HAYRETTİN KARAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYRETTİN KARAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HAYRETTİN KARAMAN'IN SÜNNETSİZ EHL-İ SÜNNETÇİLİĞİ VE SAHİH OLMAYAN "SAHİH İSLAM" ANLAYIŞ(SIZLIĞ)I

 



… Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. 

(Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin 

sözlerine benzetiyorlar. 

Allah onları kahretsin (kahretme hükmü vermiştir)! 

Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”

(Tevbe, 9/30)

 

Muhyiddin ibn Arabî’nin en başta gelen şeyhi, eski Yunan filozofu Plotin’dir.

Vahdet-i Vücud "felsefe"si (hâl değil, felsefe) ya da zırvasının (evet, bir "felsefe" olarak vahdet-i vücutçuluğun) kökü Plotin’e, onun “sudûr” teorisine dayanır. 

(Bazılarının yaşamış oldukları sübjektif bir "hâl"e vahdet-i vücud adını vermeleri ise bir önem taşımaz.. Eğer sen kendi "hâl"ini delil olarak getirirsen başkası da kendi "hâl"ini delil olarak ortaya sürme hakkı kazanır. Peygamberlerin tebliği ve tasdiği dışında keşf ü keramet, rüya, ilham vs. dinde delil olmaz.)

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Sudûr” maddesinde, bu kavram için şunu söylüyor:

Sözlükte “doğmak, meydana çıkmak, sâdır olmak, zuhur etmek” anlamında masdar olan sudûr kelimesi felsefe terimi olarak kâinatın meydana gelişini yorumlamak üzere tasarlanan, yoktan ve hiçten yaratma (halk) inancından farklı olduğu ileri sürülen teoriyi ifade eder.

Prof. Kaya, Plotin’in İslam dünyasındaki ilk müritlerinin Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozofluk heveslileri olduğunu dile getiriyor.

Dediğine göre,  “Semavî dinler tarafından evrenin Allah’ın mutlak irade ve kudretiyle sonradan ve yoktan yaratıldığına dair verilen bilgilerin birtakım mantıkî açmazlara sebep olduğu gerekçesiyle Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar, evrenin ortaya çıkışını çelişkilerden uzak ve daha anlaşılabilir bir sistemle açıklamak üzere kaynağını Plotin’den alan sudûr teorisini benimsemişlerdir”.

Bu filozofluk meraklılarının işkembeden farksız beyinlerine göre, Mutlak Bir’in (Allahu Teala’nın) “salt akıl olması, kendi zâtını bilmesi ve düşünmesi sayesinde irade ve ihtiyarına gerek kalmadan bu varlık tabii bir zorunlulukla O’ndan çıkarak (sudûr) meydana gelmiştir”.

*

Böylece irade ve ihtiyarı (seçimi, tercihi) Allahu Teala’nın elinden alıyorlar.

Ancak, zorunluluk bahsini bir kelime oyunu ve mugalata ile sözde çözüme kavuşturmayı da ihmal etmiyorlar.

Prof. Kaya şöyle diyor:

“Yalnız buradaki zorunluluk mantık bakımından değil Allah’ın zorunlu varlık oluşundan kaynaklanmaktadır. İlk olanın (Allah) kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi bütünüyle varlığı ve varlıktaki muhteşem düzeni bilmesi demektir. Şu halde bilme ve düşünme bir eyleme sebep teşkil etmiştir. Bu bakımdan Fârâbî’ye göre bilme ile yaratma aynı anlama gelmektedir. İbn Sînâ ise irade sıfatını ilim sıfatına indirgediğinden Allah’ın kendi zâtını bilmesinin var oluşun ve varlıktaki düzenin iradeyle gerçekleştiğini belirtmektedir.”

Kaya, bu zırvaların mantıkî sonucunu ise şöyle dile getiriyor:

Şüphesiz bu teori evrenin ezelî olduğu düşüncesini de beraberinde getirir. Çünkü Allah’ın bilgisi zâtı gibi ezelî olduğuna ve O ezelden beri kendini bildiğine göre bu bilmenin sonucunda meydana gelen varlığın da ezelî olması mantıkî bir zorunluluktur.

Dolayısıyla sudûrun semavî dinlerdeki, “Evren Allah’ın mutlak iradesiyle yaratılmıştır” ilkesiyle bağdaşan bir yanı yoktur. Gerçi sudûrcu filozoflar âlemin zaman bakımından ezelî, fakat mertebe yani ontolojik açıdan sonradan olduğunu savunursa da zaman dışı ve müteâl olan o yüce kudreti evrenle zamandaş saymak bir çelişkidir.

*

Plotin bir de akl-ı evvel (ilk akıl) falan icat etmiş durumda. (Ki Plotin’in bu uydurması bizim bazı tasavvuf kitaplarımıza kadar sızmış bulunuyor.)

Bu hurafeye göre, Kaya'nın ifadesiyle, “Allah’ın kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi sonucunda O’ndan mânevî bir cevher olan ilk akıl çıkmıştır”.

Daha sonra (birbirinden türeyen) akılların sayısı 10’a kadar ulaşıyor. Kaya’dan dinleyelim:

“İlk aklın Allah’ı düşünmesinden ikinci akıl, kendisinin mümkün varlık oluşunu düşünmesinden birinci göğün (atlas feleği) nefsi ve maddesi meydana gelmiştir. … İkinci akıl da ilk akla göre zorunlu, özü bakımından mümkün olduğundan Allah’ı düşünmesiyle üçüncü akıl, mümkün olduğunu düşünmesiyle sabit yıldızlar küresinin nefsi ve maddesi meydana gelir. Böylece her akıl kendinden sonra bir başka aklı ve nefsiyle birlikte bir gök küresini oluşturur. Bu sistemde nefsin işlevi gök kürelerini dairesel hareket ettirmektir. Böylece sudûr olgusu güneş sistemindeki gezegenlerin sayısınca devam ederek ay küresinin aklı olan faal akılda son bulur. Faal akıl ay altı âlemdeki her çeşit fizikî, kimyevî, biyolojik ve fizyolojik oluş ve bozuluşun ilkesi sayıldığından ona “vâhibü’s-suver” (dünyadaki her varlık türüne belli bir şekil ve sûret veren) denilmektedir. Sudûr hiyerarşisinde bir önceki akıl bir sonrakinden Allah’a yakınlığı ve aldığı feyiz itibariyle daha üstün sayılmaktadır. Faal akıl Allah’a en uzak, dünyaya en yakın akıldır.”

“Bu akla ziyan saçmalık ve zırvalara kim inanır?” demeyin.. Büyük filozof Fârâbî efendi inanmış, iman etmiş.

*

Kaya’nın ifadesiyle, Fârâbî, Allah ile maddî kâinat arasında aracılık işlevi gören akılların sonuncusu olan faal aklın vahiy getiren melek Cebrâil’e tekabül ettiğini iddia etmekteyse de İslâm dininde Cebrâil’e vahyi tebliğ dışında dünyayı yönetme gibi bir görev verilmiş değildir”.

Ha bir de “beşerî akıl” var. 

Kaya’nın dediğine göre, “Fârâbî ve İbn Sînâ gibi Meşşâî filozofların sudûr yorumlamalarındaki çıkış ve yükseliş yayı beşerî aklın faal akılla ittisâliyle tamamlanmaktadır”.

Kaya şu değerlendirmeyi yapıyor:

Plotin’in sudûr teorisi, topyekün varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden özellikle hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür. Ancak bu teorinin Batlamyus astronomisinin içini doldurmak ve onu anlamlandırmak üzere geliştirilmiş olduğu da düşünülebilir.

*

Peki İslam alimleri bu sudûr zırvası için ne demişler?

Kaya bu konuya da değiniyor:

Başta Gazzâlî olmak üzere sudûr teorisi İbn Rüşd, Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî ve Takıyyüddin İbn Teymiyye gibi kelâmcı ve filozoflarca çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Şöyle ki:

1. Allah’ın varlığını ve O’nun kendi zâtını bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına yol açtığından teolojik açıdan kabul edilemez.

2. Bu teoriyi temellendiren filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Onlar yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdir. Halbuki zaman bakımından yaratma ile sudûr arasında herhangi bir fark yoktur.

3. Mânevî, yalın ve salt olan varlığın fiili de bir ve tektir; dolayısıyla, “Birden ancak bir çıkar” hipotezinden hareketle, “Allah’tan ilk sudûr eden bir olan ilk akıldır” derken mânevî birer varlık olan bu akılların göksel varlıkların cismini ve nefsini, faal aklın da heyûlâyı meydana getirdiği iddia edilmektedir ki bu apaçık bir çelişkidir.

4. Bu sistemde Allah sadece kendi zâtını bildiği halde O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi varlıklarının sonradanlığını bilmektedir. Bu, akılların bilgisinin Allah’ın bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki bu durum ulûhiyyet kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşmaz (Gazzâlî, s. 125-130; İbn Rüşd, s. 226-234; Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, III, 156-158).

Bu sudûr zırvası ya da sapıklığı tasavvufa da bulaşmış. Kaya şöyle diyor:

“Bu sistemle Meşşâî felsefesi yeni Eflâtuncu unsurlarla eklektik bir görünüm arzederken Sühreverdî el-Maktûl ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mistik ve teosofik düşünürlerin varlığın oluşum ve işleyişini yukarıdan aşağıya, metafizikten fiziğe ya da mânevî ve ruhanî olandan süflî ve maddî olana doğru bir sıra düzeni içinde yorumlamaları farklı isimlerle de olsa âdeta bir gelenek olmuştur. Bu teorideki akl-ı evvel, akl-ı kül, akl-ı küllî, nefs-i kül ve nefs-i küllî kavramları Şiî-bâtınî düşüncesinde, tasavvuf ve edebiyat alanlarında farklı bağlamlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır…. (bk. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, II, 329-331).”

*

Gelelim Hayrettin Karaman’ın “sahih İslam” anlayışına..

Yeni Şafak gazetesinin 16 Mart 2025 tarihli sayısında yayınlanan “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Kendileri âlim olmayan Müslümanların önünde dört temel yorum (İslam anlayışı) var: 1. Kelam ve fıkıh âlimlerinin (Tefsir buraya dahildir) yorumları, 2. Sûfîlerin yorumları, 3. İslam filozoflarının yorumları, 4. Ehl-i Sünnet dışı yorumlar.

Bu yorumların ilk üçü, “Kitaba, sünnete, ehl-i beyte, hulefâ-i râşidîne” uyduklarını söylüyorlar; şu hâlde bu temel kaynaklara uymak demek, âlimler için ilimlerine, bilmeyenler için bilenlere uymak demek oluyor ve bunların hepsi birden İslam oluyor.

Adamın İslamî ilimlere vukufu işte bu kadar.

Ne İslam filozofu denilen taifenin neyi savunduklarından haberi var, ne Ehl-i Sünnet’ten.

Karşımızda duran, cehl-i mürekkebin tecessüm etmiş hali.


TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK

 









Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin KaramanDiyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."