ehli sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ehli sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EHL-İ SÜNNET’İN İMAMI İMAM MATÜRİDÎ’DEN (İNGİLİZ'İN VE YERLİ-MİLLİ ACENTALARININ PALAZLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI) İBN ARABÎCİLİĞE VE VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞA REDDİYE

 







Nasıl İbn Teymiyye ile Muhammed bin Abdülvehhab’ın bazı hatalı ya da yanlış anlaşılmaya elverişli düşünceleri selefîliği itidal çizgisinden uzaklaştırmışsa, İbn Arabî’nin vahdet-i vücutçuluğu da tasavvufu aslî mecrasından koparıp dalalet için verimli bir arazi haline getirmiş durumdadır.

Bu münbit toprağı ekip biçmek isteyen İngilizler’in bir The Muhyiddin Ibn Arabi Society kurup İspanya ve ABD’de şubelerini açmaları, dünyanın parasını harcayıp geniş bir kütüphane kurmaları, periyodik biçimde uluslararası İbn Arabî sempozyum ve panelleri düzenlemeleri, İbn Arabî araştırmaları dergisi yayınlamaları, İslam ülkelerindeki akademisyenleri İbn Arabîci hale gelmeleri için “yemlemeleri” sebepsiz değildir.

Buna bağlı olarak İslam dünyasındaki laikleşmiş yönetimler de İbn Arabî’yi ve kitaplarını gündeme getirmeye uğraşmakta, gizli servislerinin paravan yayınevleri (ya da "angaje" editörleri) vs. vasıtasıyla piyasaya İbn Arabî pompalamaktadırlar.

(Selefî olduklarını söyleyenlerin ardında Suud sermayesini, Humeyni vs. sempatizanlarının gerisinde de İran desteğini görenlerin, örtülü bile değil açık İngiliz, Amerikan, Vatikan vs. desteği söz konusu olduğunda lâl ü ebkem kesilmeleri, Batı kökenli vakıfların [Ki gizli servis bağlantılı olmamaları ihtimali çok çok düşüktür] kültürel faaliyetlerini hoşgörüyle karşılamaları manidardır.)

*

Prof. Dr. Cağfer Karadaş, “Muhyiddin İbn Arabî’nin İtikadı” başlıklı makalesinde, “Yeni Platonculuğun kurucusu Plotinus’un ‘Bir‛, ‚akıl (zeka)‛, ve ‚nefs (ruh)‛ görüşü ile İhvan-ı Safa’nın ontolojik hiyerarşi anlayışları neredeyse İbn ‘Arabî’de aynen tekrarlanmaktadır” diyor. (Bkz. Tasavvuf, yıl: 9 [2008], sayı: 21, ss. 67-94.)

Evet, neredeyse aynen..

Keşf/mükaşefe, ilham, rüya vs., itikadî konularda delil olmamakla birlikte, İbn Arabî’nin metafizik zırvaları aslında, zannedilenin aksine, keşf ürünü de değildir.

Önemli ölçüde, Eflatun‘un izleyicisi Plotinus’a dayanır.. Çorbada İhvan-ı Safa’nın da tuzu var.

İbn Arabî’nin itikadı Ehl-i Sünnet itikadı değildir.

*

Plotinus’un ontolojik hiyerarşisi (varoluşsal aşamalar, varlıksal sıralama) şöyle: Tanrı, Zekâ, Ruh, Madde.

İhvan-ı Safâ Risaleleri‘nde (Eski Yunan düşüncesini de içeren ansiklopedik bir derlemedir), zekâ yerine aynı anlamda “Küllî faal akıl”, ruh yerine de “Nefs-i küllî” kavramı kullanılıyor.

Madde kavramı ise üç başlık altında ele alınıyor: 

Heyulâ (İlk madde), Tabiat, Mutlak Cisim.

(Heyula kavramı da Eski Yunan icadı.)

*

İbnü’l Arabî’de zekâ, akl-ı evvel” oluyor.

İhvan-ı Safâ’nın nefs-i küllî kavramına hiç dokunmuyor, aynen alıyor.

Heyula yerine heba kavramını icat etmiş; tabiat kavramı yerini koruyor, mutlak cisim ise, anlam değişmeyecek şekilde farklı bir isimlendirmeyle cism-i küllî’ye dönüşüyor.

Tekrar edelim, vahdet-i vücutçuluk keşfe/mükaşefeye değil (Ki keşf ve ilham, itikad alanında delil olmaz), Eski Yunan geleneğine dayanan bir felsefeden ya da kuruntudan ibarettir.

Keşf olsaydı bile bir kıymeti yoktu, fakat keşf bile değil.

Batıl bir felsefî geleneğe (ya da kuruntuya) dayanmaktadır.

*

Ehl-i Sünnet, “vücud”u Allahu Teala’nın zatî sıfatları arasında sayar. (Vücud, varlık demektir, beden değil.)

Bir başka zatî sıfatı muhalefetün li’l-havadis’tir, sonradan olan şeylere benzememek..

Sonradan olan şeylere benzememek, Allahu Teala’nın zatı değildir, zatına ait bir sıfatıdır.

Vücud da aynı şekilde Allahu Teala’nın zatı değildir, zatına ait bir sıfattır. 

Vahdet-i vücudçulukta ise, vücud, Allahu Teala’nın sıfatı olmaktan çıkmakta, bizzat kendisi olmaktadır.

*

İmam Matüridî rh. a. İbn Arabî’den önce yaşadı. Dolayısıyla onun görüşleri hakkında ona atıfla yapılmış herhangi bir değerlendirmesi yok.

Fakat, İbn Arabî’nin izinden gittiği felsefecilere ve ayrıca benzer görüşleri savunan Batınîlere yönelik eleştirileri var.

Mesela, heyula, akl-ı evvel (birinci akıl) vs. kavramlarını şu şekilde değerlendirmektedir:

… onlar, zatı itibariyle arazlara mahal teşkil etmekten ve cevher statüsünde bulunmaktan münezzeh olan varlığı [Yaratıcı'yı] cevher konumuna getirmişler, sonra ondan bir cevher (birinci akıl), ardından da birden fazla cevherler (ikinci akıl vb.) üretmişlerdir; sonra da bu varlık başlangıç halinden hiçbir eser kalmayacak bir konuma gelmiştir.

Tabiatın yönetiminin kendisine bağlı bulunduğu kadîm [varlığının başlangıcı olmayan, yani Allahu Teala] ve hâdis [sonradan olan] varlıklar namına ortada sadece cevherler ve arazlar kalmış, bu niteliği taşımayan varlık [Allahu Teala] ise silinip gitmiştir.

Bu telakki âlemin aslının faniliğine [yokluğuna] götürdüğü gibi kendi başlarına varlıklarını hissettiremeyen arazların yenişine ve yok edişine maruz kalan bizatihî kadîmin de [kendi zatıyla kadîm olanın, zatı itibariyle başlangıcı olmayanın, Allahu Teala’nın da] imkânsızlığı sonucunu doğurur .

(Ebu Mansur el-Matüridî, Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 233.)

Vahdet-i vücutçuların anlayışı çerçevesinde varlığına inanılan (ve arazlara mahal olan, değişime uğrayan) bizatihî kadîm, gerçekte bizatihî kadîm olamaz, bizatihî kadîm olmanın şartlarını taşımamaktadır

“Değişikliğe uğramaktan münezzeh bizatihi kadîm yaratıcı”nın mahluku olmayan bir âlemin kendiliğinden var olması ve bu şekilde ortaya çıkabilmesi de aklen muhaldir.

İmam Matüridî şunu da söylemektedir: 

… Şunu belirtmek gerekir ki bir şeyi zihinde canlandırmak, onu kendisine ait duyunun önceki idraki ile –duyumun halen bulunmaması pozisyonunda- şekillendirmekten ibarettir, bunu yapacak kişi idrak halini zihninde canlandırır, yahut da nesnenin benzerini zihninde şekillendirir.

Yüce Allah duyular yoluyla bilinmeyen, ve tanınan âlem içinde benzeri bulunmayan bir varlık olduğuna göre, O’nun yaratma eylemini zihinde canlandırıp şekillendirmek imkân dahilinde değildir. (s. 266-7)

Mesela gül kokusunu zihnimizde canlandırmayı ele alalım.

Bunun için koklama duyumuza ait daha önceki idrakten yararlanır, bunu zihnimizde tekrar canlandırırız.

Hayatımız boyunca hiç gül kokusuna rastlamamışsak, zihnimizde canlandırmamız mümkün olmayacaktır.

Bir başka örnek: 

Doğuştan kör olan bir insanın renkleri zihninde canlandırması imkânsızdır. 

Bunu yapmayı denediğinde renkleri diğer duyularının (işitme, tatma, koklama, dokunma) algılarına benzetmek durumundadır.

*

İbn Arabî’nin Plotinus’tan arakladığı “sudûr” zırvası ise, mahlukatın yaratılışına “duyulur (duyularla algılanan) âlemde olana benzer” bir açıklama getiriyor.

Yani, onlara göre, yaratmanın mahiyeti sudûrdan ibarettir.

Her ne kadar vahiy yani kutsal kitaplar ve peygamberler bu sudûrdan bahsetmemişlerse de, filozofların vahiyden daha “doğru” olan metafizik  açıklamaları bu “hakikat”i anlamamızı sağlamıştır.. Onlara göre böyle.

Haşa Allahu Teala’nın “Ol!” demesiyle yaratılma diye birşey yoktur. Sudûr vardır.

Haşa Allahu Teala nasıl yarattığını bilmemektedir, bunu bilenler, Eski Yunan'ın müşrik metafizikçileridir.

Bu filozofların yaratmanın mahiyetini anlayamama gibi bir acziyetlerinin olması mümkün değildir.

*

İbn Arabî denilen herzevekil, İmam-ı Rabbanî ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çekmiş olduğu gibi, (filozof olsun olmasın) insandaki bu acziyetin farkına varmanın bir idrak olduğunu söyleyen Hz. Ebubekir r.a.’i cahillikle suçlayıp aşağılayabilmiş biri.

Kendisi âlim, çünkü Eflatun ve Plotinus’tan “hakikat”i öğrenmiş, hocası Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olan Sıddîk-i Ekber ise cahil..

Çok mütevazı bir adam olduğu için de, kendisinin altın kerpiç, hatemü’l-evliya vs. olduğunu iddia edebilmiş bir sözde mahviyet abidesi.

Adam ne Hz. Ebubekir'i tanıyabilmiş, ne de kendisini, kendi nefsini.. Allahu Teala'yı nerden tanısın!

(Şu insanlara şaşılır ki, Allahu Teala hakkında ileri geri konuşulmasından rahatsız olmaz, bunu dert etmez, önemli birşey olarak da görmezler de, İbn Arabî gibi "masum" olmayan bir herzevekil kul hakkında olumsuz birşey duyduklarında neredeyse "çarpılacaklarını" zannederler.)

*

İmam Matüridî, meseleyi şu şekilde özetlemektedir:

Tekvinin (yaratmanın) mahiyetini beşer idrakinin kavraması mümkün değildir. Bununla birlikte dile getirilebilecek en kolay anlatımı “ol” demekten ibarettir. …

Ne var ki insanların kavrayış gücü fâilini meşgul edip yormayan [ol demekten ibaret olan] bir tekvin eylemini anlamaktan acizdirBütün güç ve kudret Allah’a aittir. 

Tekvin [konuyla ilgili düşünce] ne kadar derinleştirilirse derinleştirilsin nihai noktasına ulaşılması [anlaşılması] mümkün olmayan bir konudur.

Burada değindiğimiz kadarının zeki ve anlayışlı kimsede bir kanaat meydana getireceğini umarız. (s. 103-4)

İmam Matüridî, geri zekâlı ve anlayışı kıt kimseler için yazmıyor. Onlara İbn Arabî’nin takipçiliği düşüyor.

*

İmam Matüridî şunu da diyor:

“İslam’a mensup olan âlimler kulların (ihtiyarî) fiilleri hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. a) Bazı âlimler kulların fiillerini mecazî olarak kendilerine, hakikat manasında ise Allah’a izafe etmişlerdir; …

“… Bize göre kullara hakikat manasında fiil nisbet etmek gereklidir, bu husus nakil [Kur’an ve Sünnet], akıl ve inkâr edenin ‘gerçeğe karşı bile bile direnen kimse’ durumuna düşeceği zaruri bilgi ile sabittir.” (s. 343-6.)

İmam rh. a.’in sözünü ettiği bu zarurî bilgi ile herkes, kendisinin Allahu Teala’nınkinden ayrı ve gerçek bir varlığının bulunduğunu bilir.

Aynı şekilde herkes, zaruri bir bilgi ile, fiillerinde tercih hürriyetine sahip bulunduğunun, hür iradeye sahip olduğunun farkındadır.

Bu zarurî bilgiden dolayıdır ki hiç kimse, “Ben, ben miyim?” diye sormaz, ve kendisinin kendisi olduğuna dair herhangi bir delil ve şahit aramaz.

Bu, zaruri bilginin ta kendisidir.

*

İmam rh. a. sözlerini şöyle sürdürüyor:

Naklî [Kur’an ve Sünnet’e dayanan] deliller iki gruptur:

(İlki) Fiilin emredilmesi veya yasaklanması, ikincisi de fiile azap veya mükâfat bağlanması….

İhtiyarî fiillerin yüce Allah’a da izafe edilişi onların kullara aidiyetini ortadan kaldırmaz. Fiiller, mahiyetleri itibariyle Allah tarafından yaratılmaları ve bir zamanlar yokken O’nun tarafından icat edilmeleri açısından Cenab-ı Hakk’a, kesbedilmeleri ve işlenmeleri açısından da insanlara aittir….

Birine, kendisine ait fiil bulunmayacak yerde emir ve yasak yöneltmek imkânsızdır….

Muhatapta hakikat manasında fiil işleme fonksiyonu olmadığı halde ona bir şey emretmek mümkün olsaydı, dün veya bir yıl önce yapılmış olması gereken bir işi yahut da yaratıklar icat etmeyi emretmek de imkân dahiline girerdi, …

Aklî delile gelince, taat ile masiyetin, çirkin ve gayri meşru fiilleri işlemenin Allah’a nisbet edilmesi, O’nun [böylece bizzat kendisinin] emirlere ve yasaklara muhatap olup mükâfat ve cezaya konu teşkil etmesi aklen çirkin ve hikmetsiz telakki edilen bir husustur….

Yine, Allah Teala dünyada kendisine itaat edene mükâfat vaad etmiş, isyan edeni cezalandıracağını haber vermiştir. İtaat ile isyan [Allahu Teala’nın] kendi fiili olunca sözü edilen sonuçlara da kendisi muhatap olur.

Böyle değil de mükâfat ve ceza gerçek manada kula aitse bunları doğuran emirlere uyma, yasaklardan sakınma ve benzeri fiiller de kula ait olurBütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Bir de birinin, bizzat kendisine emretmesi [ve kendisine] itaatkâr ve âsi olması muhaldir.

İmkânsız olan diğer bir husus da Allah’ın, iradeden yoksun zavallı bir kulu “itaatkâr, asi, isabetsiz iş gören, zalim” diye isimlendirmesidir; halbuki Allah Teala emir ve yasaklarına muhatap tuttuğu kullarını bunların hepsiyle isimlendirmiştir.

Evet, İmam’ın sözleri böyle.

İnsanı hakiki iradeden yoksun görmek, aslında, insanı hayvanla aynı konumda görmektir.

Hayvanlar iradeden gerçekten yoksun oldukları, “doğa”larına göre hareket ettikleri için muti veya isyankâr kabul edilmezler ve onlar için fiillerinden dolayı azap veya mükâfat söz konusu olmaz.

Hayvanların eğitilmeleri bile irade yoksunluğunun bir sonucudur. Kendi iradeleriyle eğitilmiş hale gelmezler.

*

İmam, bunun ardından şunu diyor:

Şimdi, iddia edildiği üzere bu isimler (sıfatlar) gerçekte Allah’a aitse, Rab da kul da, Yaratan da yaratılan da O olur ve ortada başka bir varlık yoktur [demek olur].

Böylece İmam, tam da vahdet-i vücutçuların saçma görüşlerinin vardığı noktayı dile getirmekte ve ardından şunu demektedir:

Bu ise hem nakil ve hem de akıl açısından kabul edilemez bir husustur. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Yine, herkes kendisini yaptıklarında hür, fail ve kâsip [kesb edici, kazanıcı] olarak hisseder ... böylesi bir sonucu … yok saymak mümkün olsaydı duyularla elde edilen bütün bilgileri de –mesela bütün bir tabiata ait bilgi gibi- yok saymak imkân dahiline girerdi, … 

Evet, insan, kendi yaptıklarında hür, fail (yapıcı) ve kâsib olduğunu hissettiği gibi, kendisinin, Allahu Teala’nınkinden ayrı gerçek bir varlığının bulunduğunun da farkındadır.

Eğer insanın bu farkındalığına ve bilgisine itibar edilmezse, o durumda hem tabiata (aleme) ait malumatın, hem de peygamberlerin ve ilahî kitapların mesajının bir gerçekliği kalmamış, onlara dair bilgiler de geçersiz hale gelmiş olur.

*

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

… bu görüş uzun uzun anlatılmasına ihtiyaç hissettirmeyen [içi boş ve saçma] bir telakki [anlayış, görüş] konumundadır, … tutarlı bir açıklaması da bulunmamaktadır.

Aslında … [bu telakkiyi] benimseyen kişi gerçek manadaki her söz ve fiili kendisinden nefyetmektedir.

Böyle olunca da fikir beyan etme imkânı ortadan kalkar, halbuki ilmî tartışma onunla gerçekleşir.

Sonuçta böylesiyle tartışmaya girmeye vesile teşkil edecek olan vasıta ortadan kalkıp yok olmuştur.

Evet, tartışmanın zemini ortadan kalkmıştır, çünkü, ortada "gerçek" birşey kalmamıştır. 

İnsanın birtakım fikirleri (gerçekliği olan) hür iradesiyle benimseyip savunduğunu, ve tartışma sonucunda hür iradesiyle fikir değiştirebileceğini kabul etmeyen birinin birtakım görüşleri dile getirmesi de, tartışmaya girmesi de aptallık olur.

Böyle bir anlayışı benimseyen kişinin birtakım görüşleri savunması yersiz ve anlamsız hale gelir.

Ayrıca, bu anlayış çerçevesinde, onun statüsü ile ona itirazda bulunanın statüsü eşittir. İki taraf da kendi adlarına "gerçek" birşey yapmamaktadırlar.

*

İmam rh. a., bunun ardından, vahdet-i vücutçu zümrenin akıllarını kullanmayan bir topluluk olduğunu söylüyor:

Bazıları, …, [söz konusu telakkiyi savunanların] “Hakiki fiilin kula nisbet edilmesiyle Halik (Yaratan) ile mahluk (yaratılan) arasında benzeşme meydana gelir” tarzındaki endişesine ilim, vücud, oluşum (kevn) ve diğer kavramlarla mukabelede bulunmuş (… bunlarla da pekala benzeşmenin olabileceğini söylemiştir). 

Evet, onlarda anlayabilecek bir akıl olsaydı böyle bir mukabele yerinde olurdu, ne var ki … müşahede konumunda bulunan [gözlem ve deneye/deneyime dayanan pozitif nitelikteki] bilgiyi [metafizik, ontoloji vs. gibi artistik kavramlarla bilgiçlik taslayarak] inkâr etmişlerdir, bu sebeple de kendileriyle fikrî bir tartışmaya girmek anlamlı bir davranış olmaz. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

İlk paragrafta söylenmek istenen şu:

Kulları Allahu Teala’ya benzetme endişesi ile, kullardan ne fiillerinin gerçek faili olma niteliği kaldırılabilir, ne vücud (varlık) sahibi olma vasıfları.

Vahdet-i vücutçulara göre ise, yaratılanların gerçek bir vücudu (varlığı) bile yoktur. Vahdet-i vücudçular, İmam’ın burada eleştirdiği mantıksızlık ve akılsızlığı son noktasına taşımışlardır.

Olay, insanın, fiillerinin gerçek faili olmasını inkârla başlamış, varlığının da (vücudunun da) reddedilmesi noktasına varmıştır.

*

Hülasa, İmam, “vücud” gibi sıfatların “mecazi” olarak kullara, “hakikat” manasında ise Allahu Teala’ya izafe edilmesinin nakil (Kur'an ve Sünnet) ve akıl açısından kabul edilemez olduğunu söylemektedir. 


SÜNNET'SİZ SÜNNÎCİLİĞİN "ZAMANIN İMAMI" SAFSATASI

 






“Zamanın imamı” konulu önceki yazılarımızda sözlerini tartışma konusu yaptığımız Ayetullah Kemal Haydarî sözlerinin devamında Ehl-i Sünnet kaynaklarında rivayet edilen hadîsleri delil göstererek imametin (ümmetin imama / İslam devleti başkanına biatinin) vacip olduğunu vurguluyor ve ardından şunları söylüyor:

“,,, ‘bu biat kime yapılacaktır’ sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı şudur: Bir imama. Basit ve sıradan bir insana değil. Çünkü biat imama yapılır.,,,,”

Ehl-i Sünnet’e göre de imametin/hilafetin önemli şartları (halifede aranacak özellikler) bulunmakla birlikte (Ki ilk şart, herkesin tahmin edeceği gibi, biat edilen kişinin müslüman olmasıdır), “önceden belirlenmiş” bir imam söz konusu değildir.. İmamı imam yapan, Müslümanlar’ın biatidir.

İşte burası, Şiî çarpıtma, mugalata ve demagojilerinin başladığı yer..

Onlara göre nasıl peygamberler insanlar tarafından belirlenmiyorsa, insanlar bir kimseyi seçip peygamber yapamıyorlarsa, imam da öyle..

İmam, insanların biati ve seçimi söz konusu olmaksızın zaten imam.. Tıpkı peygamberler gibi..

Peygamberlerden farkı yok da, adı imam..

Sadece isim farklılığı var.

Ve insanlara düşen, peygambere iman eder gibi gidip o imama biat etmek..

Böyle olunca, mesela Hz. Ebubekir imam olmadığı için (Şîa’nın büyük çoğunluğuna göre) ona yapılan biat, imama yapılmış biat değildir.

Buradan anlaşılabileceği gibi, günümüzde bir taraftan Sünnî (Sünnet’e tabi) olduğunu iddia ederken diğer taraftan (Müslümanlar’ın biati vasıtasıyla belirlenmesi söz konusu olmaksızın) bir “zamanın imamı”nın varlığından söz edenler, bu mesele çerçevesinde Şiîleşmiş durumdadırlar.

*

Haydarî’nin şu sözleri ise tamamen mugalatadan ibaret:

Geliniz, şimdi Şeyh İbn Teymiyye'nin bu hadisi nasıl değerlendirdiğine bir bakalım.

İlk önce [Şiî alim] Allâme Hıllî'nin hadisi ele alışına ve yorumlayışına değinelim. Sonrasında da Şeyh İbn Teymiyye'nin belirtmiş olduğu -seviye düşüklüğünü gösteren- münakaşasına geçelim.

 Allâme Hıllî şöyle der:

Zamanının imamını tanımaksızın ölen kimse câhiliye ölümü üzere ölmüştür.

Bu rivayet aslında Ehl-i Beyt Okulunun rivayetidir.

İbn Teymiyye ise, Allâme'nin hadisi bu şekilde rivayet etmesine ilişkin olarak şu eleştirilerde bulunur:

Kendisine ilk olarak şöyle denilir: Bu hadisi bu lafızla kim rivayet etmiştir? Bu hadisin isnadı [rivayet zinciri] nerededir? Hz. Peygamber'e sabitliğini [ulaştığını] ortaya koyan kanalı açıklamaksızın O'ndan yapılan nakille kanıtlandırmaya gitmek nasıl caiz olabilir?

Ey miskin, ey câhil! Varsayalım ki hadisin bu varyantının bilinmediği doğru olsun. Ancak hadisin içeriği Resûlullah'tan (s.a.a.) mütevâtir olarak aktarılmıştır.

Görüldüğü gibi, Haydarî olayı getirip lafız-mana ayrımına bağlıyor.

Hadîsin içeriği”nden kastı, (ona göre) hadîsten çıkan anlam..

Dindeki tahrifatın esası işte bu lafız-mana ayrımı üzerine kuruludur.

 Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da böyle olmuştur.. Önce, “Bu ayetten şunu anlamak lazım” demişler, bir süre sonra o anladıkları şeyi ayet olarak söylemeye başlamışlardır.. Ayetin aslı silinip gitmiştir, buharlaşmıştır..

Bu tür “içerik”ler, “mana”lar bir defa çiçek açmaya başladı mı arkası kesilmez, bir süre sonra o anlaşılan “mana”nın da nasıl anlaşılması gerektiği tartışması çıkar ve olay tavşanın suyunun suyu kabilinden uzayıp gider.

*

Bu mesele modern hukukta “lafız-ruh” ayrımı olarak bilinir.

Batılı hukukçular, kendi hukuk sistemlerinde lafız-ruh ayrımına itibar etmezler ve hakimlerden kanunun metnine, akılları yatmasa ve adaletsiz olduğunu düşünseler bile, harfi harfine uymalarını isterler.

Çünkü bir defa ruhtan bahsettiğiniz zaman, insan sayısınca (herkesin heva ve hevesine göre) “ruh” ortaya çıkabilecektir. Böylece nesnel adalet diye bir şey de ortada kalmayacaktır.

Evet, Batılı hukukçulara göre, lafza bağlılığın zararı, “ruh” salgınının tahribatı yanında devede kulaktır.

Üstelik, lafızda bile anlaşamayanlar, “ruh”ta hiç anlaşamayacak, ortak bir kanaate varamayacaklardır.

*

Kur’an-ı Kerîm, Tevrat ve İncil’in aksine “lafız” olarak korunmuş bulunduğu için, İslam’ı tahrif ve tahrip etmek isteyenler ifsadatlarını tarih boyunca suret-i haktan gelerek, ve “ruh, mana, batın” vs. gibi tabirlerin arkasına sığınarak yapmaya çalışmışlardır..

Bu noktada tasavvufu da tepe tepe kullanmış, istismar etmişlerdir.

Günümüzde ise bu tahrifat özellikle modernistler ve tarihselciler tarafından yapılıyor..

Bunlardan bazılarının, İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat’ını okumadan onun kullandığı makasıd-ı Şerîa (Şeriat’in gayeleri) kavramını istismar etmeye çalıştıkları görülüyor. Bunlara göre, emir ve yasakların lafzına değil ruhuna/anlamına/maksadına bakmak gerekiyor.. Mesela hırsızın elinin kesilmesini alalım, maksat hırsızlığın önlenmesidir, dolayısıyla el kesilmeden başka bir ceza ile de bu gayeye ulaşılabilir..

Tam da laik (siyasal dinsiz) rejime göre bir müslümanlık..

Modernist ve tarihselciler bu usulsüzlüğü ümmetin geneline kabul ettiremeseler de kendi hayatlarına uyguluyorlar.. Mesela namaz için önce bir “maksat” uyduruyorlar.. Maksat ne, Allahu Teala’yı hatırlama.. Eh, bunun başka yolları da var.. Oruçtan maksat ne, şunlar şunlar.. O maksatlara ulaşmak için yemekten içmekten kesilmek, kadınlardan uzak durmak gerekmiyor, bunun başka yolları da vardır..

Böylece namazsız niyazsız, Şeriat karşıtı ve ahlâk edebiyatçısı çağdaş ilahiyatçı hergeleler zümresi türedi, türüyor.

*

Evet, lafız esastır, lafzın her zaman için önceliği vardır.. Lafzın (akıl, mantık ve dilbilgisi kuralları çerçevesinde) nasıl anlaşılması gerektiği de fıkıh usulü olarak bir bilimsel disiplin şeklinde sistematize edilmiştir.

İslam uleması, Kur’an’ın lafzının korunması hassasiyetine benzer bir duyarlılığı hadîsler konusunda da sergilemiş, hadîs usulü adı altında muazzam ve muhteşem, dünya tarihinde benzeri görülmemiş incelik ve dakiklikte bir bilim dalı tesis etmişlerdir.

Elinize bir tarih usulü/yöntemi ve bir de hadîs usulü kitabı alın ve karşılaştırın, aradaki farkın uçurum olduğunu görürsünüz..

Tarih usulü çerçevesinde tarihî gerçekler olarak sunulan çoğu malumat, hadîs usulü açısından asla delil olarak alınamayacak zayıflıkta rivayetler yığınından ibarettir.

*

Konuya dönersek, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den imama biatle ilgili olarak rivayet edilen hadîslerde “zamanının imamı” diye bir tabir yer almıyor.

Hadîs imamlarına ait sahîh ve muteber kaynaklarda böyle bir rivayet yok..

Fakat Şîa, böyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyor.. Doğal olarak kaynak gösteremiyor, isnad (rivayet zinciri) ortaya koyamıyorlar.

Varsa böyle bir rivayet, İbn Teymiyye’yi ilzam etmek kolay.. “Cahil adam, falanca muteber kaynakta bu hadîs var” dersin, olay kapanır.

Diyemiyorlar..

O zaman gelsin şark kurnazlığıyla “Ey miskin, ey cahil!” diye bağırıp çağırmalar..

Ve de gelsin “içerik” batınîliği ve modernizm “anlam”cılığı..

*

Haydarî ya hadîsin mütevatir olmasının ne anlama geldiğini bilmiyor ya da büyük illüzyonist, büyük abrakadabracı..

Bilinmeyen bir varyant nasıl mütevatir olabilir, sende hiç mi mantık yok?!

Ancak, Şîa'nın alimleri mantık eksikliğinin yerine ikame edebilecekleri gayet ikna edici maddî kanıtlara sahipler: Haşmetli sarık, görkemli cübbe, süpürge uzunluğunda göz kamaştırıcı sakal..

Adamların kalıbı "Ben ilmimle herkesi döverim" türküsü söylüyor.. Sarık, cübbe ve uzun sakal sayesinde "maç"a 3-0 önde başlıyorlar.

(Tevatür/mütevatirlik, bir haberin yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından nakledilmiş olmasıdır.

Mesela, gidip görmediğimiz halde Antarktika diye bir kıtanın varlığından şüphe etmeyiz.. Çünkü bu kadar çok sayıda insanın başka bir yere ait video kayıtlarını, fotoğrafları vs. Antarktika diye bize ‘yutturmak’ için anlaşmış olmaları mümkün değildir.. Buna karşılık mesela Amerikalılar’ın Ay’a gidiş meselesi tevatüren sabit değildir.. Bundan şüphelenilebilir.)

İmdi, söz konusu hadîsin lafzına Şîa’nın mana (içerik) diyerek monte ettiği “zamanının imamı” ibaresi çerçevesinde (yine Şîa’nın iddia ettiği anlamda) bir “zamanın imamı” mevcut olsaydı, ve bunun (Şîa’nın yüklediği bu anlamın) hadîsten çıkan anlam olduğu konusunda “tevatür” derecesinde kesin bilgi bulunsaydı, Hz. Ebubekir’e biat edilmesi mümkün olabilir miydi?!

Ardından bir de Hz. Ömer’e, dahası Hz. Osman’a biat edilmesi durumu var.

Hadîsin lafzı herkesçe biliniyor, onun (Şîa’nın gönlünün istediği tarzdaki) anlamı da güya tevatürle sabit, fakat ashabtan kimsenin bundan haberi yok.. Mantığa bakın!..

Hatta Hz. Ali’nin bile haberi yok, çıkıp “İmam benim, ey Ebubekir, sen nasıl biat alırsın, alan da kaçan mı!” demiyor..

Ya da imam olduğunu unutmuş, ancak Hz. Osman şehit edilince aklı başına geliyor, imamlığını hatırlıyor.

Şîa’nın masalları..

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ahirete irtihal eylediğinde ensar (Medineliler), kendi aralarından bir imam seçmek istiyor, muhacirler (Kureyş göçmenleri) itiraz ediyorlar, bu defa ensar “Bir sizden, bir bizden iki tane imam olsun” diyorlar, muhacirler buna da itiraz ediyorlar, ensar sonunda razı oluyor, fakat bir kişi de çıkıp, “Ya hu imam belli, nasıl oluyor da imam seçiyoruz, tek yapacağımz gidip imama biat etmek” demiyor.

Böyle bir saçmalık olabilir mi?!

Sanki ashab, “Hadîsmiş, boş verin şimdi bunu, hemen laikliğe geçelim dostlar, devletimiz dinî kurallara göre, ayete hadîse göre yönetilemez, kimin halife olacağına laiklik (siyasal dinsizlik) çerçevesinde biz karar verelim.. Zamanın imamıymış.. Bunlar ortaçağda kaldı” demişler..

Ehl-i Sünnet, Hz. Ebubekir r. a.’in fiilen var olan imamlığı için hadîs uydurmamış, olayı dürüstçe olduğu gibi haber vermiş, Şîa ise Hz. Ali r. a.’in olmayan imamlığı için hadîs uydurmuş..

*

Şiîler’in “zamanının imamı” inancının durumu bu..

Şîa özentisi Sünnî “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların durumu Şîa’nınkinden de berbat..

Çünkü Şiîler (çarpıtmalara başvursalar da) hiç değilse hadîslerden delil getirmeleri gerektiğinin farkındalar, bunlarda o da yok.

Mesela Huzeyfe r. a.'in rivayet ettiği, Müslümanlar'ın "imamının ve cemaatinin (devletinin)" bulunmayacağı zamanlar yaşanabileceğini gösteren sahih hadîs umurlarında bile değil.

Bunların delili falanın filanın keşfi, rüyası, kanaati, menkıbesi vs..

Bunların delil olamayacağını, edille-i şer’iyye arasında bunların yer almadığını bile öğrenebilmiş değiller.


İRAN'DAN BAKINCA ÖYLE, TÜRKİYE'DEN BAKINCA BÖYLE

 





“Zamanın imamı” konulu yazılarımızın sonuncusunda Ayetullah Kemal Haydarî’nin şu sözlerini aktarmıştık:

İkinci konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir. Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların / mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.

… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir? Bu biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin bu müctehide itaat etmesi neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Arap Yarımadası'nda özetle İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de büyük müctehidler bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve müesseseler tesis etmişlerdir.

Bütün herkesin bu İmama itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?

Özetle … O, masum mudur yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?

*

Haydarî’nin sözleri, merhum Necip Fazıl’ın İbn Teymiyye hakkında yaptığı tespiti hatırlatıyor: “İlmi, aklından fazla.

Ya da çok fazla “akıllı” ve tecahül-i arifane sanatı sergiliyor, bile bile salağa yatıyor.

Cerbezeli adam.. Demagoji ve mugalatanın hakkını eksiksiz biçimde veriyor.

*

Biz Mehdî hakkındaki bilgimizi nerden elde etmiş bulunuyoruz, Kur’an-ı Kerîm’den mi?

Hayır!.. Hadîslerden..

Hadîsler bize, Mehdî’nin nasıl çıkacağını, çıkış alâmetlerini de bildiriyor.

Bu hadîsler dikkate alınmadığında, ortada bir Mehdî-i Muntazar kalmaz.. Sen sağ ben selamet, köylü köyüne, evli evine..

Dikkate alındığında ise, “Mehdî’yim” diye ortaya çıkan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını bilmeme diye bir sorun yaşanmayacağı anlaşılır.

Çünkü Mehdî’nin alâmetlerinin birileri tarafından yapay bir biçimde hazırlanması ve ortaya çıkacağı şartların dünyevî güçler tarafından mizansen kabilinden hazırlanabilmesi imkânsızdır.

Denemesi bedava, ellerinden geliyorsa buyursun yapsınlar!

Dolayısıyla, Mehdî ortaya çıktığında onun gerçekten Mehdî olup olmadığını anlayamama sorunu asla yaşanmayacaktır.

*

Bu, Hz. İsa aleyhisselam’ın inişi meselesi için de geçerlidir.

Bundan beş asır öncesini düşünelim.. Ulaşım ve iletişim bugünkü gibi değil.

Öyle bir dünya ki, karlı kış günlerinde Doğu Anadolu’da bir köyde bir adam öldüğünde, üç beş kilometre uzaktaki köyde yaşayan adam bundan ancak üç dört ay sonra haberdar olabiliyor.

Bugünse uydu teknolojisi sayesinde dünya küresel bir köy haline gelmiş durumda.. Nerede haber değeri taşıyan bir gariplik olsa herkes anında duyabiliyor.

Dolayısıyla, bundan beş asır önce Şam’da bir adam ortaya çıkıp “Ben İsa’yım, gökten indim” dese, onun mesela Hindistan’tan veya Fas’tan gelmiş bir sahtekâr olması ihtimalini yabana atmak mümkün olmazdı. (Mesela bizim tarihimizde bir Düzmece Mustafa olayı var.. Mustafa, Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda kaybolan, öldüyse cesedi teşhis edilememiş oğluydu.. Çelebi Mehmet devletin birliğini tekrar sağlama mücadelesi verirken kardeşleriyle boğuştu, Mustafa diye biri ortalarda görünmedi. Fakat Çelebi vefat edip yerine genç oğlu Murat geçince biri “Ben Yıldırım’ın oğlu Mustafa’yım” diyerek ortaya çıktı ve bazı meşhur komutanları bile yanına çekmeyi başardı. Neredeyse Murat’ı mağlup edip ülkenin tek hakimi olacaktı.. Gerçek Mustafa’ydıysa, “Düzmece” damgasını yemekten kurtulabilmiş değil, kimse onun gerçekten Mustafa olduğunu kesin biçimde söyleyemiyor. Sahte idiyse, o günkü şartlarda Osmanlı’nın anlı şanlı komutanlarını bile aldatmayı başarabilmiş.. Sahte olduğunu varsayalım, o günkü ulaşım ve iletişim şartlarında bile böyle bir olay yine de benzersiz.. O devirde bile sık rastlanan ve kolay gerçekleştirilebilecek birşey değil.. Bununla birlikte, imkân dahilinde.. O yüzden o Mustafa’nın sahte olması ihtimalini yabana atamıyoruz.)

Durum böyleyken yine de geçmişte böyle bir sahte İsa çıkabilmiş değil.

Bugünse herhangi bir dünya sakininin bu şekilde asıl kimliğini saklayarak “Ben İsa’yım” diye ortaya çıkabilmesi mümkün değildir.. Onun asıl kimliği hemen deşifre olur.

*

Günümüzde istihbaratçıların (ajanların) tanınıp bilinmedikleri yerlere sahte kimlikle gitmeleri mümkün oluyor. Fakat bu kişiler deşifre olmamak için o yeni kimlikleriyle televizyonlarda, internette vs. haber olmaktan özenle kaçınmak zorundadırlar..

Diyelim ki ajan Ali, Veli adıyla kendisini tanıttı ve bu yeni kimliğiyle haber konusu oldu, onu Ali olarak tanıyanlar “Bu bizim Ali” diyerek sosyal medyayı karıştırmak için bir saniye bile beklemezler.

Ve diyelim ki ajan Ali estetik ameliyatla yüzünü de değiştirdi, kendisine uydurma bir geçmiş icat etti, sahte biyografi hazırladı, kamuoyu önüne çıkmayıp sadece birkaç kişiyi aldatmaya çalışması durumunda sorun çıkmayabilir de, bu oyunu bütün dünyanın gözü önünde sürdürmek istediğinde sahte biyografinin dikişleri patlar..

Mesela “Ben falanca memlekettenim, filan okullarda şu zaman okudum” dediğinde yolları oralardan geçmiş olanlar “Yok böyle biri” derler. (Türkiye’de bir zamanlar Hans von Aiberg adıyla biri çıkmış, internetsiz yıllarda “Arz’dan Arş’a…” diye cilt cilt kitaplar yazmış, adının Hans değil Bülent olduğu sonradan herkes tarafından öğrenildiyse de bu arada kitaplarını satmış, yükünü tutmuştu. Şimdi olsa Hans’ın Bülent olduğunun bilinmesi herhalde bir haftayı geçmezdi.)

Bir adam Hz. İsa a.s.’ın konuştuğu (günümüzde konuşulmayan) Aramice’yi akıcı bir şekilde konuşacak şekilde özel eğitim almış bulunacak, 2 bin sene öncesinin dünyasını, kültürünü, insanlarını, olaylarını ayrıntılı bir şekilde bilecek, sahih/otantik İncil’e bugünkü İncil’lerdeki eksiklik ve fazlalıkları açıklayacak şekilde hakim olacak, bunun yanı sıra Tevrat’ı da herkesten iyi bilecek, ve de günümüzün insanı olduğu halde böyle bir kişiyi önceden tanımış olan biri çıkmayacak..

Bu mümkün değildir.

Dolayısıyla Hz. İsa a. s. indiğinde dünyada hiç kimse çıkıp “Biz bunu tanıyoruz, o filanca üniversitenin, falanca kilise teşkilatının yetiştirdiği falan kişi” diyemeyecek ve ilminin karşısında hiç kimse çıkıp bir laf söyleyemeyecektir.

Mehdî’nin çıkışı ve Hz. İsa a.s.’ın dünyaya inişi sıradan olaylar değildir, dolayısıyla Mehdî’nin tanınıp bilinmesi diye bir sorun yaşanmaz, yaşanmayacaktır..

Haydarî’ler müsterih olabilirler.

*

Haydarî’nin sorularına geçelim..

Mehdî için, “Dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?” sorusunu yöneltiyor.

Başlangıçta Mehdî’yi tanıyıp bilmek, onu teşhis edebilecek durumda olmak gerekmiyor.

Ancak, Mehdî’nin (hadîslerde belirtilen) çıkış alâmetleri gerçekleştiğinde ona yönelik bir beklenti oluşabilir, oluşur.. Bugün olduğu gibi..

Rivayetlerden anlıyoruz ki, bu alâmetler gerçekleştiğinde ve şartlar oluştuğunda, Mehdî’ye ilk biat edenler Bedir ehli sayısınca müslüman olacak.

Dolayısıyla tanıyıp bilme sorunu sadece bunlar için varit.. Bizim, bunların Mehdî’yi nasıl tanıyıp bilecekleri konusunda kafa yormamız gerekmiyor.. Hadîsten anlıyoruz ki onlar Mehdî’yi tanıyacaklar.

Ancak, bu şekilde biat edilmiş bulunan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını gösteren bir büyük olay bu biatin akabinde yaşanacak.

Bu topluluğun üzerine yürümek üzere kuzey tarafından harekete geçen bir ordu yere batırılarak helak edilecek.

İşte bu olay yaşandığı zaman, o kişinin gerçek Mehdî olduğu (sadece biat edenler tarafından değil) herkesçe kesin olarak bilinecektir.

*

Haydarî’nin diğer sorusuna geçelim:

“Mehdî diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir?”

Başka soruları da varsa da bunun farklı kelimelerle yapılmış tekrarından ibaret.

Zorunlu kılan nedenlerden birincisi, onun hadîslerde haber verilen Mehdî oluşudur.

Mehdî olduğu anlaşıldığında artık herkesin ona itaat edip uyması gerekir.

Çünkü hadîsler bunu emrediyor.. Mehdî’ye itaat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu emretmiş olduğu için vaciptir.

İkinci neden ise, (önceki yazıda dile getirdiğimiz şekilde) fetva ile kaza’nın hükmünün farklı oluşudur..

Mehdî sadece fetva değil, aynı zamanda kaza konumunda olacaktır.

Ayrıca Mehdî, “güç” sahibi olması itibariyle herkesi (istemese bile) kendisine itaat ettirecektir.

Yani kimse, “Sana itaat etmek vacip mi bakalım, bence değil” diyerek karşısında laga luga edemeyecektir.

*

Tabiî Haydarî’nin yaptığı şey, kendi gözündeki merteği bırakıp elin gözündeki çöple uğraşmaktan ibaret.

Ehl-i Sünnet’in Mehdî anlayışını sorgulama adına saçmasapan sorular yöneltmek yerine Şîa’nın mesnetsiz iddiaları üzerinde düşünse daha iyi ederdi.

Onların Mehdî’si Hz. İsa a.s. gibi birşey.. Çocukken kaybolmuş, geri gelecekmiş..

Haydarî, sözlerinin devamında şöyle diyor:

“Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zarureti ve buna terettüp eden yarar nedir? Ehl-i Beyt Okulu, İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zorunluluğuna inanmaktadır. Yani bu Okula göre O'nun hayatta olması gerekmektedir. … Onların ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarına ilişkin mezhebî dayanakları, esasları, kaideleri ve delilleri bulunmaktadır. …”

Bunların 12’nci imamları çocukken kaybolmuş (Daha çocukken imam; faydası neyse?), “Kayboldu, belki öldü, yaşasa bile en çok 100 sene yaşar, hadi 150 sene yaşasın, ölür, izi tozu kaybolur” dememişler, “O Mehdî idi, ölmedi, ölmez, geri gelecek” demişler, o inanç üzere gidiyorlar.

Böylece, “zamanın imamı” sorununu çözmüş oluyorlar.. “Zamanın imamı” var, hayatta, fakat saklanıyor, ortaya çıkmıyor. Ama var.

Faydası neyse?

Madem ortada yok, hayatta olsa ne, olmasa ne?

*

Fakat, buna inanmak onlar açısından önem taşıyor.. Çünkü böylece ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarını akıllarınca kurtarmış oluyorlar.

Masum (peygamberler gibi günahsız, hatasız) bir imam varmış, fakat kaybolmuş, gizlenmiş..

İnandıkları şey bu.

İşte, Sünnî dünyadaki Şiîleşen fakat Şiîleştiğinin farkında olmayan veya farkettirmemeye çalışan kişiler de bu şekilde bir “zamanın imamı” inancını benimsiyor, kendi şeyh, üstad ya da hocalarını “zamanın imamı” yapıyorlar.

*

Haydarî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… İslamî hakikatlerden biri de şudur ki -bu husus, bütün âlimler tarafından da kabul görmüştür- boynunda bir imamın biati olmaksızın geceyi geçirmek hiçbir Müslüman için caiz değildir. Bu hakikat hakkında hiç kimse aykırı görüş ileri sürmüş değildir. İster sağa gidin ister sola gidin bütün Müslüman âlimler buna inanmaktadırlar. Bu bir sabitedir, hakkında ittifak bulunmaktadır. Buna ancak câhil veya inatçı bir kimse muhalefet edebilir ki bu da ayrı bir konudur. Hem Ehl-i Sünnet hem de Ehl-i Beyt Okulunun hatta bütün İslamî ekollerin muhakkik âlimleri bunun Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) nassı olduğuna inanmaktadırlar.”

Olay İran’dan böyle görünüyor olabilir, fakat Türkiye’de durum farklı..

Çünkü Türkiye’de laik (siyasal dinsiz) rejim kendi siyasal dinsizliğine uygun “müslüman” tipi üretmiş durumda.

Ayrıca, bu “süslüman” tipini üreten kuluçka makinaları olarak hizmet görmekle yükümlü ilahiyat fakülteleri kurarak işi seri üretime bağlamış bulunuyor.

Kendilerini din bilgini olarak pazarlayan modernist ve de tarihselci ilahiyat sirki soytarıları (ve de mevcut iktidarın Mehmet Metiner gibi akredite adamları) İslam devleti diye birşey olmadığını, hatta Şeriat diye birşeyden de söz edilemeyeceğini, dinî emir ve yasakların çoğunun tarihsel (tarihte kalmış, bugüne hitap etmeyen) hükümler anlamına geldiğini savunuyorlar.

Onlara göre, din, güncellenebilir birşey. 

Geçmişte Yahudiler ve Hristiyanlar dinlerini güncellemişler, yerli-milli “papaz”ların onlardan neyi eksik?!

*

Evet, “Cemaat, Küresel İslam Devletidir” adıyla kitaplaştırıp pdf formatında internete koyduğumuz önceki yazılarımızda bu “imama biat” meselesi üzerinde durmuş ve bu biattan maksadın İslam devletinin kurulması olduğuna dikkat çekmiştik.

Haydarî’nin söylediği gibi, “imama biat” (yani İslam devletinin kurulması) vaciptir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu üzere “imamsız ve cemaatsiz (yani devletsiz)” zamanlar da olacaktır, fakat bu, inşaî değil ihbarî bir bildirimdir.

Nasıl ki bir zaman gelip zalim yöneticilerin türeyeceğinin haber verilmesi adaletin vacipliğini ortadan kaldırmıyorsa, cemaatsiz ve imamsız bir zamanın olacağının bildirilmesi de cemaatin ve imametin vacipliğini düşürmez. 

*

Söz bu noktaya gelmişken bir noktaya daha değinmekte fayda var..

Türkiye gibi ülkelerde bazı insanların bir taraftan müslüman olduklarını söylerken diğer taraftan Şeriat’e karşı çıkmalarını (yani İslam devleti karşıtı olmalarını) Şeriat’le ilgili olumsuz algı nedeniyle hoşgörülebilir birşey gibi göstermeye çalışanlar var.

Türkiye’de bir odak laik (siyasal dinsiz) “milli birlik ve beraberlik” adına bu düşünceyi “pompalıyor”, doğrudan ya da dolaylı biçimde “kontrol” altına almayı başardığı çevrelerin bu şekilde görüş beyan etmelerini veya en azından bu düşünce karşısında sessiz kalarak “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onay vermelerini sağlıyor.

Ancak, bu “Şeriat karşıtı (sözde) müslüman”lara gösterilen bu hoşgörü ile (İslam hakkındaki yanlış algı nedeniyle İslam’ı kabul etmeyen) kimi Yahudi ve Hristiyanlar’ın da cennetlik olduklarını savunma arasında bir fark bulunmamaktadır.  

Mantık aynı..

Bu noktada FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ile yerli-milli-Türkiyeci-devletçi taife arasında hiçbir fark yok.. Al birini vur ötekine..

Aralarında hiçbir fark yok..

Küfür ve şirk yerli-milli olunca makbul hale mi geliyor?!

Siz böyle algı malgı laga lugasıyla Şeriat karşıtlarını “iman sahibi” ilan etmekle onlar samimi müslüman olmuyorlar, fakat siz bu tavrınızla imanınızı tehlikeye atıyorsunuz, farkında değilsiniz.

Gittiğiniz istikamet uçurum!

*

Yahudi ve Hristiyan da herhalde Kur’an’daki her ayeti reddetmiyor!..

Geçmiş peygamberlerle ilgili ayetleri kabul etmekte genelde tereddüt etmezler.

Ahlâkî meziyetlerle ilgili ayetler için de aynı durum geçerlidir.

Hatta Yahudiler, Tevrat’la paralel olduğu için kısas gibi Şeriat hükümlerine de evet derler.

Fakat iş Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmeye gelince yan çizerler.

Yerli-milli Şeriat karşıtı (sözde) “müslüman”lar da aynı durumda.. Onlar da bazı ayetleri kabul ediyor bazılarını etmiyorlar.

İmdi, böylesi kişileri algı vs. bahaneleriyle hoşgörüyorsanız, aynı makamdan gazel okuyarak İslam hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmayan Yahudi ve Hristiyanlar’ı Cennet’e yerleştiren FETÖ’cülerden farkınız nedir?

Bir taraf laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne şirin görünmek için hak ile batılı karıştırıyor, diğer taraf da gayrimüslimlerden himaye gördükleri için onların suyuna gidiyor.

Aradaki fark nedir?

Allah’tan korkun!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."