molla muhammed doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
molla muhammed doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NURCULAR, CEMAATLER , VE TEKFİR

 






Aydınlık gazetesi, Nurcu gruplardan birinin lideri olarak bilinen Muhammed Doğan’ın bir açıklamasını haber yapmış.

Okuyalım:


Tahşiyeci Muhammed Doğan’dan ithamlara yanıt: Haşa Mehdi değilim

Said Nursi’nin talebesi Hulusi Yahyagil’in talebesi olan Muhammed Doğan, kendisine yönelik ithamlara yanıt verdi.

Yayınlanma: 01 Şubat 2026, 18:11Güncellenme: 01 Şubat 2026, 19:04

 

Nurculuğun Tahçiye olarak bilinen kolunun kurucusu olan Doğan, Nurmend sitesindeki açıklamasında, “Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ ısrarla tekrar ediyor.” diyerek Mehdilik davası iddialarını bir kez daha reddetti.

Muhammed Doğan şu ifadeleri kullandı:

“Evvelen; ben Seyyid değilim. Köyüm, memleketim bellidir.

“… Benim bir tek hünerim var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an tefsiri olarak okuyup, bütün ‘câ’yı ‘cû’lardan berî olmaktır. ‘Nurcu’ değilim, Risale-i Nur’u da sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım. O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek vasfımız ‘Hadimu’l-Kur’an’ olmaktır.

‘ÜÇÜNCÜ VE EN EHEMMİYETLİ MESELE’

“Bir derste Hacı Hulusi Bey, bütün cemaatin huzurunda ‘Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır’ ifadesini kullandı. Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar ‘Bu cümleyi rivayet ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman tevilini kendim söyleyeceğim’ demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur: ‘Benden sonra Molla Muhammed uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve mahiyyetini ortaya koyacaktır.’

“Bu bâtıl itikadların asılları ve temelleri şunlardır:

“… Ben bunların hepsini, Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü ‘Nüzul-i İsa (as)adlı eserimizde teferruatıyla izah ve isbat ettim. …

“Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu gibi ‘gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş’ de değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde beyan edildiği gibi Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.

“Bununla beraber nüzulü hakkında ‘filan tarihte, filan yerde nazil olacak’ diye kesin bir tarih vermek hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak Ellahu Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100, belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez. …

‘KİMSEYİ TEKFİR ETMEYELİM’

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele. Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey ‘filan adamın yaptığı filan iş, küfrü mûcibdir’ ifadesi olabilir. Zira şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.

*

İlginç bir açıklama..

Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da ilginç.. Adam “Ben Nurcu değilim” diyor, bunlar ise onu “Nurculuğun Tahçiye (Tahşiye) olarak bilinen kolunun kurucusu” diye takdim ediyorlar.

Molla Muhammed ile talebelerinin, merhum Hacı Hulusi Bey’in “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır” şeklindeki sözünü bu kadar ciddiye almış olmaları da tuhaf.

Aslında anlamı, tevil gerektirmeyecek kadar açık.

Muhtemeldir ki bir rüya filan görmüş, yanlış yorumlamıştır. Eğer kastı, sözün (Molla Muhammed tarafından) tevil edilen biçimi olsaydı, bunu öyle söylemesi gerekirdi. 

Lüzumsuz yere kafa karıştıracak bir sözü durup dururken niye söylesin?!

İnsandır, yanılabilir.

*

Molla Muhammed “Nurcuların batıl itikatları”ndan da söz ediyor.

Bu batıl itikatlarından biri, Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olması..

Hepsinin değilse de içlerinden birçoğunun başka batıl itikatları da var. Mesela (bozulmuş tarikatlarda da sıkça görüldüğü üzere) mürşidleri Bediüzzaman’ı yanılmaz ve hata etmez kabul edenlere rastlanıyor. 

Halbuki bizzat Bediüzzaman, kendisinin hata edebileceğini söylüyor. Bunların batıl itikatlarına göre ise tevazuundan öyle konuşuyor. 

Mehdî olmadığını söylemesini de buna bağlıyorlar.

Sanki tevazu icabı yalan söylemek caizmiş gibi.. 

Yalan yalandır, tevazu için yalan söylenmez.

*

Tekfir meselesine gelince..

Molla Muhammed'in hassasiyeti iyi ve yerinde olmakla birlikte, bu konudaki sözleri çelişkili ve tartışmaya açık.

Bir taraftan “Kimseyi tekfir etmeyelim” diyor, diğer taraftan bazı kimselerin tekfir edilebileceğini, “Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele” diyerek açıklıyor.

Demek ki dinsizliğini ilan eden tekfir edilir.

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir” diyor. Daru’l-İslam’da gâvur olana, dinden dönene gâvur demeyecek miyiz?!

*

Ayrıca, daru’l-İslam’dan neyin anlaşılması gerektiği meselesi de tartışmalıdır. Ulemanın büyük ekseriyetine göre daru’l-İslam, Şeriat’in hakim olduğu, yürürlükte bulunduğu yerdir. 

Bu mesele için Prof. Dr. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerine bakılabilir. Uzmanlık alanıdır.

Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu "Dârülislâm" maddesinde konuyu veciz bir biçimde özetlemiş:

"... Fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. Buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. ...

"... Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. ...

"... Ebû Hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârülharbe bitişik olması. ...

"... Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak ... ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. ..."

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekiyor: Daru'l-harp, Müslümanlar'ın durup dinlenmeden birilerine harp açtıkları, savaştıkları yer değildir.. 

İslam'a açık veya örtülü biçimde savaş açılmış ve müslümanın İslam'ı güven içinde yaşayamadığı yerdir. 

*

Molla Muhammed’in bir diğer çelişkili cümlesi şu: “Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz.”

Aslının başka olduğunu neye göre söylüyorsun?.. Bu iş zanla, tahminle olmaz, açık, tevile müsait olmayan delil gerekir.. Şayet küfrünü açıkça sergilemiyorsa “aslının başka olduğunu” söyleme hakkın bulunmaz. Bu haksız, delilsiz ve mesnetsiz bir tekfir olur.

Adamın aslının başka olduğunu gerçekten biliyorsan, elinde inkârı mümkün olmayan kesin bir delil var demektir, bu durumda onun yalanına ortak olamazsın. 

(Burada asıldan kasıt adamın içyüzüdür, hakiki inancıdır. Yoksa aslı Ermeni, Rum, Yahudi, Sabatayist, Sırp, Hırvat, Yunan, Moskof filan olabilir. Bir kimse salt böylesi bir soy bağı üzerinden tekfir edilemez. Kadir Mısıroğlu'na bile mesnetsiz biçimde Sabetayistlik ithamında bulunanlar oldu. Ebu Talib ve Ebu Leheb soyundan dolayı müslüman sayılamayacağı gibi Abdullah bin Selam r. a. de kökeninden dolayı aşağılanamaz.)

*

Molla Muhammed’in “Şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi?” şeklindeki sorusu da anlamsız.

Belki reddeder, belki etmez, nerden bilelim..

Sorun şurada ki, Türkiye’de böyle bir şer’î mahkeme kurulması yasak.. Paralel devlet olma iddiasıyla derdest edilirsin. (Yaptırıcılığı nasihatten öteye geçmeyen hakem heyeti kurulabilir, o başka.)

Şer’î mahkemelerin bulunduğu bir ülkede zaten kimsenin kimseyi tekfir etmesine gerek kalmaz. Tekfir edilmesi gerekenlerle devlet ilgilenir.

İkincisi, tekfirle değil, irtidatla (dinden dönme ile) ilgili hükümlerin infazı mahkeme ile olur. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. 

Seni, senin kendi küfür söz ve/veya amelin dinden çıkarır, falanın filanın seni tekfir etmesinin bir önemi yoktur. 

Türkiye'de tekfir edilmeye meraklı olanların sayısı, tekfircilerden belki de daha fazla.. Çünkü birilerinin kendileri gibi düşünmeyen insanlara sıkça "Senin bu anlattığın İslam ise ben müslüman değilim" dedikleri görülüyor.

Sözde tekfircilik karşıtı olduğu halde dinî konularda kendisine yöneltilen eleştirilerin sahiplerine "aşırılar" yaftasını yapıştırarak "Ben sizinle aynı dinden değilim" diye konuşan, yazıp çizenlere de rastlanıyor. 

Yani gayet pişkince "İlla da bizi tekfir edin" mesajını veriyorlar. Sonra da utanmadan "Vayy bizi tekfir ediyorlar" diyerek arsızlık ve şirretlik destanı yazıyorlar. 

Sen kendi kendini tekfir etmiştin ya hanzo, ne çabuk unuttun.

Ne yazık ki bu tekfir edilme meraklısı ve tutkunlarını uyaran yok. Sayıları da günden güne artıyor.

*

Ancak, itikadî konuları çok iyi bilmeyen kişilerin rastgeleni tekfir etmekten kaçınmaları da gerekir. 

Hatta çok iyi bilenlerin bile kaçınmalarında fayda vardır.

Burası ayakların kolayca kaydığı çok riskli bir alan.

Şu noktaya da dikkat etmek gerekiyor: Günümüzde birçokları, kendi cemaat, grup veya topluluklarını terk edenleri tekfir ediyorlar.

Yani tekfircilik sadece Vehhabî meşreb Selefîlere özgü birşey değil.

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve IŞİD (DAEŞ) gibi zararlı teşkilatlar hakkında "Bunlar müslüman değil" hükmü verenler de sonuçta tekfirci durumundalar. 

Evet, tekfir karşıtlarının (pratikte) tekfirlcilikle suçladıkları insanlardan daha fazla tekfircilik yaptıkları görülebiliyor. 

Fakat bunların, kendilerinden haberlerinin bulunmaması gibi mutluluk kaynağı bir avantajları var. 

Laflarının bilincinde olmamanın keyfini sürmelerini sağlayan ayrıcalıklı bir zekâya sahip olma gibi bir nimeti ellerinde tutuyorlar. 


İSLAMSIZ (ŞERİATSIZ) DARU'L-İSLAM

 




Bir önceki yazıda Muşlu Molla Muhammed Doğan'ın (Mehmet Doğan) şu sözünü aktarmıştık:

“Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin kararı olmadan halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.”

(https://www.nurmend.com/yazi/172-devlet-erkanina-acik-mektub)

Şeriat'in hakim olmadığı, mahkeme-şer'iyyenin (Şeriat mahkemesinin) bulunmadığı bir daru'l-İslam..

Con Ahmed'in devr-i daim makinası, bunun yanında ilkel bir icat gibi kalıyor.. 

Diyelim ki birisi bize falan şahsın dinsiz imansız sözlerinin İslam'a göre hükmünü sordu, onu tekfir edemeyeceğiz, küfre düştüğünü söyleyemeyeceğiz, çünkü Şeriat mahkemesi konumunda değiliz.

"İyi, o zaman devlet, Şeriat mahkemesi kursun" diye ortaya çıktığımız zaman da, şayet bu yönde bir örgütlenme faaliyeti içine girersek, lafta daru'l-İslam olan bu ülkenin Şeriatsız laik (siyasal dinsiz) mahkemeleri "anayasal düzeni değiştirme" suçlamasıyla ocağımıza incir dikecek..

Bir siyasî parti çıksın da TBMM'de Şeriat mahkemesi kurulması teklifi yapsın bakalım, ne oluyor?

Bu ülkede sütsüz sütlacı icat edebilen bir tek bile mucit henüz çıkmadı, fakat İslamsız daru'l-İslam'ın patentini almayı hak edenlerin sayısı hadsiz hesapsız.

*

Evet, Türkiye daru'l-İslam değildir.

Peki o zaman nedir, daru'l-harp midir?

Bunun için önce daru'l-harpten ne anlaşılması gerektiğine bakmak gerekiyor.

Prof. Dr. Ahmet Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Dârülharp" maddesinde şunları dile getiriyor:

"... dârülharp, İslâm dışı devlet ve yönetimlerin hâkimiyet alanını, faaliyet ve hukuk düzenlerinin uygulama sahasını ifade eder. Başka bir deyişle İslâm siyasî hâkimiyetinin sınırları dışında kalan, yönetim ve hukuk düzeni İslâm esaslarına uymayan her ülke dârülharptir. İslâm hukukçuları devletin ülkesini tarif ve tesbit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar, devletin siyasî, iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ülkelere dârülislâm, İslâm düzeninin hâkim olmadığı ... ülkelere de dârülharp adını vermişlerdir."

Türkiye'nin "siyasî, iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı"nı söyleyebiliyorsanız, daru'l-İslam olduğunu da söyleyebilirsiniz.

Fakat bunu söylediğiniz zaman, "Türkiye laik bir devlet değildir, Şeriat devletidir, din devletidir" demiş olursunuz. 

Kendilerini ülkenin gerçek sahipleri kabul eden laik kafalı “derin” şahıslar, dindar gruplar kendi aralarında böyle konuşup kendilerini aldattıklarında zevkten dört köşe olurlar, fakat aynı şeyin TBMM’de, resmî bir törende vs. söylenmesi ihtimali ise gözlerinin kanlanmasına, tüylerinin diken diken olmasına neden olur.

Hemen Anayasa'daki laiklik (siyasal dinsizlik) ilkesi hatırlanır.

*

İmdi, daru'l-harp tabiri harb (savaş) kavramını içerdiği için, bir beldenin daru'l-harp olduğunun söylenmesinin, “orada savaşmak gerektiği düşüncesinin savunulması” olarak anlaşılması mümkündür.

Kastedilen bu değildir.

Fakihler (İslam hukukçuları) daru'l-harp tabiri yerine, Prof. Özel'in belirttiği gibi, “dâru'l- küfür” ve “dâru'ş-şirk” gibi tabirleri de kullanmışlardır.

Bu tabirler daru'l-harp kavramından daha uygundur. Çünkü, Prof. Özel'in ifadesiyle:

“Dârü’l-harp” terkibi her ne kadar ilk bakışta “kendisiyle dârülislâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke” mânasını ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında “dârülislâm dışındaki ülkeler” anlamında ve bugünkü “yabancı ülke” tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. 

*

Peki neden daru'l-harp tabiri “dâru'l-küfür” ve “dâru'ş-şirk” tabirlerinden daha çok kullanılmış, onları neredeyse unutturmuştur?

Sebebi, kâfirlerin geçmişte Müslümanlarla sürekli savaşmaları, savaşmak için fırsat kollamaları, durmadan saldırmış olmalarıdır.

Günümüzde de durum aynı.. İşte Afganistan, Irak, Libya, Keşmir, Arakan, Somali, Libya, Kafkasya vs. gözlerimizin önünde.. (Laik, İslam Şeriati ile arası limonî Türkiye'nin de Afganistan'a NATO bünyesinde asker göndermiş olduğunu unutmayalım.)

Bu hususu Prof. Özel şöyle açıklıyor:

... yabancı ülkelerin dârülharp şeklinde adlandırılmasında da Ortaçağ boyunca milletlerarası münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar etkili olmuştur. Zira ... tarihî bir vâkıa olarak müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki münasebetler başlangıçtan beri umumiyetle savaş halinde sürüp gelmiştir. İslâm’ın doğuşu sırasında milletlerarası münasebetlerde kuvvet tek hâkim durumundaydı ve İslâm’ın devletler arası münasebetleri düzenlemek için ortaya koyduğu kurallar yalnız müslüman devletlerce tek taraflı olarak uygulanabilmiştir. Ortaçağ’ın hıristiyan devletlerindeki hâkim telakki, sadece müslümanlara karşı değil kendi dindaşlarına karşı da savaş halinin sürekliliği şeklindeydi. 

Milyonlarca insanın öldüğü Otuz Yıl Savaşları'nı (1618-48) hatırlayalım.

Birinci Dünya Savaşı da esas itibariyle Almanya'nın sömürgecilik pastasından daha fazla pay almak için İngiltere ve Fransa ile kapışmasından kaynaklanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı da hakeza..

*

Evet, daru'l-İslam, İslam'ın hakim olduğu, ancak Allah Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edenlerin yönetici olabildiği beldedir. 

Müslümanların, müslüman olduklarını söyleyenlerin ve kendilerini müslüman zannedenlerin yaşadıkları yer değildir. 

Bu kadarcık bir "yaşama"yı müslüman bir birey ABD'de de, Rusya'da da, Almanya'da da, Hollanda'da da yapabiliyor.

Evet, Türkiye, laikliğinin bir sonucu olarak daru'l-İslam değildir.

Anayasa'sına göre, laik (siyasal dinsiz), Avrupa'dan öğrendiği çağdaş uygarlık düzeyini yakalamaya çalışan bir ülkedir.

Daru’l-İslam olmadığı için de dış politikadaki en önemli hedefi, özü itibariyle bir hristiyan birliği olan Avrupa Birliği’ne dahil olmaktan ibarettir.

Daru'l-İslam olmanın gerekleri, kendini "laik demokratik sosyal bir hukuk devleti" olarak tanımlamak, Hristiyanlar’ın kurduğu bir askerî birliğe (NATO’ya) “Biz laik bir devletiz” diyerek girmeyi başarmak, bu başarıyı Avrupa Birliği’ne girerek taçlandırmaya çalışmak olsaydı, mesele yoktu.

*

Merhum Abdülhakim Arvasî Sevânihu’l-Efkâr ve Sevâmihu’l-Enzâr adlı eserinde (Âsitâne Kitabevi, İstanbul, 2004) daru'l-İslam ve daru'l-harp kavramlarını şöyle açıklıyor:

Dâru’l-harb diye, ahkâm-ı şer’iyyenin (Şeriat hükümlerinin/yasalarının) cârî (yürürlükte) olmadığı memâlike (memleketlere) denir. Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olmadığı ülke ister müslümân ister müslümândan gayri kimselerle meskûn olsun dâru’l-harbdir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olduğu yerler dâru’l-İslâmdır. Ahâlî gerek müslim ve gerek gayrimüslim olsun.

Bu cereyândan (carî/yürürlükte oluştan) murâd, mehâkim (mahkemeler) ve hukûmetce olan cereyândır. Yoksa eşhâs beyninde cereyân-ı ahkâma bu bâbda hüküm yokdur (Kişiler arası ilişkilerde gayriresmî düzeyde Şeriat hükümlerine riayet edilmesi, ülkenin daru'l-İslam veya daru'l-harp olması meselesinde önem taşımaz). Zîrâ şahs-ı müslim her ne zamân ve mekânda olursa olsun ahkâm-ı Şer’iyye ile âmil olmasına bir mâni’ yokdur (Müslüman şahıs, her yerde Şeriat'e uyabilir, uymasının mümkün olmadığı zamanlarda da zaruret nedeniyle mazur kabul edilir).

(http://www.turkcesi.biz/iktibaslar/yazarlar/darul-harb-ve-darul-islam.html)

*

Prof. İhsan Süreyya Sırma ise meseleyi şöyle anlatıyor:

… Allah rahmet eylesin, bir Mela Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı….

Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. 

“Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi….

Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” [ÜLKE (VATAN), BAŞKALARININ DEĞİL; BENİM İLKELERİMİN (ŞERİAT’İN) UYGULANDIĞI YERDİR.]

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)

*

Evet, daru'l-harp, İslam'a savaş açılan ülkedir.

Bir başka deyişle, Allahu Teala'ya ve Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e savaş açılan yerdir.

Allahu Teala'ya savaş açmak, O'nun kitaplarına, vahyine savaş açmaktır. Yoksa, kimsenin "Allah ile savaşıyorum" diyerek göğe füze fırlatacak hali yok.

Allahu Teala'nın hükümlerinin yeryüzünde hakim olmasını isteyenlere açılan savaş, onlarla mücadele edilmesi de, Allahu Teala'ya açılan savaş cümlesindendir. 

Nitekim ayette şöyle buyuruluyor:

"Onların söylediklerinin seni cidden üzmekte olduğunu elbette biliyoruz. Fakat gerçekte onların yalanladıkları sen değilsin; o zalimler asıl Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar." (En’am, 6/33)

Allahu Teala'nın şeriatini (hükümlerini) savunan, onun devlet düzenine hakim olmasını isteyen müslümanlarla mücadele edenlerin düşmanlığının asıl hedefi de gerçekte Allahu Teala'dır.

İmdi, bir beldede Şeriat'in hakim olması için "örgütlü" çaba sarf edilmesi, devletin desteğini almak bir yana, anayasal düzeni yıkmaya yönelik bir suç kabul ediliyorsa, engellenmesi, cezalandırılması gereken bir faaliyet olarak görülüyorsa, o belde daru'ş-şirk olmanın da ötesine geçip daru'l-harp halini almış demektir. (Laik kafalılar gücenmesinler, İslam’a göre böyle.. Laik zihniyet, olayı başka kavramlarla ifade etmekte özgür.)

*

Örgütlü çabadan da vazgeçtik, bir müslüman bireysel olarak bu yöndeki inancını, tutumunu, kanaatini sürdürdüğünde, "Burası daru'l-İslam'dır, son kaledir, İslam en iyi bizim ülkemizde yaşanıyor, İslam dünyası ayağa kalkacaksa bu yine bizim liderliğimizde olacaktır" filan diyerek rejime olan imanını arz etmediğinde "Bakarsın başkalarına da bu düşüncelerini bulaştırır" diye "taciz takib"e maruz bırakılıp yalnızlaştırılabiliyorsa, zehirleme yoluyla öldürülmek istenebiliyorsa, itibar suikasti amaçlı sinsi tuzakların birini atlattığında diğeriyle boğuşmak zorunda kalabiliyorsa, kısacası anasından emdiği süt burnundan getirilebiliyorsa, işte o zaman, daru’ş-şirk ya da daru’l-küfür, sade suya tirit küfrü ve şirki kendisi için yeterli bulmamış, Allah yolunda olmayı önemseyen Müslümanlara karşı fî sebîlissanem (put yolunda) atağa kalkıp savaş açmış, kendisini daru’l-harp olarak konumlandırmış olur.

Vatandaşlarımız “Çok şükür Türkiye böyle değil” diyebiliyor oldukları için ne kadar şanslı olduklarını anlamalı ve hallerine şükretmeliler!

Şanslılar, fakat bunun farkında olmamaları çok acı.


DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK

 




15 Temmuz darbe teşebbüsünün yıldönümündeyiz.

Dolayısıyla FETÖ gündemde..

Odatv.com da boş durmamış, "Bir dönem Gülen'in sağ ve sol kollarıydılar: Bugün ne yazdılar... FETÖ nasıl dağılır" başlıklı bir haber yapmış.

Sözü edilen kollar Hüseyin Gülerce ile Latif Erdoğan.

Biri Star, diğeri Yeni Akit gazetesinde yazıyor.

Doğal olarak, bu iki eski FETÖ'cünün MİT'le "iltisak"lı olduğu düşünülüyor ve söyleniyor.

Pekçok kişinin yanı sıra Latif Erdoğan'ın da dile getirdiği gibi FETÖ'nün bir CIA, Özel Harp ve MİT ortak projesi olduğu dikkate alınırsa, Fethullah'ın sağında solunda MİT görevlilerinin istihdam edilmiş olması yadırganamaz.

*

Gülerce'nin Star'daki yazısının başlığı şöyle: "FETÖ iki şekilde dağılır". 

İki şekil (yol) olarak şunları gösteriyor:

Birincisi, Türkiye'nin ABD ile anlaşarak Fethullah'ın defterini dürmesi. 

İkincisi, Fethullah'ın ölmesi.

İkinci seçenek daha iyi gibi görünüyor.

Gülerce’nin ifadesiyle, "Fetullah Gülen'in ölümü, FETÖ'yü darmadağın eder".

Darmadağın eder ama, Gülerce, dikkat buyurulsun, "Fethullah bir şekilde öldürülmelidir" demiyor.

Diyemiyor mu, demek mi işine gelmiyor, bilmiyoruz, fakat yazısından çıkan sonuç şu: Fethullah’ın bir dış müdahale olmadan kendi arzusuyla ölmesini beklemekteyiz.

Ancak, Fethullah'ın ölmeye niyeti yok. "Hastayım, öldüm, bittim" filan diyor ama yaşayıp gidiyor.

Ölmüyor.

Devlet Fethullah konusunda (28 Şubat Süreci yüzünden Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan) merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'da olduğu gibi şanslı değil.. 

Fethullah trafik kazası filan geçirmiyor.. Adamın bindiği araçlara değil bir TIR, çocuk bisikleti bile çarpmıyor.

Helikoptere binmek gibi bir huyu da yok..

*

Gülerce'nin Türkiye'nin ABD ile anlaşarak Fethullah'ın defterini dürmesi konusundaki aydınlatıcı fikirleri, onun öldürülmesi (mesela CIA-MİT ortak prodüksiyonu durumundaki bir trafik kazasında hayatını yitirmesi) gibi bir teklifi içermiyor.

Sözleri şöyle:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, son NATO zirvesinde hem İsveç konusunda hem de ABD ile işlikler konusunda "yeni bir süreci başlatıyoruz" dedi.

Yeni bir süreç, FETÖ elebaşı Gülen'in ve firarî FETÖ'cülerin iadesi ile başlayabilir. ...

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un önceki gün verdiği bilgiye göre şu ana kadar 112 ülkeden 1271 FETÖ mensubunun iadesi istendi. Amerika Birleşik Devletlerinden 256, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden de 483 iade talebimiz var. ...

... sadece Gülen ile birlikte firari 40-50 kişinin Türkiye'ye iadesi bile FETÖ'yü bitirir. Hatta sadece Gülen'in iadesi, bu terör örgütünü hallaç pamuğu gibi atar.

*

Gülerce'nin bu sözlerinin devletin ilgili birimlerinin "analiz"lerini yansıttığı kabul edilirse şu sonuca varmak mümkündür: 

FETÖ'nün (iadesi talep edilen) "önde gelen" adamlarının büyük bölümü Türkiye açısından sorun değil.. Sorun olanlar 40-50 kişi.. 

Diğerlerinin devletimizin istihbarat birimleri ile iltisaklı olanlar ile o iltisaklı kişilerin etkisi altındaki "yönlendirilebilir terörist"ler oldukları düşünülebilir.

*

Latif Erdoğan ise şunları yazmış:

Deşifre olmamak kuralına bağlı olarak verilen içki içme, tesettürü o anlara bağlı kalmak şartıyla yürürlükten kaldırma, fuhuşla içli dışlı görünme gibi ruhsatlar, daha sonra bir tür zorunlu hayat tarzına bürünmüş, kendilerine takiye yapılanları şaşırtacak hatta “bu kadar da olmaz ki” dedirtecek derekelere taşınmıştır. Bu kişilerden hiçbiri, görevlerini bıraktıkları, emekliye ayrıldıkları dönemlerde bile, kötü alışkanlıklarını bırakıp, başa dönmeyi başaramamışlardır. 

Yaşantıda görülen bu kötü yapılanma yavaş yavaş dini inançlara da sirayet etmiş, inanç-yaşantı arsındaki çelişkilerin boğucu atmosferinden kurtulmak adına, çare inançtaki zaafta, bir müddet sonra da inançla bağların koparılmasında bulunmaya çalışılmıştır. Sinek ısırmasından kaçarken kendilerini yılanların, akreplerin ortasında bulan bu sapık güruh, düştükleri batak hali idealleştirmede de gecikmemiş, sonunda haramdan, günahtan, küfür ve isyandan zevk alan, tövbeye, istiğfara yabani bir topluluk oluşturmuşlardır. 

Bu ifadeler önemli..

Ancak, Latif Erdoğan gibi isimler “Karakolda doğruyu söyler, mahkemede şaşar” hesabı, hakkında konuşulan topluluklar, kurumlar ve durumlar değiştiğinde pusulayı şaşırıyorlar.

Yaptığı tespitler, Türkiye’deki hemen hemen her cemaat, grup, sivil toplum örgütü, parti pırtı vs. için değişik derecelerde geçerli.

*

Mesela, Allahu Teala’nın kitaplarına iman, “imanın altı şartı”ndan biri olduğu halde, onlar hakkında “gökten indiği sanılan” şeklindeki cahilce lafı söyleyebilmiş olan Mustafa Kemal adlı şahsın “ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini” ederek siyaset sahnesinde arz-ı endam eden “müslüman” zevatı düşünelim.

Bunlar, kendi değerlendirmelerine bakılırsa, bir ruhsattan yararlanıyor ve takiyye yapıyorlar.

Fakat zamanla, çoğunun, Atatürk ilke ve inkılaplarına samimi bir şekilde iman etmeye başladıklarını, mesela bu ilkelerden laikliğin dâî, davetçi ve propagandacısı haline geldiklerini gördük.

Latif Erdoğan gibi konuşmak gerekirse, “Bu kişilerden çoğu, görevlerini bıraktıkları, emekliye ayrıldıkları dönemlerde bile, kötü alışkanlıklarını bırakıp, başa dönmeyi başaramamışlardır”.

Bir daha hiçbir zaman İslamcı/Şeriatçı olamamışlardır.

Amelî şirk zamanla itikadî şirke dönüşmekte, dönüşebilmektedir.

*

Allahu Teala İsrailoğulları için şöyle buyuruyor:

“Bir zamanlar sizi Fir'avun'un ehlinden kurtarmıştık; ki onlar sizi azâbın en kötüsüne ma'ruz bırakıyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.” (Bakara, 2/49)

Böylece, hak dinde sebat hususunda imtihan olunuyorlardı.

Zevk ü safa, bolluk ve nimet içinde “Allah dostu” olmak, Allah sevgisinden, muhabbetullahtan dem vurmak kolay, zorluk ve sıkıntıda “Allah dostu” olmayı sürdürmek ise ancak “sözünde sadık” olanların işi:

Yâr odur ki bun deminde yâr ola,

Şâdlıkta her kim olur yâr ola.

Türkiye’de de Cumhuriyet’in ilk yıllarında benzer bir imtihan yaşandı.. Yahudi’nin şapkasını giymiyor diye insanlar idam edildiler..

Ezan bile yasaklandı.. Kur’an okumayı öğretenler baskıya maruz kaldı.

Ülkede “şirk düzeni” hakim kılındı.

Bunda, Bakara Suresi’ndeki ifadeyle, Rabbimizden "büyük bir imtihan vardı”.

*

Bu imtihanda birçokları kaybettiler.

İslam kahramanı zannedilen birçok “kalıbı yerinde pehlivan”ın müşrik olmaya hazır “güç tapınıcısı” olduğu ortaya çıktı.

 

Balkonlar seyrimize baktı:

Kimimiz ateşleyip yaktı,

Gözler önünde yandı kimimiz!

 

Gücü yeterdi şerri yenmeye:

Benziyordu erkeğe,

Kalıbı yerinde pehlivandı kimimiz!

 

Sanırdık gerçekten cesareti var:

Cepheye gelinceye kadar

Kahramandı kimimiz!

 

O süreçte merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca gibi “sarsılmaz kale”ler, mevcut rejimin “şirk düzeni” olduğunu söylemekten geri kalmadılar.

Bu büyük âlim, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini açıklarken şöyle diyor:

“… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amele (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı (uyması) amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.”

 *

Evet, “zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar”.

Biz de kalamıyoruz, kalamadık.

Bunu itiraf etmek zorundayız.

Burada imtihanımız devlet kavramı ve kurumu etrafında ortaya çıkıyor.

Küfür ve şirk, devlet canibinden geldiğinde makul ve meşru hale gelmez.

Öyle olsaydı, Firavun’a “bağlılık ve sadakat” (Ki ona bağlılık ve sadakat, başında bulunduğu devlete bağlılık ve sadakat anlamına geliyordu) İsrailoğulları için farz hale gelirdi.

Müslüman, tebası olduğu devletle de imtihan olunabilir: Allahu Teala’yı mı seçecek, yoksa tebası bulunduğu devleti mi put yapıp tapacak?

İstemeden maruz kaldığı amelî şirki itikadî şirk haline getirecek mi, getirmeyecek mi?

*

15 Temmuz’un yıldönümünde gündemde olan bir başka konu, Menzil Cemaati’nin şeyhinin vefatı..

Şeyhin büyük oğlu Seyyid Saki Erol, cenaze namazı öncesinde bir konuşma yapmış ve “Kur’an’a, sünnete, adaba ve devlete bağlıyız” demiş.

Kur’an ve Sünnet’e bağlılık, Veda Hutbesi’nde vurgulandığı gibi, “istikamet” üzere olmanın şartı durumunda.

Adabı da anlayabiliyoruz.

Fakat, bunlara bağlılığa “devlete bağlılığı” eklemenin lüzumu var mı?

Farklı bir bağlamda konuşurken, mesela vatandaşlık meseleleri hakkında kelâm ederken “devlete bağlılık”tan söz edebilirsin, bunda beis yok. Fakat, “Kur’an ve Sünnet’e bağlılık” bağlamında yapılan bir konuşmada araya devleti de katmak, elma ile armutu toplamaktır.

Yanlıştır.

Kur’an ve Sünnet’e bağlılıktan söz edilen yerde devlete bağlılığın esamisi okunmaz. Onun bu bahiste i’rabta mahalli olmaz.

Senin bağlı olduğun devlet, kendi beyanına (Anayasa’sına) göre, laik (siyasal dinsiz) bir devlet.

Kur’an’a, sünnete, adaba ve devlete bağlıyız” dediğin zaman, ““Kur’an’a, sünnete, adaba ve siyasal dinsizliğe bağlıyız” demiş oluyorsun.

Farkında değilsin.

*

Bir kısım tarikatçılarımızın durumu bu.. (Haydar Baş belası gibilerden hiç söz etmeyelim.)

Nurcu toplulukların birçoğunda da benzer arazlar mevcut.

Hatta Muşlu Molla Muhammed (Mehmet) Doğan grubunun bazı açıklamalarında da böylesi tuhaflıklara rastlanabiliyor.

Mesela Türkiye için şunu yazmışlar:

“Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin kararı olmadan halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.”

(https://www.nurmend.com/yazi/172-devlet-erkanina-acik-mektub)

Molla Muhammed müderristir, hiç şüphesiz ki Mantık okumuştur, fakat bu ifadelerdeki çelişki ve tutarsızlığı anlamak için Mantık ilmini öğrenmiş olmak gerekmiyor, mantıklı bir insan olmak yeterli.

Madem ki burası daru’l-İslam ve şahısların küfrüne Şeriat Mahkemesi tarafından hükmolunuyor, o halde bana Türkiye’deki Şeriat Mahkemesi’ni gösterin!

Sizin ne yazdığınızdan haberiniz var mı?

*

Lafa bakın, “Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir” diyeceğiz ve artık hiç kimse hakkında “Şu adam da şu sözüyle küfre düştü” diyemeyeceğiz, olmayan Şeriat Mahkemesi’nin hükmünü bekleyeceğiz. 

Maşallah Molla Muhammed “küfre düşenler” namına müminûn u müminâtın elini kolunu dilini iyi bağlıyor.

İkincisi, bir adamın küfrüne kâil olmak için Şeriat Mahkemesi’nin hükmü gerekmez, bu konuları bilmek (ilim sahibi olmak) kâfidir. 

Adam karşıma gelecek, “Hz. Muhammed son peygamber değildir, son peygamber merhum İskender Evrenosoğlu efendimiz hazretleriydi” diyecek ve ben onun kâfir olduğunu söyleyemeyeceğim, öyle mi?

Mollalık bu mu?

Üçüncüsü, bir adamın küfre düştüğünün bilinmesi ve söylenmesi değil, İslam devletinde (laik devlette değil) mürtedin (İslam’dan dönenin) cezasının verilmesi (infazı) gündeme geldiğinde Şeriat Mahkemesi’nin kararı devreye girer.

Sen tutup bir vatandaş olarak, “Bu adam dinden döndü, ben de cezasını verdim” dediğinde iftira atmadığını ve yalan söylemediğini nerden bilelim?.. 

Doğru söylüyor olabilirsin, fakat bu yeterli değildir.

Varsa böyle bir olay, onun mahkemede tescili gerekir.

*

Dördüncüsü, yaşadığımız ülke mevcut haliyle daru’l-İslam değildir.

Bu ancak Şafiî mezhebi çerçevesinde (bazı noktalar görmezden gelinerek) söylenebilecek birşeydir, fakat Şafiî mezhebine göre de aslında burası daru’l-İslam değildir.

Meseleyi Prof. Dr. Ahmet Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Dârülislâm” maddesinde şöyle açıklıyor:

Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak gerek bir İslâm ülkesini istilâ etmesi gerekse Şâfiîler’e göre savaşın sebebinin küfür olması göz önüne alındığında bu devletle savaş halinde bulunulacağı ve ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. Nitekim halkının irtidad ederek istilâ ettiği ülke, İmâm Şâfiî’ye göre küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. Zira malların ve arazilerin mülkiyeti esasen irtidad edenlere ait olup bir el değiştirme söz konusu değildir.

Sırtını devlet "böyük"lerine ve rüşvetle satın aldığı hâkimlere dayamış bir mafya babası gelip senin tarlana ev yapıp çiftlik kurduğunda orası “hukuken” senin olmaya devam etse bile, fiilen senin değildir.

Sen istediğin kadar “İslam’a göre burası benim malım” de, kimin umurunda!

O çiftliğin senin çiftliğin olduğunu söylemen, züğürt tesellisi olmaktan öteye gitmez.

Sen “İslam’a göre burası daru’l-İslamdır” diyorsun, karşındakiler ise “Burası laik (siyasal dinsiz) bir ülkedir” diyor.

Sen diyorsun ki "İslam'a göre (daha doğrusu İmam Şafiî'ye göre) böyle"..

Onlar da diyorlar ki "Devlet laiktir, İslam devlet ve ülke işlerine karışamaz, burası çağdaş bir ülke. Burası laik / siyasal dinsiz dârdır." 

Bu “dâr”da kimin borusu ötüyor?

İslam’ın mı, laikliğin (siyasal dinsizliğin) mi?

İmam Şafiî'nin mi, Atatürk'ün mü?

Devlet görevlileri neye bağlılık yemini ediyorlar, İmam Şafiî'nin mezhebine mi, Atatürk ilke ve inkılaplarına mı?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."