demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DECCALÎ-ŞEYTANÎ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ

 



Bir yazarın, basit bir devlet ve siyaset felsefesi anlamına gelen şu ifadeleri yazmış bulunduğu görülüyor:

“Devlet ile rejim ayrı şeylerdir. Devlet cevherdir, rejim arazdır. (Elma cevherdir, elmanın tatlı veya ekşi, yeşil veya kırmızı yahut sarı, taze veya bayat, büyük veya küçük, sağlam veya ezik-çürük olması arazdır.)

“Türkiye devleti korunmalı, bugünkü rejim değiştirilmelidir.

“Devleti yıkmak kaosa, anarşiye, çöküşe yol açar; düzen veya sistemi değiştirip, yerine âdil ve hak bir düzen getirmek hem devleti, hem ülkeyi, hem de halkı güçlendirir, sağlıklı kılar.”

(https://www.milligazete.com.tr/haber/1082811/devlet-rejim-laiklik-ve-gelecegimiz)

Bu ifadeler, birçok açıdan yanlış.

Birincisi, “Devlet ile rejim ayrı şeylerdir” denilemez.

Şayet devleti, modern Batılı anlayışa göre, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” olarak tanımlarsak ve onun ülke (vatan), millet (halk) ve siyasal düzen (rejim) unsurlarından oluştuğunu kabul edersek, devlet ile rejimin ayrı şeyler olduğunu söylememiz mantıksızlık olur.

Buradaki ilişki, ayrılık ve farklılık ilişkisi değil, küll-cüz (parça-bütün) ilişkisidir. Rejim, tek başına devlet değildir, fakat devletten ayrı birşey de değildir.

Mesela insan baş, gövde ve bacaklardan oluşur. Tek başına baş, insanın kendisi değildir, fakat insan, “baş”tan ayrı bir şey de değildir. Başsız insan olmaz. “İnsan ayrı, başı ayrıdır” denilemez. Tam aksine, böylesi durumlarda bazen parça (cüz) anılıp bütün (küll) kastedilir. Mesela, “Allah korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz” denildiğinde, bundan murad, insanın bütün vücududur; yoksa, diğer azaları yanıp, gözleri yanmayacak demek değildir.

*

İkinci olarak, “Devlet cevher, rejim arazdır” da denilemez.

Cisim-cevher-araz ayrımı Eski Yunan’ın varlık düşüncesinin kavramsal çerçevesi durumundadır ve Abbasîler dönemindeki tercümeler yüzünden Müslümanlar arasındaki itikadî tartışmalara sirayet etmiştir.

Cevher diye, mekânı olan varlığa ve cismin bölünemeyen en küçük parçasına demektedirler.

Merhum Aliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

“Rivayet edilir ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye cisimler ve arazlar hakkındaki sözden soruldu. İmam-ı Azam, ‘Allahu Teala Amr bin Ubeyd’e lanet etsin ki, bunun hakkında insanlara ilk defa söz açtı’ dedi.”

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., s. 99.)

Bu cevher-araz kavramsallaştırması, Batı’da skolastik düşüncenin sorgulanması ile birlikte kısmen çöpe atılıp terk edilmiştir.

Günümüzün kuantum fiziği çerçevesinde ise irabda hiç mahalli bulunmamaktadır denilebilir.

Ancak, çöpe atılmış olmasaydı bile, devletten söz edildiğinde onu cevher, rejimi ise araz olarak nitelendirmek, kavramı yanlış kullanmak olurdu.

Belki devlete araz bile denilemez, çünkü devlet, “itibarî” bir varlıktır; gerçekte asıl var olan, bürokratlar topluluğudur.

*

Üçüncüsü, genelde rejimler değiştiğinde devletler de değişmiş olur.

Ülkeler oldukları yerde dururlar; değişen, onların üzerinde yaşayan toplumların hâkimiyet alanlarının sınırlarıdır.

Milletlerde ya da halklarda da nisbî bir süreklilik vardır; diyelim ki 150 yıl içinde bir milletin bütün fertleri ölüp gittiğinde ve yerlerini yeni bireyler aldığında, biz milletin varlığını aynen sürdürdüğünü kabul ederiz.

Bunun nedeni, yeni bireylerin aynı dili konuşmaya devam etmeleri, belli ölçüde aynı kurumları/gelenekleri yaşatmaları ve “kimlik” olarak 150 yıl önceki kimliği aynen deklare etmeleridir.

Yeni bir devletin kurulması dediğimiz şey ise, genellikle, insanların farklı bir kimliği ilan etme yönünde ikna edilmeleri veya zorlanmalarından ibarettir.

Mesela 1850 yılında İstanbul’da yaşayan insanlar kendilerini en genel ifadesiyle “Osmanlı” olarak nitelendirirken, 1950 yılında Türk olduklarını söylemek zorundaydılar.

1915’te kendisinin Osmanlı olduğunu düşünen insanlar, 1935’te, artık Osmanlı olarak kendilerini tanıtmalarının başlarının belaya girmesi anlamına geleceğini gördüler.

*

Türkiye’deki derin devlet mensupları için, devlet-rejim ayrımı yapmak, rejim aleyhtarlarının devlete sadâkatini sağlamak bakımından işlevsel görünebilir, fakat küresel çapta düşünüldüğünde bunun başka “kimlik” sorunlarına yol açacağını hesap etmek gerekir.

Mesela Alman vatandaşlığına geçmiş bir Türk, devlet-rejim ayrımını Almanya’da nasıl yapacaktır?..

Gerçekte, devlete sadâkat ile rejime sadâkat arasındaki sınır da belirsizdir.

Mesela Suriye rejimine göre, rejim muhalifleri gerçekte devlete isyan etmiş durumdalardı ve devletin yıkılmasına yol açacak bir faaliyetin içindelerdi.

*

Dindar geçinen, bir yandan da “Devletimi tutarım, bozuk düzen ve sisteme karşıyım” diyen uyanıkların bakış açısına göre, Suriye’deki İslamî muhalefetin Suriye devletine bağlı kalması, Türkiye ile iş tutmaması gerekiyordu.

Faşist ve devletçi bakış açısının doğal sonucu bu.

Fakat bu sözde dindar özde faşist soytarılık, bu noktada çifte standart limanına demir atar, Suriyeli muhaliflerin Türkiye için kendi devletlerine karşı “gaza getirilmiş” olmalarını isabetli bulur.

Ancak, Suriye’deki benzer “dindar soytarılar” için de, Suriyeli muhalifler, Türkiye ile işbirliği yapıp Suriye devletine karşı ayaklandıkları için “yerli ve milli” değildirler, dış güçlerin ajanı hainlerdir. Satılmış işbirlikçilerdir.

Görüldüğü gibi, denklem biraz karışık.

Doğal, çünkü devletçi zihniyet aklın ve mantığın kayıtlarından azade olmanın keyfini çıkarmaktadır. Özgürdür.

*

Türkiye’deki, Suriyelilere devletlerine isyan etme aklı veren kapıkulu mollaları, yerli-milli rejim mevzubahis olunca farklı makamdan gazel okumaya başlıyor, “Bekleyeceğiz, insanları irşat edeceğiz, bir zaman gelecek herkes Şeriat isteyecek, düzen kendiliğinden değişecek.. Aman ha aklınıza başka kötü şeyler gelmesin!.. Devletine itaat et, rahat et” diyorlar.

Ama aynı şeyi Suriye muhalefetine söylemezler. “Türkiye siyasetçilerinin, istihbaratçılarının gazına gelmeyin, insanları irşat etmekle yetinin” demezler.

Demediler.

Türk hükümetine de, “Niye onların gaza gelmesine, böylece başlarının belaya girmesine katkı sundunuz?” diye sormazlar.

Sormadılar.

*

Evet, devletçi mantıkta tutarlılık ve dürüstlük bulamazsınız.

Olayın diğer yüzünde ise şu gerçek yatıyor: Suriye’deki İslamî muhalefetin laik (siyasal dinsiz, Batı’nın müttefiki ve Kemalist) Türk devletine, ve onun gizli servisine güvenmemesi gerekirdi.

Çünkü, gerçek anlamda bir Şeriatçi değilseniz, sizin için “ahde vefa” (sözünde durma) gibi ilkelerin bir önemi bulunmaz.. “Ulusal çıkar” güneşinin karşısında onlar ilkbahar kar’ı gibidir.

Erirler.

Bir devlet için ahde vefa (sözünde durma), öncelikle, çıkardığı kanunlara evvela kendisinin tam olarak riayet etmesiyle başlar.. Mesela asla hukuk dışına çıkmaması, gizli servisi eliyle yasa dışı yollara başvurmaması, muhaliflerini yargısız infaza tabi tutmaması gerekir.

Laik (siyasal dinsiz) devlet, ahde vefasızlığın, sözünde durmamanın münafığın üç alâmetinden biri olduğunu dikkate alarak politika üretmez, çünkü bu, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırıdır, devleti din kurallarına uydurmaya çalışma suçudur. (Bir Türk İslamı/Müslümanlığı’ndan söz edenlerin, Türkler’e özgü bir Türk Münafıklığı ve Türk Kâfirliği’nin bulunduğunu da kabul etmeleri gerekiyor.)

Muasır medeniyet yani çağdaş uygarlık, “Siyasette vefa yoktur” Makyavelist ilkesiyle politika üretir.

Ulusal çıkar, katmerli, kat kat olmuş çıkarcılık ve bencillik söz konusu olunca, herkesi satmaktan kaçınmaz.

*

Konumuza, rejim meselesine dönelim.. Genelde, devletler yıkılmadıkça rejimleri de değişmez.

Mesela Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen işgal edilmiş, Alman devleti fiilen çökmüştü. İşgalciler, o tek devletin yerine iki ayrı devletin kurulmasını kararlaştırdılar.

Ve, zannedilenin aksine, devletler ve rejimlerin dahilî güçler tarafından yıkılması olayı nadiren yaşanır.

Yıkılmayı sağlayan can alıcı vuruşu dış güçler yaparlar. Mesela, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün nedeni, Moğol istilasıydı.

Benzer şekilde Osmanlı da, başkentini işgal eden Batılı güçler tarafından yıkılmıştır.

Humeynî bile, Şah’a karşı rejimi değiştirecek bir hareketi İran içinden organize edemezdi; değişim ve dönüşümün merkezi Paris’ti.

*

Bununla birlikte, her ülkede rejim, zaman içinde az veya çok bir değişim ve dönüşüm yaşar.

Ancak bu rejim değişikliği, zannedilenin aksine, rejim karşıtları tarafından değil, bizzat rejimin sahipleri tarafından yapılır.

Sovyetler'deki Perestroika ve Glasnost böyle birşeydi.

Türkiye'de tek parti rejiminin yerini çok partili rejimin alması da, bir yönüyle dış müdahalenin, bir yönüyle de içerdeki elitlerin kararının sonucuydu.

Arap Baharı sürecinde Tunus ve Mısır'da yaşanan rejim değişikleri bile, o ülkelerde iktidar elitlerinin ya da bürokrasilerin devlet başkanlarını yalnız bırakıp rejim değişikliğine onay vermelerinin sonucuydu.

*

O nedenle, gerçekte her "rejim" için asıl tehdit, genellikle bizzat o rejimin sahipleridir.

Çünkü, rejimin helvadan putunu yapan ve insanları ona tapmaya zorlayanlar da, acıkınca yiyecek kadar işbilir ve pragmatist davranma gücüne ve imkânına sahip olanlar da, onlardır.

İşte bu yüzden, pratikte devletçilik, aynı zamanda rejimcilik anlamına gelir.

*

Olaya İslâm (ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet) açısından bakıldığında, modern devlet tanımlarının pek önem taşımadığını öncelikle kaydetmek gerekir.

İslâm’a göre, bir insan, objektif ölçülere göre muztar ve mecbur kalmadıkça, Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat etme konusunda mazur görülemez.

Burada devlet-rejim ayrımının hiçbir önemi yoktur; itaat ancak maruftadır.. Maruf ise Şeriat’e ve akla uygun olandır. (Akl-ı selîm, sağlam akıl Şeriat’le çelişmez.. Akıl adına ileri sürülenler Şeriat’le çelişiyorsa aklın değil heva ve hevesin, insandaki hayvanî içgüdü ve eğilimlerin ürünüdür.)

Ancak insan, münkerlere müdahale konusunda gücünün yetmediği şeylerle mükellef de değildir.

Ayrıca İslâm, meşru hedeflere meşru vasıtalarla varılmasını şart koşar.. Hem amaç hem de araç meşru olmak zorundadır.

Yani İslâmî bir düzen kurma niyetiyle İslâm’a aykırı faaliyetlerde bulunulamaz.

Aynı şekilde, birileri, “Rejimi içerden değiştirmek için ona karşı takiyye yapıyoruz” kabilinden mazeretler üretemezler.

Çünkü insan, muhtemel ve müstakbel bir İslâmî rejim için halihazırda mevcut müslümanlığına zarar verecek tutumlar sergilemekle yükümlü değildir. 

Tam aksine, böylesi bir tavır haramdır.

*

“Gayenin yüceliği her türlü vasıtayı da yüce hale getirir” gibi bir anlayış Makyavelizm’e özgüdür ve modern devletlerin örtülü bir biçimde benimsediği temel bir ilke durumundadır.

Günümüzde hemen hemen bütün devletlerin gizli servislerinin çalışma biçimleri gerçekte Makyavelizm’in zaferini ilan etmektedir.

Böylece devletler, çifte standardı resmîleştirmiş bulunmaktadır.

Adeta şöyle demektedirler:

1. Devlet, hukuk içinde kalır.

2. Her devletin, hukuk dışına çıkabilecek bir gizli servisi vardır.

3. Gizli servisler tarafından yapılan hukuksuzluklar da hukuka uygun kabul edilir ve yargı konusu olamazlar, çünkü onlar devleti korumak gibi yüce bir gayeye hizmet etmektedirler.

Anlayış ve uygulama maalesef budur.

Bu yüzden, mesela ülkemizde merhum Bediüzzaman bir dizi zehirleme teşebbüsüne maruz kalmış ve kendisini güçlükle koruyabilmiştir. Merhum Es’ad Erbilî ise suikastten kurtulamamıştır.

Bu türden kaza görünümlü cinayetlerin haddi hesabı ise hiç bilinmiyor.

Faili meçhulleri ise hiç soran yok.

İşin en kötü yanını ise, bu gizli servislerin, kendi önem ve değerlerine başkalarını da inandırmak için kimi zaman mevhum bir tehdit algısı oluşturmaktan kaçınmamaları ve toplumsal bir paranoyaya yolaçmaları, bazen de provokatif faaliyetlerle tehdidi bizzat üretmeleridir.

*

İslâm’ın temel ilkelerinden birini, sözleşmelere riayet oluşturur.

Herhangi bir devletin sınırları içinde yaşayan bir kimsenin, devletten aldığı hizmetler karşılığında kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, başkalarının hakkını çiğnememesi ve fesada yol açmaktan uzak durması gerekir.

Hak arama ve adalet talebi, dinini eşit ve özgür bir vatandaş olarak yaşama ideali başka birşey, "Düşmanımızın herşeyi bize helaldir, fırsat bulunca yağmalayabilirsin" şeklindeki yahudice mantıkla hak çiğneme başka birşeydir.. 

(Türkiye'de müslüman ile Kemalist eşit değildir.. Kemalist kendi ilkelerini müslümana dayatabilirken, müslüman İslam'ın ilkelerini Kemaliste dayatamaz. Hatta demokratik çerçevede müslümanın eline böyle bir hak geçse bile Kemalizm buna imkân vermez.. Kemalizme göre Kemalist ile müslüman eşit değildir, her zaman Kemalistin dediği olmak, müslüman da buna koyun gibi boyun eğmek zorundadır.. Türkiye'deki demokrasi içi boş bir kelimeden ibarettir.)

Burada muhatabın dinî kimliği değil, zımnen veya açıkça verilmiş bulunan sözler ve kabul edilmiş taahhütler önemlidir.

Mesela İslâm devleti, zimmîlere can güvenliği ve inanç hürriyetini garanti eder, buna karşılık adına cizye denilen vatandaşlık vergisini alır.

Bu yüzden, ilk İslâm fetihleri sırasında, zimmîlerle anlaşma yapılırken, “Şayet sizin güvenliğinizi sağlayamazsak, cizye ödemeniz gerekmez” denilmiştir.

*

Bir İslâm devleti, “Falanca zimmî din bilgini bizim rejimimiz için ideolojik bakımdan tehdit arzediyor, o halde onu gizlice zehirleyelim” demez, çünkü onun can güvenliğini garanti etmiştir.

“Devlet ayrı, rejim ayrı” diye ona efsun da okumaz.

Ondan, “devletçilik yapması” gibi ekstra bir ideolojik vergi de talep etmez.

Onu, ("İslam ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" etmediği için devleti yönetme imkânından mahrum bırakmakla birlikte) devleti korumakla yükümlü görmez ve tutmaz, tam aksine, devlet olarak kendisini, onu korumakla yükümlü kabul eder.

İslam devleti "Benim nazarımda bütün vatandaşlar eşittir" diyerek Himalayalar cesametinde yalan söyleyen bir deccal (çok yalancı) rejimi değildir.


MİLLET HAKİMİYETİNE GETİRİLMİŞ “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” KAYIT VE ŞARTLAR

 


Selanikli Mustafa Atatürk ilke ve inkılapları iş başında: Türk kadınları özgürleştiriliyor


Türkiye’de cumhuriyet denilince ilk akla gelen “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrası (Palavradır, çünkü “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerle kayıtlı ve şartlıdır), İslam’a göre şirk ve küfrün ta kendisidir.

Has halis, som ve saf, katkısız katıksız şirk ve küfür..

Selçuklu sultanları ve Osmanlı padişahları, “Hakimiyet kayıtsız şartsız saltanatındır” demediler.

Hakimiyetlerinin Şeriat’le (ve Şeriat’e aykırı olmayan örfle, töreyle) kayıtlı olduğunu kabul ettiler.

Uygulamadaki hatalarını zihniyet düzeyinde savunmaya kalkışmadılar.

Şayet “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız saltanat makamınındır” demiş olsalardı, Firavun ve Nemrut durumuna düşerlerdi.

*

“Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” palavrası ise, önce millete, “Siz ‘Tanrı-Kral’ Firavun ve Nemrut gibisiniz.. Dediğiniz dedik, öttürdüğünüz düdük.. Ağzınızdan çıkan kanundur” diyerek göstermelik yağ çekiyor, aldatmak için riyakâr dalkavukluk yapıyor.

Ardından da, “Ama bu Firavunluk yetkisi, seçtiğiniz ya da seçmiş sayıldığınız seçkinler/seçilmişler, yani yöneticileriniz eliyle kullanılır” diyor.

(Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’da haham ve papazlara verilen “rablik” konumunun laiklikle birlikte parlamentolara, milletvekillerine devredildiğini belirtiyor.)

*

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Görüldüğü gibi, devlet İslam-cı veya din-ci değil, fakat milliyet-çi..

Birileri çıkıp, millet ve milliyet kelimelerinin Arapça’daki otantik anlamları çerçevesinde farklı yorumlar ve teviller yapmasın diye, bu milliyet-çiliği bir de “mutlak” olmaktan çıkarıp Atatürk ile “kayıtlı ve şartlı” hale getirmişler.

Ne olur ne olmaz, birileri çıkıp “Kur’an müslümanlığı” tabirine benzer şekilde “Kur’an milliyetçiliği“nden de söz edebilirler diye düşünmüş olmalılar.

(Osmanlı’daki “millet sistemi” çerçevesinde Müslümanlar [Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü vs.] tek milletti; ayrı kilise teşkilatları ve dinî liderleri bulunduğu için Rumlar, Ermeniler, Süryaniler vs. de ayrı birer millettiler. Bu anlamda milliyetçilik de ümmetçilik ya da cemaatçilik olmaktadır. Buradaki ayrım ırk, dil, bölge vs. değil, din eksenlidir.

Kısacası, hem Atatürk milliyetçiliği hem de “ata”sız Türk milliyetçiliği, millet ve milliyet kelimelerini alıp içini boşaltmış, bu kelimeleri gasp etmişlerdir.)

*

“Başlangıçta belirtilen temel ilkeler“e gelelim..

Anayasa’nın başlangıcında şunlar söyleniyor:

Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

… Millet iradesinin mutlak üstünlüğüegemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

(Değişik: 3/10/2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

… FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

*

Millet iradesi edebiyatı, anayasacılık geleneğine Fransız İhtilali‘nin bir hediyesi..

Kimi hukukçulara göre (mesela kamu hukukçusu Duguit‘ye göre), millet iradesi kavramı, içi boş bir lafazanlıktan ibarettir. Safsatadır. (Duguit’nin görüşleri için bkz. Ali Fuat [Başgil], Esasiye Hukuku Dersleri, 2. b., İstanbul: Bozkurt Matbaası, 1936, s. 199-248; Vakur Versan, Kamu Yönetimi, 10. b., İstanbul: Der Y., 1990, s. 17-22.)

Ancak, bizi işin bu yönü ilgilendirmiyor.

Bir müslüman için millet iradesi denilen şeyin de bazen bir değeri olabilir, fakat “mutlak” anlamda değil..

İslam açısından millet iradesi mutlak değil mukayyet (kayıtlı/şartlı) bir öneme sahiptir.

Millet iradesi denilen şey, İslam’da, Allahu Teala’nın emir ve yasakları ile kayıtlanmıştır.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de ise, Ali Rıza ile Zübeyde’nin (Allahu Teala’nın konumuna çıkarılıp putlaştırılan) ölmüş oğlunun ilke ve inkılapları ile kayıtlıdır.

*

Evet, İslam’a göre, Allahu Teala’ya bireysel olarak itaat etmek zorunda olan insanlar, toplanıp bir araya gelip kendilerine devlet adını verdikleri zaman keyiflerine ya da şeytanî arzularına göre davranma, Allahu Teala’yı haşa yok sayma serbestiyetine sahip olamazlar.

Tabiî bu, İslam açısından böyle.. Laik (yani siyasal dinsiz, dini olmayan) nitelikteki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre durum farklı..

Nasıl Türkiye Cumhuriyeti’nin laik anayasası dini (İslam’ı, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını) kaale almıyorsa, Allahu Teala da, dininin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre reforme edilmesine ve “güncellenmesi”ne izin vermiş değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, derini ve yüzeyseliyle bunu böyle bilmesi gerekiyor.

Devlet (kendilerini devlet olarak gören siyasetçi ve bürokrat taifesi) kendilerini milletin “rableri” olarak görmeye kalkışmamalıdırlar.

*

Anayasa’nın başlangıcına göre “egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olması“na gelelim.

Egemenlik kelimesi sonradan baş tacı edildi, önceden hakimiyet diyorlardı: Hakimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.

Hakimiyet, hükmetmek, hüküm sahibi olmak, hükümet mevkîinde olmak demek oluyor.

Yani “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir” sözü, (başka bir hüküm sahibi tanımama bakımından) Hz. Ali dönemi Haricîlerinin Hüküm ancak Allah’ındır sloganına karşılık geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki ifadenin Haricîler’in sloganından farkı, Allahu Teala’nın konumunu Türk milletine veriyor olmasından ibaret.

Haricîler’in sözü, aslında doğruydu, yaptıkları çıkarım ise yanlıştı; o yüzden Hz. Ali, Hak bir sözle batılı kast ediyorlar” demişti.

Anayasa’daki ifadeye gelince, Hz. Ali’nin yaklaşımı (daha doğrusu İslam) açısından bakıldığında, “Tamamen batıl bir sözle saf ve pür batılın kast edilmesi” demek oluyor.

*

Haricîler, Allah’tan başkasına hüküm sahibi olma imtiyazı tanımak istemediklerini söylüyorlardı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ise, bu yetkiyi yüce yaratcımız Allahu Azîmüşşan’a bile vermiyor, nerde kaldı ki Çerkez’e, Kürd’e vs. ondan bir pay versin..

Ve, içimizdeki “sınırlı sorumlu iman sahibi” birtakım sefih sapıkların ve münafıkların, buna karşı seslerini yükseltip, “Nedir bu modern Haricîlik, nedir bu Haricî rejimi?.. Burası Haricî Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi?!” dediklerine şahit olamıyoruz.

Onlar, çağdaş Haricîler’i Arabistan’daki Vehhabîler ve Selefîler arasında aramamızı istiyorlar.

Bu “Allahsız küfür ve şirk Haricîliği rejimi”yle (Tabiî İslam açısından böyle, Türk milliyetçiliği açısından bu, muasır medeniyet anlamına geliyor) bir dertleri yok..

Haricîlerin burnumuzun dibinde, hemen yanı başımızda, sağımızda solumuzda olduğunu fark etmeyelim istiyorlar.

"Ol mahîler ki derya içredirler, deryayı bilmezler" hesabı hem kendimizden ve dünyadan habersiz yaşayıp gidelim, hem de kendimizi çok uyanık ve akıllı zannedelim diye bize maval okuyorlar.

*

Görüldüğü gibi, Anayasa’ya göre, hiçbir faaliyet, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremezmiş.

Bu hiçbir faaliyete, İslamî faaliyetler de dahil tabiî ki..

“Hiçbir faaliyet, Allahu Teala’nın emir ve yasakları, ilke ve hükümleri, dini karşısında korunma göremez” derseniz bağnaz bir yobaz oluyorsunuz.

Fakat aynı şey, Allahu Teala yerine Atatürk anılarak söylenirse, bağnazlık ve yobazlık olmaktan çıkıyor.

İslam, burada bağnazlık ve yobazlık kelimelerini kullanmıyor, böylesi bir anlayışın, şirkin (Allahu Teala’ya eşit konumda bir varlık icat etmenin) ve küfrün (gerçeği örtmenin) ta kendisi olduğunu söylüyor.

*

Bununla birlikte, Türkiye’nin hukuk düzeni, İslam’ı ve İslam’ın şirk tanımını kabul etmek zorunda değildir.

Aynı şekilde İslam da, “Birtakım sözler küfürdür, ancak o sözler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na yazıldığı anda küfür olmaktan çıkar” şeklindeki bir ilkesizlik, kaypaklık ve oynaklıktan berîdir.

Nasıl Atatürkçüler için Atatürk ilke ve inkılaplarının doğru anlaşılması, çarpıtılıp içinin boşaltılmaması önem taşıyorsa, Müslümanlar için de İslam’ın (güncelleme veya başka bir ad altında) tahrif, tahrip ve tebdil edilmemesi en az o kadar önem taşımaktadır.


DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR

 



İslam ve demokrasi, seküler sosyal bilimlerin kavramsal çerçevelerinden hareketle karşılaştırıldığında varılacak sonuç, ikisinin bağdaşmadığıdır.

Gerçekten de seküler ya da laik insanlar ikisinin bağdaşmadığını öne sürmekte ve tercihlerini demokrasi ya da totalitarizmden yana yapmaktadırlar.

İkisinin bağdaşacağını düşünen müslümanlar bu durumu, sözkonusu çevrelerin İslam’ı iyi bilmemeleri, anlamamaları ya da İslam’a karşı önyargılı olmalarıyla açıklamaya çalışmaktadır.

Oysa şunu görmek gerekir: Şayet Kur’an ve Sünnet’ten hareketle geliştirilmiş bir usul/yöntem, kavramsal çerçeve ve anlayış bizi demokratik hedefler olarak sunulan ilke ve uygulamalara götürüyorsa, İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını ancak o zaman söyleyebiliriz.

Aksi takdirde, İslam’ı iyi bilmemekle suçladığımız muhataplarımız, bizim hem demokrasiyi hem de İslam’ı iyi bilmediğimiz, neyi savunduğumuzdan habersiz olduğumuz sonucuna varacaklar ve haksız da olmayacaklardır.

*

Kullandığımız araçlar, varacağımız noktayı da belirler. Bir gemideysek, varacağımız yer bir limandır, otobüs terminali değil.. Kavramların genetiği de bu şekilde varacakları sonucu kendi içlerinde taşırlar.. Bir kayısı çekirdeğinden ancak bir kayısı ağacı yeşerir, ondan elma ya da ceviz ağacı olmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi tabirinin durumu da budur; o, "kolektif heva ve heves" olarak yeşeren küfrün meyvesidir, ve siyasî ideoloji veya rejim olarak bir nüve/çekirdek halinde savunulurken vaad ettiği şey de ya doğrudan doğruya küfrün hakimiyetidir ya da küfrün hakimiyetine giden yolun ideolojik zeminini oluşturmaktır. 

Burke kavramlar konusunda şunu demektedir:

“... kavramlar nötr ‘aletler’ değildir. Bunlar çoğunlukla, dikkatle irdelenmesi gereken varsayım paketleri içinde gelir.... kavramların --en hafif bir deyişle-- kültür-bağlı olmaları son derece yüksek bir olasılık taşır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 45.)

Evet, kavramlar belirli varsayımların kabulü durumunda anlamlı hale gelir ve belirli bir kültürün bakış açısını yansıtır. Pekçok kavram gerçekte kültür-bağımlıdır, nötr (kültürler ya da dünya görüşleri arasında tarafsız) değildir:

“... özellikle antropoloji alanında yapılan çalışmalar sonunda, modern Batı düşüncesinin en çok kullandığı referans noktalarından biri olan ‘insan doğası’ kavramının içeriğinin büyük oranda kültür bağımlı olduğunun gösterilmesi, tüm insanları içine alan genellemelerin aslında belli bir kültürün içinde anlamlı olan davranış biçimlerinin ve o davranış biçimlerini sembolize eden kavramların etnosentrik bir şekilde diğer kültürlere de dayatılmasından başka bir şey olmadığı sonucunu getirmiştir.”

(Ömer Demir, Bilim Felsefesi, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992, s. 91.)

Benzer şekilde Carr da şunları söyler:

Eşitlik, özgürlük, adalet ya da Doğal Hukuk gibi varsayımsal mutlak kavramların pratik içerikleri dönemden döneme ya da kıtadan kıtaya değişir.” (Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 98.)

Tarih (zaman) ve coğrafya (mekân) boyutlarına işaret eden “dönemden döneme, kıtadan kıtaya değişme” ifadesine dinden dine, medeniyetten medeniyete, kültürden kültüre, ideolojiden ideolojiye kayıtları da eklenebilir.

Eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar evrensel değerler gibi görünse de, muhtevaları evrensel değildir.. Kuzguna yavrusu şahan göründüğü gibi, herkese de kendi “algısı ve anlayışı” evrensel görünür.

Evrensel olan ilkeler, evreni yaratanın ilkeleridir.

*

Hülasa, düşünsel ve teorik açıklamalar gerçekliği her zaman olduğu gibi yansıtmaz, çoğu zaman, benimsenen “paradigmanın / kavramsal çerçevenin / kavramlar paketinin” imkân tanıdığı sonuçları verir:

“Bir dünya görüşünü içkin her paradigma, gerçekliği algılama biçimini belirler. Paradigmadan bağımsız bir düşün-gerçek, teori-olgu ilişkisinden söz edilemez.”

(Ahmet Kara, “Post-modern Epistemolojiler ve Modern Bilim”, Bilgi, Bilim ve İslam-II, haz. Ahmet Tabakoğlu ve Sadık Çelenk, İstanbul: İlmi Neşriyat, 1992, s. 157.)

Poulantzas’ın ifadesiyle, “Her düşünce veya kavram, yalnızca onun temelini oluşturan tüm teorik sorunsal içinde anlamlıdır”. (Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet Sorunu”, Kapitalist Devlet Sorunu, haz. R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, çev. Yasemin Berkman, İstanbul: İletişim Y., 2. b., 1990, s. 20.)

Chalmers da, “kavramların anlamlarını, hiç değilse kısmen, bir teoride oynadıkları rolden aldıkları”nı ifade etmektedir. (Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul: Vadi Y., s. 139.)

Doğal olarak, teoriler için bir “kesin doğruluk”tan söz edilemez ise (Ki tanım gereği edilemez; fizik “yasa”ları da aynı durumdadır), anlamlarını o teorilerden alan kavramlar da zeminini yitirecek, muallakta kalacaktır.

*

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla dilimize çevrilen kitabın yazarı ünlü bilim felsefecisi Kuhn'a göre, bir paradigma, "genel teorik varsayımlar ve [o varsayımlar üzerine kurulu] yasalar" ile (Evet, “yasa”ların da kesin bir doğruluğu yoktur, varsayımların kabulü çerçevesinde doğru görünürler), ve de o yasaların olay ve olgulara uygulanmaları (giydirilmeleri) için belirli bir bilimsel topluluğun üyeleri tarafından benimsenen "teknikler"den oluşur.

Ona göre, olgunlaşmış bir bilim tek bir paradigmaca yönlendirilir ve bu paradigma, yönlendirdiği bilimdeki meşru/anlamlı çalışmanın standartlarını koyar.

Buna karşılık rakip paradigmalar, (egemen paradigmanın meşru/anlamlı saymadığı) farklı soru türlerini meşru veya anlamlı sayarak varlık gösterirler.

Bu paradigmaların standartları da farklılık gösterir.

Mesela gezegenlerin kütleleriyle ilgili sorular Newtoncular için "önemli", Aristocular için anlamsız sorulardır.

Belirli bir ölçüde açıklanamamış bir hareketi Newton "makul" saymış, fakat Kartezyenler tarafından "metafizik" ve hatta "büyü" diye reddedilmiştir, yani standart dışı görülmüştür.

Nedensiz hareket Aristo'ya göre "saçma", Newton'a göre ise "aksiyomatik"tir, başka bir ifadeyle ispata muhtaç olmayan doğrudur, veridir.

Modern mikrofizik içinde "tanımlanabilir" olan çok sayıda olay türü, Newtoncu programa göre, dikkate alınmaması gereken (makul kabul edilmeyen) bir "indeterminizm"i ihtiva etmekteydi.

Bu farklılıkların kaynağı nedir?..

Kuhn’un ifadesiyle şudur: Paradigması hakim konuma gelen egemen/galip ekol, “kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle”, bilgi birikiminin “belli kısımlarına ağırlık vermek” durumundadır. (Bkz. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İstanbul: Alan Y., 3. b., 1991, s. 50.)

Bilgi birikiminin belli kısımlarına ağırlık vermek, diğer kısımlarına karşı kör ve sağır olmak, onları görmezden gelmek ve duymamak demektir.

Evet, maalesef bilimsel teoriler (yani kısaca bilim), “kendine özgü inançlar ve önyargılar” taşır.

Öyle bir inanç ki, Amerikalı kimyager ve zoolog Standen’in ifadesiyle, bilim, öyle olmadığı halde, Hindular’ın ineği gibi kutsal hale getirilmiş durumdadır. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, çev. Burçak Dağıstanlı, İstanbul: Çıdam Y., 1990.)

İşin kötü tarafı, sadece “avam” tabakası değil, birçok (özde cahil) sözde bilim insanı da ona kutsallık atfetmektedir.  

*

Benzer şekilde siyaset bilimci Talcott Parsons da bilimi, “gerçeğe seçmeli bir bilimsel yönelmeler sistemi” diye tanımlar. (Carr, s. 17.)

Bu seçim, bilgi birikiminin bir kısmının seçilmeyip ihmal edilmesi anlamına geliyor.

Bu durumda mutlak bir doğruluk ve geçerlilikten nasıl söz edilebilir ki?!

Mardin’in ifadesiyle, “bugünkü bilim anlayışımız artık bilimsel kuramların ‘mutlak’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini” kabul etmektedir. (Şerif Mardin, İdeoloji, İstanbul: İletişim Y., 3. b., 1995, s. 17.)

Chalmers, bu konuda oldukça kesin konuşur:

“Bilimsel teorilerin isbatlanmış doğru veya muhtemelen doğru olmalarını mümkün kılacak doğru hiçbir yöntem yoktur.... Bilimsel teorilerin kesinkes doğrulanmış veya yanlışlanmış olamayacakları tezini destekleyecek argümanların bazıları, büyük ölçüde felsefi ve mantıki düşüncelere dayanır. Diğer argümanlar bilim tarihinin ve modern bilim teorilerinin detaylı bir analizine dayanmaktadır.” (Chalmers, s. 27.)

Bu gerçeği, 1950’lerde Ord. Prof. Dr. Başgil şu şekilde ifade etmişti:

“Esasen dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, din gibi, bir inanç sistemidir. Şu farkla ki, ilmî inanç tecrübe [deneyim], müşahede [gözlem] ve muhakemeden [akıl yürütmeden] neş’et ettiği halde, dinî inanç sezilerden, hislerimizin akışından ve içimizin yalvarışından teşekkil etmekte; ilim, zekadan; din ve iman, his ve iradeden doğmaktadır.”

(Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, 4. b., İstanbul: Yağmur Y., 1979, s. 63.)

[Mesele tam böyle değil.

Başgil, İslamî ilimlerle fazla meşgul olmamış bulunduğu için meseleyi eksik biliyor.

İmanın his ve iradeyle de ilgisi varsa da, son tahlilde akla dayanır

Bu meseleleri İmam Matüridî Kitabu’t-Tevhîd’inde geniş bir şekilde ele almış ve sonraki devirlerin (Teftâzanî, Seyyid Şerif Cürcanî ve Fahreddin Razî gibi) muhakkik “kelâm” alimleri de derin bir vukuf ve büyük bir yetkinlikle çok daha ayrıntılı ve teferruatlı biçimde tartışmışlardır.]

*

Üzerinde durduğumuz mesele hakkında Wallerstein da şunu demektedir:

“... bilimsel pratik bütün diğer uygulamalar gibi toplumsal olarak biçimleniyordu ve dolayısıyla nesnel veya tarafsız telakki edilemezdi.... Böylece evrenseli [evrensellik iddiasını] ‘nispileştirme’ ve bilim uygulayıcılarını yönlendiren saikleri bulma arayışına girdiler.”

(Immanuel Wallerstein, “Sosyal Bilim Nereye Gidiyor?”, Tarih Risaleleri, ed. ve çev. Mustafa Özel, İstanbul: İz Y., 1995, s. 254.)

Konuyla ilgili olarak Carr şunları söyler:

“... bilim adamları artık eskiden olduğu gibi, doğanın yasaları hakkında konuşmaya fazla istekli değildirler. Günlük hayatımızı etkileyen bilimin yasaları denilen şeyler, aslında eğilim gösteren önermelerdir; bunlar, başka herşey değişmeden kalırsa ya da laboratuvar koşullarında ne olacağını söylerler. Somut durumlarda ne olacağını önceden bildirebileceklerini kendileri de ileri sürmezler.... Çağdaş fizik teorilerinin olan olayların ihtimalleriyle ilgilendiği söyleniyor. Bilim, bugün tümevarımın aklî olarak ancak ihtimaller ya da akla uygun inanışlara götürebileceğini hatırlamaya daha çok eğilimlidir....” (Carr, s. 81.)

Carr’ın bu sözleri, Doç. Nurettin Topçu’nun (ve Prof. Necmettin Erbakan gibi kimi meşhurların) hocası Nakşbendî şeyhi Abdülaziz Bekkine rh. a.’in “İlmin görevi ihtimalleri hesaplamaktır” şeklindeki sözünü akla getirmektedir.

*

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, siyaset biliminde benimsenen yaklaşımların “doğrudan ya da dolaylı olarak belli bir dünya görüşünü de içermekte” olduğunu söyleyen Saybaşılı’ya hak vermek gerektiği inkâr edilemez biçimde ortaya çıkar. (Bkz. Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Ankara: Doruk Y., 1999, s. 91.)

Demokrasizm başlı başına bir dünya görüşüdür ve onun bilimsellikle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Duverger’nin şu sözleri, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Toplum bilimlerinin az-gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir ögesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha arttırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiç bir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanansa egemen ideolojiden beslenendir. Çünkü, egemen ideoloji en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha ‘nesnel’ görünür. Bu konuda; ‘Tarafsız bilimin öncülerinin ... sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?’ diyen Stanley Hoffman’ın bu sözünü hatırlatmak yerinde olur. Böyle bir durumun tekeli de Birleşik Devletler’e ait değildir.”

(Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul: Varlık Y., 1982, s. 21-22.)

ABD’deki sözde tarafsız bilimin öncülerinin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmeleri bir dereceye kadar normal karşılanabilir ve “hayatın olağan akışı”na uygun görülebilir; peki, müslüman olduğunu, düşüncesinin Kur’an ve Sünnet temeli üzerinde şekillendiğini söyleyenlerin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmelerini nasıl yorumlamak gerekiyor?

*

Ne yazık ki FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve hatta eski Milli Görüşçü AK Partililer (ekseriyet itibariyle) bu durumda.

Bediüzzaman’ın talebesi olduklarını söyleyenlerin bir bölümü de bu çığırtkanlar arasında yer alıyor.

Çığırtkanlık zincirinin son halkalarından birini ise, kurdukları Sağduyu Partisi ile bu hizmetkârlık kervanına gecikmeli biçimde katılmış olan İskenderpaşacılar (ya da Hakyolcular) oluşturuyor.

Böylelerine, uyanmaları için nasıl seslenmek gerekiyor?.. “Quo vadis?” mi demeliyiz, yoksa “Eyne tezhebûn?” mu?

*

Demokrasizm ideolojisine (laik demokrasiye, siyasal dinsiz halkçılığa) teslim olan sözde müslümanlık (Ki özde küfürdür), “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi” talebini “İslamcılık ideolojisi” diyerek reddediyor.

Kedi, yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

Kinci değil kindarım, emekçi değil emektarım” demek suretiyle zahmetsiz ve emeksiz “emekli” olmak isteyen açıkgöz üçkâğıtçılara rastlanmıyor, çünkü kimse bu numaraları yemez. Fakat, aynı akıl yürütüş ve mantıkla “İslamcı değil müslümanım, dinci değil dindarım” diyen istismarcı sahtekârlar alkışlanıyorlar.

Çünkü Türkiye’deki laik (siyasal dinsiz) “düzen” böyle müslümanımsılar istiyor.. Laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasını bu “İslamsız müslümanlık”ta görüyor.

*

Bundan 12 yıl önce, 2012’de medyada bir İslamcılık tartışması patlak vermişti.

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) Zaman gazetesi bu tartışmada başı çekiyordu.. İslamcılığı yerden yere vuruyorlardı.

Fakat AK Partililer ve (Saadet Partili) Milli Görüşçüler onlardan geri kalmadılar.. Her ne kadar FETÖ halay başı idiyse de, diğerleri de Anadolu irfanı folklor ekibinin oynak ve kıvrak üyeleri olarak, bu çılgınca naralar atarak kan ter içinde hoplayıp zıplama işinde FETÖ’yü yalnız bırakmadılar.

Temel Karamollaoğlu’nun Saadetçiler adına “İslamcı değilim müslümanım” diye konuşmasına o camiadan bir tepki geldiğine şahit olamadık.

AK Parti yandaşı ve yancısı yazar çizer taifesi de İslamcı olmadığını ilan etmek için sıraya girdi.

(Mesela AK Parti’nin gözde yazarlarından birinin Yeni Şafak gazetesinin 12 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayınlanan yazısının başlığı şöyleydi: “Neden İslâmcı değilim?”

Cevabı basit, onun ve diğerlerinin İslamcı olmamalarının ardındaki temel etken şu: Dünyalıklarının yolunda gitmesi için Batılılar’a ve onun yerli-milli derin acentalarına şirin görünmeye ve yaranmaya ihtiyaçları var.

Fakat bunu söylemelerini sağlayacak bir açık yüreklilik ve dürüstlüğe sahip değiller.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."