..

Ayrıca Erdoğan, Kılıçdaroğlu ile eşit şartlarda yarışmıyordu, seçime girerken daha avantajlıydı.. Çünkü devletin başındaydı.. MİT, kendisinin emrindeydi.

Derin devletin artık Erdoğan’ın emri altında olduğunu (veya “Erdoğan – derin devlet konsorsiyumu”nun kurulduğunu) iddia edenler de var.

Türkiye’de derin devlet dediğimiz yapının ve (emekçisi ve emeklisi ile) MİT’çilerin, psikolojik savaşın da, algı operasyonunun da, provokasyonun da ustası oldukları bir gerçek.

Ortamın nasıl “gerileceğini” çok iyi biliyorlar.

28 Şubat öncesinden örnek verelim..

Erbakan çok ihtiyatlı davranıyordu.. Fakat derin devletçiler iki ayrı yapı icat ederek irtica tehdidini gündemde tutmayı ve bunun faturasını Erbakan'a çıkarmayı başardılar.

Bu yapılardan biri, domuz bağı cinayetleriyle ünlenen (sözde) Hizbullah’tı.. (Özde "hizbu derin devlet".)

İkincisi ise “uçkurist” Müslüm Gündüz’ün “şeyhliğini” yaptığı gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatıydı..

Erbakan istediği kadar ihtiyatlı olsun.. Türk tipi demokraside derin devlet için çareler tükenmiyordu.

Derinlerin parası da elemanı da boldu.

*

Gelelim son cumhurbaşkanlığı seçimine..

Seçim filmindeki gerilim ve korku öğesi eksikliği Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sayesinde giderildi.

Ümit Özdağ istihbarat konulu kitapları da bulunan bir adam.. Uzmanlık alanı istihbaratçılık, gizli servisler..

İstihbaratçılığı, ajanlığı, sağ gösterip sol vurmayı, psikolojik savaş tekniklerini, algı operasyonu numaralarını, propaganda hilelerini ve de “vatana ve millete istihbaratçı tuzak ve oyunlarıyla, katakulli ve dolaplarıyla hizmet”in "önemini ve değerini" bilmeyen, bukalemunvari "istihbaratçı ahlâkı"nı özümseyemeyen, içine sindiremeyen, rahat yalan söylemeyi meslekî yetkinlik değil de düşük karakterlilik kabul eden bir adamı, gizli servis senaryolarında baş rolü üstlenmeye veya figüran olmaya razı etmek zor olabilir, fakat Ümit Özdağ gibi birinin, teorik bilgisini pratiğe aktarma fırsatı yakalamaktan keyif alması beklenir.

Soru şu: (Kılıçdaroğlu’nun yol açmaktan özenle sakındığı, uzak durduğu) "Erdoğan’ı seçtirecek bir gerilimi üretme"si görevi, derin yapılar tarafından Ümit Özdağ’a verilmiş olabilir mi?

Nasıl sözde Hizbullah'ın sabıkası ve Aczimendeburiliğin sorumluluğu Erbakan’ın sırtına yüklendiyse, Ümit Özdağ’ın skandal boyutlarındaki Atatürkçü, laikçi, cumhuriyetçi, kavgacı, anti-ümmetçi sansasyonel çıkışlarının, milletteki CHP korkusunun depreşmesine yol açacağı hesaplanmış olabilir mi?

Seçimin ikinci turunda Özdağ’ın Altılı Masa’ya yanaşması, bu istihbarat uzmanının ve başında bulunduğu prefabrik tabela partisinin kademe kademe, aheste aheste, yavaş yavaş Altılı Masa'ya monte edilmesi bir tesadüf müydü?

Aynı Özdağ'ın seçimlerden önce Kılıçdaroğlu ile yapmış oldukları gizli anlaşmayı ancak istihbaratçılardan beklenebilecek kıvrak bir manevra ile CHP Kongresi’nin arefesinde açıklaması, böylece Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatının bitmesine sebep olması da bir tesadüf mü?

*

Evet, doğa bilimleri söz konusu olduğunda bir gözlemlenen olay ve nesneler, bir de onlardan hareketle oluşturulan kuramlar (Ki bazen yasa diye adlandırılırlar) bahis mevzuu olur.

Siyaset alanında da salt olayları gözlemlemek, “Şu gün şöyle oldu, bugün böyle oldu, falanca şöyle dedi, filanca böyle yaptı” demek yeterli değildir.

Perde arkasına, mantıksız görünen gelgit ve zikzaklara ışık tutacak kuramlarınızın, açıklama modellerinizin, teorik yaklaşımlarınızın bulunması önem taşır.

Öncelikle şu gerçeğin hep akılda tutulması gerekir: Siyasetin yerçekimi yasasında devlet en büyük çekim merkezidir. Pekçok siyasetçi (derini ve yüzeyseliyle) onun etrafında döner, onun etkisi altındadır.

Dünya’daki gelgit olayının Ay’ın (görünmeyen) çekimi ile açıklanmasına benzer şekilde, siyasetteki bazı gelgitlerin de, (ortada görünmeyen) derin devletin ve gizli servisin çekim etkisi ile birlikte düşünülmesi bazen zorunluluk haline gelir. Derin yerçekiminin bir parametre olarak denkleme dahil edilmesi, pekçok karanlık ve muğlak noktanın anlaşılır hale gelmesini sağlar.

Bu çekim, parçacıklarla (paracıklarla) mı oluyor, kuru kuruya beleş mi ortaya çıkıyor, yoksa algılarımızın ulaşamadığı başka bir mekanizma mı mevcut, o konuda kesin bir sonuca varmak zordur.

Fakat siyaset söz konusu olduğunda devletin derininin ve yüzeyselinin, ve de istihbarat teşkilatlarının (çekim diye adlandırılabilecek olan) etkisini görmezden gelmek saflık olur.

Hatta, Kemal Sunal’ın oğlunun eğlence programı gibi platformlarda bu tür konulara girilmemesi de, başka bazı konulara ise özel olarak girilmesi de bu etkiden bağımsız düşünülemez.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."