tekfir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tekfir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELEFÎLER TEKFİRCİLİKTE BAHÇELİ İLE ERDOĞAN'IN ELİNE SU DÖKEMEZLER, YAYA KALIRLAR (TEKFİRCİLER KULÜBÜNÜN YEDEK OYUNCULARI: KILIÇDAROĞLU, MERAL AKŞENER VS.)

 












SELEFÎYE TALKIN VERENLER.. KENDİ SALKIM YUTANLAR


Medyadan öğrendiğimize göre, Suudi Arabistan’da altı yıl öncesine kadar öğrencilere ezberletilen Kur’an-ı Kerim sureleri ile şimdi ezberletilenler arasında fark varmış.

Yeni ezberlenen sûre ve sayfalarda Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan, ehl-i kitaptan bahsedilmiyormuş.

Türkiye’de de aynı şey yapılmış.

Öğrencilere Yüksek İslam Enstitüsü’nde ezberletilen sûre va ayetlerin hiçbirinde Yahudi, Hıristiyan ve ehl-i kitaptan söz edilmemiş. Beyyine sûresi hariç.

*

Peki Kur’an‘da münafıklardan hiç söz edilmiyor mu?!

Münafıklarla ilgili hiç ayet ve sûre yok mu?!

Ders kitaplarından önce şu cuma hutbeleri üzerinde durmakta fayda var. 

Evet, cuma hutbeleri..

Bu hutbelerde siz hiç münafıkların özellikleri ile ilgili birşeyler dinlediniz mi?

Hatırlayanınız var mı?

*

Ve gelelim Şeriat konusuna..

Siz hiç, Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?

“Şeriat şudur, şu demektir... ‘Şeriat’e karşı olduğunuzu’ söylüyorsanız dinden imandan çıkıyorsunuz, müslüman değilsiniz demektir....

Bilmeden söylüyorduysanız artık biliyorsunuz, tevbe edip bir daha böyle densizlikler yapmamalısınız..."

Denildiğine hiç şahit oldunuz mu?!

*

Tekfir konusuna gelelim..

Kur’an‘da, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”le ilgili ayet de var.

Ve bu ayetlerden biri, tamamen tekfirden ibaret: 

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir oldukları bildiriliyor.

Evet, kâfir, ne sandın ya!..

Siz bu ayetin cuma hutbelerinde okunduğuna hiç şahit oldunuz mu?

Ayetlerin camide bile sansür edildiği bir ülkede siz hangi din ve vicdan hürriyetinden söz ediyorsunuz?!

*

Selefîlerden bazı grupların aşırılık sergileyip itikadı düzgün müslümanları da tekfir ettikleri biliniyor.

Ama bu, tekfir ettikleri herkesin gerçekten müslüman olması anlamına gelmiyor. 

Tekfir ettikleri bazı kesimler hakkındaki ifadeleri doğru.

Öte yandan, “ana akım” (Matüridî ve Eş'arî) Ehl-i Sünnet’in de kendisine özgü bir tekfir anlayışı vardır. 

Bunlar, ilgili kitaplarda mevcut. 

Ehl-i Sünnet'ten olmak, kâfire kâfir dememek, küfre iman adını vermek, küfür sözü zararsız söz kabul etmek değildir.

*

Selefîlerin tekfirciliğinden şikayetçi beyzadelerin, Kur’an ve Sünnet açısından mahzurlu ifadeler konusunda alabildiğine hoşgörülü olduklarını... 

Fakat iş “laik devlet” tarafından hedefe konulmaya sıra gelince birden bire tekfirci hale gelmekten hiç kaçınmadıklarını görüyoruz.

Mesela FETÖ..

FETÖ için, “Bunlar, devlete karşı suç işlediler. Cezalarını adalet çerçevesinde çekmeliler, fakat müslüman olduklarını söylediklerine göre, onları tekfir etmeyelim. Onlar da bizim müslüman kardeşlerimiz, din kimsenin tekelinde değil diye konuşmuyorlar.

Böyle konuşmama bir tarafa, bu tür sözleri söyleyenleri “kripto FETÖ’cü” ilan etmeleri işten bile değil.

Misal, Erdoğan..

7 Ocak 2018 günü aynen şunu demiş: 

“Zihnini Amerika’da yaşayan şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da müslüman da olmaz.”

*

Geçelim..

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan, Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya’yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya’daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller."

Bunları söyleyerek Fethullah Gülen'in peşinden gidenleri tekfir eden kim?

Selefîler mi?

Hayır!

Erdoğan..

O Erdoğan ki, "Erdoğan Allah'ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider" diye konuşan Düzce Milletvekili Fevai Arslan'ı uyarmak bir tarafa, tekrar aday gösterip milletvekili yapmıştı.

Anlaşıldığı kadarıyla FETÖ'cüler Allah'ın bir vasfını Fethullah hainine izafe etmişler.

Fevai ise bütün vasıflarını Erdoğan'a bahşediyor.

Bu kavgaya nasıl bir ad vermeliyiz?

"Tanrılaştırılanların yarışı" mı demeliyiz?..

*

Bir başka tekfircimiz Devlet Bahçeli..

2 Nisan 2013 tarihli şu vecize ona ait:

“Başbakan [Erdoğan] bilmez midir Cumhuriyet’i yıkmak, Türkiye’yi etnik coğrafi bölgelere ayırmak küfürdür ve azgınlıkla eşdeğerdir.”

Diyelim ki birisi Cumhuriyet'i yıktı..

Bu, "devlete karşı" işlenmiş bir suç olur. Dinle alâkalı değildir.

Veya Türkiye'yi etnik coğrafî bölgelere ayırdı..

Bu da, sonuçta bir tarz-ı siyasettir, iman veya küfürle alâkalı değildir.

Sadece İslam nokta-i nazarından değil, laiklik açısından da bu böyledir, çünkü din ile devlet işleri ayrılmıştır ve devlete karşı işlenen suçun din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Aksini savunmak (yani devlet ile din işini birleştirmek), laikliği (en azından düşünce düzeyinde) yıkmak olur.

Bazılarına göre cumhuriyet ile laiklik özdeş olduğu için de, bu aynı zamanda Cumhuriyet'in yıkılması anlamına gelir.

Yani, Bahçeli'nin bu kendi içinde tutarsız ve çelişkili akıl yürütüşü zaten Cumhuriyet'in yıkılması sonucunu veriyor.

Fakat kendisinden habersiz olduğu için farkında değil.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler.. Fazla uyanıklık ve kurnazlık çocuksu bir saflığa dönüşüyor.

*

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır."

Bu sözün anlamı nedir?

Şudur: Karşımızdaki adam camiden söz ediyor, müslüman olduğunu söylüyor, fakat içinden hristiyan..

Müslüman değil..

Peki delil?

O, yok..

"Adamın şu sözünden, dilinden çıkan şu ifadelerden anlaşılıyor ki, aslında müslüman değil" denilmesini gerektiren bir durum yok. 

Çünkü, dilde cami var.

Fakat, tekfircimiz, insanın kalbinden geçenleri okuyan bir röntgen cihazı geliştirmiş, bundan hareketle tekfir oklarını hedefe yağdırıyor.

Bunu yapan kim dersiniz?

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır" diyen kim?

Selefîler mi?

Hayır, yine Devlet Bahçeli.

*

Karşındaki adama, müslüman olduğunu söylediği halde “Müslüman değilsin” diyorsan, ayet ve hadîslerden açık ve net, tevile ve yoruma kapalı delil getireceksin.

Bu babda yerlilik ve millilik mavallarının, cumhuriyetin ya da saltanatın i’rabda mahalli yoktur. 

Kur’an ve Sünnet’ten yani Şeriat’ten delil getirmen gerekiyor.

Hayır, vatandaşlar bunu yapmaya tenezzül etmiyorlar.

Başka birşey yapıyorlar, FETÖ’yü filan unuttukları zaman, ayet ve hadîslerden hareketle mecburen tekfirde bulunanları bile dövmeye kalkışıyorlar: “Müslümanları müslümanlıktan çıkarıyorsunuz!”

Yerli ve milli Türkiye sosyetesinin Selefîleri dövmeye meraklı kibar mollaları, aynı şeyi Erdoğan ve Bahçeli gibilere niye söylemiyorsunuz!

*

Müslümanların “yerlilik ve millilik” saçmalıkları ve ucu müşrikliğe uzanan kriterlerle değil, fakat ayet ve hadîsler çerçevesinde tekfir konusunda uyarılmaları lâzım.

Mesela FETÖ’cüler, 17-25 Aralık‘ta Erdoğan’ın gül hatırını incittikleri, koltuğunu ve cebini riske attıkları için değil, çok daha önce, İslamî hakikatleri sulandırdıkları için tenkit konusu yapılmalıydılar.

O yapılsaydı, bu kadar insan FETÖ’nün cazibesine kapılıp savrulmaz, bugünkü dünyevî sıkıntıları da muhtemelen yaşamazlardı.

O yapılmadı..

Arkadaş, sizin bazı laflarınız itikaden tehlikeli, belki farkında değilsiniz ama, Abant’ta filan söylediklerinizin bir kısmı küfür, bir bölümü bid’atçılık, bir nicesi de münafıklık anlamına geliyor. Arada söylediğiniz doğruların bir kıymeti kalmıyor” demeye kalkışanlar...

“Müslümanları tekfir edici ifadeler kullanmayalım, suizanda bulunmayalım, fitne çıkarmayalım” şeklindeki eleştirilerle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Böyleydi, çünkü ölçü İslam’ın hakikatleri (Şeriat) değil, “laik devletin politikası”ydı.

Şimdi de öyle.. Değişen birşey yok..

Mevcut siyasetçilerin mahzurlu lafları sanki Fethullah’ınkinden ve FETÖ’nünkinden daha mı az?

Neden onları uyarmıyorsunuz?

*

Tamam, Selefîler tekfir konusunda genellikle aşırılık sergiliyorlar.

Peki siz, Selefîler söz konusu olduğunda aşırılık sergilemiyor musunuz?

Siz de onların hepsini bir çuvala koyup toptan adeta tekfir etmiyor musunuz?!

Mesela Erdoğan 25 Kasım 2017 tarihinde DAEŞ için şunu söylemişti: “Bunlara nasıl Müslüman deriz? Bunlar katil.”

Katildirler, fakat katil olmalarından hareketle tekfir edilemez, müslüman olmadıkları söylenemez. “Günahkâr, zalim müslüman” oldukları söylenir.

Müslüman olmadıklarını söylemek için ayrıca delil gerekir. 

Mesela...

“Biz Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetine dayanan Şeriat’in miadını doldurduğunu kabul ediyoruz. Din devletinin modası geçmiştir. Din milliyetçiliği de ayaklarımızın altındadır. İslam’ı güncelledik, aziz liderimiz Gazi Ebubekir Bağdadî paşanın çağdaş ilke ve inkılaplarını benimsedik. Hedefimiz muasır medeniyet seviyesini aşıp geçmek” diyorlarsa...

Bunlarla da yetinmeyip Şeriatçı olduklarını söyleyenleri hak ve hürriyetlerinden mahrum etmek için yasa adını verdikleri zorbaca dayatmalarda bulunuyorlarsa..

Şeriatçıları kumpaslar, tehditler vs. ile susturuyor veya zehirleme, trafik kazası vs. gibi yöntemlerle öldürüyorlarsa, İslam düşmanı olduklarına hükmedilir.

*

Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinden biri şudur: Müslüman, günahından dolayı tekfir edilmez.

“Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil!” diyen kişinin suçladığı kesimler gerçekten müslümanlıktan çıkmış olsalar bile, bu akıl yürütüş biçimi yanlıştır, Ehl-i Sünnet'in itikat anlayışına uygun değildir.

Bu, Haricî zihniyetidir.

İmansızlık başka, günah başkadır. 

Tekfir, günahtan hareketle yapılmaz. (Günahın bazısı küfre düşürür, o başka birşey. Mesela gönüllü olarak bile isteye puta secde eden, tazimde bulunan kâfir olur.)


(İlk yayın tarihi: 23 Temmuz 2022)

NURCULAR, CEMAATLER , VE TEKFİR

 






Aydınlık gazetesi, Nurcu gruplardan birinin lideri olarak bilinen Muhammed Doğan’ın bir açıklamasını haber yapmış.

Okuyalım:


Tahşiyeci Muhammed Doğan’dan ithamlara yanıt: Haşa Mehdi değilim

Said Nursi’nin talebesi Hulusi Yahyagil’in talebesi olan Muhammed Doğan, kendisine yönelik ithamlara yanıt verdi.

Yayınlanma: 01 Şubat 2026, 18:11Güncellenme: 01 Şubat 2026, 19:04

 

Nurculuğun Tahçiye olarak bilinen kolunun kurucusu olan Doğan, Nurmend sitesindeki açıklamasında, “Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ ısrarla tekrar ediyor.” diyerek Mehdilik davası iddialarını bir kez daha reddetti.

Muhammed Doğan şu ifadeleri kullandı:

“Evvelen; ben Seyyid değilim. Köyüm, memleketim bellidir.

“… Benim bir tek hünerim var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an tefsiri olarak okuyup, bütün ‘câ’yı ‘cû’lardan berî olmaktır. ‘Nurcu’ değilim, Risale-i Nur’u da sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım. O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek vasfımız ‘Hadimu’l-Kur’an’ olmaktır.

‘ÜÇÜNCÜ VE EN EHEMMİYETLİ MESELE’

“Bir derste Hacı Hulusi Bey, bütün cemaatin huzurunda ‘Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır’ ifadesini kullandı. Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar ‘Bu cümleyi rivayet ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman tevilini kendim söyleyeceğim’ demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur: ‘Benden sonra Molla Muhammed uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve mahiyyetini ortaya koyacaktır.’

“Bu bâtıl itikadların asılları ve temelleri şunlardır:

“… Ben bunların hepsini, Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü ‘Nüzul-i İsa (as)adlı eserimizde teferruatıyla izah ve isbat ettim. …

“Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu gibi ‘gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş’ de değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde beyan edildiği gibi Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.

“Bununla beraber nüzulü hakkında ‘filan tarihte, filan yerde nazil olacak’ diye kesin bir tarih vermek hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak Ellahu Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100, belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez. …

‘KİMSEYİ TEKFİR ETMEYELİM’

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele. Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey ‘filan adamın yaptığı filan iş, küfrü mûcibdir’ ifadesi olabilir. Zira şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.

*

İlginç bir açıklama..

Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da ilginç.. Adam “Ben Nurcu değilim” diyor, bunlar ise onu “Nurculuğun Tahçiye (Tahşiye) olarak bilinen kolunun kurucusu” diye takdim ediyorlar.

Molla Muhammed ile talebelerinin, merhum Hacı Hulusi Bey’in “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır” şeklindeki sözünü bu kadar ciddiye almış olmaları da tuhaf.

Aslında anlamı, tevil gerektirmeyecek kadar açık.

Muhtemeldir ki bir rüya filan görmüş, yanlış yorumlamıştır. Eğer kastı, sözün (Molla Muhammed tarafından) tevil edilen biçimi olsaydı, bunu öyle söylemesi gerekirdi. 

Lüzumsuz yere kafa karıştıracak bir sözü durup dururken niye söylesin?!

İnsandır, yanılabilir.

*

Molla Muhammed “Nurcuların batıl itikatları”ndan da söz ediyor.

Bu batıl itikatlarından biri, Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olması..

Hepsinin değilse de içlerinden birçoğunun başka batıl itikatları da var. Mesela (bozulmuş tarikatlarda da sıkça görüldüğü üzere) mürşidleri Bediüzzaman’ı yanılmaz ve hata etmez kabul edenlere rastlanıyor. 

Halbuki bizzat Bediüzzaman, kendisinin hata edebileceğini söylüyor. Bunların batıl itikatlarına göre ise tevazuundan öyle konuşuyor. 

Mehdî olmadığını söylemesini de buna bağlıyorlar.

Sanki tevazu icabı yalan söylemek caizmiş gibi.. 

Yalan yalandır, tevazu için yalan söylenmez.

*

Tekfir meselesine gelince..

Molla Muhammed'in hassasiyeti iyi ve yerinde olmakla birlikte, bu konudaki sözleri çelişkili ve tartışmaya açık.

Bir taraftan “Kimseyi tekfir etmeyelim” diyor, diğer taraftan bazı kimselerin tekfir edilebileceğini, “Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele” diyerek açıklıyor.

Demek ki dinsizliğini ilan eden tekfir edilir.

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir” diyor. Daru’l-İslam’da gâvur olana, dinden dönene gâvur demeyecek miyiz?!

*

Ayrıca, daru’l-İslam’dan neyin anlaşılması gerektiği meselesi de tartışmalıdır. Ulemanın büyük ekseriyetine göre daru’l-İslam, Şeriat’in hakim olduğu, yürürlükte bulunduğu yerdir. 

Bu mesele için Prof. Dr. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerine bakılabilir. Uzmanlık alanıdır.

Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu "Dârülislâm" maddesinde konuyu veciz bir biçimde özetlemiş:

"... Fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. Buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. ...

"... Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. ...

"... Ebû Hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârülharbe bitişik olması. ...

"... Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak ... ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. ..."

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekiyor: Daru'l-harp, Müslümanlar'ın durup dinlenmeden birilerine harp açtıkları, savaştıkları yer değildir.. 

İslam'a açık veya örtülü biçimde savaş açılmış ve müslümanın İslam'ı güven içinde yaşayamadığı yerdir. 

*

Molla Muhammed’in bir diğer çelişkili cümlesi şu: “Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz.”

Aslının başka olduğunu neye göre söylüyorsun?.. Bu iş zanla, tahminle olmaz, açık, tevile müsait olmayan delil gerekir.. Şayet küfrünü açıkça sergilemiyorsa “aslının başka olduğunu” söyleme hakkın bulunmaz. Bu haksız, delilsiz ve mesnetsiz bir tekfir olur.

Adamın aslının başka olduğunu gerçekten biliyorsan, elinde inkârı mümkün olmayan kesin bir delil var demektir, bu durumda onun yalanına ortak olamazsın. 

(Burada asıldan kasıt adamın içyüzüdür, hakiki inancıdır. Yoksa aslı Ermeni, Rum, Yahudi, Sabatayist, Sırp, Hırvat, Yunan, Moskof filan olabilir. Bir kimse salt böylesi bir soy bağı üzerinden tekfir edilemez. Kadir Mısıroğlu'na bile mesnetsiz biçimde Sabetayistlik ithamında bulunanlar oldu. Ebu Talib ve Ebu Leheb soyundan dolayı müslüman sayılamayacağı gibi Abdullah bin Selam r. a. de kökeninden dolayı aşağılanamaz.)

*

Molla Muhammed’in “Şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi?” şeklindeki sorusu da anlamsız.

Belki reddeder, belki etmez, nerden bilelim..

Sorun şurada ki, Türkiye’de böyle bir şer’î mahkeme kurulması yasak.. Paralel devlet olma iddiasıyla derdest edilirsin. (Yaptırıcılığı nasihatten öteye geçmeyen hakem heyeti kurulabilir, o başka.)

Şer’î mahkemelerin bulunduğu bir ülkede zaten kimsenin kimseyi tekfir etmesine gerek kalmaz. Tekfir edilmesi gerekenlerle devlet ilgilenir.

İkincisi, tekfirle değil, irtidatla (dinden dönme ile) ilgili hükümlerin infazı mahkeme ile olur. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. 

Seni, senin kendi küfür söz ve/veya amelin dinden çıkarır, falanın filanın seni tekfir etmesinin bir önemi yoktur. 

Türkiye'de tekfir edilmeye meraklı olanların sayısı, tekfircilerden belki de daha fazla.. Çünkü birilerinin kendileri gibi düşünmeyen insanlara sıkça "Senin bu anlattığın İslam ise ben müslüman değilim" dedikleri görülüyor.

Sözde tekfircilik karşıtı olduğu halde dinî konularda kendisine yöneltilen eleştirilerin sahiplerine "aşırılar" yaftasını yapıştırarak "Ben sizinle aynı dinden değilim" diye konuşan, yazıp çizenlere de rastlanıyor. 

Yani gayet pişkince "İlla da bizi tekfir edin" mesajını veriyorlar. Sonra da utanmadan "Vayy bizi tekfir ediyorlar" diyerek arsızlık ve şirretlik destanı yazıyorlar. 

Sen kendi kendini tekfir etmiştin ya hanzo, ne çabuk unuttun.

Ne yazık ki bu tekfir edilme meraklısı ve tutkunlarını uyaran yok. Sayıları da günden güne artıyor.

*

Ancak, itikadî konuları çok iyi bilmeyen kişilerin rastgeleni tekfir etmekten kaçınmaları da gerekir. 

Hatta çok iyi bilenlerin bile kaçınmalarında fayda vardır.

Burası ayakların kolayca kaydığı çok riskli bir alan.

Şu noktaya da dikkat etmek gerekiyor: Günümüzde birçokları, kendi cemaat, grup veya topluluklarını terk edenleri tekfir ediyorlar.

Yani tekfircilik sadece Vehhabî meşreb Selefîlere özgü birşey değil.

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve IŞİD (DAEŞ) gibi zararlı teşkilatlar hakkında "Bunlar müslüman değil" hükmü verenler de sonuçta tekfirci durumundalar. 

Evet, tekfir karşıtlarının (pratikte) tekfirlcilikle suçladıkları insanlardan daha fazla tekfircilik yaptıkları görülebiliyor. 

Fakat bunların, kendilerinden haberlerinin bulunmaması gibi mutluluk kaynağı bir avantajları var. 

Laflarının bilincinde olmamanın keyfini sürmelerini sağlayan ayrıcalıklı bir zekâya sahip olma gibi bir nimeti ellerinde tutuyorlar. 


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."