nurculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nurculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK VE CEMAATSİZ CUMHURİYET

 






Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili haberler vermiş, istikbalde neler olacağını bildirmiştir.

Kendisini Atatürk (Türkler’in atası) soyadına layık gören Ali Rıza ile Zübeyde oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili sözleri var.

Örnek verelim..

Rasulullah s.a.s. mesela dönemin süper gücü Bizans’ın (Roma İmparatorluğu’nun) başkenti İstanbul’un Müslümanlar tarafından fetholunacağını müjdelemiştir.

Aynı şekilde ahir zamanda (kıyamet öncesinde) Yahudiler’in Filistin’de devlet kuracaklarını da haber vermiştir.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili öngörüleri var.

En başta geleni, ilan ettiği Cumhuriyet’in ilelebet yaşayacağı iddiası.

*

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın Cumhuriyet’le ilgili öngörüsü ya da müjdesini (Kehanet diyen de çıkabilir) sarsılmaz bir imanla tasdik edenlerin, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in (henüz gerçekleşmemiş olan) bildirimlerini kabul etmekte zorlandıkları görülüyor.

Mesela Mehdî meselesi..

İranlılar’ın kabul ettiği türden (çocukken kaybolup da sonradan ortaya çıkacak olan) bir Mehdî inancının saçmalık olduğu ortada..

Fakat, İran Şiası ortaya çıkmadan önce de Mehdî düşüncesi vardı, çünkü hadîslerde yer alıyordu.

(Mukaddime’yi okumadan İbn Haldun’un Mehdîlik düşüncesi hakkında gevezelik edenlerin zannının aksine İbn Haldun “Mehdî kesinlikle çıkmayacaktır” diye birşey söylemiyor. Onun sorunu, ulaşım ve iletişim, sanayi ve teknoloji alanlarında yaşanacak “devrim”lerle geleneksel toplumsal dinamiklerin ve o günün sosyolojisinin etkisini kaybedeceğini bilebilecek durumda olmamasıydı. Olaya o günün dünyasını ve toplumsal yapısını analiz için geliştirdiği teorisi çerçevesinde baktığı, sosyolojik zeminin değişeceğini öngöremediği için Mehdî hadîslerini anlamakta zorlanıyordu.)

Evet, Rasulullah s.a.s.’in İslam’ın geleceği ile ilgili haberlerine inanmak istemeyen tiplerin Ali Rıza oğlu Mustafa’nın “ilelebet”li müjdesini sarsılmaz bir imanla tasdik ettiklerini görüyoruz.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın laflarına imanları tam.. “Atatürk’ün şu sözü de yanlıştır” dediklerine şahit olamıyoruz.

Fakat Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri (hadîsleri) mevzubahis olunca kem kümlerin, “ama”ların, “lakin”lerin haddi hesabı yok.

*

Bu tipler, Ali Rıza oğlu Mustafa söz konusu olunca “Gaybı ancak Allah bilir, ve peygamberlerden dilediğine bildirir.. Atatürk gayb olan geleceği nerden bilecek de Cumhuriyet’in geleceği hakkında bilgi verecek?!” demiyorlar.  

“Atatürk olsa olsa bir kâhin gibi gelecekle ilgili ‘atmasyon’lar yapabilir. Ancak, gelecekle ilgili kâhince kehanetleri tasdik etmek (İslam’a göre) küfürdür.. Atatürk’ün gayb haberleri türünden gelecekle ilgili sözlerini tasdik etmek şirktir.. Bu, ona, geleceği bilen Tanrı konumunu yakıştırmaktır” da demiyorlar.

Mesela, böylesi şirk, gayb vesaire konularında dili pabuç gibi uzun olan çırılçıplak uyarıcı pozlarındaki Yaşar Nuri soytarısı konu Atatürk olunca dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oluyordu.

O akademik kahramanlığından, cengâverliğinden geriye sadece Atatürk’e sıdk u sadakatle iman ve teslimiyet kalıyordu.

Öldü gitti, fakat yeri boş kalmadı.. Cübbeliler, Develili Darwin Mustafalar, Mehmet Okuyan’lar yerini doldurmak için çırpınıyorlar.

*

Yaşariyye (Yaşarnuriyye) tarikatının bu yeni şeyhlerinin  Mevzubahis olan Atatürk’se iman da, küfür de, şirk de, gayb hassasiyeti de teferruattır” modunda gevezelik ettiklerini görüyoruz.

Milleti “Atatürk gaybı bilemez.. Atatürk de şirk konusu olabilir.. Atatürk’ü fazla abartmak da şirktir.. Bugünün Atatürkçülük söyleminde şirk olan unsurlar var” diyerek uyarmıyorlar.

Tam aksine, bunların “tarikatsız”ları, “Allahu Teala’ya şirk koşacaksanız bu sadece Atatürk için olmalı, Atatürk’ün yanı sıra şunun bunun da putlaştırılması kabul edilemez, Allahu Teala’nın tek ortağı Atatürk olabilir” modunda konuşuyorlar.

Tarikatçıların hali de ortada.. Mesela Haydar Baş belası..

Öldü, kutbu’l-aktab, seyyid, velî ilan ettiği “ata”sına kavuştu.. Birlikte haşrolup aynı yerde misafir edileceklerinden şüphe edilemez.

Onların ahirette kuracakları “dergâh”ın müntesibi olmalarını sağlayacak “intisab/bey’at” ahd ü peymanını dile getirmek için sıraya giren diğer tarikatçılar Cübbeli şaklaban ile Cevat Akşit gibi isimler.

Siyasetçileri hiç saymayalım.. Onlar, “Biz de Atatürkçü’yüz.. Hatta en hakiki Atatürkçüyüz” demekle meşguller. (Erbakan zekî ve uyanık bir adamdı, hiçbir zaman “Ben Atatürkçüyüm” demedi, “Ben Atatürkçü olmam, fakat Atatürk yaşasaydı bana biat ederdi, Erbakancı olurdu” dercesine “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuştu.)

*

Cemaat ve cumhuriyet meselesine gelelim..

Cemaat kavramı Rasulullah s.a.s.’in hadîslerine dayanır.. Cumhuriyet ise, Batılılar’ın kullandığı “republic” kelimesine karşılık olarak icat edilmiştir..

İthaldir..

Cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz.. (Yazarın biri “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” diye bir kitap yazdı, bunu denedi, fakat denediğiyle kaldı, siyasal konularda müslümanca düşünmeyi başaramadan öldü gitti. Ona “laikleştirilip güncellenmiş müslümanlığın” yürüyüşü yetti.)

Evet, cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz, cumhuriyet kavramını kullandığınızda ise bir Batılı gibi.

(İşte bu yüzden, merhum Bediüzzaman’ın cumhuriyet övgüsünden hareketle cumhuriyetçilik yapan Nurcular’ın İslam anlayışı da özü itibariyle Siyasal İslam’dır, siyasal bir boyuta sahiptir.. Fakat “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler” hesabı neyi niçin nasıl savunduklarından haberleri yok. Evet, cumhuriyetçilikte bir Batı etkisi de söz konusu..)

*

Fıkıh kitaplarında cumhur kelimesi “bir topluluğun çoğunluğu” anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır (cumhûrü’l-ulemâ: alimlerin çoğunluğu), fakat esas itibariyle “yığın, topluluk, birikinti” demektir.

Risale Sözlüğü şu anlamları vermiş:

“Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.”

“Cumhuriyet”e gelince.. Cumhurluk demek oluyor. Serbestiyetin serbestlik, aleniyetin alenilik olması gibi.

Yani (sözlük anlamı itibariyle) yığınlık.

Evet, cumhuriyeti (duruma göre) insanların yığın haline getirilmesi olarak da görebiliriz.

*

Ancak, zihniyet düzeyinde olay farklı..

Cumhuriyet, cumhurun (yığınlaşmanın, yığın olmanın), bir tür ideolojiye (dinin yerine ikame edilen inanca) dönüştürülmesi demek oluyor.

Böylece “cumhur”luk bir “değer” halini alıyor, meşruiyetin (meşru oluşun, meşruluğun) yegâne temeli ya da ölçütü konumuna getiriliyor.

Cumhur, cumhur olarak kalsa sorun yok, fakat cumhuriyet adı altında ideale ya da egemen zihniyete dönüştürüldüğünde putperestlik iyot gibi açığa çıkıyor, yığının kendi kendisine tapınması (kitlesel hevanın tanrı/ilah edinilmesi) felaketi yaşanıyor.

Öyle ki, yığınlığını (kitleselliğini) doğruluk ölçütü (değer) kabul eden cumhur, artık laf dinlemez hale geliyor:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Böyleyken sen ona (avukatlığını yapıp savunmak suretiyle) vekil mi olacaksın?

“Yoksa onların çoğunun (vahyi, peygamberlerin tebliğini) dinleyeceklerini veya akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Oysa onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar.” (Furkan, 25/43-44)

*

Evet, İslam nazarında ekseriyeti (çoğunluğu) teşkil etmenin, “cumhur” olmanın bir önemi yoktur.

Dolayısıyla (cumhurluğu değer ölçüsü haline getiren) cumhuriyet zihniyeti (cumhuriyetçilik) de önemsizdir.

Önemli olan, Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi, sırat-ı müstekîm üzere olmaktır.

Sırat-ı müstekîm ise, vahyi dinlemeyen, aklını da kullanmayan hayvanlaşmış yığınların, kalabalıkların, toplulukların oylarıyla değil, Allahu Teala’nın “nimet verdiği” kulları olan peygamberlerin irşadıyla bilinir.

(Burada bir parantez açalım.. Akıl düşmanlığı yapmayı marifet zanneden ahmakların zannının aksine, akıl ile iman çelişmez.. Tam aksine akıl, insanı imana götürür. Akıl, ancak Atatürkçülük vs. gibi zırva ideolojilerle çelişir. Hayvanlar, âkil baliğ olan insandaki gibi bir akla sahip olmadıkları, en iyi ihtimalle üç dört yaşındaki çocuk zekâsına sahip bulundukları için eylemlerinden mesul değildirler, fakat âkil baliğ olan insan, kendisine verilen, hiçbir hayvanda bulunmayan akıl nimetine nankörlük ettiği için, yolca hayvandan daha kötüdür. Çünkü mazereti yok. Hayvanlardan bahsetmişken Bediüzzaman’ın cumhuriyetperverliklerini mükâfata layık gördüğü karıncalardan söz etmek de uygun olur. Aslında karıncalar arasındaki işbölümünün cumhuriyetçilikle bir ilgisi bulunmuyor. Bir cumhuriyette görülen her işbölümü ve dayanışma bir krallıkta da pekâlâ mevcuttur. Cumhuriyetçilik yapan Siyasal İslamcı Nurcular ayet ve hadîslerden yani normdan değil de olgudan ideoloji üretmeye çalıştıklarını anlamalıdırlar. Evet, Bediüzzaman büyük bir alim, mübarek bir zat.. Fakat her sözünü ayet ve hadîs gibi kutsal kabul etmek gerekmiyor. Peygamberlerin bile içtihatlarında hata yapabildiklerini unutmamak önem taşıyor. Ulemanın çok iyi niyetle söylediği sözler bile bazen batıl düşüncelerin revaçta tutulması için istismar edilebilir. İstismara kapalı olan sadece Allahu Teala’nın kelamıdır. Çünkü Allahu Teala her anımızı, herşeyi, geçmişimizi geleceğimizi bilir, hangi sözün nasıl algılanacağını, nasıl istismar edilebileceğini de.. İşte o yüzden, kâfirler Kur’an’ı istismar etmeyi başaramazlar, böyle bir maksatla bir ayeti dillerine doladıklarında onlara bir başka ayetle karşılık vermek mümkündür. Zayıf akıllılar ve ahmaklar bunu çelişki gibi görür. Oysa Allahu Teala kitabını, istismar edilemeyecek ve batıla payanda yapılamayacak şekilde indirmiştir. Bu yüzden kâfir, Müslüman’ın karşısına Kur’an’la çıkamaz, Kur’an karşısındaki tek tutumu ona düşmanlık olabilir. Yakmaktan başka çaresi yoktur. Aynı şekilde Rasulullah s.a.s.’in hadîslerini de istismar edemezler.. Fakat gâvur sana İbn Arabî ile gelir, Ibn Arabi Society’yi kurar, İbrahim Kalın’ı bile ona onur üyesi yapar. Said Nursî ile gelir… Fethullah Gülen ise zaten emirlerine amadedir. Rasulullah s.a.s.’e sıra gelince ise onun için çirkin karikatürler çizer.)

*

“Müslümanca düşünme” cumhur ve cumhuriyet kavramlarıyla değil, “cemaat” kavramı ile olur.

Cemaat konulu önceki yazılarda dile getirdiğimiz gibi, bugün Türkiye’de (Huzeyfe hadisinin gösterdiği üzere) cemaat yoktur, fakat cumhur ve cumhuriyet mevcuttur.

Cumhur (yığın, kalabalık) var, fakat cemaat yok.

Cumhuriyet’te önemli olan cumhurun (yığının, yığınlaşmanın) kendisi iken, Cemaat’te (ümmetin, başında halife bulunan birleşik/tefrikasız küresel devletinde) önemli olan Şeriat’e (Kitap ve Sünnet’e) bağlılıktır.

Cumhur, ilah/tanrı edindiği kitlesel/yığınsal heva ve hevesini, arzu ve tutkularını, kolektif kibir ve toplumsal nefsaniyetini “anayasa” adı altında kitap haline getirebilir, kendi kitabını kendisi yazabilir, buna cumhuriyet (cumhurluk) adını verebilirken, Cemaat, kitap olarak Allahu Teala’nın vahyi olan Kur’an-ı Kerîm’i esas alır.

Evet, cemaat ile cumhur arasındaki fark budur.

Mesele cumhur (yığın) olmaktan çıkıp cemaat olabilmekte.

Cumhur, kendisini değer ölçütü haline getirip cumhuriyetten söz ederken Cemaat, cemaatiyet davasından uzak durur, cemaatiyetçilik yapmaz. Onun davası îlâ-yı kelimetillahtır, Allah’ın sözünü yüceltmedir.

Bir kum yığını bile (Risale Sözlüğü’nde belirtildiği gibi) cumhur olabilir, fakat, “hak” üzere olmadıkça insan yığınları cemaat olamazlar.

Cumhurdurlar elbette, fakat cemaat değildirler.. Kumdan bir farkları olmaz.

*

Nitekim cumhurun cumhuriyetçiliği bazen cumhuriyet namına tek bir lidere perestiş halini alabilmektedir..

Türkiye’de olduğu gibi..

Evet, Türkiye’de “Atatürk ilke ve inkılapları” var, fakat “cumhur ilke ve inkılapları” yok.

Şayet Türkiye’deki cumhuriyetçilik sahici bir cumhuriyetperverlik olsaydı, bugün Atatürk ilke ve inkılaplarından değil, “cumhur ilke ve inkılapları”ndan ya da “cumhuriyet ilke ve inkılapları”ndan söz ediliniyor olacaktı.

Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de cumhur ya da cumhuriyet “ilke ve inkılapları” değil, Atatürk ilke ve inkılapları mevcuttur.

*

Bütün bir millet (cumhur), bu ilke ve inkılaplara kul ve köle edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde böyle birşey yoktu.. Hiçbir zaman Osman Gazi ilke ve inkılaplarından söz edilmedi.

Tam aksine Şeriat (hukuk) karşısında padişah ile tebaa (halk, cumhur) aynı konumdaydı.

İşte Sultan Abdülhamid buna dayanılarak padişahlıktan indirildi.. Çünkü o,  Şeriat (hukuk) üstü değildi, Şeriat koyucu (Şari, yasa koyucu, yasama mercîi) makamına çıkarılmamıştı.

Devletin yazıya geçirilmemiş anayasası (esas teşkilat hukuku) şayet Şeriat değil de keyfî Abdülhamit ilke ve inkılapları olsaydı, tahtından hangi hukuk ilkesine dayanılarak indirilebilirdi?

Kendisine Atatürk soyadını layık gören Ali Rıza oğlu Mustafa’nın cumhuriyetine gelince.. Bu öyle bir cumhuriyet ki, mer’iyetteki yasalar manzumesine göre onu bin yıl yaşasa bile taht misali koltuğundan indirmek mümkün değildi.

Çünkü Atatürk’ü Atatürk ilke ve inkılaplarına göre hesaba çekmek mümkün değil..

Adam isterse yeni ilke ve inkılaplar ihdas edebilir.

Her gün yeni bir ilke ve inkılap icat etmek onun keyfine kalmış.

Evet, aslında Türkiye’de cumhur'un (anayasal düzende) adı var, kendisi yok.

Sadece Atatürk (Ali Rıza’nın oğlu Mustafa) var.

Kutlanılan cumhur-iyetin içyüzü bu.

Cumhurun çıkıp "Yeter artık bu Atatürk ilke ve inkılaplarına kulluk ettiğimiz, artık cumhur ilke ve inkılapları hayata geçirilsin" diyemediği bir siyasal sisteme cumhuriyet yerine Atatürkiyet demek daha isabetli olmaz mı?

İsteyen Mustafaviyet veya Kemaliyet tabirlerini de kullanabilir.

Türkiye'de cumhurun eli kolu, ayağı bacağı, ağzı dili Atatürk ilke ve inkılapları ile bağlı kaldığı sürece bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti Devleti yerine Türkiye Atatürkiyeti Devleti demek daha dürüstçe ve mantıklı bir adlandırma olur gibi görünüyor.


REJİM, İSLAMCILAR, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR”

 




Risale-i Nur talebelerine Nurcu adını takanlar kendileri değildi, muhalifleriydi. Yafta yerleşti, o adla bilinir oldular.

İslıamcı olarak bilinenler de “İslamcıyız” diye ortaya çıkanlar değildiler. İslam’ı savundukları için “sosyolojik müslüman”lar (yani nüfus cüzdanı müslümanları) onlara bu adı taktı.

Sonra da “İslamcılık karşıtlığı” adı altında İslam düşmanlığı yaptılar.

Sahtekâr oldukları için milletin içinde “Bizim İslam’la bir sorunumuz yok ki, biz İslamcılık karşıtıyız” diyorlar, kendi aralarında ise “Ahmakları iyi kafaya alıyoruz” diye alay ediyorlardı.

*

Merhum Kadir Mısıroğlu şöyle diyor:

... O zaman Nurcu değil “Nur talebesi” deniliyordu. Nurcular Nurcu, Süleymancılar Süleymancı denilmesine kızarlardı. Bu isimleri yerleştiren, basındır.

Bugün böyle tabirlere itiraz eden kalmadı. Biz bile “Müslüman Gençliğin El Kitabı” yerine “İslamcı Gençliğin El Kitabı” adıyla bir eser telif etmiş bulunmaktayız. Çünkü, müslüman sözü, “İslamcı“daki hareket ve iddiayı artık ifade etmez olmuştur.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -I-, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1993, s. 149, dn. 81)

*

Odatv.com’da yer alan bir haber şöyleydi:

Çin yönetimi, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etti….

Plan, Çin Komünist Partisi yetkililerinin sekiz bölgenin yerel İslami kuruluşlarının temsilcileriyle yapılan görüşme sonrası, geçen hafta uygulamaya geçirildi.

Haberi duyuran Çin haber sitesi The Global Times, planın ana hatlarının yakın zamanda açıklanacağını belirtti.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Çin geçen yıl da benzer şekilde Hristiyan dini için benzer bir plan açıklamıştı. İslam için kabul edilen planın da benzer uygulamalar içermesi bekleniyor.

Hristiyanlık için kabul edilen planda Hristiyanlığın “dış unsurlar ve Batı’nın boyunduruğundan” arındırılacağı belirtilmişti.

Hristiyanlığın Çinlileştirilmesi için hazırlanan planda vaazlarda sosyalizmin övülmesi ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in teorilerinin anlatılması, kiliselerin de geleneksel Çin mimarisine uygun inşa edilmesi gibi maddeler yer alıyor. …

Geçtiğimiz aylarda Pekin hükümetinin Batı Şincan bölgesinde Çin’in “radikal İslamcılıkla” suçladığı Uygur Türklerini keyfi şekilde gözaltına aldığı ve “gözetim kamplarına” kapattığı iddia edilmişti.

Yaklaşık 1 milyar 385 milyon nüfuslu Çin’de Budistler nüfusun yaklaşık yüzde 18, Hristiyanlar yüzde 5 ve Müslümanlar yüzde 1,8’ini oluşturuyor.

(https://www.odatv4.com/siyaset/islami-sosyalizme-uyumlu-hale-getirecekler-09011943-153717)

Çin yönetiminin yapmak istediği şey, Türkiye’dekinin bir benzeri.

Çin devleti, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etmiş, bizde ise, İslam’ın Kemalizm/Atatürkçülük ile uyumlu hale getirilip güya Türkleştirilmesi (Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı haline getirilmesi), diğer bir tabirle Anadolululaştırılması (Anadolu İslamı’na dönüştürülmesi) için beş yıllık değil, yüz yıllık bir plan uygulanıyor.

Yani Türkiyelisi de, Çinlisi de “yerli-milli” (devletçi) bir dindarlık/müslümanlık peşinde..

Galiba Çin’in Türkiye Büyükelçiliği Türkiye’nin İslam politikalarını iyi etüt etmiş, iyi araştırmış ve gereken dersleri çıkarmış.

Türkiye’nin iyi bir öğrencisi olmaya çalıştıkları anlaşılıyor.

*

İslamcılık ile bunların anladığı müslümanlık arasındaki temel fark şu:

İslamcılık, İslam’ın devlete de hâkim olmasını istiyor, bunların müslümanlığı ise, İslam’ı devletinin izin verdiği kadar yaşama ve benimseme inancı üzerine kurulu.

Mesela, devletleri için devrimci olabiliyor, CHP’nin milletin mabadına saplanmış “altı ok”unda görüldüğü gibi devrimciliği savunabiliyor, okullara Atatürk ilke ve inkılapları (devrimleri) dersi koyabiliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda devrim kelimesi hemen lanetli hale geliyor, İslam devriminden söz etmek terörizmle özdeş kabul ediliyor.

Devrimcilik/inkılapçılık Atatürkçülükte iyi, İslam’da kötü olabilir mi?

Bunlara göre, böyle olması gerekiyor, “hakça bölüşüm, paylaşım” bu..

Devrimcilik Atatürk’ün partisi CHP’de iyi, müslümanın “müslümanca parti”sinde ise kötü..

Devrimcilik Atatürkçülere helal, müslümana haram..

Dolayısıyla, İslamcı olup da İslam devrimine inanırsanız, Atatürkçülüğün tapulu malı olan devrimciliği gasp etmiş, kul hakkı yemiş, müslümanlıktan çıkmış oluyorsunuz.

Bu, samimi dindarlık değil dincilik demek oluyor.

Devrimcilik Atatürkçülükte fazilet, dincilikte ise rezaletmiş.

*

Çinlilerin bu işte Türkiye’deki ustalarından öğrenecekleri daha pekçok şey var.

Daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekiyor. Henüz yolun başındalar.

Fakat, ilgili haberde geçtiği gibi “yerel İslamî kuruluşların temsilcileriyle görüşme” yaptıklarına göre, işin “ruh”unu kavramaya başlamışlar.

Buna gizli servis / istihbarat hileleri de eşlik eder.

Türkiye’de olduğu gibi..

Türkiye’de bu işler şöyle oluyordu, oluyor: "Dindar" ajanlar ucundan kıyısından sözde Atatürkçülük ve laiklik karşıtlığı da yapıyor, böylece önce sizin “gard”ınızı düşürüyor, rüşvet-i kelam kabilinden laflarla size yumuşatıp “hoşaf”a çeviriyor, ardından da lafı “İslamcılık da ideolojidir, iyi değildir”e getirip bağlıyorlar.. 

Bağlıyorlardı.

Bağladılar.

Aldanmaya yatkın saflar ile aldanmak için fırsat gözleyen “ne şiş yansın ne kebap”çı uyanıkları böylece yanlarına çektiler.

Atatürk eleştirisi ile işe başlayan böylesi “proje” adamlar, sözde Kemalizm karşıtı durumdalar, özde ise en has Atatürkçü onlar.

Atatürk’ün projesinin başarısı için cambazlık yapıyor, kırk takla atıyorlar.

*

Bunların numaralarından birisi de “Devlet ayrı, rejim ayrı” hurafesi..

Çinliler bu numarayı da Türkiye’den satın alıp ülkelerine ithal ettiklerinde, temelini atmış oldukları “proje”lerinin en önemli kolonlarından birini dikmiş olacaklardır.

Çin’deki müslüman “Devletimize bağlıyız, rejimin kötülüğü yüzünden devletimize laf söylemek olmaz” demeye başladığı zaman proje tamamlanmış olacak.

Ancak, Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) derin devletçileri kadar başarılı olmaları mümkün değil.

Çünkü bunlar, “müslüman” kelimesi yerine “Türk”ü ikame etmeyi bile denediler. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” türünden yalanları kelime-i şehadetleri haline getirebildiler.

Çinlilerin “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Çinli denir” deme şansı yok.

Evet, bu Türkiye tipi hokkabazlık cihad kavramını ve mücahitliği darağacında sallandırdı,

Kâfirle çatışan müslümana mücahid denir” diyenlerin terörist muamelesi görmesinin zeminini hazırladı, mücahitliğin mezarının başında “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasını Fatiha yerine okutmaya başlayarak cihat kavramıyla alay etti.

Kimse de çıkıp bu rezalete tepki vermedi.

Onayladılar.

Mesela bu sahetkârlara göre Afganistan’ın Şeriat’e bağlı Taliban’ı mücahit değil, terörist, çünkü Türk değiller. 

Sonra, mücahit olmak önemli değil ki, önemli olan Türk olabilmek.

Hele de bir de laik (siyasal dinsiz) Türk’sen, senden iyisi yok.

Hilekârlığıyla tanınan Çinliler bile bu kadarını başaramazlar.

Türkiye’deki rejim “çağdaş uygarlık düzeyi”ni aşıp geçememişse de “Çinli hilekârlık düzeyi”ne nal toplatmayı başarmış durumda.

*

Projenin bir diğer kolonu, ahlâksız “ahlâk istismarı”..

Müslümanı aldatıp uyutmak için okunan güzel ahlâk masalları..

Buna göre, Atatürkçü “kanlı ırfan”lı, ihtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutuklar atacak, müslüman ise muhatabıyla “efendim, zatıaliniz, aciz bendeniz (köleniz)”li bir dille konuşacak.

Fakat aynı "bendeniz" adamların İslamcılar söz konusu olduğunda “İslamcılık sapıklıktır” diye yazabildiklerini, nezaket gemisine gözleri kanlanmış halde şirret çığlıklar atarak baltalarla saldırdıklarını gördük. 

Misal, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “özel harp”çi bir ajan olduğunu söyleyerek gerçek kimliğini deşifre ettiği “dindar” ve kindar yazar Mehmet Şevket Eygi tam da böyle hareket ediyordu.

*

İslamcılık düşmanları buz gibi İslam düşmanıdırlar.

Tarihçiliği kötü gören bir adam, öncelikle tarihi kötü görmüş olmaz mı?!

Ey geri zekâlılar, sanatçılığı götü gören birinin asıl kötü gördüğü şey, sanatın kendisi değil midir?!

Ey alçaklar, edebiyatçılığı lanetleyen biri, edebiyatı kendisiyle meşgul olunmaya değmeyecek zararlı birşey saymış olmaz mı?!

Ey sahtekârlar, denizcilik düşmanı olan birinin asıl düşmanı denizin kendisi değil midir?!

Ey düzenbazlar, gazetecilik düşmanlığı gazete düşmanlığından başka birşey midir?!

*

Yazımıza merhum Kadir Mısıroğlu’ndan bir alıntı yaparak başlamıştık.

Bir başka kitabında şunu söylüyor:

… bu eserde, birtakım kanunî engeller sebebiyle [yani Türkiye’de gerçek anlamda bir fikir hürriyeti bulunmaması sebebiyle], yaşadığım bazı vak’aları [olayları] ve onlara müteallik [onlarla ilişkili] gerçekleri, mutlak mahiyetleri itibariyle aynen nakletmiş bulunduğumu söylemem mümkün değildir.

Bu tarz-ı hareket [davranış biçimi], hayat ve mücadelem için bir taviz mahiyetinde telakki olunmamalıdır.

Tavizse de “icabî” [olumlayan, gerekli gören] olmayıp, “selbî” mahiyettedir [nefyetme / olumsuzlama / yok sayma mahiyetindedir].

Selbî taviz, söylenecek bir sözü eksik söylemek veya hiç nakletmemek olduğu halde, icabî taviz, aksini beyan etmektir [taviz talebine tümüyle olumlu tepki vermek, gereğini/icabını yapmaktır].

Ben hayatımın hiçbir safhasında icabî bir tavize -mecbur kalsam da- meyletmedim. Tabiatiyle bunun bedelinin ağır olduğunu söylemeye hacet yoktur. …

Bugün ülkemizde kendini ayakta tutma endişesiyle kıvranan ve eli bir nevî “muhafazakârlık”a mahkum olan bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır.

Gerçekten bu lâdinî [din dışı] herhangi bir prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine birtam istismarcıların ortaya koyduğu daha sakîm (ağır hatalı) tevil ve tefsirlere [yorumlara] hücum etmekle bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannında bulunmaktadırlar.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24)

Merhumun sözlerine bir misalle açıklık getirelim.

Laikliğe açıkça cephe alan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Zahidü’l-Kevserî ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi doğru sözlü ulemanın aksine, “Laiklik istismar ediliyor, biz laikliğin doğru uygulanmasını istiyoruz. Sorun laiklikte değil, onun yanlış uygulanıyor oluşunda” vs. denilerek taviz veriliyor.

Fakat bu taviz, sorunu dile getirmeme, es geçme kabilinden selbî bir taviz değil.

İcabî, muvafakat anlamına gelen bir taviz.

Burada laikliğin öz muhtevasına değil, (sözde) özüne aykırı istismarına ya da yanlış tatbikine yönelik bir itiraz ile öz muhteva denilen ne olduğu belirsiz ucubenin masum ilan edilmesi ve onaylanması söz konusu.

İşte, hakkı batıla karıştırma şeklindeki bu taviz, gerçekte en büyük sapmadır.

*

Merhum Mısıroğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır.”

Başlangıçta belki taktikti, fakat zamanla taktik olmaktan çıktı..

Hz. Ömer, “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” diyor.

İnandıkları gibi konuşmayanlar da bir zaman sonra konuştukları gibi inanmaya başlayabiliyorlar.

Bozuk bir saatin zamanı günde iki defa doğru göstermesi gibi yılda en az iki defa doğru konuşmayı başaran İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısında rastladığım şu cümle bu olguyu güzel özetliyor:

Taktik bir yalan, cahiller elinde stratejik bir hakikate dönüşür.

*

İşte bu yüzden, Mısıroğlu’nun yukarıda aktardığımız cümlesini yazdığı sırada Türkiye’de rejim taraftarlığı ile rejim muhalifliği arasındaki fark ayırt edilemez hale gelmişti.

Bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale..

Bugünse ton farkı bile kalmamış gibi görünüyor.

Neredeyse herkes rejim taraftarı hale gelmiş durumda.. Rejim muhalifi kalmadı..

Tartışma “Bu rejim şöyle olursa aslına daha uygun olur, böyle olursa daha uygun olur” türünden bir mecrada devam ediyor.

"Yok sen daha devletçisin, yerli millisin, yok ben daha yerli milliyim" türünden bir dalaşma..

O kadar ki bu ülkede artık “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” türünden cübbeli rezalet söylemler en halis, en hakiki Ehl-i Sünnet Müslümanlık olarak yutturulabiliyor.

Mısıroğlu ölmekle, böyle cümlelerin kurulabildiği bir açık hava tımarhanesinden kurtulmuş oldu.

Mevcut iktidarın Chalie’nin melekleri veznindeki Nuh’un kelekleri denilebilecek uzantılarının at oynattıkları iddia edilen mecralarda ona “Deli Kadir” denilerek hakaret edildi.

Ehl-i Sünnet adına “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” şeklindeki akla ziyan zırvaları “yumurtlayan”lara ise bulunmaz Hint kumaşı muamelesi yapıldı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."