sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


SİYASAL(LAŞTIRILMIŞ) BİLİM, SİYASAL İSLAM'A KARŞI


 



Bir dini anlamak istiyorsanız, onun kendi kavramlarına nüfuz etmek zorundasınızdır.

İnanmak ise, o dinin kavramsal çerçevesini kabullenmek ve o kavramlarla düşünmekten ibarettir.

Ama, bir dine inanmayıp “kendi dünya görüşü” açısından onu inceleyen kişi, doğal olarak yine kendi ideolojisinin kavramsal çerçevesini kullanır.

Sosyal bilimciler ise, kendi disiplinlerinin terminolojilerine başvururlar.

Bununla birlikte, patenti Batılı sosyal bilimcilere ait olan “dinin ideolojiye dönüştürülmesi” suçlamasına sarılanlar, ve bunu ifade için cihadizm, İslamcılık (Islamism) ve Siyasal İslam tabirlerini kullananlar, sadece İslam’ın din tanımını görmezden gelmemekte, aynı zamanda sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini de gözlerden saklamaktadırlar.

Evet Batılılar, uzun süredir “ideologization of Islam” ve “ideologization of religion” tabirlerini kullanmaktalar: İslam’ın ideolojileştirilmesi ve dinin ideolojileştirilmesi. (Bkz. Leonard Binder, Islamic Liberalism, London 1988, s. 101-192; Jean Jacques Waardenburg, Islam: Historical, Social, and Political Perspectives, Berlin 2002, s. 318.) 

Aynı Batılılar, bir yandan da, İslam’ın salt inanç ve ibadet boyutuna, (sözde) manevî yanına, siyasal çoğulculuğuna ve hoşgörüsüne vurguda bulundukları için Fazlur Rahman ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi isimleri övgüyle anmaktadırlar. (Bkz. Thomas Banchoff, Democracy and the New Religious Pluralism, Oxford 2007, s. 138.)

*

Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası adlı kitabında, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir (çev. C. Akalın, 3. b., İstanbul 2005, s. 10).

Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar.

Mesela modernlik/modernite kavramı etrafında gevezelik yapmakla, “Şu moderndir, bu değildir” demekle hiçbir yere varamazsınız. İslamî açıdan önemli olan olayı “bid’at” kavramı ekseninde çözümleyebilmektir.

Bir müslüman, hiçbir zaman Müslümanlar’ı “müslüman-İslamist/İslamcı” şeklinde bir ayrıma tabi tutamaz. Yine, siyasal olan-olmayan İslam ayrımını da kabul edemez.

Biz müslümanlar kendimizi “siyasal İslamcı” ya da “İslamist/İslamcı” olarak adlandırma gereği duymayız, çünkü bu kavramları üretenler bizler değiliz ve bu kavramların kaynağı dinimiz de değildir.

Fakat, bu kavramlar kapsamında İslam’ın belirli yönlerinin reddedilmesi ve ‘Amerikan İslamı’ denilebilecek bir İslam yorumunun üretilmesini de kabul edemeyiz. Aynı şekilde Türk İslamı (Türk Müslümanlığı) ya da Anadolu İslamcılığı gibi palavraları da makul göremeyiz.

*

İslam, hayatı bir bütün olarak ele alır. Batılılar ise, son birkaç yüzyıldır, insan faaliyetlerini kültürel, ekonomik, sosyal vs. gibi sıfatlar altında ayrıştırarak incelemektedir. Siyasal, kültürel vs. İslam’dan söz etmek, İslam’ı Batılılar’ın gözüyle parçalamaktır.

Amerikalı tarihçi F. J. Turner, haklı olarak, “Toplumsal yaşamın hiçbir parçası, diğerlerinden ayrıştırılarak anlaşılamaz” der (Peter Burke, History and Social Theory, New York: Cornell University Press, 1993, s. 15). İslam, toplumsal yaşama tek açıdan bakmaz, sosyal hayatın bütün yönleriyle (siyasal, ekonomik, hukukî, ahlakî vs.) ilgilidir. Bu yüzden İslam, siyasal boyutu gözardı edilerek anlaşılamaz.

İslam’ı veya herhangi bir dini siyasetten arındırmak, dinî ya da bilimsel değil, katıksız bir biçimde siyasal bir tutumdur.

Dolayısıyla, Siyasal İslam, İslam’ın ideolojileştirilmesi, dinin ideolojileştirilmesi vs. gibi tabirlerin bizzat kendilerinin ‘siyasal’ bir projenin, bir psikolojik savaşın parçası olarak üretilmiş olduklarını kabul etmek gerekir.

Ve zaten öyledir.

*

İslâm’ı ideolojiye indirgememek, ideolojide devlete bağlılığı (devleti yapay bir “devlet-rejim” ayrımı çerçevesinde rejimin günahlarından arındırıp kutsallaştırarak) benimsemek, “din”de ise (Amerikalılar’ın istediği türden, yani İslâmcılığa karşı çıkan) müslüman olmak mıdır?..

Birileri tarafından yapılan devlet-rejim ayrımı, rejimi geçici araz, devleti ise kalıcı cevher kabul etmesi itibariyle, Batılı sosyal bilimcilerin işaret ettiği “evrenselleştirme, tarih üstü/dışı kılma“, yani zaman ve mekândan bağımsızlaştırma anlayışına karşılık gelmektedir.

Böylece devlet, cevher olarak zaman ve mekândan münezzeh kabul edilerek kutsallaştırılıp putlaştırılmakta; zamanlılık, mekânlılık ve kusurluluk rejime izafe edilmektedir.

*

Önceki yazılarımızda Bassam Tibi’nin Islamism and Islam (İslamcılık ve İslam) adlı kitabını konu edinmiştik.

Kitabın tanıtımını yapan Marko Vekovic’in (Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 439-43) vurguladığı gibi, "Onun İslam'ı inceleme yöntemi tasvirî (descriptive) nitelikte değil; aksine, kendisinin İslamoloji diye adlandırdığı çerçeve içinde ele alıyor". Yani yapılan şey, Tibi’nin ifadesiyle, "İslamî olguları dünya siyasetindeki uluslararası çatışmaların incelenmesi bağlamında ele alan sosyal bilimler eksenli bir araştırma-inceleme". (s. 439)

İşte tam da bu noktada, seküler sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini gözler önüne sermek gerekiyor.

Sosyal bilimlerin ideolojik niteliğine dikkat çeken Duverger’ye göre, bunun iki nedeni vardır: Birincisi, sosyal bilimlerde “kesin ve kanıtlanmış gözlem”le çalışmak genelde mümkün olmadığı için işin içine izlenim ve sezgiler de girmekte ve kavramlar ideolojik bir mahiyet kazanabilmektedir. İkincisi, gözlemci, gözlemlediği olay ve olgularla bir şekilde etkileşim içinde olduğu için farkına varmadan da olsa kendi ideolojisini yansıtan varsayım ve kuramlar üretebilmektedir. (Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, İstanbul 1982, s. 21-22.)

Daha kötü olan ise, bunun bazen farkında olunarak, bilinçli biçimde yapılmasıdır.

Yine Wallerstein, belirli bir tarihe (zamana) ait olmaları itibariyle tarihsel nitelikte olan, yani “tarih/zaman üstü” olmayan “tanım”larımızın, kaçınılmaz olarak “bugün”ün (yani ortaya atıldıkları anın) “ideoloji”sini ya da genel kabul gören önyargılarını yansıtacaklarına dikkat çeker. Ona göre, herşeyden önce, ait olduğumuz ve değerlerini kabullendiğimiz topluluklar (mesela bilim adamları topluluğu, akademik çevre, üniversite), tarihseldir, üstelik de sürekli yeniden inşa edilmektedir. Dolayısıyla yapılan her tanım ya da tespit, o anın ideolojisinin doğrudan ya da dolaylı bir ürünü olmaktadır. (Immanuel Wallerstein, “Sonsöz”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, çev. N. Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 283. )

*

Tekrar altını çizmek gerekiyor ki, sadece bilimsel disiplinler değil, her dünya görüşü, dünyayı kendisine ait kavramlarla yorumlar.

Tersinden söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin (bilim adamı olsun olmasın) toplumu, olay ve olguları yorumlar ya da tanımlarken kullandığı kavramlar, dünya görüşünü ele verir.

İnsanların dışarıya dönük kişisel tanımlamaları indî olmaktan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamaz. Başkalarıyla ilgili tanımlarımız bazen gerçekliğin tasviri değil, sadece ve sadece (konjonktürden, içinde bulunduğumuz şartlardan, egemen düzenden, sosyal çevremizden etkilenmiş olan) kendi ‘ideoloji’mizin ya da ‘ruh hali’mizin önümüzdeki gerçekliğin aynasında beliren görüntüsüdür. 

[İnsanlık durumlarının gerçekten nesnel/objektif bir tasviri ancak “beşer üstü” bir kaynaktan gelebilir: Vahiyden. Vahiy mutlak biçimde nesneldir, insanların ürettikleri düşünceler ise hiçbir zaman tam nesnel olamaz. Peygamberler bile bundan ancak Allahu Teala koruduğu için kurtulabilmektedir: 

“Şayet biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak ki sen onlara neredeyse az birşey meyledeyazmıştın.” (İsra, 17/74)]

Siyasal İslam kavramı etrafında yaşanan tartışmalar bunun en belirgin, çarpıcı ve açık örneği durumundadır. Bu kavramı suçlayıcı bir bakış açısıyla dillerinden düşürmeyenlerin söz ve eylemlerinin ardındaki temel saikin ‘siyaset’ olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.

Onlar bu kavramı siyasal gayeler güderek üretmiş durumdalar. Bir siyasetin ürünü olarak.. Onlar sözde bilim yapmaktadırlar, fakat gerçekte bu bir “siyasal bilim”dir, yani siyasallaştırılmış bilimdir.

Hakiki bilim değildir.

Dinin ideolojileştirilmesinden söz edenler, gerçekte bilimi ideolojileştirenlerdir. Kendi ideolojilerini bilim etiketi altında yutturmaya çalışan illüzyonistlerdir.

*

İslam’ı, İslam’ın kendi kavramlarıyla değil de Batı’dan ithal edilmiş bu tür kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladığınızda, İslam anlayışınızın (zaten öyle değildiyse) bir Batılının istediği şekli alması sadece zaman meselesi haline gelecektir. Kendi dünya görüşünüzden ‘kavramsal çerçeve’ itibariyle verdiğiniz küçük bir taviz, zamanla çığ gibi büyüyecek, giderek dünya görüşünüzün esamesi bile kalmayacaktır.

Şerif Mardin, Osmanlı aydınlarının (ve Cumhuriyet’in Osmanlı bakiyesi ilk neslinin) macerasının bundan ibaret olduğunu söylüyor. Ona göre, Osmanlı elitleri Batı’nın (Vestfalya düzeni ile ortaya çıkan) ulus-devlet mekanizmasını taklit etmeye başlayınca, yani Batı’nın dünya görüşünün bir parçasını alınca, kendi dünya görüşlerinin bütünlüğünü koruyamadılar. (Şerif Mardin, İdeoloji, 4. b., İstanbul 1997, s. 111.)

Osmanlı’da bunun yaşanmış olmasının nedeni, kurumlarla birlikte kavramların da alınması ve zihniyetin değişmesidir.

*

İsmail Kara gibi dirayet yoksunu rivayetçi isimlerin İsmet Özel gibi filozofik ve edebî balonlardan öğrendikleri “Teknoloji (ideolojik anlamda) kültür getirir” lafı doğru değildir, fakat kurumlar beraberlerinde ideolojik anlamda kültür getirebilir.

Müslümanlar Dört Halife döneminde İran ve Bizans topraklarını fethettiklerinde teknolojik bakımdan onlardan geriydiler ve onların tekniğini aldılar. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de yaşandı. Mesela göçebe Türkler yerleşik hayata geçince mimarî ve gemicilik gibi alanlarda Hristiyanlar’dan yararlandılar. Türk hamamı denilen şey Roma hamamının bir devamıdır. Camilerin kubbesi de Türk icadı değildir, Ayasofya’dan kalmadır.. Merhum Barboros, “Batılıların ganimet aldığımız gemileri ve topları bize göre değil, bunlarla birlikte Batı’nın kültürü de gelir” demiyordu.

Faydalı teknolojiyi nerede bulursan bul almak zorundasındır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki Medine teknolojisi ile hayatımızı sürdürmemiz gerekmiyor.

Osmanlı’da Batı kültürüne özenti teknoloji merakı ile başlamış değildir. Lale Devri ile başlamıştıır. Vikipedi’nin “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” maddesinde şu cümle yer alıyor:

Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.”

Yani bu topraklara Batı’nın cikleti, şiirsiz şair İsmet’in iddiasının aksine, traktörü gelmeden de gelebiliyor.

*

Teknolojiyle değil fakat birtakım kurumlarla birlikte ideolojik mahiyette kültür gelebilir.

Bu husus yapısal-işlevselcilik kuramı çerçevesinde tartışılmıştır. Şerif Mardin’in yukarıya aldığımız değerlendirmesi de esas itibariyle bu anlayışa dayanır. Buna göre bir toplumdaki yapılar ile onların işlevleri kendi içinde uyumlu bir sistemi ifade eder. Yapılar değiştiğinde işlevler de değişecektir. Mesela üniversite denilen yapı ile medrese adı verilen yapı işlev bakımından farklıdır. Üniversite ile medrese hiçbir zaman aynı işlevi görmez. Tekke ve zaviyelerin işlevi başka, Batı’daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan derneklerin işlevi daha başkadır.

Durum buyken, bu ülkede geçmişte “İslamcı düşünür” diye reklamı yapılmış bir şiirsiz şairin “Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma” adlı masal kitabındaki hurafeler, İslamcılığa dair en İslamî nitelikte değerlendirmeler gibi gösterilebilmiştir.

Tekniğin kültür getirmesinden yakınan adama bakın ki, diline pelesenk ettiği temel kavram Marx’tan alınma: Yabancılaşma (Entäußerung).

Bu topraklara Batı’nın kültürünün akıp gelmesi için traktörünün gelmesine gerek yok, zaten bir traktörden daha akıllı olmayan sen, onun kültürünü, Entäußerung’unu, Entfremdung’unu, alienation kavramını, onun düşünce kalıplarını, zihniyetini bir traktör römorkundan farksız olan boş kafanla taşıyıp getiriyorsun.

Adamın tekniğe ilişkin görüşleri Sombart’ın laflarının tekrarı, medeniyet anlayışı ise Rousseau’dan çalınma.. Ve bu haliyle Batı’nın kültürünün alınma tehlikesinden söz ediyor.

Senden âlâ ithal kültür mü olur!

Fakat sana ithal kültür bile denilemez. Sen ancak ithal kültürsüzlük olabilirsin.

*

İşte bu İsmet, şiirsiz şairliğin kurucusu, Müslümanlar’a sabah akşam gericiler lafıyla hakaret edilen ve Erbakan gibi siyasetçilerin de ağır sanayi hamlesinden söz ederek mini etek ilericilerini utandırdığı bir dönemde Üç Mesele adlı masalıyla meydana fırladı ve “Olmaz lo, traktör cikletsiz olmaz, traktör, teknik, medeniyet bizi bozar. Teknoloji olarak ok ve yay nemize yetmiyor, biz Müslümanlar’a bedevîlik yaraşır” demek anlamına gelen “şiirsel entel şatahat”ı ile ortalığı velveleye verdi.

İsmail Kara gibi kahve dövücünün hınk deyicileri de kenardan gaz veriyorlardı: “Muhteşem.. Şu hikmete bak abi, gözlerimiz kamaştı.. Bu parlak fikirleri kim düşünebilir!.. İşte İslamcılık, işte İslam.. İsmet geldi, rayından çıkan İslamcılığı kurtardı..”

Sanki İslam’ın peygamberi Marx, mezhep kurucu müctehitleri de Rousseau ile Sombart’tı.

Tabloya bak, Türkiye Müslümanları’nın hal-i pür melalini anla.

*

Batı’daki Bassam Tibi gibi İslamcılık düşmanları ise, teknolojinin beraberinde kültür taşıyamıyor olmasından rahatsızlar. İslamcıların en sevmedikleri özellikleri, modern araçları, bilim ve teknolojiyi almayı onaylarken kültürel modernliğe, onun dünya görüşüne ve değerlerine itiraz ediyor olmalarıdır (Bassam Tibi, Islam between Culture and Politics, 2nd ed., New York: Palgrave Macmillan Ltd, 2005, s. x.)

Tibi, İslamcılara yönelik bu eleştirisini başlı başına bir makale konusu olarak ele almış durumda. “The Worldview of Sunni-Arab Fundamentalists: Attitudes towards Modern Science and Technology” (Sünnî-Arap Köktendincilerin Dünya Görüşü: Modern Bilime ve Teknolojiye Karşı Sergilenen Tavır) başlıklı makalesi (Fundamentalisms and Society, Vol. 2, Chicago: Chicago University Press, 1993, s. 73-102) Avrasya Dosyası dergisi tarafından “İslam Köktendinciliği” adıyla tercüme edilip yayınlanmış bulunuyor (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995).

Countering Ideological Terrorism” başlıklı makalesinde söz konusu makalesine atıfta bulunarak iddiasını yineleyen Tibi (Defence Against Terrorism Review, Vol. 1, No. 1, Spring 2008, s. 108, dn. 26) bir şikayetini daha dile getiriyor: İslamcıların ve cihadistlerin modern teknolojiyi terörist emeller için kullanıyor olmaları.

*

Kısacası, İsmet Özel gibiler içerden, Bassam Tibi gibiler de dışardan Müslümanlar’a aynı aklı veriyorlar: Modern teknolojiden uzak durun.

Bassam’a göre Müslümanlar (İslamcılar, cihatçılar) modern teknolojiden uzak durmalılar, çünkü modernliğin (yani Batı’nın) dünya görüşünü ve değerlerini almayarak modenliğe ihanet ediyor, onu kötüye kullanıyorlar.

İsmet Özel gibilere göre de modern teknolojiden uzak durulmalı, çünkü beraberinde modernliğin dünya görüşü ve değerleri (ahlâkı ya da ahlâksızlığı) gelir.

Bize de “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” demek kalıyor.

Böylece dönüp dolaşıp, merhum Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde vurguladığı bir “hileli tuzağın” kapısına geliyoruz. 

Bakara Suresi’ni tefsir ederken şöyle diyor:

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm'ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır" diyorlar. Bunlar İslâm'ı savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: "Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor" diyorlar. Berikiler de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor" diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem (taarruza değil, sadece) müdafaaya mahsus olduğunu, hem de neshedilmemiş (yeni ayetlerle hükmü kaldırılmamış) bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin beyanı (açıklaması) veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar (bu tür görüşler), İslâm'ın asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini desteklemek demektir.

İşte İsmet ve Bassam gibiler görünüşte farklı şeyler söylüyor gibi görünseler de aslında hizmet ettikleri ince ve derin siyaset aynı.

Bunlardan birincisi içerdeki derinlerin bestelerini yorumlayan bir assolist, ikincisi ise içerdeki derinlerin de akıl hocası konumundaki küresel güçlerin ses sanatçısı..

İkisi de müslüman olduğunu söyleyerek Müslümanlar’a akıl veriyor, fakat ikisinin de verdikleri akıllar müslüman için akla ziyan..

Batılılar için ise ikisi de aydın/entel adamlar.

Gerçekte ise ikisi de belirli odakların kullanışlı araç gereci olmanın ötesinde bir anlama ve değere sahip değiller.

Mesele sadece İsmet’le Bassam olsaydı o kadar önemsemek gerekmezdi. Fakat bunlar, budalalık ağacının sadece birer yaprağı durumundalar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."