Taliban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taliban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TİYATRODA YENİ PERDE: FİLİSTİN VE SURİYE'Yİ KURTARAN SELANİKLİ MUSTAFA, BU DEFA İSTANBUL'U KURTARMAK ÜZERE TRENE ATLAR

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 16

 

Bir önceki bölümde demiştik ki, Lozan’da sadece Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan toprakları değil, İslam, millî ve manevî değerler ve Hilafet de feda edildi.

Lozan Antlaşması, sadece metninde yer alan ifadelerden hareketle değerlendirme konusu yapılamaz.

Onu anlamak için şu dört hususun ayrıntılı bir şekilde analiz edilmesi gerekir:

Birincisi, Selanikli Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a geldiği (ve aynı zamanda İstanbul’un düşmanlar tarafından işgal edildiği gün olan) 13 Kasım 1918’den İstanbul’dan ayrıldığı 16 Mayıs 1919’a kadar olan altı ay üç gün zarfında Osmanlı’nın payitahtında çevirdiği dolap ve dümenlerin, özellikle İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla olan açık ve gizli görüşmelerinin masaya yatırılması gerekiyor.

İkincisi, İngilizler’in İstiklal Harbi sırasında izledikleri politika ve attıkları adımların, görünüşteki söylemler değil, yol açtığı sonuçlar açısından incelenmesi önem taşıyor.

Üçüncüsü, Selanikli’nin İstiklal Harbi sırasında attığı adımların, gizli ve açık beyanlarının oluşturduğu büyük resmin ne söylediğinin anlaşılması icab ediyor.

Dördüncüsü, Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan ve adına Atatürk ilke ve inkılapları denilen (gerçekte İngiliz ilke ve inkılapları olan) yenilikler ile, izlenen yeni dış politikanın Lozan’la bir ilişkisinin bulunup bulunmadığının araştırılması  gerekiyor.

*

Şunu açıkça söylemek gerekiyor: Lozan Antlaşması’nın temellerine ilk harç, Pera Palas’ta İngiliz komutanlar ile Selanikli Mustafa arasında gerçekleşen görüşmeler sırasında atılmıştır.

Hatta belki de Halep’te..

Halep’te teslim olduğu İngiliz generali Henry Macandrew’le görüşmesi sırasında..

General Henry John Milnes Macandrew, daha önce teslim alınan binlerce, onbinlerce Türk askerinin aksine Selanikli’yi niçin bırakmış, gitmesine müsaade etmişti?

Aralarında nasıl bir konuşma geçmişti?

*

Selanikli Mustafa’nın bu şekilde serbest bırakılması hadisesi bana, CIA’in taşeronu sözde Şeriatçı DAEŞ (IŞİD) örgütünü kuran Ebubekir Bağdadî soytarısının macerasını hatırlattı..

1971 doğumlu bu soytarı, Irak’ta basit bir imamdı.

2003’teki Amerikan işgalinden bir yıl sonra birçok Iraklı gibi hapse girdi.. Hapisten çıktıktan sonra artık radikal bir adamdı..

Buraya dikkat.. Hapishaneler, istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) birtakım vaatlerle eleman devşirdikleri birer ajan serasıdır.

Nitekim, Türkiye’de de son MİT yasasında, MİT’çilere mahkumlarla diledikleri gibi görüşme izni verilmiş bulunuyor. (Bunu zaten yapıyorlardı da, yasa şemsiyesi altına alındı.)

Sizce bir istihbaratçı bir mahkumla niçin görüşür?

Ebubekir Bağdadî denilen soytarı niçin hapisten çıkarıldı ve önü açıldı?.. 

Niçin palazlanıp büyümesine göz yumuldu?

*

Yakın zamanda Afganistan’a gidip İçişleri Bakanı Siracüddin Hakkanî de dahil olmak üzere birçok yetkiliyle görüşen bir tandığımın anlattığına göre, Amerikalılar bu DAEŞ’i Afganistan’da da Taliban’a karşı kullanmışlar..

Taliban ile DAEŞ arasındaki çatışmalar sırasında Amerikan helikopterlerinin gelip bunları kurtardığı oluyormuş. (Tıpkı PKK’lılar gibi.)

Bazen de, sözde DAEŞ’lileri tutuklama görüntüsü altında, Taliban’ın karşısında savunmasız kaldıkları zamanlarda onları koruma altına alıyorlarmış.

*

Biz, Selanikli Mustafa Atatürk’e dönelim..

Mehmet Hasan Bulut imzalı önemli bir kitap var: İngiliz Derviş.

Kitabın adının devamı da var: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert.

Kitabın internetteki tanıtımında şu ifadeler yer alıyor:

“Bu kitap, Türkiye’nin yakın tarihindeki hemen hemen her hadisede yer almasına rağmen adına kitaplarda pek rastlamadığımız İngiliz casus Aubrey Herbert’ın hayatını anlatıyor. İttihat ve Terakki liderlerinin ve Lawrence ve Mark Sykes gibi meşhur casusların yakın dostu Aubrey Herbert, Mustafa Kemal’i de evinde misafir etmiş İngiliz bir aristokrat. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunda büyük rolü var; fakat hep perde arkasında kalmayı tercih etmiş. Araştırmacı yazar Mehmet Hasan Bulut, bizim için bu perdeyi aralıyor.

İstihbaratçı Aubrey Herbert aynı zamanda bir subay..

Çanakkale Savaşı’na da katılmıştı.. Çanakkale anılarını Türkçe’ye tercume etmiştim ve “Devler Ülkesinde Devler Savaşı” adıyla yayınlanmıştı.

Evet, İttihat ve Terakki subaylarının yakın dostuydu..

Mesela Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde yurtdışına kaçan Talat Paşa’yı Berlin’de ziyaret etmeyi ihmal etmemiştir.

İmdi, bu istihbaratçının Selanikli Mustafa’yı evinde misafir etmiş olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

*

Kısacası, Selanikli Mustafa’nın İngiliz istihbaratı ile olan ilişkilerinin kökleri derin..

İlişkisi İstanbul’da, Mütareke döneminde gizli görüşmeler yaptığı (İngiliz gizli servisinin İstanbul şefi) Rahip Frew (Fro) ile yaptığı gizli saklı, başbaşa görüşmelerle başlamış değil.

*

Her neyse.. Biz, Selanikli’nin Halep’te İngilizler'e teslim olup serbest bırakılması hadisesine dönelim.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kitapla ilgili bir tanıtım yazısında şu ifadeler yer alıyor:

'19 MAYIS 1919 EFSANESİ'NE BİR DE BURADAN BAKIN! / Hüseyin Yağmur

Bugünlerde bir aziz dostumun tavsiyesi üzerine, Mehmet Hasan Bulut tarafından kaleme alınan ve İngiliz Ajan Aubrey Herbert’in Ortadoğu ve Balkanlarda yaptığı çalışmaları anlatan İngiliz Derviş* isimli kitabı okuyorum.

… Kitabın en önemli özelliği, dönemle ilgili Türk halkının okullarda okuduğu, resmi kaynaklarda yer alan ve resmi tarihçiler tarafından yazılan ‘pagan ezberi’ bilgiler yerine, İngiliz, Amerikalı, Fransız gibi yabancılar tarafından o günün Türkiye'si ve o günün Türkiye'nin kurucu kahramanları ile ilgili yazılmış gerçek bilgilerden ibaret  olması…,

Kitabı okurken özellikle 340. sayfasından itibaren ‘19 Mayıs 1919 Efsanesi’  bilgilerini tebessümle izletecek bilgiler karşıma çıktı. Bu bilgileri bugün  sizlerle paylaşmak istedim:

(…..) Yıldırım Orduları komutanı olarak ricat ederek Halep'e çekilen Mustafa Kemal, Halep'in 40 mil dışında kamp kurdu. Buraya bir kaç gün sonra gelen General Macandrew'a kendisi teslim oldu (Bulut, 2019: 344-345).

(…..) Gelen emir üzerine  General Macandrew, Mustafa Kemal'i serbest bıraktı ve Onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu'ya Geçen Mustafa Kemal, Adana'da kısa bir mola verdikten sonra*(1) 13 Kasım'da işgal altındaki İstanbul'a döndü.

(…..) Halep’ten gelen Mustafa Kemal, annesinin (Beşiktaş) Akaretler’de evi olmasına rağmen İngilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palas'a yerleşti, Mustafa Kemal, ertesi gün Daily Mail gazetesinin muhabiri ve arkadaşı George Ward Price ile buluştu. Mustafa Kemal, George Ward Price’a, “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi. ve kendisini İngilizlerin Karadeniz ordusunun başındaki Korgeneral Harrington ile görüştürmesini istedi. …

Sultan, Anadolu'da silahları teslim alınmamış orduları ve İstanbul'un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. İstanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu'ya geçemezdi. İstese bile İngilizler buna müsaade etmeyecekti. ,,,

Sultan, 22 Kasım'da Mustafa Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona “Ordu'nun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler. Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu. Ertesi hafta Yıldız Sarayı'nda tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya göndermeye karar verdi (Bulut, 2019: 348).

(…..) (Batılı Filozof) Makyavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşayamaya alışkın devletler ele geçirildiğinde  elde tutmanın 3 yolu vardır: İlki, onları ortadan kaldırmak. İkincisi, gidip orada yerleşip oturmak. Üçüncüsü, vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunları ile yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o Devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti, başka yollara müracaat etmek yerine, kendi halkı ile idare ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.

Bu yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişinin halkın gözünde nasıl büyütüleceklerini  ise şu şekilde izah ediyordu: Çoğu kişi akıllı bir hükümdarın fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icab ettiğini düşünür.

O zaman kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı, New Europa grubu harekete geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, İngiltere başvekili Lloyd George ve Yunanistan başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu'ya asker çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti,

Bunun üzerine İngiltere başvekili Lloyd George, Mustafa Kemal'in muayene olduğu Rothschild Hastanesi'nin Başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa başvekili Clemenceau, İtalya başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson, Paris'te Yunanlıların Anadolu'ya çıkışı üzerinde anlaştılar. Yunan ordusunun çıkışından evvel, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar Anadolu'da işgallere giriştiler.

Anadolu'nun her yerinde peş peşe müdafaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi İttihatçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda Mustafa Kemal'in reklamı yapılmaya başlanmıştı, Anadolu artık halaskar kurtarıcı Mustafa Kemal'in gelişini bekliyordu (Bulut,2019: 352-353).

(…..) Yakın Doğu Yardım cemiyetinim mensuplarından gazeteci William T.Ellis,  Mustafa Kemal Samsun'a çıkmadan bir ay önce New York Herald gazetesinde çıkan makalesinin sonunda Türkiye'nin son yıllarını şöyle anlatmıştı: Dünyanın bu köşesi yine karışıklık içerisinde. Yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor. Selanik'in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı? (Bulut, 2019: 357-358).

(…..) Bu arada Fransız ihtilaline ve Napolyon'a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun'a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya gitmişti. (Bulut,2019:359). (Bu yol, günümüzde Havza Belediyesi tarafından ‘Kurtuluş  Yolu’ olarak ilan edilmiş durumdadır/Yazarın Notu)

Velhasılıkelam, yazarın değerli araştırmasını şöyle özetleyebiliriz: Bir ilçenin kaymakamı ile bir köyün muhtarı bir plan dahilinde köy halkını ikiye bölüp önce savaştırsa, sonra barıştırsa, köylülerin bu planı ruhu bile duymayabilir. Hatta birer şükran abidesi olarak kaymakamın heykelini ilçe merkezine, muhtarın heykelini köy meydanına dikebilirler.

Ortadoğu ve Afrika’daki ülkelerin 1. Dünya Savaşı ve kolonyal dönem sonrası umumen kaderleri bu anlamda tecelli etmiştir. Özellikle Afrika ülkelerinin en büyük meydanları kolonyal dönem valilerinin devasa heykelleri ile süslüdür. 

İLAVE NOTLAR:

*1) Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’te İngilizler tarafından serbest bırakılmasının ardından ülkenin kurtuluşu için bulduğu çözümlerden biri ‘kendisinin Harbiye Nazırı olarak Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’ne dahil olabilmesidir.’ …

*2) Kemalist Araştırmacı Alev Coşkun da Ward Price görüşmesini doğrulamakta ve bu konuya şöyle destek vermektedir: Mustafa Kemal, Pera Palas'ta bir İngiliz Generalle konuşur. Kimilerine göre bu General, Harrington'dur. İngilizlerle konuştuğu da sabittir, yani generalin direk kendisiyle görüştüğü sabittir (Coşkun, 2011:74).

(https://www.yenisoz.com.tr/yazarlar/19-mayis-1919-efsanesine-bir-de-buradan-bakin-2422/)

*

Wikipedia’daki “Henry Macandrew” maddesinin ilk cümlelerinde, bu adamın (Herbert Aubrey gibi) aynı zamanda istihbaratçı (intelligence officer) olduğu belirtiliyor.

Bu adam, Selanikli’yi sadece serbest bırakmakla yetinmiyor.. “Tamam, serbestsin, çek git!!” demesi de iltimas (torpil) olarak yeterliyken, lüks arabayla, onu İstanbul’a götürecek olan trene yetiştirmek üzere istasyona bıraktırıyor.

Selanikli söz konusu olduğunda kafalarının çalışma düzeneğini beş yaşındaki çocuk vitesine takan Kemalist uyurgezerlerin inandığı masallardan biri, İstanbul’u işgal eden İngilizler’in Mustafa Kemal’den çekiniyor olması efsanesi..

Çekinseler, Suriye’de teslim aldıkları bu adamı böyle özel arabaya bindirip tren istasyonuna yetiştirerek İstanbul’a gönderirler miydi?! (Lenin'in de bir tren hikâyesi var.. Almanlar, düşmanları Rusya'yı "dizayn" etsin diye trene bindirip göndermişlerdi.)

Bu soru, Kemalistlerin zekâ seviyesini aşan bir soru olduğu için cevap vermekten muaflar..

*

Evet, Selanikli Kemal efendi trene atlıyor ve "Bekle beni İstanbul" diyor.

Tesadüfen İngilizler’in İstanbul’u işgal ettiği gün (13 Kasım) İstanbul’a gelen Selanikli, anasının evine değil, işgalci İngiliz kuvvet komutanlarının karargâh haline getirdikleri Pera Palas’a yerleşiyor. 

(Tesadüf deyince aklımıza, Amerikan başkanlarından Franklin D. Roosevelt'in şu sözü geldi: "Politikada hiçbir şey tesadüfen olmaz. Olmuşsa, öyle planlanmıştır." Biz yine de, Selanikli'nin işgalcilerle aynı gün İstanbul'a gelişini İngiliz'in planı olarak görmek yerine tesadüfe bağlayalım.. Fakat, Selanikli'nin anasının evi yerine Pera Palas'a yerleşmesi kesinlikle tesadüf değildir.)

Vatandaş sanki işgal gücü subayı..

“Şeytan görsün şu emperyalist vampirlerin yüzünü!” deyip anasının evine gitmek yerine bunların yanı başına yerleşiyor.

(Ve biz bu defa da, Mevlana ve Şeyh Sadi-i Şirazî'nin "Farklı cinsten iki canlı bir araya geliyor, birlikte yaşayabiliyorlarsa, mutlaka aralarında bir müşterek nokta vardır" anlamına gelen sözlerini, ve verdikleri [ortak noktaları topallıkları olan] leylek ile karga birlikteliği örneğini hatırlıyoruz.)

*

13 Kasım günü İstanbul’a gelen Selanikli, hemen bir gün sonra ayağının tozuyla temaslarına başlamıştı.

Evet, bir gün sonra, 14 Kasım’da Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price ile görüşmüştü.

Bir sonraki yazıda buradan devam edelim inşallah.


HANGİ CEMAAT?

 










Önceki yazılarda Huzeyfetü’l-Yemanî radiyallahu anh’in rivayet ettiği bir hadîsi aktarmıştık..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, gelecekte Müslümanların cemaatinin (devletinin) ve imamının (halifenin, devlet başkanının) bulunmadığı bir zamana erişecek olursa ne yapması gerektiğini soran Huzeyfe r. a., şu cevabı almış bulunuyordu: “O fırkaların hepsinden ayrıl, velev ki bu uzlette ölünceye kadar bir ağaç kökünü dişlemen gerekse bile.” 

Beyzavî (ö.685/1286)’ye göre; Hadisin manası şudur: Yeryüzünde halife yoksa uzlete çekil ve zamanın sıkıntılarını üstlenmek için sabırlı ol. ‘‘ Ağaç kökünü ısırma’’ tabiri, meşakkat çekmenin kinayeli anlatımıdır.

(İbn Hacer, Fethu’l-Barî, XIII, 35-37’den aktaran Sinan Tunç, Cemaat ve Tefrika ile İlgili Hadislerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: F.S.M.V.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s. 70)

Evet, cemaat (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat), başında halifenin bulunduğu İslam (ümmet) devletidir.

İslam birliğini ve ümmeti temsil etmeyen, Allahu Teala’nın Kitab’ına ve Rasulü s.a.s.’in Sünnet’ine bağlılığı “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke olarak benimsemeyen (adına devlet denilsin veya denilmesin) organizasyonlar, örgütler, gruplar ve topluluklar, İslam açısından cemaat değildirler.

Bunlar, Müslümanlar arasında (genelde) tefrikaya neden olan birer fırkadır.

Bu fırkalar ve mensupları, İslam birliği (Müslümanlar’ın, başında halifenin bulunduğu tek devlet olarak birleşmeleri) idealine uzaklıkları nisbetinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan uzaklaşmış olurlar.

*

Tabiî bu “fırkalardan ayrılma” durumu, “Müslümanların cemaatinin (ümmeti temsil eden İslam devletinin) ve imamının (halifenin)” bulunmaması şartına bağlı..

Fırkalardan (galat-ı meşhur olarak cemaat diye adlandırılan gruplardan) ayrılanın aksine, Müslümanlar’ın cemaatinden (devletinden) ayrılıp da ölen, cahiliye ölümü ile ölmüş gibidir:

"Her kim, imama itâatten bir el kadar ayrılırsa, Kıyamet gününde Allah Teâla’ya ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda bîat olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur." [Müslim, Sahih, İmâre, 56, H. no:1851]

Sahih-i Müslim şarihi İmam Nevevî, bunun, "Mü’minlerin halifesi varken ve meşrû bir mâzereti söz konusu değilken bîat etmeyenler" için söz konusu olduğunu belirtmektedir.

Müminlerin halifesinin olması devletlerinin (cemaatlerinin) olması anlamına gelmektedir. Devletsiz halife olmaz.

Bu yüzdendir ki, aynı cahiliye ölümü durumu, imama itaatten el çekenin yanı sıra “cemaatten ayrılan” (Ki bu, sonuç itibariyle imama itaatten el çekmek anlamına gelmektedir) için de varittir:

“Cemaatten ayrılarak ölen kimse, câhiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.” (Müslim, İmâre 53, 54)

Demek oluyor ki, ümmet, bir halife seçip “siyasal bir birlik” haline gelemediği zaman “cemaat” olma vasfını yitirmektedir.

*

Cemaatten kastın “başında halifenin bulunduğu, ümmeti temsil eden İslam devleti” olduğunu, İmam Nevevî’nin “Kırk Hadis”i arasında yer alan bir başka hadîs de ortaya koyuyor:

Ondördüncü hadis: “Müslüman bir kimsenin kanı şu üç şeyden biri dışında helal olmaz: Evliyken zina eden, haksız yere birini öldüren ve dinini terk edip cemaatten ayrılan.” (Buharî-Müslim)

Yine “cemaatten ayrılan” ifadesi “dinini terk eden” ifadesinin tefsiridir. Cemaatten kasıt Müslümanlardır.

(İbn-i Dakik el-İyd, Kırk Hadis Şerhi, çev. İdris Şimşek, İstanbul: Dua Yayıncılık, 2016, s. 55.)

Cemaatten kasıt Müslümanlardır, fakat “devletsiz” Müslümanlar değildir.

Müslümanlar arasındaki fırkalar (kendilerini cemaat vs. olarak adlandıran gruplar) da değildir.

Böylesi fırkalardan ayrılanlar “cemaat”ten ayrılmış olmazlar.

Hadîste dini terk etmekle cemaatten ayrılmanın birlikte zikredilmesi, cemaatin (Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan fırkaları terk edenler de dahil olmak üzere) bütün Müslümanları ifade ettiğini göstermektedir.

Ancak, bir kez daha söyleyelim ki, “devletsiz” olmaları durumunda Müslümanlar cemaat olma vasfını kaybetmektedirler.

Herkes bilir ki ferdî ibadetler müslüman bireyler tarafından yapılıyor olsa da, aktardığımız hadiste geçen türden had cezalarının uygulanması devletin (mahkemelerin, ilgili görevlilerin) varlığına bağlıdır.

Yani halife (ya da halifenin görevlendirdiği memur) olmayan bir müslüman, “Falanca zina etmiş, filanca katil olmuş, feşmekanca da cemaatten ayrılmış, hadi onları cezalandıralım” diyemez.

Diyebiliyor, insanları şer’î mahkemelerde Şeriat’e göre yargılayabiliyor ve otoritesini topluma kabul ettirebiliyorsa o zaten “devlet” haline gelmiş demektir.

Bugün Afganistan’da durum budur.

*

Falan veya filan kavim, ırk, ulus (millet), kabile, aile (hanedan) vs. devletinin egemenliği (hegemonyası) altında olup onların reis, lider veya başkanlarına tabi olan (onlar karşısında “bağımsızlık”ları bulunmayan) “dinsel grup”lar (tarikat grupları vs.), hadiste sözü edilen cemaatle ilgisizdirler.

Onlar, birer fırkadır.

Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) bir devletin otoritesi altındaki dinsel grupların kendilerini cemaat olarak adlandırmaları, ödlek tavşanların kendileri için arslan adını kullanmaları türünden bir palavradır.

Bunun (temenni kabilinden) içi boş bir isimlendirmeden ibaret olduğunu bilmeleri durumunda afratafraları görmezden gelinebilirse de, kendilerini hadiste belirtilen cemaat gibi görmeye ve göstermeye başladıkları zaman, arslan ismini kullanmakla arslan olduğunu zanneden tavşan ödlekliğini geri zekâlılık ya da sahtekârlık ile renklendirip bezemiş olurlar.

*

Hadiste kast edilen cemaatin, “başında halifenin bulunduğu (Şeriat’i uygulayan, Kur’an ve Sünnet’e bağlı) ümmet (İslam) devleti” olduğu (ülkemizdeki tek parti laikliğinin bu ülkede yol açmış olduğu travmatik korku iklimi varlığını hâlâ sürdürdüğü için) açık bir şekilde söylenmiyor ne yazık ki.

Bu husus laik (siyasal dinsiz) devlet düzeni açısından zülfiyâre dokunan bir yürek yarası olduğu için allâmelerimiz mevzu bu bahislere gelince işi kem kümle geçiştiriyorlar.

Öyle ki, yazılan kitaplarda ve verilen vaazlarda, “imama biat” hususu sanki salt devlet olgusu ile ilgiliymiş, mesele “bir yerde bir devlet bulunduğunda onun otoritesine tabi olmak”la sınırlıymış gibi sarf-ı kelam edildiğini görüyoruz.

İmam kelimesinin başına bir “meşru” ekliyor ve meseleyi laga lugaya getiriyorlar.

Okuyup dinleyen biri zanneder ki mesela Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) devletlerin başındaki liderlere “biat”ın hükmü de bu..

Akıllarınca laflarının arasına bir “meşru” kelimesi eklemekle vebalden kurtulmuş oluyorlar. Halbuki, bugünün insanının “meşru”dan anladığı (meşru kelimesi şeriat kelimesiyle aynı kökten türemiş olduğu halde) “Şeriat’e uygunluk” değil.

Laik hukuk ve hukukçular da sürekli “meşru” ve “meşruiyet” kelimelerini kullanıyor.

Bundan anladıkları, mevcut laik (siyasal dinsiz) anayasal düzene uygunluktan ibaret. Kavramı (tıpkı millet kavramında olduğu gibi) gasb etmiş, içini boşaltmışlar.

Evet, birileri böyle “meşru imam”lı kitaplar yazıyor, nutuklar atıyor, sözde İslam’a hizmet etmiş oluyorlar, bu arada şöhret ve para da kazanıyorlar, fakat aslında laik düzenin istediği “İslam’ın güncellenmesi” (yani laikliğe, daha açık ifadeyle “siyasal dinsizliğe” uydurulması) ameliyesinin pasif (bazen de aktif) destekçileri olarak hizmet görüyorlar.

*

Yukarıda aktardığımız Müslim hadisi, Erkam Yayınları’nın neşrettiği Riyazü’-Salihîn Tercümesi’nde şöyle açıklanmış:

Hadisimiz fitne ve kargaşaya sebep olmamak için devlet başkanına bîat etmenin lüzumunu açıklamakta ve yapılan bîatı bozacak meşrû bir sebep bulunmadıkça, devlet başkanına verilen bağlılık sözünde durmak gerektiğini ortaya koymaktadır. Sebepsiz yere devlet başkanına itaatsizlik etmenin, kıyamet günü Allah Teâlâ’nın huzurunda insanı haksız ve bir duruma düşüreceğini belirtmektedir.

Câhiliye devrinde herkes kendi başına buyruktu. Bağlandıkları bir devlet başkanı yoktu. O devir kargaşanın ve Allah’a inanmamanın bir simgesi olduğu için, devlet başkanına bîat etmeden ölen şahıs, Câhiliye döneminde ölen bir kimseye benzetilmiş ve böyle birinin başsız, düzensiz bir toplumda yaşayıp öleceği, müslümanca bir hayat süremeyeceği anlatılmak istenmiştir. Bu ifadeden, düzensiz bir toplumda ölen kimselerin dinsiz ve imansız gideceği mânası çıkarılamaz.

Hadisten Çıkarmamız Gereken Dersler Nelerdir?

1.             Meşrû bir devlet başkanına itaat etmek gerekir.

2.             Müslümanların birliğinin sağlanması devlet başkanına yapılacak bîata bağlıdır.

3.             Devlet başkanı Allah’a karşı gelmedikçe ve halkını buna zorlamadıkça, ona itaat etmek şarttır.

*

Bu ifadeler de yanlış anlaşılmaya ve yorumlanmaya bir ölçüde müsait..

Daha açık ve net ifadeler kullanılabilirdi, kullanılmalıydı.

Devlet başkanının Allah’a karşı gelmesi nedir, şunu bir açıklamalıydılar.

Allah’a karşı gelmenin bazısı küfür ve şirk, bazısı ise fısk ve günahtır.. Bunların hükmü farklı.

Sonra bu mesele “anayasa” adı verilen metinlerin ortaya çıktığı günümüzde farklı bir boyut kazanmış durumda.. İş “devlet başkanı”nın şahsıyla bitmiyor..

Değirmen sele gitmiş bunlar şakşağının derdinde..

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, bunun da ötesinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyi “devlet için tehlike” ilan eden, bu tür hareketlerle mücadele için kanunlar çıkaran, asker, polis ve hafiyeleri (ajanları, casusları) ile “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” davasının kökünü kazımaya çalışan devletler çağında “devlet başkanı Allah’a karşı gelmedikçe…” diyerek “Uyusun da büyüsün ninni” dercesine hikâye anlatmanın faydası nedir?

Laik (siyasal dinsiz) devletlerde lafta “Allah’a karşı gelmeyen” bir devlet başkanı, “Allah’a karşı gelme rejiminin bekası” için “Şeriatçı/İslamcı” Müslümanların ensesinde boza pişiren hafiyelerini yağla balla besliyorsa, onun için ne düşünmek gerekir?

*

İmdi, “fırka” olgusu çerçevesinde günümüz devletlerinden söz etmişken Taliban (Afganistan) meselesine de değinmek gerekiyor.

Taliban’ın özelliği, özünde bir ilim hareketi olması..

Bir cihad hareketi fakat temeli ilim..

Hareketin başında, Şeriat’in hayata geçirilmesi idealini benimseyen âlimler bulunuyordu.

Milletin dinî duygularını kullanarak (dini istismar ederek) kişisel (ya da grupsal) iktidarlarına giden yolun taşlarını döşeyen menfaatperest cahil cühelanın yönettiği bir hareket değildi.

O yüzden, Afganistan’da yönetimi ele geçirdikten sonra da çizgilerinde bir değişme olmadı..

İktidarlarının dünya tarafından “tanınması” için taviz verme gibi bir yola sapmadılar. Millete neyi vaat etmişlerse (Ki bu Şeriat’in hakimiyetiydi) onu gerçekleştirmeye çalıştılar.

Türkiye gibi laik ülkelerin sözde ahlâkçı özde ahlâksız (Şeriat’e karşı irfan ve ahlâk edebiyatı yapan) omurgasızları onlara akıllarınca ahlâk dersi vermeye kalkışıyor, onları “kaba saba, katı Şeriatçi” olarak görüyorlar.

Fakat asıl ahlâk onlarda..

Çünkü oldukları gibi görünmeye, göründükleri gibi olmaya çalışıyorlar.

“Siyaset icabı” diyerek yalan söylemiyorlar.

Abdullah ibni Übeyy usulü ilm-i siyasete prim vermiyorlar.

İnsanları aldatmak, gözlerini boyamak için palavralar atmıyor, yüksek perdeden konuşmuyor, yapamayacakları vaatlerde bulunmuyorlar.

Harun gibi konuşup Karun gibi hareket etmiyorlar.

Kapalı kapılar ardında başka, milletin önünde başka konuşmuyorlar.

Her önlerine gelene mavi boncuk dağıtmıyorlar.

Takım elbise, fötr, melon şapka, kravat, frak, smokin vs. giydiği zaman kendisini uygar ve aydınlanmış adam zanneden malum siyaset pazarlamacılarının aksine onlarda ilim ve bilgelik bulunduğu görülüyor.

Türkiye’nin, yarım yamalak eğitiminden geçerek dr., doç. ve prof. gibi unvanlar almış boş adamları da onları anlayacak çapta değiller.

Bilge adamlar oldukları şuradan da belli ki, birtakım boşboğaz ve cahil metin yazarlarının hazırladığı saçmasapan basmakalıp ezber zırvaları nutuk diye okumaya tenezzül etmiyorlar.

Bir lafı öbürünü tutmayan, bugün söylediğini ertesi gün yalayıp yutan omurgasız, ilkesiz, dönek ve fırıldak adamlar değiller.

Böyle olduğu için, CIA aparatı DAEŞ gibi sirk soytarılarının sergilediği türden basitliklerden de kaçınıyorlar.

Mesela başlarındaki emir kendisini “halife” ilan etme gibi bir “büyük lokma” yemeye kalkışmadı. Kapalı kapılar ardında da kendisini “Dünya Müslümanlarının halifesi, umudu, dünya lideri” vs. ilan etmiyor.

Hadlerini biliyorlar. Gerçek anlamda şeref, haysiyet ve şahsiyet sahibiler, fakat kibirli değiller, mütevaziler, alçakgönüllüler.

Amerika’yı, NATO’yu, yedi değil yetmiş yedi düveli dize getirdik, tuş ettik vs. diyerek sabah akşam kutlamalar yapmıyorlar. Görgüsüz gösterişçilikle işleri yok.

Türkiye’de Mustafa Kemal’in Ata Türk yapılmasına benzer şekilde aralarından birini “Ata Afgan” yapmıyor, ona müslümana yakışmayacak şekilde insan üstü nitelikler atfetmiyor, milletçe kendilerini aralarından bir kulun (atalaştırılmış adamın) çocukları konumunda görmeye kalkışmıyor, çocuklaşmıyorlar.

Zaferi Ali’den, Veli’den, Mustafa’dan, Kemal’den değil, Allahu Teala’dan biliyorlar. (Eski devirlerin firavunculuğunu, nemrutçuluğunu biliyoruz, fakat çağdaş dünyada Atatürkçülüğün/Kemalizmin “Görmemişin oğlu olmuş …” hesabı sergilediği şahıs putlaştırmacılığına hiçbir ülkede rastlanmıyor. Vatanı kurtarmış da, kurtardığı yer avuç içi kadar bir yer, Ege bölgesi ve Marmara.. Sanki tek başına gidip kurtarmış, sanki millet seferber olmamış, sanki her ailenin şehit ve gazileri yok.. Üstelik adam asker, işini gücünü, evini barkını, çiftini çubuğunu bırakıp cepheye gitmiş biri değil.. Adamın işi zaten askerlik, görevi zaten vatanı savunmak, millet bunun için emrine giriyor, ona her türlü imkânı sağlıyor, bir dediğini iki etmiyor.. Bunun için ödenek ve maaş alıyor, yan gelip yatsın, vatanseverlik nutukları atsın diye değil.. Savaşmış da sanki gitmiş en ön safta çarpışmış, Murat Hüdavendigâr gibi savaş meydanında hayatını kaybetmiş.. Tarihte mesela bir İskender bu şahsın “kurtardığı” toprak parçasının otuz kırk mislini eline geçirmiş, fakat bununki kadar tantanası yapılmamış.. Bir Cengiz yine otuz kırk misli toprağı istila etmiş.. Bir Timur yine yirmi otuz misli alanı başkalarının elinden çekip almış.. Bir Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye, Mısır, Arabistan, Ürdün, Lübnan, İsrail ve Mısır beldelerinin yanı sıra İç Anadolu ile Doğu Anadolu’yu hükmü altına almış, İran içlerine yürümüş, kışı Tebriz’de geçirmiş, fakat ne sefere çıktığı günü milli bayram ilan etmiş, ne bunun reklamını yapmış, ne övünmüş, ne “Ben falanca gün sefere çıktım” diye nutuk atmış.. Hatta Yavuz, Mısır fethinden dönüşte millet kendisine karşılama merasimi yapmasın diye İstanbul’a gece gizlice sessiz sedasız girmiş.. Ne heykelini diktirmiş, ne balolarda milletin karısı kızı ile dans etmiş, ne kendisi için “ekber”li şiirler yazdırmış, ne yalaka taifesine ulufe dağıtıp milletin parasını şuna buna yedirmiş, ne çiftlik kurup keyfine bakmayı düşünmüş.. Hepi topu bir avuç toprağı Yunan gibi zavallı bir topluluğun elinden kurtarıyor ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı muamelesi görecek şekilde putlaştırılıyorsun.. Böylesi bir garabete şaşırmamak, kendi basitlik, seviyesizlik, görgüsüzlük ve görmemişliğimize hayret etmemek mümkün değil.. Bu millet bu hale mi düşmeliydi?! Bir şahsı yüceltme adına bir milleti bu kadar aşağılama dünyanın neresinde görülmüş?!)

Afganistan çerçevesinde düşündüğümüzde onların yeni idaresini (devletini) hadiste geçen “fırka”lardan biri olarak değerlendirmek uygun olmaz gibi görünüyor.

Nasıl ulema, halifenin Kureyş’ten olması gerekirken “zarurete binaen” Osmanlı hilafetinin cevazına kail olmuşsa, Taliban yönetiminin de Afganistan’da yaşayanlar için (Şeriat’i uygulaması, kula kulluğa müsaade etmemesi, laiklik adlı siyasal dinsizliğe prim vermemesi nedeniyle) cemaat vasfını kazanmış olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Onlar, sadece NATO adlı Haçlı ittifakına değil, aynı zamanda “Bu çağda Şeriat uygulanamaz, din devletinin modası geçmiştir, bin 400 yıl öncesinin hükümleriyle yönetilemeyiz, (Batılılar’ı örnek ve model kabul ederek) İslam’ı güncellemeliyiz” diyen zamane müslümanlarına da “hadlerini bildirmiş”, edep dersi vermiş durumdalar.

Lafla değil, hal ile, yaşayarak, amel ile bu zamanın kâfirine de müslümanına da ders veriyorlar.

Onları, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinde sözü edilen “cemaat”in bu zamandaki nüvesi kabul edebiliriz.

O “cemaat”in müjdecisidirler. Allahu Teala istikametten ayırmasın!

*

İmam Gazzalî’nin İhya’sında “Dünyanın Kötülüğü” başlığı altında yer alan şu satırlar meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Allah Rasûlü’nün cehennemlik olmadığını söylediği fırkaya "Ehl-i Sünnet ve’l cemaat" denir. Bu sözün mânası, Allah Rasûlü’nün sünnetine, yani yoluna uyan ve ümmet denilen büyük cemaatten ayrılmayan topluluk demektir. Bu topluluğun özellikleri ifrat ve tefritten uzak olmak, adâlete önem vermek, dünyayı terk etmemek, onu din için kullanmak, fitne ve tefrikadan uzak olmak, birlik ve beraberliğe önem vermektir.

Buradaki birlik ve beraberlik Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) devletlerde sözü edilen “milli (ulusal, ulusçu, milliyetçi ve vatandaşlık eksenli) birlik ve beraberlik” değildir, Müslümanların (ümmetin) birlik ve beraberliğidir.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese (Yahudi, Rum, Ermeni vs. de olsa) Türk deniliyor ve “milli birlik ve beraberlik”ten “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı eksenli birlik ve beraberlik” anlaşılıyor.

Bunun İslamî anlamda cemaatle (birlik ve beraberlikle) ilgisiz olduğu açıktır.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” diyerek “Müslümanlık” kavramının içini boşaltmaya çalışan (şiirsiz şair) İsmet Özel gibi şarlatanların “derin” tandanslı çarpıtmalarına gelince..

Eğer böyleyse Türkiye’de neredeyse hiç Türk bulunmuyor, Türkler sadece Afganistan’da yaşıyor demektir..

Ve o kâfirle çatışmayı göze alan Müslümanlar, kendilerine Türk denilmesine bir çöp kadar bile değer vermiyorlar. Böylesi laf ebeliklerini duysalar gülerler.

İmdi, “müslüman” kavramına bağlılıktan dolayı İslamcı kavramından bile huylanan hassasiyet asabiyeti, niye mücahid kavramını unutturmaya, onun yerine saf ve yalın ırkçılık anlamına gelecek şekilde Türk kelimesini oturtmaya çalışıyor?

Bu lüzumsuz gayretkeşliğin, işgüzârlığın sebebi nedir?

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


BEŞ MİLYON DOLARLIK (135 MİLYON LİRALIK) KAYIP ADAM

 



A+A-



Küresel cihat ideoloğu olarak bilinen Ebu Musab es Suri, cihat yanlısı kesimin en önde gelen fikir insanlarından biri.

Gerçek adı Mustafa bin Abdulkadir Sitmeryem Nasar olan Ebu Musab, Ömer Abdulhakim adıyla da tanınıyor.

Doğumu ve ilk eğitimi

1958 yılında, Suriye'nin kuzeyindeki Halep şehrinde dünyaya gelen Ebu Musab'ın ailesi dindar bir kimliğe sahipti. İlk eğitimini ailesinden ve yerel İslami isimlerden aldı.

İlk ve orta derece eğitimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Halep Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi'ne kaydoldu. Burada 18 yaşında başladığı mühendislik eğitimi, Suriye'nin içerisinden geçtiği siyasi ve askeri kriz nedeniyle yarım kaldı. ...

Suriye, Ürdün ve Irak

... 1982 yılında Suriye'de Esed rejimine karşı başlatılan ayaklanmada rol oynadı. Ayaklanmanın başarısız olmasında İhvan ve benzeri grupların hataları olduğunu düşünmesi, ayrıca siyasi ve dini anlaşmazlıkları sebebiyle İhvan'dan ayrıldı. ...

Aynı zamanda Ürdün'ün başkenti Amman'da Tarih Fakültesi'ne 1985 yılında kaydolan Ebu Musab, buradaki eğitimini 1991 yılında mezun olarak nihayete erdirecekti.

Avrupa yılları

... 1983 yılında Fransa'ya giden Ebu Musab, burada vaktini yarım kalan mühendislik eğitimini tamamlamaya ve kendini geliştirmeye ayırdı. 

.. 1985 yılında tamamen İspanya'ya yerleşmeye karar verdi. Yaklaşık 10 yıl boyunca burada yaşadı.

... İspanya'da geçimini esnaflık yaparak, küçük eşyaları dükkanında satarak kazandı. ...

Afganistan'a ilk seyahat

Evliliğinden kısa bir süre sonra, ilk kez 1987 yılında, Suriyeli arkadaşlarıyla beraber, Sovyetler Birliği'ne karşı savaşın sürdüğü Afganistan'a gitti.

1987-1991 yılları arası dönemde, hayatını İspanya-Afganistan hattında, çoğunlukla Afganistan'da geçirdi.

Afganistan'da Abdullah Azzam, Usame bin Ladin gibi isimlerle tanıştı. Cihat yanlısı Arap grupların eğitim kamplarına katıldı. Burada teori ve pratik üzerine eğitimler verdi. Avrupa'daki yıllarında edinmeye başladığı birikimini teori ve pratiğe dökmeye başladı.

Avrupa'ya dönüş

Sovyetler Birliği 1989 yılında Afganistan'dan çekilirken, ülkede mücahit gruplar arasında bir iç savaş başlayacaktı. Bu iç savaşta yer almamak için 1991 yılı sonunda İspanya'ya geri döndü. ...

Bu yıllarda özellikle İngiltere'nin başkenti Londra'da çalışmalarına devam etti. 1994 yılını takiben burada, Cezayir'de Fransa yanlısı rejime karşı devam eden iç savaşla yakından ilgilendi. Bölgeden isimlerle bağlantı kurdu. ...

Cezayir'deki savaşta Silahlı İslami Cemaat (GIA) siviller ve diğer İslami yapılara karşı saldırılar düzenlemeye başlayınca, bu grupla artık bir ilişkisinin olmadığını ilan etti.

Afganistan'a yerleşme kararı

Londra'da istihbarat ve emniyet kurumlarının baskısı arttığı için, 1997 yılına kadar burada sürdürdüğü İslami faaliyetlerine son verdi. Ebu Musab, Afganistan'a gitmeye ve Taliban'ın ilan ettiği "Afganistan İslam Emirliği" için çalışmalarına devam etmeye karar verdi.

Ailesiyle beraber Afganistan'a yerleştikten sonra, Taliban ile bağlantılı olarak çalışmalarını sürdürdü. ...

2000 yılında doğrudan Taliban'ın lideri Molla Ömer'e bağlılık yemini etti. Taliban'ın kurduğu 'Afganistan İslam Emirliği'nin Savunma Bakanlığı'na bağlı olarak çalışmaya başladı. Taliban'ın yayınlarında rol oynadı, yazılar yazdı, Arapça radyo programlarına katıldı, yazılı ve görsel birçok çalışma yayınladı.

Bu süreçte Arap yabancı savaşçılar çoğunlukla El Kaide altında faaliyet gösterirken, Ebu Musab El Kaide mensupları ile ilgisi bulunsa da, Taliban'a bağlı kaldı, doğrudan bu çatı altına girmedi.

Afganistan işgali ve yakalanması 

ABD, 2001 yılında Afganistan'ı işgale başlarken, ilk hedef noktaları arasında Ebu Musab'ın kurduğu merkezler de vardı.

Afganistan genelinde düzenlenen bombardımanlarda Ebu Musab'ın çeşitli kampları, büroları ve merkezleri vuruldu. Taliban iktidarı sona ererken, Ebu Musab da diğer cihat yanlıları gibi Pakistan'a çekilmek zorunda kaldı. Çalışmalarını burada sürdürdü. 

ABD, bu dönemde Ebu Musab'ın başına 5 milyon dolar ödül koydu. ...

ABD-Pakistan ortak operasyonuyla yakalandı

Ebu Musab es Suri, 31 Ekim 2005 tarihinde, Pakistan'ın Kuetta şehrinde iftar ettiği sırada, ABD ile Pakistan'ın gerçekleştirdiği ortak operasyonla yakalandı. Ancak yakalandığı resmi olarak açıklanmadı. 

Devam eden süreçte Ebu Musab'ı Pakistan'ın ABD'ye verdiği ve bir "hayalet tutuklu" olarak CIA tarafından esir tutulmakta olduğu anlaşıldı. Nerede olduğu ise açıklanmadı. ABD'nin dünyanın birçok bölgesinde, konumu bilinmeyen cezaevleri bulunuyor. Ayrıca bazı uçak gemileri de bu amaçla kullanılıyor. Ebu Musab'ın bu merkezlerde tutuluyor olabileceği düşünülüyor.

İlerleyen yıllarda Ebu Musab'ın ABD tarafından Beşar Esed rejimine teslim edildiği öne sürüldü ancak bu iddiayı doğrulayacak hiçbir veri paylaşılmadı.

2014 yılında El Kaide liderlerinden Adem Yahya Gaden, Nisan ayında El Kaide lideri Eymen ez Zevahiri, Ebu Musab'ın halen hapiste olduğunu öne sürdü.

Hayattaysa 62 (65) yaşında olan Ebu Musab es Suri'nin halen hayatta olup olmadığı ve nerede tutulduğu bilinmiyor.


Kaynak: Mepa News

(https://www.mepanews.com/omer-abdulhakim-kimdir-haberleri.htm)



"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."