medreseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medreseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KEMAL OHRİ'NİN AÇIKLADIĞI SIR: SELANİKLİ-İNGİLİZ GİZLİ ANTLAŞMASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 21

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Türkiye’de Atatürk ilke ve inkılapları diye bilinen devrimlerin/devirmelerin aslında Curzon ilke ve inkılapları olduğunu görmüştük.

Lord Curzon, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı..

“Kim Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olmak ister” yarışmasında İngilizler, sorulara cevap verirken bazen fikir değiştiriyorlar, ve Mondros Mütarekesi’nden sonra gündeme gelen “barış antlaşması” hususunda “son karar”ları İstanbul’u Türkler’e bırakmak oluyor.

Ama hangi Türkler’e?

Selanikli Mustafa Atatürk liderliğindeki Türkler’e..

*

İngilizler’in Selanikli’yi “destekledikleri bir işbirlikçileri ya da ajanları” değil de “İngilizler’in inadına ulusal kurtuluş savaşı veren bir kahraman” gibi göstermek için yaptıkları hileleri önceki bölümlerde açıkladık, tekrar etmeyelim.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü, bu destekleme ya da işbirliği gerçeğini, sıkça tekrarladığımız gibi, 1973 yılında tek cümleyle özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

“Bu milletin içinde aptallar da var, dolayısıyla onların hatırı için ‘lafın tamamı’nı söyleyelim” diyerek gerçeği en açık ve yalın biçimde açıklamış.

Daha ne desin!

*

Tabiî İnönü’nün tarihî açıklaması bazı sorulara cevap aranmasını gerektiriyor:

Bir: İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İstiklâl mücadelesinin başarısı”nı, yani Selanikli Mustafa Atatürk’ün muvaffakiyetini niçin istemişti?

İki: Curzon (onun şahsında İngiliz hükümeti) böyle bir karar verirken sahadaki İngiliz subayları ile istihbaratçıların (ajanların) sundukları raporları ve yapılan analizleri gözardı edemeyeceğine göre, o kurmay subaylar ile casusların “Selanikli Mustafa Atatürk”ü hükümetlerine “pazarlamış” olmaları gerekiyor.

Selanikli bunu nasıl başardı, onların gözüne nasıl girdi?

Üç: İngilizler müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) Selanikli’yi desteklemeye mecbur etmeyi niçin göze aldı, böyle bir riske niçin girdi?

Boru değil bu, Birinci Dünya Savaşı boyunca omuz omuza, sırt sırta birlikte savaştığınız, kader birliği yaptığınız koskoca iki devlet..

Yola çıktığı sırada elinin altında emrine amade doğru dürüst bir güç bulunmayan, Kâzım Karabekir’in desteğiyle ayakta kalmayı başarabilen bir adama yatırım yapmaları, “barış masası” kumarında onun için bahse girmeleri yetmiyormuş gibi, bir de arkadaşlarını (müttefiklerini) bu kumara katılmaya zorluyorlar.

Niçin?

Bahsi kazanmaları durumunda devasa bir kazancın sahibi olacaklarına inanmamaları durumunda böyle bir riski alırlar mıydı?

Bu soru, bizi bir başka soru üzerinde düşünmeye yöneltiyor:

Dört: İngilizler, Selanikli’den birtakım sözler almadan böyle bir riske girmiş olabilirler mi?

Ve de, kendilerine verilen sözlerin mutlaka tutulacağına kesin olarak inanmadan müttefikleri olan iki koca devleti Selanikli’ye destek verme konusunda zorlayabilirler miydi?

*

Bu soruların cevabı açık:

İngilizler Selanikli ile o daha İstanbul’dayken, Samsun’a hareket etmeden önce anlaşmış olmalıdırlar. (Ki Selanikli’nin sadece İngiliz subaylarıyla değil, İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile de defalarca başbaşa gizli görüşme yapmış olduğu, kendisinin ve yakın arkadaşlarının itirafıyla sabit.)

Evet, Selanikli ile İngilizler’in karşılıklı olarak sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş oldukları anlaşılıyor.

Vahideddin’in güvenini kazanıp yaveri olmuş bulunan Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a gitmesini sağlayacak gerekçeleri ve ortamı hazırlayan İngilizler’in, o Anadolu’ya geçince bu defa Vahideddin’den onu geri çağırmasını isteyerek İstanbul Hükümeti’nin kendilerinin işbirlikçisi, Selanikli’nin ise korkup çekindikleri, (olmayan) gücünden “tırstıkları”, vatanı için kendisini feda etmekten çekinmeyen gözü kara bir kahraman gibi görünmesini sağladıkları açık.

İşin aslı ise, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi, Selanikli’ye sunulmuş tam teşekküllü, tam tekmil bir “İngiliz desteği”ydi.

Türkiye’nin emperyalizm karşıtı ulusalcıları böylesi “destek”ler ve işbirlikleri için “ajanlık” ve “vatan hainliği” tabirlerini kullanmayı tercih ediyorlar.

*

Ve Selanikli, Ağustos 1919’da, Samsun’a çıkışından üç ay sonra Erzurum'dan gönderdiği mektubunda anasına “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyerek, vatan için kendisini feda etmeye hazır bir serdengeçti değil, “Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda ağını ören bir “hesapçı” olduğunu ortaya koymuş durumda. (Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık 2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Böylece bir başka soruya ulaşmış oluyoruz.

Beş: Selanikli İngilizler’e ne tür sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş olabilir?

Cevabı tahmin etmek zor değil: Curzon ilke ve inkılaplarının Atatürk ilke ve inkılapları olarak yerli-milli kılıfta hayata geçirilmesi..

Curzon’un derdi, birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi,  Türkler’in kendi mazilerine, kültürlerine, maneviyatlarına, dinlerine, ellerindeki bütün bir medeniyet mirasına sırt çevirerek tarih yolculuğuna bir balo cumhuriyeti ile Afrika’daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamaları..

İkincisi, hilafetin ellerinden alınması suretiyle Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesi..

Üçüncüsü, “Yeni Türkiye”nin Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı gibi İstanbul’u başkent yaparak hâlâ bir imparatorluk namzedi gibi görünmesinin engellenmesi, Anadolu’daki bir şehri başkent yaparak geçmişin Lidya’sı, Frigya’sı gibi üfürükten bir “gecekondu devlet” görüntüsü vermesi..

*

Şurası kesin: Curzon-Selanikli anlaşmasında iki taraf da sözünde durdu..

Curzon, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi Selanikli’ye gereken desteği (müttefiklerini zorlama pahasına) verdi.

Selanikli de (İngilizler’in efsanevî Dizbağı Nişanı’na layık görülecek şekilde) üstün performans sergiledi; Osmanlı’nın imparatorluk unvanının da, hilafetinin de, alfabesinin de, dilinin de, kültürünün de, medeniyetinin de, maneviyatının da canına okudu.

İşi öyle abarttı ki, nerede bir Arap alfabesi ile yazılmış kitabe varsa (Kur’an’ı hatırlatıyor diye olsa gerek) ya kırdırıp attırmaya ya da üstünü sıva ile kapattırmaya koyuldu.

Memleketimizi “Selanikli heykeli ormanı” haline getirmeye çalıştı.

Her yere fotoğrafını astırma, paralara pullara resmini kazıma seferberliği başlattı.

Orada da durmadı, “Türk oğlu” olmayı gururuna yedirememiş ya da bunu kendisi için zül addetmiş olacak ki, şahsını Türkler’in atası ilan etti, palavradan Atatürk soyadını aldı.

Velhasıl, Curzon ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türk milletine “armağan etti”, miras bıraktı.

*

Evet, (İnönü’nün açıkladığı üzere Selanikli’yi destekleyen) Curzon’un temel hedeflerinden biri, Türkler’in elinden hilafetin alınması ve böylece İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesiydi.

Ohrili Kemal Bey’in İsmet İnönü’ye yazmış olduğu bir mektup, hilafetin kaldırılış sürecinin daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir belge durumunda.

Prof. Dr. Metin Hülagü’nün konuyla ilgili bir makalesi ilginç bilgiler içeriyor. (Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Burada dikkat çeken nokta şu:

Eski subay Kemal Ohri’nin 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektubundan, Lozan Antlaşması öncesinde hilafet ve saltanatın kaldırılmasına dair bir “Türk-İngiliz Gizli Antlaşması” yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Ancak, böyle bir antlaşmanın varlığından mesela Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in haberi yok..

Dönemin başbakanı Rauf Orbay’ın da..

Bunu hem yazdıkları hatıratlarından, hem de TBMM’de saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında sergiledikleri tavırdan biliyoruz.

Konu TBMM’nin gizli celselerinde bile müzakereye açılmamış.

Fakat Kemal Ohri’nin antlaşmadan haberi var.

İsmet İnönü’nün de.. Ohri’nin mektubundaki ifadeler, bilmekte olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla söz konusu antlaşmaya Türk-İngiliz gizli antlaşması değil de Selanikli-İngiliz gizli antlaşması demek daha doğru olur.

Ve bu antlaşmanın temellerinin Selanikli henüz İstanbul’dayken, Anadolu’da görevlendirilmesi söz konusu olmadan önce atılmış bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Aksi takdirde İngilizler Selanikli’ye Samsun’a gitmesi için bu kadar kolay “vize” vermezlerdi.

Ve Selanikli de (Erzurum'dan anasına yazdığı mektupta dile getirdiği gibi) işin ucunda netice görmese kılını kıpırdatmazdı:

 “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.

*

Selanikli (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği) “İngiliz desteği”ni arkasına almasaydı vatanseverlikte netice görmezdi”.

Netice görmeyince de “Mevzubahis olan vatansa…” türünden kahramanca cümleler kurmazdı.

Bugünden geriye baktığımızda onun ne yapıp ne yapmayacağını pekâlâ biliyoruz.

İngiliz de, Selanikli’den saltanatın ve hilafetin ocağına incir dikme sözü almasaydı, ona destek vermezdi.. Bunu da biliyoruz.

Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde, Samsun’a çıkışının hemen iki ay sonrasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya büyük bir özgüvenle saltanatın kaldırılacağı müjdesini vermesi, hem İngiliz desteğine olan itimadının büyüklüğünü, hem de “gizli antlaşma”nın temellerinin İstanbul’da atılmış olduğunu gösteriyor.

Demek ki İngilizler Selanikli’ye sağlam teminat vermişler..

Selanikli de onlara çok sağlam söz vermiş.

Hatırlayalım, Curzon’un üç tane temel hedefi var:

Birincisi saltanatın (Osmanlı İmparatorluğu’nun) son bulması..

İkincisi Türkler’e İslam âleminde itibar ve saygınlık kazandıran hilafetin ellerinden alınması..

Üçüncüsü de Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olması hasebiyle sahip olan devlete imparatorluk “havası” veren İstanbul’un yeni Türk devletinin başkenti olmaması.

*

Burada bir noktaya özellikle değinmek gerekiyor:

Tarihte bu tür “gizli antlaşmalar”, daha doğrusu komplo ve entrikalar hiç eksik olmamıştır.

Mesela 1916 yılında İngilizler ile Fransızlar arasında yapılmış olan Sykes-Picot antlaşmasından dünya ancak 1920’li yıllarda Sovyetler’in bu antlaşmayı ifşa etmesi sayesinde haberdar olabildi.

Bu tür gizli antlaşmalar günümüzde de yapılıyor.

Mesela, Muharrem İnce Temmuz 2014’te, yaklaşık 10 yıl önce TBMM’de AK Parti iktidarının gizli anlaşmalarıyla ilgili olarak şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Az önce Grup Başkan Vekili Sayın Ahmet Aydın, Sayın Tanju Özcan konuşurken Gizli anlaşmalar yapıp yapmadığımızı nereden biliyorsunuz?’ dediniz.

“Bakın, ben verdiğim bir soru önergesine Sayın Ahmet Davutoğlu imzasıyla verilen cevabı okuyorum, devletin resmî belgesi: ‘Bölgedeki ve dünyadaki birçok ülkeyle olduğu gibi, İsrail ve ülkemiz arasında da çeşitli anlaşmalar akdedilmiştir. Diğer ülke ve uluslararası kuruluşlarla olduğu üzere, İsrail’le de siyasi, ticari, kültürel ve askerî olmak üzere çok yönlü ilişkilerimiz karşılıklı imzalanan bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülmektedir. İkili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan bu anlaşmaların üçüncü ülkeleri hedef alan bir yönü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmalardan bazıları, hizmetin gereği dolayısıyla, gizli olup bunlar dışındakiler Resmî Gazete’de yayımlanmaktadır.’ (…)

“Tarihi de söyleyeyim: 9 Kasım 2009, soru önergesinin tarihi.

“Hep MHP’yi suçluyordunuz ya ‘[28 Şubat sürecinde] Hükûmet ortaklığınızda Suriye’yle gizli anlaşmalar yaptınız’ diye; işte, ben de size, sizin İsrail’le gizli anlaşmalar yaptığınızı Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun imzasıyla… ‘Biz yaptık’ diyor. ‘Gizli olanlar, Resmî Gazete’de yayımlanamayanlar, onlar ayrı ama Resmî Gazete’de yayımlananlar da var’ diyor.

Demek ki İsrail’le de gizli anlaşmalar yapmışsınız.”

(https://www.odatv.com/siyaset/14-soruda-akpyi-nakavt-etti-61985)

Evet, Türkiye Cumhuriyeti milletin iradesiyle, millet öyle istediği için değil, İngilizler’le Selanikli’nin gizli antlaşması marifetiyle kuruldu ve tarihteki yolculuğuna aynı minvalde devam ediyor.

*

Peki Ohrili Kemal kim, ve niçin önemli?

Prof. Hülagü, 1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Bey’in “yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığını” söylüyor.

Soyadından da belli olduğu üzere Ohri (Kuzey Makedonya) doğumludur, Balkanlar’ın çocuğudur.

Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır, üç yıl Harbiye’de aynı sıralarda beraber okumuştur, onunla aynı yıl mezun olmuştur.

Orduda İsmet İnönü’yle birlikte görev yapmış, aralarındaki ilişki zamanla yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde kurmay heyeti içinde yer almış, Üçüncü Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulunmuş, daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı olmuştur.

Cumhuriyet döneminde ise İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunmuş, uluslararası ticaretle meşgul olmuş, özellikle askerî malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantı kurmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayii alanında yapılan satın almaların aracısı ve komisyoncusu olarak çalışmıştır.

Görünürdeki meşguliyeti olan ticarî girişimciliğinin yansıra Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi analizleri eşliğinde, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşmıştır.

Mesela Başbakan Menderes’e 30 Ağustos1955 tarihinde bir telgraf çekerek, “Kıbrıs’ın 1878 senesinde İngilizler’e, Rusya’ya karşı bize yardım etmeleri ve Kars ile Ardahan onlardan geri alınıncaya dek geçerli olmak şartıyla geçici olarak bırakılmış olduğunu, Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında doğrudan ya da dolaylı hiçbir ifadenin yer almadığını, o nedenle 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini” belirtmiştir.

*

Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu hilafet konulu mektuba gelince..

Prof. Hülagü’nün belirttiğine göre, Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş bulunan ve araştırmacılara açık olan mektup, Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edilip postaya verilmiş.. Toplam 11 sayfadan oluşan mektup Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbarî bilgiler vermekte ve siyasî önerilerde bulunmaktadır.

Prof. Hülagü şunları diyor:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

“Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.”

Mektuptaki “dinî eğitimin yasaklanması” kaydı, medrese ve tekkelerin Atatürk ilke ve inkılapları (yani Curzon ilke ve inkılapları) kapsamında niçin kapatıldığını, Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birliği) adı altında niçin dinî eğitim ve öğretime savaş açıldığını anlamamızı sağlıyor.

Marifet iltifata tabidir” kaidesince, medrese mezunlarına resmî görev verilmeyeceğinin ilan edilmesi bile o kurumların gözden düşmesi için yeterli olacakken yasaklanmaları, bunun da ötesinde sadece yüzünden Kur’an okumayı öğrenen ve öğretenlerin bile polis ve jandarma güçleri tarafından sıkı bir biçimde takip edilmeleri, salt Selanikli’nin kişisel takıntıları ile izah edilebilecek birşey gibi görünmüyor.

Gerektiğinde camide minbere çıkıp Taliban lideri Molla Ömer, el-Kaide lideri Üsame bin Ladin ve İran’ın Ayetullah Humeyni’si gibi radikal dinci, tavizsiz siyasal İslamcı hutbe okuyabilecek esneklikteki Selanikli’nin bu katılığı, İngilizler’den duyduğu korkunun büyüklüğünü ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Selanikli’nin 1936 yılında İstanbul’da ağırladığı (önünde ayak ayak üstüne atarak burnu havada oturan) İngiltere Kralı Edward’ın karşısında verdiği poz, psikolojisini anlamamızı sağlıyor.

*

Okurlarımız üstlerine alınmasınlar fakat memleketimiz ahmaklar bakımından gayet münbit ve zengin olduğu için “Sözün tamamı ahmağa söylenir” fehvasınca “Niçin gizli antlaşma?” sorusuna da cevap vermemiz gerekiyor.

Genel cevap şu: İstihbarat teşkilatları niçin “gizli” çalışıyorlarsa onun için..

Özel cevap ise şu: Devletler bazen kendi halklarından, kendi ülkelerindeki kamuoyu baskısından, bazen de uluslararası baskılardan çekindikleri için kimi antlaşmalarını gözlerden saklar, gizli yaparlar.

Yaptıkları bazı antlaşmalar da kendileri açısından küçük düşürücü niteliktedir, ve bunun bilinmesini istemezler.. Antlaşmanın diğer tarafında yer alan devlet de muhatabını aşağılamış olmayı değil, hedeflerine ulaşmayı önemsediği için, olayın gizli kalmasına razı olur.

*

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Bunu da bir sonraki yazıda görelim inşaallah.


"GÜNCELLEMECİ" İLAHİYAT ŞOVMENİNİN "AÇIK BÜFE" MEZHEBİ

 



Cumhuriyet gazetesi, ülkemizin ilahiyat sirkinin yeni yetme şovmenlerinden biriyle röportaj yapmış.

Odatv de hemen alıntılamış.

Objektife pişmiş kelle gibi sırıtan bu şovmenin adı İbrahim. Soyadı lavaş vezninde Maraş.. (Maraş gibi kahramanlıkla özdeş bir ismi hak etmiyor.)

Kendisi küçük, aklı zayıf mı zayıf, fakat unvanı büyük: Prof..

Adamın laflarına, akademik çalışmalarına bakıyorsunuz, buna kaliteli bir lisenin diplomasının bile fazla geleceği kanaatine varıyorsunuz.

*

Bu sırıtkan şovmen, söz konusu röportajda "Osmanlı son dönemindeki medrese artık kokuşmuş bir yapıdaydı" diyor.

Kokuşmuşmuş..

Kokuşmuş olan sen misin yoksa medrese mi?.. O koku, senin dimağından, içinde bulunduğun akademikimsi yapıdan geliyor olabilir mi?..

Osmanlı medresesi son döneminde bile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevserî, Bediüzzaman, Ömer Nasuhi Bilmen, Babanzade Ahmed Naim, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi dünya çapında dev âlimler yetiştirdi..

Bana medrese sonrası dönemde yetişmiş bunlar çapında bir ilim adamı göster, gösterebiliyorsan!

*

Dolayısıyla bu şovmen, medreselerin kapatılmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor.

"... kurulan yeni devlette Atatürk’ün isabetle aldığı karardır tevhidi tedrisat" diyor.

Tevhid-i tedrisat, öğretimin birleştirilmesi/tekleştirilmesi demek oluyor.

Bundan da maksat, İslamî eğitim ve öğretimi yasaklamaktı.. Yapıldı.

Ancak doğuda medreseler, gayri resmî olarak (devlet tarafından desteklenmeden, engellenmeye çalışılarak, yeraltında) varlığını sürdürdü. 

Halil Günenç gibi değerli âlimler oralarda yetişti.

*

Bu acemi şovmen, Ankara İlahiyat'ta görev yaptığı için, kendi "cemaat"ini (grubunu, tarikatını, okulunu, ekolünü, çetesini, artık her neyse) övmekten, cemaatçilik (ekolcülük, okulculuk, grupçuluk, tarikatçılık, mezhepçilik) yapmaktan da geri kalmamış.

Sözleri şöyle:

Ankara Ekolü’nün temel özellikleri; ilmi objektiflik, bütün ilmi görüşlere yer vermesi, mezheplerüstü bir anlayışa sahip olması, akılcı, hayatla beraber giden bir din anlayışına sahip olması ve eleştirel ilmi bakışıdır. Bu bakış evrensel bir ilmi bakış olarak diğer İlahiyatlara da yansımıştır.

Objektifliği kendisinden menkul.

Kokuşmuş medreselerin aksine, vatandaşın nümune-i imtisal cemaati (ekolü, tarikatı) bütün ilmî görüşlere yer veriyormuş.

Oysa, asıl medreseler, bütün ilmî görüşlere yer veriyor, tenkid süzgecinden geçirip muarızlarının iddialarını cevaplandırıyorlardı. 

Bütün ilmî görüşlere yer vermek, hepsini onaylamayı gerektirmez.

*

Bu şovmenin ekol dediği cemaati (ya da tarikatı) aynı zamanda mezhepler üstü bir anlayışa sahipmiş, öyle diyor..

Mezhebli olmamaları anlamına geliyor bu. Mezhebli olmayı mezhepçilik olarak adlandırıyorlar.

Bu az gelişmiş zekâya "mezhepler üstü bir anlayış"ın da tanım gereği bir mezheb olacağını öğretmeyi sağlayacak pedagojik formasyona sahip olabilmek çok zor.

Adam daha mezhebin ne demek olduğundan habersiz, mezhepler üstü anlayıştan söz ediyor.

Bunun, bir siyasetçinin siyaset üstü bir anlayışla politika yapma iddiasında bulunması türünden bir saçmalık olacağını kavraması nasıl sağlanabilir, bilemiyorum.

Böylesi bir söylemin de, (geri zekâlılıktan ya da arsız kurnazlıktan kaynaklanan) "siyaset üstülüğü kendinden menkul" bir siyaset olacağını bir anlayabilse gerisi gelir de, anlayabilir mi?.

*

İmdi, dinî ilimler alanında her yaklaşım, ister özgün olsun ister olmasın, mezheb olmaktan kurtulamaz.

Adam ehl-i keyf ya, "açık büfe mezheb" istiyor, adına da "menüler üstü (abur cubur) yemek" gibi "mezhebler üstü anlayış" diyor. 

"Yaklaşım"ın özü şu: "Yok abi, bu sabah Hanefî mezhebini canım çekmedi, şuradan az pişmiş Bektaşîlik, biraz da az acılı Alevîlik alayım, yanında Batınîlik sosu da olursa iyi gider.. Hanbelîlik mi, aman aman kalsın, mideme oturur. İçecek olarak da evvela Atatürkçü yenilik alayım.."

Sözünü ettiğin o "mezhepler üstü anlayış" da bir mezheb oluyor taş kafa, yemek artıklarının döküldüğü çöp kovasındaki karman çorman karışım kabilinden ilkesiz, esassız, mantıksız, usulsüz "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" türünden bir mezheb.. 

Uyduruk bir batıl mezheb.. Heva ve heves mezhebi.

Sen Türk mahkemesinde yargılanırken, "Hâkim bey, ben 'kanunlar üstü hukuk' taraftarıyım; tamam benim yediğim halt Türkiye'de suç, fakat birçok ülkede değil, ben bu davada "yasalar üstü anlayış"la yargılanmak istiyorum. Beni 'yasalar üstü bir anlayış'la yargılayın lütfen, 'yasacı' bir anlayışla Türkiye'nin yasalarıyla yargılamayın" diyebiliyor musun?!

Dedin diyelim, ve de hâkimler senin için 'kanunlar üstü anlayış'la bir hüküm verdiler, yani bir nevi yasama faaliyetinde bulundular ('yasa yapıcı' gibi davrandılar), o hükmün kendisi, fiilen bir 'yasa' işlevi görmüş olmayacak mıdır, sakar kâşif?!

Yani "yasa üstü" davranmak için yukarıya, üste sıçrasalar bile tepe üstü düşüp tekrar yeni icat bir yasaya kafalarını toslamaları kaçınılmazdır. Yerçekimi burada da hükmünü icra ediyor.

Bunu bile anlayamayan bir akılsız akılcılık bize lâzım değil, almayalım, kalsın.

Mezhep üstücü anlayış diye işi divaneliğe vurduğunda, kendi mezhebini kendin icat etmiş olursun.. 

Kendi çakma mezhebini mezhep üstücü anlayış olarak pazarlamaya kalkışman ise ya aşırı kurnaz bir akademikimsi dolandırıcı ve yankesici olduğunu, ya da ancak Afrikalı maymunlarınkiyle yarışabilecek düzeyde kıt bir zekâya sahip bulunduğunu gösterir.

Böylesi bir akademikimsi şovmene kimsenin çıkıp, "Lan oğlum bak git, sen bu kafayla ilahiyatta bırak prof. unvanıyla hocalık yapmayı, öğrenci olmayı bile hak etmiyorsun" dememiş olması ne kadar acıdır!

*

"Hayatla beraber giden bir din anlayışı"ndan da söz ediyor bu beyni kokuşmuş şovmen..

Bu kafayla bir de  "İlahiyat dediğimizde işin içine felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji gibi modern bilimler de giriyor" diyor.

Senin okuduğun sosyolojinin içine Melih Gökçek bile tükürür. Daha normatif olan (hayata çekidüzen veren) ile olgusal olan (hayattan öğrenilen) arasındaki farkı bile kavrayamamışsan, okuduğun o sosyolojinin Lafonten masallarından farkı nedir?

Ha bir de "eleştirel ilmî bakış"tan söz ediyor.

Ne var ki, eleştirellik biçerdöveri, Atatürk, Cumhuriyet, Tevhid-i Tedrisat, modern okullar vs. söz konusu olduğunda, hurdacıların bile dönüp bakmaya tenezzül etmeyeceği bir paslı demir yığınına dönüşüyor.

Bu pas yığınının üstüne bir de "evrensel ilmî bakış" levhası dikiyor utanmadan.

Haklı!.. Ahmaklık da, utanmazlık da, arsızlık da, kepazelik de evrenseldir.

Hele de insanın aynadaki kendi yamuk görüntüsüne hayran olması, kendini övmeyi ilmî faaliyet zannetmesi.. Bu marazî gurur ve şuur, her çağın evrenseli..

*

Bu şahıs şunu da söylemiş:

2000’ler geldiğimizde İlahiyat Fakültelerinde binlerce yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı, klasik kaynaklar neşredildi, tercüme edildi ve ciddi bir ilmi birikim oluştu.

Doğdudur, binlerce yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır.

Bunlar içinde değerli olanlar da kuşkusuz vardır.

Ancak, değer taşıyan pekçoğunun, o kokuşmuş denilen medreselerin ürünleri üzerine yapılanlar olduğu kesindir.

Bu İbrahim Lavaş'ın (yani Maraş'ımsının) yüksek lisans tezinin konusu da bir medreseli: Tokatlı Molla Lütfi.

Bir makale hacmini aşmayan bu zayıf tezde niye "kokuşmuş" medresenin bir mensubunun hayatını, eserlerini ve felsefesini konu edinmiş?

Klasik kaynakların yayınlanmasından da söz ediyor.

O klasik kaynaklar, medresenin değil de Tevhid-i Tedrisat'ın mı birikimi?

*

Şu laflar da onun:

Bu dönem, Türkiye’den Arap dünyasına çok sayıda lisansüstü öğrenci gönderildi. Önümüzdeki yıllarda onların dönmesiyle acıyı daha çok hissedeceğiz. Çünkü oradaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmadı. Eskiden yurt dışı dediğimizde ABD’ye Avrupa’ya gönderiyorduk. Arap ülkelerine de dil için elbette gönderelim, ama bilimsel metodoloji için Batı’ya göndermeliyiz, çünkü Batı bilimin merkezi. Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Fakat bu şahıs, yüksek lisans tezi kadar zayıf olan doktora tezi için Batı'ya değil, doğuya, Asya'ya yönelmiş. 

Konusu İdil-Ural Türkleri'ndeki dinde yenilikçilik (güncellemecilik) hareketi..

Evet adam akılcı olduğunu söylüyor, fakat bir meziyeti daha var: Irkçı.. Kavmiyetçi..

Türk olursa al, Arap olursa at!

Mezhepler üstü olabiliyor, fakat ırklar üstü olamıyor. Orada yenilikçi kafanın sigortaları atıyor, devreler yanıyor.

Adamdaki "ilmî bakış"ın derinliğine bakın da gözünüz ilmî ciddiyet görsün: Arap dünyasındaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmamışmış.. 

Dolayısıyla şimdi de sırt çevirmeliymişiz.

Gözardı etme gerekçesi çok sağlam!

Adamdaki ilim zihniyetine bak da gözün ilim görsün vatandaş!

Şu objektiflikteki sıradışılığı, yenilikçiliği, bütün ilmî görüşlere yer vericiliği, hayatla beraber giden anlayışı görüyor musunuz!

Aynı zamanda akılcı da.. Nasıl olmasın ki, akılcılık bunun babasından kalmış genetik miras.

Doğrudur, bu kafanın zihniyeti, Arap dünyasındaki (Peygamber Efendimiz s.a.s. ve ashabı zamanındaki de dahil) zihniyetle hiçbir zaman aynı olamaz.

Bu zihniyet ancak papazların zihniyeti ile aynı olabilir.

*

Adamdaki mezhep üstücülüğün, her ilmî görüşe açıklığın su koyverdiği, kayış kopardığı yerlerden biri, şu cümlesinde ortaya çıkıyor:

Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Zihniyeti alıyor ama, zihin yine aynı kalıyor. "Benim kafamı kesip çöpe atın, yerine bir Batılınınkini yerleştirin" demiyor.

Yenilikçiliği "Organ nakli babından beyin ve zihin nakli de yapalım" deme noktasına henüz ulaşmamış.

Sadece Batı'daki mevcut zihniyeti tevarüs etmekle yetiniyor.

Onu miras olarak alıyor.

Batılı bunun babası, bu da reşit olmamış çocuk, gözü açılmadık sığırcık yavrusu.. "Amca sana baba diyebilir miyim?" modunda peşinde dolanıyor.

Eleştirmeden, sorgulamadan, düşünmeden, teslimiyetle, taklitçilikle onun zihniyetini "tevarüs" ediyor.

Bir de tutup eleştirel düşünceden söz etmese de kendisini rezil kepaze etmese, kafasının bir buzağınınkinden bile daha az gelişmiş olduğunu ortaya koymasa sanki ölür!

*

Bu paspal "zihniyet"in zırvalarının yeri bir mizah dergisiyken, "bir bilim adamıyla röportaj" havasında bir gazetede yayınlanması da Türkiye'ye özgü bir garabet.

İbrahim Lavaş'ın (Maraş'ımsının) her mantıksızlığını ve komikliğini burada konu edinirsek bu yazı küçük bir kitapçık cesametine ulaşacak gibi görünüyor.

O yüzden röportaj adını verdikleri "zırvalar seçkisi"nin sırtına bu noktada tekmeyi indirip kendi yolumuza gidelim.

*

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Ru’yet-i Hilal Risalesi

Darulhikme Tartışmaları

Laik Düzen Tekfirciliği

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Bilim ve Metafizik

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Proje Adam ve Madamlar

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Kader Risalesi

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

Türk Siyasetinin Üç Hali Katı: (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

*

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...