mehmet görmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet görmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YASİN EFENDİ VE AHBAPLARI İLAHİYAT VE DİYANET ŞİRKETİ’NİN İMTİYAZ VE İNHİSARINDAKİ HUSUSLARA DAİR

 









Bundan önceki iki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Aktay’ın yazısı "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik" başlığını taşıyor.

Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başladığı yazısını eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez’i savunmak için kaleme almış durumda.

*

Onları öyle bir savunuyor ki, zannedersiniz ki bu adamlar masum birer peygamber..

İmdi, bir Hz. İbrahim, bir Hz. Musa, bir Hz. İsa a. s. aleyhinde konuşan birini gördüğünüzde (tanım gereği) hiç düşünmeden o adam için kâfir ve sapık damgasını basarsınız.

Çünkü kâfirlik ve sapıklık esas itibariyle hak peygamberlere düşmanlıktan ibarettir.

Tanım gereği peygamber düşmanlığı küfür ve sapıklıktır.

Fakat bizim gibi insanlar birbirimizi eleştirdiğimizde önce bir durup dinlemek gerekir.

İlahiyatta prof. ve Diyanet’te başkan olmak adamı “la yüs’el” yapmaz.

Bu beyzadeler, küfür ve sapıklık olan sözleri söylemekten “mahfuz” masum birer peygamber değiller. Bizim gibi sıradan insanlar..

Dolayısıyla, bunlara birisi “Ehl-i Sünnet dışı olma” ya da “sapıklık” (dalalet) suçlaması yönelttiğinde, bunu niye söylediğine, delilinin olup olmadığına bakmak gerekir.

*

İmdi, Yasin Aktay’ın yazısından anlıyoruz ki, bu adamlara bir başka prof., bu yönde suçlamalar yöneltmiş.

Aktay’ın yapması gereken şu: Söz konusu prof.un suçlamalarını alıp aynen aktarır, sonra da bütün iddialara teker teker cevap verir, onlardaki yanlışlık ve mantıksızlığı (aklın ve naklin ışığında) gösterir.

Ne yazık ki Aktay bunu yapmıyor, tek yaptığı muhatabını aşağılamak.

Yazısında her türden demagoji ve mugalata, retorik ve belâgatın bütün incelikleri var, fakat delil, fikir ve bilgi yok.

Muhatabına şunları diyor:

“Bu arada Görmez’i Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarabilmek için önce o daireye bir giriş vizesi almış olmak lazım. Onun ‘Ehl-i Sünnet’liğini sorgulayana sormak lazım, sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?”

Birisi çıkıp Görmez’i eleştirdiğinde Yasin efendi ona böyle kırmızı kart gösterebiliyor.

Fakat bir başkası Görmez’e “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?” diye soramıyor.

*

Yasin efendi bunun ardından şunu diyor:

“Ehl-i Sünnet’in en son ihtiyaç duyacağı şey aforoz silahı sallayan bir bekçilik. En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılır, bu da bilinen bir klişedir.”

Kendisi “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun?” derken kimseyi aforoz etmiş olmuyor.

En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılıyorsa, herhalde ahlâksızlığın daniskası da Yasin efendinin yaptığı türden “Peygamber ahlâkı” edebiyatıyla yapılıyor olmalıdır.

Yasin efendi bunun ardından, Görmez’i suçlayan kişiye cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Görmez’i kim parlatıyor?” diye soruyor. Müslüman sevgisiyle dolu bir insanın bir âlimin parlamasından veya parlatılmasından rahatsızlık duymasının bir tek anlamı var, söylemeyeceğim, ama şunu söylemeden de geçmeyeceğim. Görmez hocanın bir ekrandan alacağı parlaklık yok, belki bir ekranı parlatması daha gerçek bir ihtimaldir. Şahsen çok iyi takip ettiğim, her birini teker teker tanıyıp feyz aldığım Dünya İslam Âlimleri nezdinde, ki hepsi Ehl-i Sünnet ulemasının yaşayan zirveleridir, Türkiye adına en çok ciddiye alınan, sözü saygıyla, dikkatle dinlenen birkaç âlimden biridir Mehmet Hoca. Onun Ehl-i Sünnet çizgisini sorgulamak abesin de ötesi, hadsizlik.

İlk yazıda Yasin efendinin, “Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum” olarak İmam Gazâlî’nın Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumundan söz ettiğini görmüştük.

Gerçekte böyle bir “tutum” yok. Tümden palavra.. İmam’ın sözlerini aktarmıştık.

Şimdi bu şahsa şunu sormak gerekiyor: Senin feyz almaktan anladığın bu mu?..

*

Görmez’in ekranları parlatmasına gelince..

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i teselli için inmiş olan ayeti “Eşkıyalık yapma!” şeklinde azarlamaya dönüştüren bir parlatma..

Efendim Mehmet Görmez yurtdışında dikkatle dinleniyormuş..

Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş.. Türkiye’ye yabancı birilerinin Görmez efendi için “Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı yapıldığına, üstelik de ilahiyat fakültesi prof.u unvanını taşıdığına, ayrıca zatıalilerinde ense göbek de maşallah yerinde olduğuna göre herhalde bunda bizim bilmediğimiz bir şeyler var. Türkçe bilmediğimiz için derin ilminden habersiz kalıyor olabiliriz” diye düşünmeleri yadırganmaz.

Bir kavmin/topluluğun önde gelen kişilerine değer vermek, o kavme değer vermek olacağı için beşerî münasebetlerde ve milletler arası ilişkilerde muhatabın titrine dikkat edilir.

Adam kişisel olarak beş para etmez boş beleş biri olsa bile, temsil ettiği topluluk hatırına ona izzet-i ikramda bulunulur.

*

Yasin efendi, Görmez hakkındaki içi boş algısını bu şekilde “mutlak” bir beyzbol sopası haline getirip karşısına çıkan herkesin kafasını teker teker yardıktan sonra, onun gibilerin Kur’an ve hadîsler hakkındaki “oynak ve kaypak” laflarını aklamak için “mutlak”lık falakasını bir tarafa atıyor, “Bir ihtimal daha var” şarkısını “Çok ihtimal daha var”a dönüştürerek terennüm etmeye başlıyor:

“Kur’an mutlak bir bilgi kaynağı olsa da bizim onun hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Vahiy sabit ise de onu anlayışımız yorumdan, dolayısıyla hatadan hali değildir, olamaz.”

Ayetlerin muhkemi ve müteşabihi yok mu peki?

Nass ne demektir, senin haberin var mı?

Nassın olduğu yerde yorum olmaz. “Mevrid-i nassta içtihada mesağ olmaması” budur.

“Allah’tan başka ilah olmaması” konusu, yorum kabul eder mi?!

*

Bazı ifadeler vardır ki son derece açık olduğu için yorum kabul etmez.

Mesela mevcut Anayasa’daki din ve vicdan hürriyeti gibi tabirler söz konusu olduğunda yorum kapısı açık olmakla birlikte, “Başkent Ankara’dır” gibi ifadeler yoruma kapalıdır.

“Anayasa hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Ankara hakkındaki bilgimiz de mutlak olamaz. Ayrıca başkent kavramı da yoruma açıktır. Dolayısıyla devletin şu ana kadarki başkent uygulamasının hatadan hali olduğu söylenemez” diyebilir misin?

Dersin de, insanlar sana önce “Şaka mı yapıyor?” diye gülerek bakarlar, sonra ciddi olduğunu anlayınca tuhaf tuhaf bakmaya ve senin için “içinden Bakırköy geçen” mekânlar hayal etmeye başlarlar.

Ne yazık ki cennet vatanımızda böylesi Bakırköylük filozoflukların gadrine uğrama bahtsızlığı sadece Kur’an ve Sünnet için söz konusu.

Bir sahipsiz onlar.

*

Sonra, her yorum hatalı olacak diye bir kural mı var?

Eğer Kur’an hakkındaki bilgimizde hiçbir mutlaklık olmasaydı, hatadan hali olmama bütün yorumlar için söz konusu olsaydı, hatalı olan yorum ile olmayan arasında bir fark kalmaz, hataya düşenlerin sorumlu olması da söz konusu olmazdı.

Evet, nassın bulunduğu yerde yorum, içtihat vs. olmaz.

İçtihat da ancak ehil olanlar tarafından “usul”ü çerçevesinde yapılabilir, bununla birlikte içtihatların hepsi aynı kefeye konulmaz, isabetli olanı da, isabetsiz olanı da vardır.

*

Yasin efendi bunun ardından “Ehl-i Sünnet”in kendince hikâyesini masal tadında anlatmaya başlıyor:

“… Ashab-ı kiram birbiriyle ihtilaf etti, hatta bu ihtilaflar yüzünden birbirleriyle savaştılar bile. Sonraki ihtilafları saymıyoruz bile. Ama hepsinin genelinden Müslümanların birbirlerine olan samimiyetlerinden, muhabbetlerinden, dostluklarından, cehd ve çabalarından, sağduyularından bir orta yol oluştu. Bu sağduyu yoluna Ehl-i Sünnet Yolu dendi.”

Masalcı nine usulü bir Ehl-i Sünnet tarifi..

Ehl-i Sünnet, adı üstünde, Sünnet ehli demektir. Buradaki sünnet de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetidir.

Fakat ulema, Ehl-i Sünnet’ten söz ederken, ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını belirten ve fırka-i naciyenin (kurtulan grubun) özelliğini anlatan hadîse dayanmaktadırlar.

Söz konusu hadisinde Peygamber Efendimiz s.a.s. kurtulan fırkanın “kendisinin ve ashabının üzerinde bulundukları şey" üzerinde olanlar olduğunu, yani Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve ashabı örnek alıp dinde yeni icatlar çıkarmayanlar, güncellemeler yapmayanlar olduğunu bildirmektedir.

Masalcı nineliğe özenen Aktay’a göre ise sonradan “bir orta yol oluşmuş”. Ve ona Ehl-i Sünnet Yolu denilmiş.. 

Başlangıçta yok, sonradan oluşmuş.

*

Şunu da söylemekte fayda var: Ashab arasındaki ihtilafları bu kadar büyütmek ve Ehl-i Sünnet tartışmasına dahil etmek gereksizdir.

Hz. Ali ile ona karşı çıkanlar arasında “Hz. Osman’ın katilleri nasıl ve ne şekilde cezalandırılacak” sorusu ekseninde yaşanan ihtilaf, “Ayet ve hadîslerden şunu anlamalıyız, bunu anlamalıyız” denilerek yapılan tartışmaların ortaya çıkardığı bir ihtilaf değildi.  

Bunu yapanlar Haricîler’di.. İşte onlar, Ehl-i Sünnet dışıdırlar.

*

Tam bu noktada Aktay tekrar “mutlak” beyzbol sopasına sarılıyor, muhataplarının kafasına ha bire vurmaya başlıyor:

“Orta yol diyoruz da bu orta yol hakkındaki anlayışımız da bir değilmiş işte. Kimi kendi bidat hurafelerini ehl-i sünnet sanıyor, onları insanlara zorla benimsetebileceğini zannediyor, onlara inanmayanları tekfir ediyor.”

Görüldüğü gibi bilgimiz bazen “hataya açık” yorumlar olmaktan çıkıyor, “mutlak” doğrular haline geliyor.

Böylece bazı yorumların bid’at olduğunu, hurafe niteliği taşıdığını söyleyebiliyoruz.

Ayrıca bu bid’atçilerin, “hurafelerini Sünnet Ehli olma zannettikleri” hükmünü verebiliyoruz.

Verebiliyoruz dediysek, aslında biz veremiyoruz.

Bu, Yasin Efendi ve Ahbapları İlahiyat Anonim Şirketi’nin murahhas azalarına ait bir imtiyaz. Biz kim oluyoruz ki!..

Biz mesela Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerle ilgili ayetleri hatırlatıp, “Kardeşler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, onların devrinin geçtiğini söylemeleri durumunda kâfir olurlar, inkâr etmemekle birlikte nefislerine uyup hükmetmedikleri zaman da kâfir değil fakat fasık ve zalim olurlar. Fasıklık ve zalimlik de meziyet değildir” dediğimizde haddimizi aşmış oluyoruz.

Çünkü, birilerini sapık, bid’atçi, hurafeci, Ehl-i Sünnet dışı, İslam’la alâkasız ilan etme imtiyazı Yasin efendigiller ile ahbaplarının ilahiyat ithalat ve ihracat şirketinin inhisarında..

Mesela 17-25 Aralık’tan önce Fethullah’ın bazı sözlerini eleştirdiğimizde bu şirketin imtiyaz sahiplerinin tekelinde olan mevzulara girmiş, “kendi yorumumuzu mutlak kabul etmiş, Müslümanları Ehl-i Sünnet’in dışına atmış”, tekfircilik olarak yorumlanabilecek hadsizlikler sergilemiş oluyorduk.

Fethullah ile avanesini 17-25 Aralık’tan sonra tekfir edenler ise Ehl-i Sünnet’ten olmanın gereğini yapmış oluyorlardı.

Böylece, tekfirin takvim yapraklarındaki rakamlarla alâkalı bir mevzu olduğunu anlamış oluyorduk.

*

Bu yazıya, Ali Bardakoğlu adlı kıyamet alâmetini ziyaret edip saygılarımızı sunma niyetiyle başlamıştık, fakat söz dağıldı..

Bu vatandaşa göre Atatürk hurafelere karşıymış, başka birşeye değil..

Karşı olduğu hurafelerin neler olduğunu da açıklasaydı da bilseydik.

Bu hurafelerden biri, Dört Kitab'ın gökten indirilmiş olmasına inanılması olabilir mi? "Gökten indiği sanılan" diyor ya hani..

"Arap oğlunun yaveleri" bahsine ise hiç girmeyelim..

Anlaşılıyor ki "demeç"lerinde ikide bir ahlâktan, dürüstlükten vs. bahseden Ali bey yalan söylemeye utanmıyor. 

Ahlâk notu sıfır.

Bu kadar büyük bir yalanı utanmadan söyleyebilen birini adam diye karşımıza alıp konuşmaya değmeyeceği için sözü burada keselim.


EŞKIYALIK AVUKATLIĞI







Bir önceki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Yazısında akıl, mantık ve izanın kırıntısının bile bulunmadığını, birilerini “Lan deme lan!” türünden bir üslup, bilimsellik ve tutarlılıkla eleştirdiğini görmüştük.

Ne yazdığını bilmeyecek kadar kendinden geçmesinin, kayış koparmasının, sigortalarının atmasının nedeni İslam’a ya da Ehl-i Sünnet itikadına yönelik bir saldırı karşısında hamiyyet damarının kabarması değil.

Ucunu ayakkabıcı bizi gibi sivrilttiği kalemini Allah yarattı demeden muhataplarının rast getirebildiği her yerine acımadan batıran, bir taraftan da ağzından bal damlayarak insanlık dersi veren bu kendinden habersiz şahsın kontrolsüz öfkesinin nedeni, birisinin eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu adlı fırıldakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez denilen ismi ile müsemma görmez şahsı eleştirmiş olması..

O kişi, yanlış şahısları eleştirmiş..

Muhafazakâr demokrat Akparti iktidarının laik (siyasal dinsiz) devletin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına layık gördüğü muhterem, mübarek ve de mukaddes iki büyük hazreti değil, mesela İmam Buharî’yi, İmam Müslim’i, İmam-ı Azam’ı, İmam Şafiî’yi eleştirerek bilimselliğini konuşturmalıydı.

*

İlahiyatçılık tiyatrosunun Lorel ile Hardy’si olmak için kolları sıvamış olan bu fırıldaklık ve görmezlik anıtları, Yasin efendiye göre çok kıymetli.

İkisi de çok değerli âlimler.

Mehmet Görmez’in Kur’an’a ne kadar vakıf olduğunu şu sözleri ortaya koyuyor:

“Taha süresi ikinci ayeti kerimede  “Ben bu Kur’an-ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” denildiği halde Kur’an-ı Kerim’i her türlü eşkıyalığın meşrulaştırıcı bir aracı haline getirme çabalarını nasıl önleyebiliriz? Rengine, diline ve dinine bakmadan insan hak ve özgürlüklerinin garantörü olarak Allah’ı gören, bir insanın hakkına tecavüzü Allah’ın sınırlarına, yani Hududullah'a tecavüz olarak tanımlayan, bütün gayesinin insanların önlerini görmelerini sağlayacak bir zihin ve kalp birlikteliğini yani hidayeti sağlamak olduğunu beyan eden ve insanların önüne  ‘Ey iman edenler! Hep birden barışa girin’ toplu halde barışa girmeyi hedef olarak koyan bir kitabın, bu coğrafyada işlenen eşkıyalıkları onaylayan bir kitap olarak takdim edilmesi ne kadar da esef vericidir.”

(https://diyanet.tv/kuran-eskiyalik-yapilsin-diye-gonderilmedi)

Doğrudur, laik (siyasal dinsiz) bir rejimin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına Kur’an ve Arapça bilgisi ancak bu kadar olan bir görmez yakışır.

Bu görmez şahıs Taha Suresi’nin ikinci ayetini mealen bile bile böyle tercüme ediyorsa, Kitab’ı tahrif etmede maharet kesbetmiş olan Yahudilere yetişmiş, hatta onları “sollayacak” hale gelmiş demektir.

Ya da bu vatandaş ne Arapça biliyor, ne de hayatı boyunca bir tefsir kitabı okumuş..

*

Hristiyan bir Ermeni vatandaşımız olan Sevan Nişanyan kadar bile Arapça’ya vakıf olmayan (ya da ayetin anlamını bile bile tahrif eden) bir adamı Diyanet İşleri Başkanı yapmış olanlara ne demek gerekir bilemiyorum.

Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde “eşkıyâ” kelimesi hakkında şu bilgi veriliyor:

Arapça şḳw kökünden gelen aşḳiyāˀ أشقياء ‘bedbahtlar, garipler, zavallılar’ sözcüğünden alıntıdır.

Evet, saîd (mutlu) kelimesinin zıt anlamlısı durumundaki şakî kelimesinin çoğulu olan eşkıyâ, “bedbahtlar” demektir.

Görmez efendi ayete Ben bu Kur’an’ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” manasını verirken atmasına atıyor da, işkembesinden mi, kafasından mı, ona karar vermek zor.

Dahası ayette “ben” değil “biz” geçiyor, fakat bu, yaptığı eşkıyalığın yanında devede kulak.

Ayet şöyle: “Mâ enzelnâ ‘aleyke’l-Kur’âne li-teşkâ.”

Manası şu: “Biz Kur’an’ı sana bedbaht/mutsuz olasın diye (olman için) indirmedik.”

Ancak, Görmez’in kafasından uydurduğu mana kendi durumuna uygun düşüyor: Evet Kur’an, Görmez gibi körlerin ayetlerin anlamlarını bozup çarpıtarak böyle ilahiyat eşkıyalığı yapmaları için indirilmedi.

*

Bilindiği gibi, bu laik (siyasal dinsiz) rejimin karın ağrılarından birini, İngiliz-Yahudi akıl hocalarının irşadıyla yok etmiş oldukları hilafet kurumunun tekrar canlanması ihtimali oluşturuyor.

Mevcut konjonktür çerçevesinde düşünüldüğünde hilafet kurumunun ihyasının şartları bir daha oluşmayacakmış gibi görünse de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mehdîlik düşüncesine temel olan bazı hadîsleri, hilafetin tekrar tesis edileceğini gösteriyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermişse, gerçekleşir.

Mesela, Kur’an nazil olduğunda Yahudiler bir daha devlet kuramayacak olan zelil bir topluluk görünümündeydiler fakat ahir zamanda yeniden devlet kuracakları ve Müslümanlar’la savaşacakları Peygamber Efendimiz s.a.s. tarafından haber verilmişti.

Mehdî’nin hilafet devletini tekrar kurması meselesi de böyle.. O, DAEŞ midir, IŞİD midir, her ne zıkkımsa, onlar gibi CIA projelerine (CIA ile Ortadoğu’daki müttefiklerinin “avcı kekliği” kabilinden projelerine) benzemez.

Böyle olduğu için de, laik (siyasal dinsiz) rejimler, Müslümanların gelecekle ilgili umutları için sarsılmaz bir zemin oluşturan Mehdî hadîslerine karşı savaş açmış durumdalar.

Doğal olarak, bu savaşta (Kur’an’ı eşkıyalık yapmak için çarpıtan) Mehmet Görmez gibi "devlet memuru" ilahiyat eşkıyalarından faydalanmayı ihmal etmiyorlar.

*

Evet, bu görmez Mehmet, Mehdîlik konusunda şöyle konuşmuştu:

“Mehdilik konusu Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayette yer almaz. En temel hadis kitaplarımızda da bu kavram yoktur. Mehdi vardır ya da yoktur gibi bir tartışma başlatmak istemem. Ama hadis rivayetleri içerisinde mehdilik rivayetleri vardır, bazıları sahih bazıları uydurma olarak kabul edilir.”

(https://www.dinihaberler.com.tr/haber/Baskan-Gormez-Mehdilik-Kuranda-ve-hadis-kaynaklarinda-yoktur-53214)

Burada da bile bile yalan söylüyor.

Mehdîlik konusu “en temel hadîs kitaplarımızda” yokmuş.

En temel hadîs kitaplarımız Kütüb-ü Sitte olarak biliniyor, “altı kitap”.

Mehdîlik meselesine en eleştirel yaklaşan İbn Haldun bile, konunun “en temel hadîs kitaplarında” geçtiğini kabul ediyor:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Görüldüğü gibi, Mehdîlik konusu “altı temel kitap”tan üçünde var: Tirmizî, Ebu Davud, İbn-i Mace.

Görmez efendi, görmezliğin ve eşkıyalığın hakkını veriyor, bunları görmüyor.

*

Ali Bardakoğlu fırıldağını da inşaallah bir ziyaret edeceğiz.. O, eşkıyalıkta daha kıdemli ve azgın.


DİYANET, KEŞF Ü KERAMET, VE RÜYA

 





Diyanet, 15 Temmuz’un ardından okuttuğu hutbelerden birinde, Allah’ın Kitabı (Kur’an-ı Kerîm) dururken keşf, keramet, rüya vs.ye itibar edilmemesi gerektiği mesajını vermişti.

Yapılan doğruydu.

Edille-i şer’iyye arasında keşf, keramet, rüya yer almadığı halde istismar konusu olabildiği için, bu uyarının yapılması gerekiyordu.

Ancak, “sahih İslam”ı anlatma iddiasındaki bir kurumdan, halkı müslüman bir ülkede hiç kimsenin Allah'ın Kitabı'nı devlet hayatından sürüp atmasının, onun yerine emperyalist Batı'nın düzenini muhalefetsiz tek parti otoriterliğiyle millete dayatmasının, ve bu yaptıklarını ilke ve inkılaplar adı altında sanki beşer ürünü değil de sorgusuz sualsiz iman edilmesi gereken lahutî "değiştirilemez" hikmetlermiş gibi göstermesinin İslam nazarında caiz olmayacağını da anlatması beklenirdi.

Ancak Diyanet bunu yapmıyor. 

Yapamıyor.

Ona bunu yaptırmıyorlar.

*

O yüzden, Cuma namazlarında mesela Şeriat konulu bir hutbe duyamıyoruz.

Şu ayet-i kerime meali hutbelerde hiç geçmiyor:

 “Sonra emirden bir şerîat üzere seni me’mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba’ eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma.” (Elmalılı meali, Casiye Suresi, 45/18)

Evet, Şeriat, akıl ve ilimle beraberdir..

Şeriat’in karşısında ise cehalet ve heva yer alır..

Birilerinin Şeriat’e ait olup da beğenmedikleri her meselede akıl ve ilim Şeriat’in yanındadır.

Onların heva, heves, tutku, şehvet ve arzuları da, Şeriat’in karşısında…

Diyanet, neden bunu açıkça söylemiyor, söyleyemiyor?

Neden, Şeriat bahsini sükutla geçiyor, geçmek zorunda?

Din ve vicdan hürriyetinin "şu sizin lehçede manası bu mu"?

*

Evet, keşf, keramet, rüya vs. dinde delil olmaz..

Diyanet’in hutbesinde de belirtildiği gibi, dinî konularda sadece peygamberlerin rüyaları delildir.. (Buna bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri rüyaları eklemek gerekir..)

Fakat, dinde delil olmamakla birlikte, sahih rüyalar da vardır..

Diyanet’in hutbesi ise, zımnen, sanki bütün rüyalar “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) imişler gibi bir mesaj veriyordu.

Halbuki, bizzat “adğâsü ahlâm” tabirinin geçtiği ayet-i kerime, Diyanet’in hutbesinde verilen mesajı çürütüyor.

Çünkü, Mısır Meliki (Kralı), etrafındaki ileri gelenlerden, rüyasını tabir etmelerini istemiş, onlar da, “Bunlar karmakarışık rüyalar (adğâsü ahlâm), biz bu tür rüyaların tabirini bilmeyiz” demişlerdi. (Yusuf, 12/44)

O karmakarışık rüyayı Hz. Yusuf a.s. tabir etmiş, ve tabir ettiği gibi de çıkmıştı..

*

Gerçekten olgun olanlar hariç, insanlar hata, noksan ve cehaletlerini genelde itiraf etmekten kaçınırlar, kusuru başka şeylere yüklerler.

Bu olayda da söz konusu ileri gelenler, “Bizim bilgimiz, bu rüyayı tabir etmeye yetmiyor” demek yerine, kusuru rüyaya yüklüyorlar.

Yani, cahil birilerinin “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) saydıkları rüyalar da sahih olabilir, ve geleceğe (gaybe) ilişkin bilgi verebilir.

Bunu ben söylemiyorum.

Allah’ın Kitabı söylüyor..

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı hazretleri, Allah’ın Kitabı böyle söylerken, neden bunu gizliyor da, sanki Allah’ın Kitabı rüyalardan hiç bilgi edinilmez mesajı veriyormuş gibi bir çarpıtmaya hutbede yer veriyor?

Neden, Allah’ın Kitabı’na çağırma görüntüsü altında, Allah’ın Kitabı’nın mesajını saklıyor?

*

Ehl-i Sünnet’in itikadına göre, keramet haktır..

“Derin” güçler tarafından üretilip palazlandırılan, önü açılan, yalan rüyalar ve (istihbarata dayanan) sahte kerametlerle insanların gözünü boyayan kişilerin varlığı, keramet (Allahu Teala’nın salih kullarına ikramı) diye birşeyin hiç bulunmaması anlamına gelmez.

*

Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyanet İşleri Başkanlığı ile FETÖ arasında, dinî hassasiyet ve sorumluluk duygusu bakımından mahiyet değil, derece yahut boyut farkı var.

Biri, “ulusal” laik Kemalist düzenin hoşuna gitmeyecek gerçekleri söylemiyor, söyleyemiyor..

Diğeri de, “küresel” Yahudi-Hristiyan düzeninin hoşlanmadığı İslamî gerçekleri saklıyor ya da çarpıtıyor..

Batıl (İslam’a göre batıl), “küresel” değil de “ulusal” (yerli-milli; milli piyango gibi milli) olunca makbul hale mi geliyor?!

Bu arada olan, ne yazık ki, halkın İslam anlayışına oluyor..

Diyanet’in ulusal/devletçi kaygılarıyla FETÖ’nün küresel/Amerikancı kaygıları çarpışırken, İslam, moda tabirle özne olmaktan çıkarılıp nesneleştiriliyor.

Her iki tarafça da kullanılıyor.. İstismar ediliyor..

Bu istismar işinde "ekmek" olduğunu küresel emperyalistlere öğretenler de bir ölçüde yerli-milliler.

*

Hutbede bir de kıyametten bahsediliyor, Abdurrahman Dilipak ağzıyla, “kurtarıcı (yani Mehdî) beklememe” mesajı veriliyordu..

Sırtlarını aynı yere dayamış oldukları, ya da aynı kaynaktan beslendikleri belli..

Ne yapalım yani, sahte peygamberler vardı diye, gerçek peygamberlerin varlığını da kabul etmeyelim mi?!

Sahte Mehdî‘ler türemiş diye, konuyla ilgili hadîslere sırt mı çevirelim?!..

Fakat, Diyanet’i anlayabiliyoruz..

Laik düzen açısından, Mehdî beklemenin bir faydası yok..

Onlar için, Mehdî’den çok daha fazla birşey olan Atatürk var…

Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı, hutbelerinde her ne kadar Şeriat‘ten bahsetmese de, 30 Ağustos Zafer Bayramı gibi vesilelerle, “Başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere bütün şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anmayı” ihmal etmiyor.

Gazi Mustafa Kemal Paşa gelmiş, bizi kurtarmış.. Önce Yunan’dan, sonra hain Padişah‘tan..

Başka bir kurtarıcıya laik (siyasal dinsiz) devletin ihtiyacı yok..

Kurtarıcı konusunda şerik/ortak kabul etmemeye kararlılar..

*

Sonra, laik düzenden memnun zevat, neyden kurtarılacaklar ki?!..

Laiklikten (siyasal dinsizlikten) mi?..

Zevk ü sefasını sürdükleri nimetlerden mi?!.

Onların, kurtarıcı beklememek için yüzlerce nedeni var..

Allah’ın Kitabı, bir “kurtarıcı” bekleyen insanların var olabileceğini haber veriyor, fakat bu, laik düzenin Diyanet’inin umurunda mı?!..

Sözde Allah’ın Kitabı’na çağırıyorlar, fakat Allah’ın Kitabı’ndan haberleri yok. Ya da, haberleri yokmuş gibi yapıyorlar:

“Size ne oluyor da: ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Eski Diyanet İşleri Meali, Nisa, 4/75)

*

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, 4-6 Ekim 2018 tarihlerinde, İslâm âleminin muhtelif yerlerinden “ilim erbabı”nın katıldığı “İslâm Medeniyetinin Geleceği” konulu bir çalıştay yapılmıştı.

Gelecek, malum olduğu üzere, gaybdır.

Bilimsel analizlere göre tahminlerde bulunmak mümkün olabilir elbette.

Bazen rüyalar da bilgi verebilir.

Ancak, ne bilimsel tahminlerin ne de rüyaların “kesin bilgi” vermesi beklenebilir.

Doğru çıkabilirler tabiî, ama bunu ancak olay olup bittikten sonra anlayabilirsiniz, doğru çıkacaklarını önceden bilme şansınız yok.

Bunu bilmek ancak Yusuf aleyhisselam gibi peygamberlere özgü.

İşte, Müslüman “ilim erbabı”nın İslam medeniyetinin geleceği hakkındaki sözleri ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet alâmetleri ve ahir zamanla ilgili hadîslerine dayandıkları ölçüde “kesin” bilgi verebilirler.

*

Kıyamet alâmetleriyle ve ahir zamanla ilgili hadîs-i şerîfleri çok iyi ve dikkatli bir biçimde okuyup anlamadan değil geleceği, bugünü de doğru yorumlayamayız.

Anlayamayız.

Resulullah s.a.s. başkalarına iş bırakmamış, “İslam medeniyetinin geleceği”ni anlatmış.

Söz konusu hadîs-i şerîfler aynı zamanda “mucize” niteliği taşıyor.

Mesela Peygamberimiz s.a.s., Yahudiler‘in gün gelip Filistin ve Kudüs‘te siyasal hâkimiyet kuracaklarını haber vermiş.

Yaşadığı döneme bakıldığında, normal şartlarda, hiç kimsenin gelecekle ilgili böyle bir tahminde bulunabilmesi mümkün değil.

Çünkü, Roma İmparatorluğu miladî 70’lerde Yahudiler’i Filistin’den kovmuş, sürgün etmiş..

Farklı beldelere dağılmışlar. Aradan nice yüzyıllar geçmiş.

Bir daha Filistin’e dönmeleri, umulmayan ve beklenmeyen birşey haline gelmiş.

Ama bu beklenmeyen şey, geçen yüzyılda gerçek oldu.

*

Bilindiği gibi, İslamî ilimlerin tedvinine temel teşkil eden Cibrîl hadîsinin kılavuzluğunda yapılan Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf şeklindeki tasnif genel kabul görmüş bulunuyor.. 

Fakat söz konusu hadîste bir de kıyamet saati ile ilgili bir soru var.

O halde, bu hususun da ayrı bir ilim dalı olarak özel çalışma konusu yapılması faydadan hali değildir.

Çünkü Kıyamet’in zamanı değilse de, alâmetleri haber verilmiş.

Ve bu haberler, aslında ashabdan çok bizleri ilgilendiriyor.

Çünkü, bu alâmetleri asıl yaşayanlar, etkisine asıl maruz kalanlar bizleriz.

*

İslam medeniyetinin geleceği, ancak ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsler çerçevesinde ele alınırsa faydalı bir çalışma konusu olabilir.

Aksi takdirde, bir tür kâhinliğe, entelektüel şovmenliğe dönüşmesi engellenemez.

Bizi, yaşadığımız andan koparan, hayal âlemlerine daldıran bir tür uyuşturucuya dönüşür.

Ancak, günümüz Diyanet kurumu da, İlahiyatlar da, böylesi “ahir zamanla ilgili hadîslere” dayalı çalışmalardan fazla "hazzetmiyorlar".

Çünkü söz konusu hadîsler bugünkü “bulunmaz Hint kumaşı idarecilerimiz“in de, Diyanet’in de, bu zamanın “kapıkulu mollaları“nın da ipliğini pazara çıkarıyor.

Yüzlerine ayna tutuyor.

O yüzden, ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsleri fazla gündeme getirmemeye, mesela hutbe ve vaazlarda konu edinmemeye, halının altına süpürmeye devam ediyorlar.

*

Nitekim, Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez faciası, Mehdî konusuna kafayı takmış bulunuyordu.

Evet, hadîs bilmeyen, Sünnet cahili hadîs profesörü Mehmet Görmez efendi, Mehdî ile ilgili hadîs bulunmadığını iddia edebilmişti..

Halbuki, geçmişte bu meselede en eleştirel tutumu sergilemiş olan İbn Haldun şöyle demektedir:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanı’na göre ise, Mehdî hakkında hadîs yokmuş..

Önceki hadis “imam“ları cahil, bu ise, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği eşi bulunmaz bir allâme..

Kütüb-i Sitte arasında yer alan Tirmizî, Ebu Davud ve İbn-i Mace de hadîs kaynağı değilse, hadîs kaynağı nedir?

*

Laik-Kemalist-Atatürkçü imtiyazlı zümre ve onların şaklabanı omurgasız ilahiyatçılar Mehdi’den neden bu kadar rahatsızlar?

Mehdî’nin geleceğine inanıyorlarsa, buna göre hareket etmeleri akıllılık olur.

İnanmıyorlarsa, yani onlara göre Mehdî diye birşey yoksa, gülüp geçmeleri gerekirken neden böyle asabîleşiyorlar?

Mesela Ehl-i Sünnet camiası, Şia’nın (mağarada kaybolmuş olup da yeniden geleceğine inanılan çocuk) Mehdî’sini sorun yapıyor mu?!

Tebessüm edip geçiyor.

*

Evet, söz konusu hadisler, İbn Haldun’un belirttiği gibi, tek tek tenkide uğramış olabilir.. Ancak, hepsi birlikte düşünüldüğünde “manevî tevatür"ü akla getiren bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Tevatür, bu kelimenin anlamını “yalan yanlış rivayet” zannedenlerin bildiğinin aksine, “yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun rivayeti” demektir ve aktarılan haberin kesinlikle doğru olması anlamına gelir.

Mesela, Kuzey Kutbu’nu görmemişizdir ama, varlığından şüphe etmeyiz. Çünkü bu kadar çok insanın bir araya gelip, böyle bir yerin varlığını uydurmaları ve birtakım alâkasız fotoğrafları ve kamera görüntülerini Kuzey Kutbu imiş gibi göstermeleri mümkün değildir.

Mehdî ile ilgili rivayetlerin her biri kendi başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, Mehdî’nin varlığını gösterir.

Bu, (Teşbihte hata olmaz derler) şuna benzer:

Diyelim ki bir mahallede pekçok kişi bir hırsızlık olayını anlatıyor.

Biri diyor ki, “Hırsız gençti”, diğeri “Hayır, yaşlıydı”, bir başkası “Elbisesi mavi renkteydi”, öbürü “Hayır, yeşildi”, bir diğeri “Hırsızlık gecenin ilk saatlerinde oldu”, başka biri “Hayır, sabaha doğru oldu” vs. diyor.

Olayı nakledenler arasında doğru sözlüler de, palavracılığıyla tanınanlar da var..

Böylesi bir durumda, her bir rivayet tek başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, bir hırsızlık olayının yaşandığını ve özellikleri tam bilinmese de, bir hırsızın varlığını kesin biçimde gösterir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...