cuma hutbeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cuma hutbeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KEMALİST "RAHMET" TAKSİMİ VE FETHULLAH

 






Fethullah’ın ölümüne kimisi sevindi, kimisi üzüldü.

Türkiye’deki büyük çoğunluk (özellikle de geçmişte onu “hocaefendi” diye anarak yere göğe sığdıramayanlar, "günah çıkarma" kabilinden) arkasından lanet okudular.

Birkaç kişi de rahmet dileme gafletinde bulundu.

Bunlardan biri, Doğu Perinçek.. Bir diğeri, Yeni Asya gazetesi genel yayın yönetmeni Kazım Güleçyüz.

Kazım, “terör örgütü propagandası yapma” gerekçesiyle tutuklandı.

*

Türkiye Cumhuriyeti laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, “suç” ile “günah” kavramları örtüşmüyor.

Türkiye’de “helal”ler “suç” olabiliyor.. Mesela 18 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki bir genç kızla “evlenirse” suç işlemiş oluyor.

Buna karşılık, (mesela Deniz Baykal gibi) kerli ferli bir adam başkasının karısı ile “düzeyli beraberlik” yaşarsa (pozitif/yürürlükteki laik hukuka göre) “zina suçu” işlemiş olmuyor..

Böylesi bir durumda (Şeriat’e alerji duyan) “ahlâkçı dindar”lar hemen devreye giriyor, insanların özel hayatlarına karışmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu anlatmaya koyuluyorlar..

Çok ahlâklılar ya, vicdanları onları rahat bırakmıyor.

Kazım Güleçyüz’ün durumuna gelelim.. Yaptığı şey günah mı, değil mi, kimse işin bu tarafına bakmıyor.. “Laik (siyasal dinsiz) yasalara göre yaptığı suç mu, değil mi?”, ilgilenilen husus sadece bu.

Kazım’ın “suç” kabul edilen paylaşımı şöyle:

“Fethullah Gülen de imtihan dünyasından berzah alemine göçmüş. Hakkındaki iddiaların hesabı artık öbür tarafta görülecek. Bu iddialar gerekçe gösterilerek yapılan ve nice insanın mağduriyetine sebep olan hukuksuzlukların son bulması dileğimizi bir kez daha tekrarlayarak, Allah rahmet ve adaletiyle muamele eylesin diyoruz. Camianın başı sağ olsun.”

Açıkçası, bundan “terör örgütü propagandası” çıkarmak biraz zor gibi görünüyor, fakat “rahmet” faslına hiç girmese “eyiymiş”.

Ancak, Kazım’ın yaptığı şey “zalimlere meyletme” kapsamına giren bir “günah” olarak değerlendirilebilir mi sorusu akla gelmiyor değil.

Bir de şu var: Fethullah "hizmet" şampiyonu olmak için önce Türk derin devleti, sonra da küresel egemen güçler ile "gayrimeşru" işbirliği içine girmese, peşine düşen insanları keramet süsü verilmiş mizansenler ve hipnotik nutuklar ile gözlerini boyayarak canlı robotlar haline getirmeseydi bütün bu "mağduriyetler" yaşanır mıydı sorusu önem taşıyor. 

Fethullah, Kazım'ın sözünü ettiği mağduriyetlerden birinci derecede sorumludur.

*

Bununla birlikte, meseleyi (pozitif/yürürlükteki laik hukuk değil de) İslam açısından ele aldığımızda, Türkiye’de dinî açıdan çok daha mahzurlu bir “rahmet dileme” olayının sürekli gündeme getirildiğini görüyoruz.

Ülkemizdeki derin çetelerin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi ve Allahu Teala’nın son kitabı Kur’an-ı Kerîm’i “Arap oğlunun yaveleri” diyerek aşağılamış olduğu bir başka Kazım’ın, Kazım Karabekir’in şahitliğiyle sabit olan Selanikli Mustafa Atatürk için camilerde cuma hutbelerinde “rahmet okunması” talebinde bulunduklarına tanık oluyoruz.

Neredeyse her milli bayramda ve Selanikli’nin ölüm yıldönümünde, bir yerlerden düğmeye basılmış gibi sistematik ve organize biçimde “Hutbede niye Atatürk yok?” diye yaygara koparılıyor.

Hatta, Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ gibi camide hutbe sırasında bu yönde din dışı ve yasa dışı eylem yapan, camiye ibadet için gelmiş olan insanların hak ve hukukunu çiğneyerek huzurunu bozan, ve bunu kayda aldırıp yayınlatan hadsiz ve sorumsuz şımarık tipler var. 

(Hutbe sırasında konuşmak caiz değildir, mekruhtur, hutbeye sessizce kulak verilir.. Bu aşırı şımarmış tiplerin yaptığı şey, cami ve ibadet adabına riayetsizlik edepsizliğinden fazla bir şey.. Bu, kargaşa, fesat ve fitne çıkarmadır, camide terör estirmedir, büyük cürümdür.. Fakat Türkiye’deki laiklik yani siyasal dinsizlik yüzünden hesapları ahirete kalıyor, o ayrı.)

Selanikli Mustafa Atatürk’ün müslüman olmadığı (Murat Bardakçı’nın da ifade ettiği gibi) açıktır.. Kimseyi zorla müslüman yapmaya, müslüman göstermeye hakkımız yok.

*

Adam İslam’a “Beyni sulanmış hafızların dini” diyerek hakaret etmiş mi?.. Etmiş!

Yine Allahu Teala’nın ilkelerini/prensiplerini “gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” diyerek aşağılayıp kendi icat ettiği prensiplerin onlardan üstün olduğunu iddia etmiş mi?

Etmiş!

Yani adamın İslam karşısındaki küfrü, kâfirliği açık.

Adam “İslam’ın kâfiri” olduğunun anlaşılması için daha ne desin?!

İmdi, böyle dinsiz imansız bir adamın İslam mabetlerinde “rahmet”le anılması İslam’a göre caiz olmadığı gibi, bunu talep etmek de İslam’la ve Müslümanlar’la alay etmek, onları aşağılamak anlamına gelir.

Ayrıca, laikliğe de aykırıdır.. Laikliğin yaygın tanımına göre din devlete, devlet de dine karışamaz. 

Devlet, “İslam denilince şunları anlayacaksınız” diyerek tanrılık ya da peygamberlik taslama konumunda değildir.

*

Kazım Güleçyüz’ün Fethullah için “rahmet” okumasından rahatsız olanlardan, bu “Selanikli’ye camide rahmet” okunması şirretlik, azgınlık, hadsizlik ve arsızlığı karşısında da hiç değilse fısıltı, inilti, vızıltı ya da mırıltı kabilinden bir tepki göstermelerini istersek çok şey mi beklemiş oluruz?

Selanikli Mustafa Atatürk’e rahmet okunmasını bu kadar önemseyen Ümit Özdağ gibi şımarıklara tavsiyemiz, her cuma Anıtkabir’i ziyaret etmeleri, orada Selanikli için Fatiha okumalarıdır.

"Selanikli'ye rahmet" hassasiyetini asıl sergilemeleri gereken yer orası.. Adamın mezarının başı.

İstiyorlarsa Yasin de okuyabilirler.. Hatta hatim okusunlar, daha sağlam olur.

Dahası, kalabalıkların Anıtkabir'e akın ettikleri milli bayramlarda Atatürkçü imamlara megafonla "rahmet" okutabilir ve ziyaretçilerden Fatiha okumalarını istetebilirler.

*

Mezarlıklar ve mezar başları şov yeri ve panayır alanı değildir, ölü için rahmet niyazında bulunma yeridir.

Madem Selanikli'nin Allahu Teala'nın rahmetini hakettiğine inanıyorsunuz, işte meydan, işte mezar!. Rahmet hassasiyetinizi orada doya doya sergileyin, kana kana yudumlayın! 

Hatta hatta, Yavuz Sultan Selim’in Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler bölümünde ihdas ettiği türden bir sürekli Kur’an okunması hizmeti de organize edebilirsiniz.

Elinizi tutan yok, buyurun yapın!

Tabiî derdiniz müslüman millete "gıcık" vermek, nisbet yapmak, sataşıp tahrik etmek, kavga gürültü çıkartmak, "İşte İslam'ı laik (siyasal dinsiz) Kemalizm'e böyle biat ettirir, dininize dinsiz ideolojimiz karşısında böyle boyun eğdirtiriz" mesajını vererek mütedeyyin kitlenin müslümanlık damarına sinsice basıp alay etmek, cemaatin çaresizce yutkunmasına bakarak alçakça keyif çatmak değilse.

*

Hayır, beyefendiler Anıtkabir’de Allahu Teala’yı hatırlamaya, Fatiha okumaya tenezzül etmiyor, İslam'ın (Eski Yunan putperest tapınağı Akropolis'e benzeyen) bu mekâna girmesini içlerine sindiremiyorlar, geliyor müslümanın camisine musallat oluyor, orada imansız bir adam için rahmet okunmasını istiyorlar.

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı da, "müslüman" olduklarını söyleyen siyasetçiler de, bu rezalet karşısında susuyor.

İmdi siz, Kazım Güleçyüz’e bu yersiz ve zamansız “rahmet okuma”nın hesabını sormayı biliyorsunuz da, Allahu Teala size, bu Selanikli’ye rahmet okunması talebi karşısındaki “sessusluk”unuzun hesabını sormayacak mı?

Nasıl bu dünyada Kazım’ı tutuklayan bir mahkemeniz varsa, ahirette de bir mahkeme var.


VAR SENİN ELBETTE FESADIN KANDEDİR

 













Diyanet’in bugünkü (12 Temmuz 2024 tarihli) cuma hutbesinin ana konusu FETÖ ve 15 Temmuz idi. (Yan konu ise Kerbela.)

Hutbenin Türkçe kısmı şu cümleyle başlıyordu:

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Hâlbuki onlar fesatçıların ta kendileridir. Lâkin onlar anlamak istemezler.”

Daha sonra şu söyleniyordu:

“Önümüzdeki Pazartesi günü Yüce Rabbimizin yardımı, devletimizin dirayeti, milletimizin cesaretiyle küresel şer odaklarına ve onların taşeronluğunu yapan FETÖ’ye karşı elde ettiğimiz destansı zaferimizin sekizinci yıl dönümü.

Görüldüğü gibi, küresel şer odakları Diyanet’in hutbesinin konusu olabiliyor, fakat Şer’-i şerîf olamıyor.

(Kötülük anlamındaki şerden farklı olarak şerîat anlamındaki şer’de fazladan bir “ayn” harfi var.. Bu harf Türkçe’de mevcut değil.. Şerrun/eş-şerru başka, şer’un/eş-şer’u [şerîat] başkadır.)

Siz hiç Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?. Dinleyebildiniz mi?

Anlaşıldığı kadarıyla Diyanet personelinin şerre ayıracak vakti bol, fakat Şer’a ayıracak vakti yok. (Ya da izinleri yok.)

Sen bana küresel şer odaklarından bahsediyorsun, iyi güzel, fakat yerli-milli şer odaklarından ne haber?

*

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) son tahlilde bir fesat hareketi olduğu doğrudur.

Dini laik (siyasal dinsiz) devletin ve küresel şer odaklarının (Adını da koyalım, NATO, Avrupa Birliği, Vatikan) arzusu doğrultusunda aheste aheste, kimseyi ürkütmeden, suret-i haktan gelerek güncelliyordu.

Kendisini “Siyasal İslam’ın potansiyel terörizmine karşı İslam’ın gülen yüzü durumundaki hizmet ve güzel ahlâk hareketi” olarak lanse ediyordu.

İddiasına göre, Anadolu irfanını temsil ediyordu.

Ne Arab’ın selefîliği ve Vehhabîliği, ne Acem’in (Yemen’in Husiler’inde görülen türden) Şiîliği, ne de Taliban’ın cihatçılığı ile ilgisi vardı.

Anadolu'nun bağrından çıkmış olan bu hareket İslamcı değildi, Siyasal İslam'a karşıydı.

Onlar muhabbet fedaileriydi.

Asr-ı saadet simülasyonu demek olan tuhaf nostaljilere onların kitabında yer yoktu.

İslam'ı çakma İbrahimîliğin hoşgörü kazanında kaynatarak donmuşluk ve tutukluktan kurtarıyor, çağa uygun hale getiriyorlardı.

Bu, yerli-milli Anadolu irfanı demekti.

*

Gel gör ki, Diyanet’in bu son hutbesinde, “Anadolu irfanı”ndan da bahsediliyordu.

Hutbede yer alan bir cümle şöyle:  Milletimizin mayası olan ve dini hayatımızı ayakta tutan Anadolu irfanına sahip çıkalım.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Şam bölgesi (Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin) ve Yemen hakkında hadîsi var, fakat bilad-ı Rum (Anadolu) hakkında yok.

Demek ki Diyanet de, FETÖ gibi Şam irfanını ve Yemen irfanını beğenmiyor.

Gezdim (U)rum ile Şam’ı,

Yukarı illeri kamu,

Çok istedim bulamadım,

Şöyle garip bencileyin.

*

FETÖ, küresel şer odaklarının himayesinde yurtdışında gelişip büyüyen ve Türkiye’ye sirayet eden bir hareket değildi.

Tam aksine, onun gerisinde Genelkurmay’ın Özel Harp Dairesi ve MİT vardı.

Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı olarak hizmet vermiş olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harb’ın adamı olduklarını açıklamıştı.

Yine, Fethullah’ın çok yakınında bulunmuş olan isimlerden Latif Erdoğan da bu hareketin bir CIA-MİT projesi olduğunu ifade etmişti.

Dolayısıyla, bu fesat hareketinin küresel şer odaklarının yanı sıra bir yerli-milli ayağı da var.

Ancak Diyanet, hutbede yerli-milli şer odaklarından nedense bahsetmiyor.

Niye ki acep?


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN DİYANET’E ŞİRK DAYATMASI

 







Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun bakınız ne diyor:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

Hutbe, cuma namazının bir parçasıdır.

İbadettir.

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerde, “Anayasanın Başkanlığa tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanarak” hutbe okuyormuş.

Bunu, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı diyor.

Yerlerin ve göklerin yaratıcısı, din gününün (ahiretin) sahibi Allahu Teala da şöyle diyor:

“De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı bekliyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110)

İbadette devleti Allahu Teala'ya ortak etmek, sadece İslam nazarında en büyük günah olan ve tevbe edilip bırakılmaması durumunda Allahu Teala’nın asla affetmediği şirk zulmü değildir, aynı zamanda devletin laiklik (din ve vicdan hürriyeti) iddiasına da aykırıdır. ("İslam devleti", Allahu Teala'ya ortak koşulan bir put değildir, devletin Allahu Teala'ya kul olmasıdır.)

İbadette Allahu Teala’ya ortak koşmaya zorlanmaktan daha büyük bir din ve vicdan hürriyeti ihlali olabilir mi?!

*

“İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.

“Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da... Onları seçtik ve doğru yola ilettik.

“İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.”

(En’âm, 6/86-88)


DİNDE ZORLAMA YOKTUR, ATATÜRKÇÜLÜKTE DE OLMAMALIDIR!

 











Bakara Suresi’nde buyurulduğu gibi “Dinde zorlama yoktur”.

Dinde zorlama olmadığı gibi dinsizlik, densizlik, Kemalizm ve Atatürkçülükte de zorlama olmamalıdır.

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür olmanın gereği budur.

O yüzden, bireylerden, vatandaşlık haklarından yararlanmak için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeleri istenmemelidir.

Vatandaşlık haklarından yararlanmak için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olmak, ayrıca bunu bir de yemin ile sağlam kazığa bağlamak zorundaysanız, yani hür iradenize ipotek konulmasına onay vermek mecburiyetinde kalıyorsanız, sizin fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir birey olduğunuz söylenebilir mi?!

Böylece size şu denilmiş oluyor:

Ya vatandaşlık haklarından yararlanmak istiyorsanız fikren takiyyeci, vicdanen kör, irfanen esir olmayı kabul edeceksiniz, ya da vatandaşlık haklarından mahrum birer parya, serf ve köle olmaya razı olacaksınız.

*

Hayır, “millet iradesi”nin efendileri insanların fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmasına razı değiller.

Fakat sahtekârlıkta çağı yakalamış hatta aşıp geçmiş oldukları için bir de tutup bunun edebiyatını yapabiliyor, özgürlükçülükten dem vurabiliyorlar.

Hem sözde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmayı savunuyorlar, hem de millete Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini dayatmasında bulunuyorlar.

Onlara göre dinde zorlama olmayacak, fakat Kemalizm’de olacak..

Mesela azgın ve şirret Kemalistler çıkacak “Cuma hutbesinde Atatürk’e niçin her fırsatta rahmet okunmuyor?! Her fırsatta okunmalı, yoksa size camide bile rahat vermeyiz” diye zorlamada bulunacaklar.

Türkiye’de olan maalesef bu..

“Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!”

Kurtların bile “Bu kadarı da olmaz!” diyerek şaşkınlıktan küçük dillerini yutacakları bir acayip “düzen”de yaşıyoruz, fakat gözlerimizi böyle bir dünyaya açtığımız için bize bu anormallik doğal geliyor, “hayatın doğal akışı” gibi görünüyor.

Düşmanın bile insaflısı halimize bakıp acıyor, insafsızı ise gülüyor.

*

Normalde Diyanet’in Atatürk hakkında aydınlatıcı fetva vermesi ve milleti onun İslam’la ilgili lafları konusunda uyarması gerekir.

İslam’ı ve imanı savunmak için bunu yapmak zorundadır.

İmanın altı şartından biri “kitaplara iman”dır.

Soyadı kanununu çıkardıktan sonra Atatürk soyadını alan Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa ise “kitaplar” hakkında “gökten indiği sanılan” diyebilmiş, imansızlığını açıklamış bir adam.

İmanın bir diğer şartı “peygamberlere iman”..

Bu adam ise, Kâzım Karabekir’in şahitliğine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkında “Arap oğlu” diye konuşup saygısızlık yapabilmiş..

Peygamberlere iman bahsinde durumu bu..

Kur’an için de “Arap oğlunun yaveleri” diyor, böylece hakaret ve aşağılama portföyüne yerleri ve gökleri, kendisini, ana ve babasını, başında bulunduğu ülkeyi ve milleti yaratan Allahu Azîmüşşan’ı da ekliyor.

Diyanet, imanı olmayan böyle bir adamı camide cuma hutbesinde rahmetle anmanın caiz olmadığını millete açıklamak zorundadır.

Bunu yapmadığı gibi bir de adını anıp sanki bir peygambermiş gibi rahmet okuyor.

Yetmedi bir de, daha fazla anmadığı için, hariçten gazel okuyan arsız ve şirret tiplere özür beyan ediyor.

Neden?

*

Nedeni şu: Türkiye’de gerçek bir din ve vicdan hürriyeti mevcut değildir.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmanın önemi dinsizlik mevzubahis olduğunda hatırlanmaktadır.

Kimse bir dinsize ya da Atatürkçüye bu ülkede “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i rahmetle anacaksın, ona salavat okuyacaksın” diyemiyor.

Diyemez.

Deme ihtiyacı da duymaz.

Fakat laik (siyasal dinsiz) Atatürkçü bunu müslümana der.

Diyor. Diyebiliyor.

Demekle kalmıyor, bunu yaptırıyor.

Ardından da “İşte size laiklikle gerçek din ve vicdan hürriyetini getirdik” diyerek müslümanla alay ediyorlar.

*

Atatürk, bir askerdi, ordu komutanlığı yaptı..

Askerdi diye TSK'da Atatürk'ü istediğiniz kadar anıyorsunuz. Asker değildi diyenimiz yok.

Fakat bir İslâm âlimi, bir din bilgini değildi. 

Dini, İslam'ı önemseyen bir adam da değildi.

Camiden cemaatten bucak bucak kaçardı.

Fakat içki meclislerini, akşam sofralarını, şarkı türkü fasıllarını çok severdi. Müdavimi, tutkunuydu.

Peki bu yüzden meyhanelere, barlara, gazinolara Atatürk'ü anma yükümlülüğü getiriyor musunuz?

Plajları şenlendirmeyi de unutmazdı.. Bundan hareketle spor salonlarına, yüzme havuzlarına Atatürk'ü anma ödevi yüklüyor musunuz?

Dansla valsle vs. de arası iyiydi.. Dans salonlarına Atatürk'ü etkinliklerinde anma talimatı veriyor musunuz?

Vermiyorsunuz.

Peki niye adamın, kapısının önünden bile geçmek istemediği camide anılması için dayatmada bulunuyor, şirretlik ve arsızlık sergiliyorsunuz?

Neden Türkiye'de camiler; barlar, gazinolar, dans salonları, plajlar vs. kadar bile hür ve bağımsız değil?

*

Diyanet’e gelince..

Atatürk hakkında yapılması gereken açıklamayı yapmayarak “dinî” vazifesini ifadan kaçınıyor.

Onu rahmetle anmak suretiyle, dinen caiz olmadığı halde, laik (siyasal dinsiz) devletin dayattığı “resmî” vazifesini yapıyor.

Milletin laik efendilerine “Dinde zorlama yoktur, Atatürkçülükte de olmamalıdır” diyemiyor.

Buna da “kıyamet alâmeti” deniyor.


ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.. BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR

 



Özellikle Odatv’nin sürekli gündeme getirdiği bir konu var: Atatürk, cuma hutbelerinde neden anılmıyormuş?

Sanki namaz kılıyor, cumaları iple çekiyorlarmış gibi..

Bu çılgın Türklüğün, Türk çılgınlığının nedeni ne?

İkide bir işi yüzsüzlük ve şirretliğe vurup bağırıyorlar: Atatürk hutbelerde niye anılmıyor?

Atatürk dinî bir konu mu?

Atatürk’ü anmak, İslam’a göre farz, vacip ya da sünnet olan bir ibadet mi?!

Atatürk, Kur’an’da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da, istikbalde ortaya çıkacağı hadîslerde haber verilen Mehdî gibi salih (Allahu Teala’ya itaatkâr) bir zat mı?!

*

Odatv’nin böylesi sözde haberlerinden biri şöyleydi:

Diyanet hutbelerinde dikkat çeken ayrıntı

Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

15.03.2019 17:19

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü Cuma hutbesi bir tartışmayı tekrar başlattı.

Diyanet İşleri Başkanlığı her hafta Cuma hutbelerini belirliyor ve Türkiye’deki tüm camilerde bu hutbe okunuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı hutbeleri belirlerken, o hafta yaşanmış tarihi bir olaya, dini veya resmi bir bayrama ya da Türkiye için kritik önemdeki anlara da atıf yapıyor. Hutbelerde bu olaylardan söz ediliyor ve tüm Türkiye’deki camilerde bu hutbeler okutuluyor.

Ancak uzun süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün adından bahsetmemesi dikkat çekiyor. Diyanet’in bugünkü Cuma Hutbesi’nin konu başlığı, “Çanakkale Zaferive Birlik Ruhu” idi. Ancak hutbede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Çanakkale Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün adından hiç söz edilmedi. Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı bunu ilk kez yapmadı. 3 Mart 1924 yılında Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na da, 10 Kasım’da Atatürk’ün hayata veda edişinin 80’inci yıl dönümüne de Cuma hutbelerinde yer vermemişti.

*

Anlaşılıyor ki devlet (kendilerini devlet zanneden bazı bürokratlar ve memur taifesi), devlet için önemli saydıkları olayların yıldönümlerinin cuma hutbelerinde anılmasını istiyor.

Mesela 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını, camide de görmek istiyorlar.

Bunun için Diyanet'e talimat verildiği anlaşılıyor.

Her ne kadar Osmanlı dönemi rejimin pek fazla umurunda olmasa da, Atatürk hasbelkader içinde bulunmuş olduğu için Çanakkale Zaferi de hutbelerin demirbaş konularından biri haline gelmiş durumda. 

*

Ancak, Odatv gibi arkadan kurmalı mecraların sistematik ve ısrarlı yayınları, sadece zaferlerden bahsedilmesinin yeterli görülmediğini, hutbelerde Atatürk’ün adının da geçmesi için birilerinin psikolojik savaş taktikleriyle algı operasyonu yürüttüklerini düşündürüyor. 

Ayrıca 10 Kasım’larda camide de ağıt yakılmasını arzuladıkları anlaşılıyor.

Odatv gibi kullanışlı aparatların yeniçeri geleneğini sürdürerek hep bir ağızdan anlamsız ve saçma gulu gulu dansı yapmalarının, "Atatürk niye hutbede yok, Atatürk isterük!" diye feryad u figan koparmalarının başka bir açıklamasını bulmak zor. 

*

Çanakkale Savaşı'ndan bahsedilmesi neyine yetmiyor da bir de Atatürk istiyorsun!

Çanakkale’de cephede bir tek Atatürk mü savaştı?

Atatürk’ün konumunda onlarca, belki yüzlerce komutan vardı.

Üstelik Atatürk savaşın sonuna kadar da Çanakkale'de durmadı, kendi isteğiyle başka yere naklini yaptırdı.

Sonra, Atatürk’ün hayatında bir tek Çanakkale mi var?!

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasına asıl vesile olan kişi de, Kâzım Karabekir'in yazdığı gibi, Fevzi Çakmak'tı.. Atatürk ricat emri vermişken bunu geri aldırmış, bu arada Yunan çekilmeye başlamıştı.

*

Diyanet eğer hutbelerde Atatürk'ten bahsedecekse, bu, onun dinî konulardaki bilgisizce ve yanlış sözlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.

Onun bu yanlış sözlerini hemen herkes bir şekilde duyuyor, öğreniyor.

Malum, Atatürk bir din bilgini, bir İslam âlimi değildi. Dinî konularla ilgili bilgisi yetersiz ve yüzeyseldi.

Diyanet’in bu konularda, “Ey cemaat, dinde esas olan Kur’an ve Sünnet’tir, Fethullah Gülen ya da Atatürk gibi şahısları putlaştırıp onların kafalarından uydurdukları yanlış laflarına sorgulanamaz ayet ya da hadîs muamelesi yapmayın!” diye hutbe okutmasını niye istemiyorsunuz?

*

Bunları da geçtik, aslında Diyanet’in hutbelerde Çanakkale Savaşı, Sakarya Savaşı vs. gibi devlet için önemli günler çetelesi tutması gerekmez. Sadece dinî hakikatleri anlatmalı, dini öğretmelidir.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve Dört Halife r. a., yıldönümleri münasebetiyle Bedir Savaşı hutbesi, Uhud Savaşı hutbesi, Hendek Savaşı hutbesi, Mute Harbi hutbesi, Tebük Seferi hutbesi, Mekke’nin Fethi hutbesi, Huneyn Savaşı hutbesi vs. mi okuyordu?

Müslümanlar da aralarında şöyle tartışmalar mı yapıyorlardı: “Bu haftaki cuma hutbesinde niye komutanlardan Abdullah ibni Revaha r. a.’in adı geçmedi?”

Dört Halife döneminde Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefat yıldönümlerinde özel hutbe mi okutuluyordu?

*

Şu çılgın Türk manyaklığına bakın ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. için bile yapılmayan birşeyin camide putlaştırdıkları Atatürk için yapılmasını istiyorlar.

"Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter!" makamından "Hz. Peygamberleri (s.a.s.) Arab'a kalsın, Türkiye'deki camilerde Atatürk'ümüz olsun" demeye getiriyorlar.

Her resmî bayramda, her 10 Kasım’da devlet olarak yurt sathında, okullarda şurada burada Atatürk’ünüz için bir sürü tantanalı tören yapıyorsunuz, bütün bunlar yetmiyor, bir de olayı camiye taşımak istiyorsunuz..

Her resmî kurumun önüne, her şehir meydanına bir Atatürk heykeli dikmişsiniz, memleket heykelistan olmuş, onun için değil Türkiye'nin belki dünyanın en büyük türbesini Anıtkabir adı altında inşa etmişsiniz, her resmî daireye Atatürk resmi asıyorsunuz, her öğretim kurumunda her sınıfa Atatürk'ün bir resmini yerleştiriyorsunuz, ders kitaplarının başına Atatürk'ü oturtuyorsunuz, madenî yahut kâğıt fark etmiyor her paranın üstüne Atatürk resmi nakşediyorsunuz, Atatürk'ün adını devlet işlerinde besmeleniz haline getirmişsiniz, bir de tutup resmî görevlere atamada Atatürk'lü yemin ettiriyorsunuz, yatıp kalkıp yaptığınız Atatürk zikri ile putperestlik özentisi bir Atatürkçülük tarikatının meczûb (Atatürk'e cezbelenmiş) bağlıları haline gelmişsiniz, bütün bunlar yetmiyormuş gibi camilere de göz koymuşsunuz.

Şu cezbenin şiddetine bakın ki, ateşin üstündeki mısır taneleri gibi patlıyor, çaydanlıktaki sıcak su gibi fokur fokur kaynıyor, "Hutbelerde Atatürk isterük!" diye yakalarını bağırlarını yırtıyorlar. Neredeyse Atatürk'leri için camilerin kubbelerini cemaatin başına yıkacaklar.

İnsan meczup olur da bu kadar mı olur!

Dine bu kadar lâkayt laik adamların cuma hutbelerini (Ki, namazın bir parçasıdır) bile dillerine dolayabilmeleri için utanmazlık ve arsızlık katsayılarının kaç olması gerekir?.

Kendilerini neden yüzsüzlük ve şirretlik alanlarında bir daha egale edilemeyecek şekilde rekor kırmak zorunda hissediyorlar?

Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.

*

Üstelik Atatürk’ünüz, Kâzım Karabekir gibi muhaliflerinin aktardığı gibi, imanı olan bir adam değildi. 

Ezanda kulağı, camide yüzü yoktu.

Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret ediyordu. İnançsızdı.

Bu yüzden merhum Necip Fazıl onun için "Allahsız" başlıklı bir yazı kaleme almış bulunuyordu.

Atatürk’ün, (İslam'a göre) kâfir hükmünde olduğu açıktır. Murat Bardakçı bunu şöyle ifade etmişti:

“Mustafa Kemal İslam dinine ‘Beyni sulanmış hafızların dinidir’ diyor. Yani bunu niye saklıyoruz ya hu? Bunu kıvırmayalım artık. Senelerdir böyle yapılıyor. Atatürk’ün sözleri açıkça dine reddiyedir. Bunları demek düşmanlık değil. Adamcağızın kendi yazdıklarını söylemek düşmanlık oluyor ya hu.”

*

Atatürk’ün durumu budur. Lafı uzatmaya gerek yok.

Adam ilhamlarını yaşadığı kendi Batı tipi çağdaş hayatından alıyordu..

Yakıtsız, kendi kendine çalışan motor gibi, yaşadığı hayattan ilham alıyor, aldığı ilhamlara göre de hayatını yaşıyordu. Con Ahmet'in devridaim makinası gibi..

Allahu Teala’nın kitapları için de “gökten indiği sanılan” diyerek yalanlama ve aşağılama yoluna gidiyordu.

Ali Rıza ile Zübeyde'den olma bir kul olarak haddini bilip susmak yerine Allahu Teala'nın kitaplarına dil uzatıyordu. 

Bunu Atatürkçüler de, onun çağdaşlık ve ilericiliğini, irtica ile mücadelesinin keskinliğini dile getirme sadedinde söylüyorlar.

*

Atatürk konulu hutbe okunursa öncelikle bunların dile getirilmesi ve onun hayatındaki yanlışlara ve sözlerindeki hatalara dikkat çekilip cemaatin uyarılması gerekir.

Bunu yapmayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyerek hutbelerde Atatürk için rahmet okumak, İslam’a göre haramdır. 

Caiz değildir.

Bunu yapan, İslam’a göre haram olan bir işi yapmış olur.

Bunu helal gören ise, harama helal dediği için küfre düşer.

*

Niçin haramdır?.

Buna da cevap vermek faydalı olur.

Çünkü, dinî bilgisi Yunus Emre şiirlerinin ötesine geçmeyen kuruntu müslümanları, “Niye haram olsun ki, İslam sevgi dinidir, hoşgörü dinidir, Allah’ın rahmeti geniştir” diyebilirler.

Doğru, Allah’ın rahmeti geniştir, fakat azabı da şiddetlidir. Elîmdir. Bu dünyada işkence içinde de yaşasan sonunda ölür kurtulursun, fakat ölümden sonraki azapta bir kurtuluş yolu yok. Ölüm de yok.

Allahu Teala şöyle buyuruyor (Elmalılı meali):

Ve içlerinde ölen birinin ebedâ namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma, çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar ve kâfir olarak can verdiler. (Tevbe, 9/84)

Bu ayet-i kerime, müslümanların arasına müslümanmış gibi giren, işi düştüğünde onlarla beraber namaz kılıp dua da eden, fakat bir taraftan da özel arkadaşlık çevresi içinde küfür sözler söyleyen münafıklar için inmiştir.

Yani, değil küfrü açık olanların, böylesi gösteriş müslümanlarının bile (münafık olduklarını bilmen durumunda) cenaze namazını kılmak (Ki cenaze namazı, ölü için dua edilmesi, rahmet niyazında bulunulması anlamına gelmektedir) caiz olmamaktadır.

Ayrıca, kabirlerinin, mezarlarının, türbelerinin, yatırlarının başında durulması da yasaklanmıştır. 

Haramdır.

İsterse bunlar anıt mezar ve anıt kabirler, türbe ve yatırlar olsun.

Onların kabirlerini ziyaret, kabirlerinin başında durmak, saygı duruşu yapmak haramdır, haram.

Bunu helal kabul etmek ise, ayeti reddetmek olduğu için, küfürdür. 

İmansızlıktır.

*

Aynı surenin 113’üncü ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek (rahmet niyazında bulunmak) ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.”

Evet, iman etmiş bir insana bu yakışmaz.

Camide hiç yakışmaz.

Allahu Teala bu yakışıksız davranışı yasaklamıştır.

Şimdi bazı kişiler saf ayağına yatarak bizi kandırmak için şöyle demeye kalkışabilirler: Atatürk belki küfür sözlerinden tevbe etmiştir.

İmdi, gizli günahın tevbesi gizli, aşikâre günahınki aşikâre olur. (Allahu Teala’nın örtüp gizlediği günahını açığa vurmak ayrı bir günahtır.)

Bizler, insanların kalbinin bekçisi ve okuyucusu değiliz, zahire göre hüküm verme durumundayız. Atatürk, bu kuralın istisnası değildir.

Açık deliller, varsayımlarla hükümsüz hale getirilemez. “Şek (şüphe) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz.”

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, Odatv'ciler gibi cahil densizlere artık hak ettikleri cevabı vermelidir.

Hutbelerden birinde bu konuya açıklık getirilmelidir. 

Kafalardaki soru işaretleri cevapsız bırakılmamalıdır.

Eğer Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti varsa, bunun yapılmaması için bir neden yoktur.

Üstelik bu, Diyanet'in hem hakkı hem de sorumluluğudur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sadece Nurettin Yıldız gibi isimleri dövmek istediğinde değil, böylesi densizler için de şunu demelidir:

"Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir."

*

“Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerden ‘Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam söz almıştı. Fakat (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir karşılık (menfaat) satın aldılar. İşte, satın almakta oldukları şey ne kötüdür!

(Âl-i İmrân, 3/187)

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...