Mahmud Esad Coşan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahmud Esad Coşan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ

 








Fehmi Çalmuk, 4 Temmuz 2017’de yayınlanan Recep Tayyip Erdoğan’ı anlamak” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

… Vatikan destekli CIA stratejisi ile kurulan “Komünizmle Mücadele” dernekleri örtülü operasyonlar için bulunmaz bir nimettir. Fethullah Gülen 25 yaşında askerken hava değişimi için geldiği Erzurum’a ele boş gelmez. İzmir’den tüzük getirmiştir. İkinci dernek kuruluşu yaptığını Latif Erdoğan’a anlattığı “Küçük Dünyam” kitabında önemli isimler gündeme gelir. Esad Keşşafoğlu adlı bir “üsteğmenden” de söz eder… Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapmış olan Esad Keşşafoğlu “kontrgerilla eğitimi almış” ilk subaylar arasındadır. Yanındaki yedek subay Mehmet Şevki Eygi’dir. İki kişi daha vardır o dönemde Keşşafoğlu ile yakın temasta olan. Biri çocukluk ve Kurşunlu Medresesi’nden arkadaşı Mehmet Nuri Yılmaz diğeri Cemalettin Kaplan’dır.”

(https://www.hurses.com.tr/arsiv/Haber-Recep_Tayyip_Erdogani_anlamak/haber-12606)

Mehmet Nuri Yılmaz, 28 Şubat sürecinin Diyanet İşleri Başkanı.. Genelkurmay Başkanlığı’nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kuran Albay Oğuz Kalelioğlu’nu Diyanet’e danışman olarak alan adam.

"Kara Ses" Cemalettin Kaplan ise, Erbakan tarafından Almanya’ya gönderilen fakat orada Erbakan’a karşı bayrak açarak teşkilatını darmadağın eden emekli bir müftü.

Çalmuk, yazısının devamında, yukarıda sözü edilen NATO icadı Gladio tipi örgütlenme hakkında Ülkenin işgaline karşı koymak üzere gayri nizami harp yapma teknikleri, hücreleri ve kişileri teşkil edilmiştir” diyor. 

*

Anlaşılan o ki, işgalin yaşanmadığı zamanlarda da (Çok şükür ki yaşanmıyor) bunlar boş durmuyor, başka işler de çeviriyorlar.

Bunlar kimler derseniz, Çalmuk’un yazısından anlaşıldığı kadarıyla “Türkiye’nin dört bir tarafından, devlet memuru, esnaf, sanatkar, iş adamı ve emekli”.

Yani siz adamı “sadece” memur zannediyorsunuz, fakat değil.

Siz sadece sanat/zanaat erbabı zannediyorsunuz, değil.

Sadece işadamı zannediyorsunuz, değil.

Sadece emekli zannediyorsunuz, o da değil.

*

Çalmuk yazısının devamında Prof. Dr. Esad Coşan hocadan da bahsediyor.

Şunu diyor:

“Almanya’nın München (Münih) kentinde öğretim üyeliğinde bulunduğunda kendisini olağandışı ziyaret eden Korkut Özal ve Cemalettin Kaplan’dır. Bu cemaate ilk kancadır. Daha sonra Fethullah Gülen’in teması vardır.”

Neden olağandışıysa? 

Korkut Özal, merhum Mehmed Zahid Efendi’nin talebesi, Fethullah’ın değil.

Cemalettin Kaplan da, Erbakan tarafından Almanya’da görevlendirilmiş isim. Sonradan, MİT’çi işadamı Murat Bayrak’ın “dolmuş”una binerek Erbakan’a karşı bayrak açtı,

Almanya’da sözde İslam devleti kurup halifeliğini ilan etti.

Lafa bakın, cemaate ilk kancaymış.

Fethullah’ın teması ise, bu görüşmeden önce..

12 Eylül darbesinden sonra Fethullah Gülen, Esad Coşan hocaya telefon edip, bazı hocaların başının belaya gireceğini, tedbir almak gerektiğini müjdeliyor.

Esad Coşan hoca da, bir süre yurtdışına çıkmasının iyi olacağını düşünüyor, Almanya’ya gidiyor. Ama, Fethullah Gülen’in yurtdışına gitmesi gerekmiyor.

Sözde aranan adam, fakat asla bulunamıyor. Bulunduğu zaman da, Naim Süleymanoğlu’nun, akrabası bir MİT’çiyi kaynak göstererek açıkladığı gibi, Ankara’dan gelen talimatla serbest bırakılıyor.

Hatta, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığına göre, Fethullah’ın “kazara” yakalanması durumunda TSK’nın bütün üst kademesi, hatta Kenan Evren bile devreye girebiliyor.

Adam, devletin adamıydı.. Fakat sonradan ABD’ye kaptırdılar.

Esad Coşan hocaya gelince, bu laik (siyasal dinsiz) devlet onu hiçbir zaman satın alamadı.

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“AK ismiyle başlayan organizasyonların yapıldığı yıllarda Esad Hoca açıktan ‘O’na Hocaefendi filan demeyin…Hoca filan değildir’ diyerek Gülen’i hedef almıştır.” 

Vatandaş abrakadabra ile 28 Şubat’ı es geçiyor.

Esad Coşan hoca bunu, Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde sergilediği tavır yüzünden söylemişti.. Çünkü Erbakan'ın kafasından aşağıya "tenafür" boca etmiş, darbecilerin ise "içtihat yaptıklarını, hata etseler bile sevap alacaklarını" söylemişti.. Başörtüsü konusunda da "füruat" mugalatası yapmıştı. 

Evet, Esad Coşan hoca Fethullah'a o süreçteki kaypaklığı yüzünden kızmıştı..

Ancak, Fethullah'ın 28 Şubat'taki rolü kahve dövücünün sesi kısılmış hınk deyiciliğinden ibaretti. Fincanı taştan oyan gözünü kan bürümüş gaddar kahve dövücüler şunlardı: İsrail, Amerikan Dışişleri, uluslararası masonluk, TSK, MİT.

Bu tip, yanlışlarla doğruların harmanlandığı yazılar ile algı operasyonu yapılıyor, bilinçli ve sistematik bir dezenformasyon faaliyeti yürütülüyor.

28 Şubat’ın asıl mimarı MİT’çilerden neden söz edilmiyor?

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ancak iş işten geçmiş, RP’nin en dinamik tasavvuf geleneği bıçakla kesilmiştir. Yine vaazlarında ‘Kimseye sonuna kadar bağlanmayın. Bir üzüm salkımı gibi sizi alıp atarlar. Belki esir alırlar. Sizi kurtartacak Kur’an ve Sünettir’ mealindeki sözleri boşuna değildir.”

Bu, 1990 yılında, Erbakan ve RP için söylenmiş bir söz. Erbakan’ın da bir ölçüde “derin”lerin kontrolünde olduğunu ifade için söylenmişti.

Üzüm salkımı örneği ise, teşkilatlanma, birlik beraberlik, cemaat halinde hareket edebiyatının içyüzüne ışık tutmak için verilmişti.

İki parmakla en fazla iki üzüm tanesini tutabilirsiniz, fakat salkım halinde olduğunda, yüzlercesini bile tutmak mümkündür.

Esad Coşan hoca, günümüzdeki cemaat, parti, dernek vs. gibi organizasyonların “derinler” tarafından içeriden ele geçirilmekte olduğunu ve bunlar sayesinde tabandaki bireylerin kolayca kontrol altında tutulup yönlendirildiğini dile getirmişti.

Zannedilenin aksine, günümüz derin devleti, insanların teşkilatlı olmasını istemektedir.

Kontrol kolay olsun diye.

Bağımsız, kendi başına hareket eden bireylerden rahatsızlar.

Eğer Fethullah Türkiye’ye dönseydi, dönebilseydi The Cemaat (eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği gibi) kontrol altına alınmış olacak, sorun kalmayacaktı.

Fethullah’ın sorunu, yakayı ABD’ye ve CIA’e kaptırmış olması, Türkiye’ye dönmemesi ya da dönememesiydi.

Dönseydi, sorun yoktu.

Derin devlet, haşhaşiliğin ve sapıklığın zeki, çevik ve aynı zamanda yerli ve milli olanını sever.

*

Çalmuk, yazısının devamında, Esad Efendi’nin vefat ettiği kaza içinAvusturalya’daki kaza öylesine geçiştirilecek cinsten de değildir” diyor. 

Evet, Avustralya’daki kaza geçiştirilecek cinsten değil.

Hakkında epeyce senaryo yazıldı, Barnabas İncili vs. gündeme getirildi.

Denilir ki, her katil, cinayet mahalline geri döner.

*

Cemalettin Kaplan ve Fethullah Gülen’den söz etmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun onlardan da bahsettiği bir hatıra parçasını aktarmakta fayda var.

Şunları diyor:

Bu sırada polisin gizlisi aşikârı büromda eksik olmuyordu. Hatta bir İngiltere dönüşü büromun tarumar edildiğine şahit olmuştum. Gece içeriye girmişler ve birşeyler aramışlardı. …

Uzun mücadele hayatımda mayıs böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolan çok insan tanımışımdır. Bunlar ekseriya, kitaplarımı okumuş veya konferanslarımı dinlemiş olmak ve bu suretle [güya] bana hayranlık duymuş olmak saikiyle yaklaşarak kısa zamanda etrafımdaki muhabbet halkasına dahil olurlar ve ne gaye ile gelmişlerse o gayenin husulü hitamında kaybolurlardı. Bunların kimi siyasî polis [istihbarat], kimi bir heveskâr, kimi de dostluklarını bir mevsimlik olarak icra etmek temayülünde bulunan iştah ve istidatları kısır insanlardı.

… siyasî iltica hakkı elde ettiğim ilk günlerde Mehmed Çelik (tabiî gerçek adıysa) adında bir delikanlı, bir münasebetini bulup benim yakınlarım arasına katıldı. Derdimle hemdert görünen bu genç, siyasî mültecîliğin tevlîd ettiği bazı pürüzlü meseleleri hall ü fasl etmek için beni Ouvry Goodman adında bir avukatla tanıştırdı. Bu avukat, kitaplarımı İngilizce’ye tercüme etmekten … kadar bir sürü meseleyi deruhte etmeyi tekeffül etti. Bunun için bir ücret talep etmediği gibi ….

… Cemaleddin Kaplan … kendisini halife ilan etti ve Alman polisinin müsaadesiyle oturmakta olduğu bir apartman dairesinin kapısına “Hilafet Devleti” levhasını astırmak maskaralığına kadar bu vadide ileri gitti. … Köln ve o zaman Almanya’nın başşehri olan Bonn caddelerinde tekbir getirerek davamızın düşmanlarına pekçok istifade edecekleri malzemeyi akılsızca verdi.

Cemaleddin Kaplan’ı böyle şiddetli radikal İslamcı göstermeye imale eden aslında bir kısım ajan hüviyetli kimselerdi. Bunlar Türk basınının bazı gazeteleri vasıtasıyla Cemaleddin’i tahrik ederek yaptırdıkları hareketleri mübalağalandırılmış haberler haline getiriyorlardı. [Cemaleddin Türk gazetelerinde “Kara Ses” diye manşet oluyor, böylece iyice “gaz”a geliyordu. Oyuna getirildiğini anlamıyor, ya da anlamamak işine geliyor, muhtemelen, rejimi salladığını, Türkiye’nin Humeyni’si olabileceğini zannediyordu. Merhum Mehmet Kutlular‘ı, yurtdışında Millî Görüş ve Süleymancılar’la uğraşmaya ikna edememişlerdi, fakat bunu, bizzat Erbakan’ın Almanya’ya göndermiş olduğu adam eliyle kolayca gerçekleştirdiler, Millî Görüş Teşkilatı’na esaslı bir darbe vurdular.]

Bununla [Türk derin devleti, istihbaratı vs.] yamanmak istedikleri Avrupa Birliği’ne bir mesaj verme gayesi güdüyorlardı. …

Bu düşüncenin fiilî bir müşahedesine de burada ismini zikretmek istemediğimiz bir askerî ataşe vasıtasıyla vakıf olmuşumdur. O sırada Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) bulunan ve daha evvel Almanya’da büyükelçilik yapmış olan Antakya’lı milletvekili Vahit Halefoğlu … İngiliz başvekili (başbakanı) Margaret Thatcher‘i ziyaret etmiş ve onun önüne irticaî faaliyete ait gazeteleri koyduktan sonra şu mahiyette şeyler söylemiştir:

“Bizim Batı’yla nikâhımızı kıymış olan milletsiniz [Kökeni İstiklal Harbi’ne ve Lozan’a dayanıyor]. Lakin bu nikah bozulmakta ve Türkiye bir ortaçağ üslubuyla dinî devlet olmaya doğru gitmektedir. İşte bunu gösteren vesaik (belgeler)!..”

Margaret Thatcher, Türk ordusunun Türkiye’deki Batıcı zihniyetin koruyucusu olduğu yolunda bir itirazla mevzubahs edilen tehlikeyi varid görmediğini söylemesi üzerine, V. Halefoğlu şu karşılığı vermiştir:

“O kadar güvenmeyiniz. Bu zihniyetteki insanlar, orduya da sızmışlardır….” …

Burada bir parantez açarak şu vak’ayı da dikkatlerinize arz edeyim:

Ben Türkiye’ye döndükten sonra, Cağaloğlu’nda yazıhanemin bitişiğinde Re’sen Emekliler Derneği [isteği dışında emekli edilen subay ve astsubaylar] vardı. Bir gün orayı ziyaretimde derneğin başkanı Mehmed Zeki Obuz Bey’le sohbet ediyorduk. Fethullah Gülen‘in adı geçti. Adam ani bir surette öfkelendi ve:

“Onun Allah belasını versin” dedi.

Hayret ettim ve :

“Siz onun şakirdi (talebesi) veya muhibbi (sempatizanı) değil misiniz?” diye sordum.

Cevap verdi:

“Ne münasebet! Yalnız benim değil, 350 üyemizin hiçbirisinin onunla en küçük bir alâkası mevcut değildir. Biz hepimiz kendi halinde dindar subay ve astsubay emeklileriyiz. O adam da (Fethullah) belki orduya üç beş adamını yerleştirdi. Fakat bu işi öyle mübalağalandırdı ve öyle şayia haline getirdi ki, hepimizin, ‘Allah’ diyen herkesin ordudan atılmasına sebep oldu. … O bir haindir!”

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 107, 117-8, 120, 159-160.)


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN ÖTEKİ YÜZÜ:

 

MEVSİMLİK RADİKAL İSLAMCI, 

PART TIME “TALİBAN TİPİ DİNCİ”, 

DEVRİM FIRTINASI ÖNCESİNİN SESSİZ VE SAKİN TAVİZSİZ SÜPER İRTİCACISI/GERİCİSİ










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 19

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Kâzım Karabekir Paşa’nın Selanikli Mustafa Atatürk’ün halife olma hayalinden söz ettiğini görmüştük.

Öyle ki, 20 Temmuz 1922 günü  TBMM’de “zaferden sonra sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak istediğini, dünyada bundan büyük bahtiyarlık yoktur diye düşündüğünü” söylemiş olduğu için TBMM’ye kendisi hakkında verilen “sine-i millete bir saray ve aylık 10 bin lira aylıkla” dönmesi önergesini duyduğunda çok kızar, rengi kaçar, canı sıkılır. 

Sebebi, Karabekir’e göre, sine-i millete dönmeyi aslında aklından hiç geçirmemesi, halifeliği de yan cebine koyarak devlet başkanı olmak istemesidir.

Sonraki süreçte halife olamayacak fakat cumhurbaşkanlığı makamına keyifle postu serecektir.

10 bin lira değil, 14 bin lira aylık maaşla.

Ki bugünün parasıyla 39 milyon küsur liraya tekabül etmektedir.

Yani şimdiki cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yıl iki ayda (14 ayda) alabildiği parayı bu vatandaş iki günde alacaktır..

Evet, sadece iki günde..

Millet çok zengin ve para bol ya..

*

Peki Karabekir, Selanikli’nin halifeliği de içerecek şekilde devlet başkanlığı makamına göz koymuş olduğu halde tam aksini istiyormuş, gönlünde sıradan bir vatandaş gibi yaşama arzusu yatıyormuş gibi nutuklar atarak yalan söylediği, milleti aldattığı kanaatine nasıl varmıştır?

Sebebi, kendisi henüz Erzurum’dayken böyle bir şayianın kulağına gelmiş olmasıdır.

Ve bunu Ankara’da Selanikli’nin yüzüne karşı şu şekilde ifade eder: “… sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 58.)

Karabekir’in Ankara’ya geldikten sonra gördükleri ve duydukları, bu yöndeki kanaatini güçlendirmiştir.

Uğur Mumcu ondan şu alıntıyı yapyor:

“… mefkuresine [halifelik idealine]daha şiddetle sarıldığını Balıkesir'de gördüm. 7 Şubat'ta [1923] Ulucami'de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlüt okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu. (Mumcu, s. 72.)

Mükemmel bir hutbe..

Görüldüğü gibi Selanikli (yalnızken kılmadığı halde) cemaatle namaz da kılıyor, cemaat sevabını kaçırmıyor, ardından minbere çıkıp bir molla, bir hoca gibi mükemmel hutbe okuyor.

(Tabiî bizim de aklımıza acaba abdesti var mıydı sorusu geliyor. 

Ali Fuat Cebesoyun Sınıf Arkadaşım Atatürk adlı kitabında Aptestsiz Namaz başlıklı bir bölüm var. 

Padişah iradesi gereği Harp Okulu öğrencilerinin beş vakit namaz kılması zorunluluğu varmış.. 

Fakat okul idaresi yeterli abdest alma altyapısı”nı hazırlamamış, dostlar alışverişte görsün kabilinden zevahiri kurtarmak için öğrencileri abdestsiz namaz kılmaya alıştırmışlar.. 

Sadece, taşralı mutaassıp talebeler işi ciddiye alıyor, gerekirse uzun zaman bekleme pahasına abdestlerini alıyorlarmış. [Bkz. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, C. 1, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1997, s. 26.] 

Cebesoy, Selanikli Mustafa da bu taşralı mutaassıplardandı” demiyor, tam aksine Selanikliyle birlikte Beyoğlundaki eğlence yerlerini tavaf ettiklerini anlatıyor: 

kendimizi güzelim İstanbul'un eğlenceli muhitlerinden de mahrum bırakmıyorduk. Tatil günlerinde ve bazen de kaçamak olarak bunlara kanşıyorduk. Kâh Mustafa Kemal ile baş başa, kâh Arif Adana, Müfit Kırşehir ve Tevfik Selanik'le beraber Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerini dolaşır, hatta bir arada içer ve müzik dinlerdik. …Yaz mevsiminde Beyoğlu'nda çoğunlukla Zeuve birahanesine gider, burada nefis Alman birası içerdik.” [s. 64.] 

Sadece bira içmiyorlar, rakı ve viski ile de araları gayet iyi [s. 68.])

*

Karabekir, Selaniklinin hutbede söylediği sözleri de aktarıyor:

Tarihî hutbeyi aynen veriyorum:

“... Kanun-u Esasî [anayasa] cümlenizce malumdur ki Kur'an-ı Azimüşşan'daki nusustur [nasslardır, açık hükümlerdir]. … dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor [denk düşüyor ve uyuyor], eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla [dinimiz ile] diğer kavanîn-i tabiîye-i ilâhiye [tanrısal tabiat kanunları] beyninde tezat [aralarında çelişki] olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanîn-i kevniyeyi [kâinat/evren yasalarını] yapan Cenab-ı Hak'tır {Hak din ile kâinat yasalarının çelişmemesi, her ikisini de yapanın Allahu Teala olmasının sonucudur].

Arkadaşlar;

Cenab-ı Peygamber, … Millet işlerini, Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber'in eser-i mübareklerine [kutlu izlerine] iktidaen [uyarak] bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı (hususları, konuları) görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kudsîde (kutsal evde, camide) Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. … Camiler, taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek [ve] meşveret [müşavere, görüşme, görüş alışverişi] için yapılmıştır. … İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için. bilhassa hakimiyet [devlet egemenliği] için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

(Mumcu, s. 72-73.)

Bunları söyleyen ne radikal İslamcı ilan edilen el-Kaide şefi Üsame bin Ladin, ne de Taliban’ın kurucusu dinci/Şeriatçı Molla Ömer.

Ne Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ne İskilipli Atıf Hoca, ne de Nakşbendî tarikatından Şeyh Said..

Söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk..

Görüldüğü gibi, istediği zaman radikal İslamcılara taş çıkartabiliyor, dincilik yolunda Taliban mensubu mollara, Şeyh Said gibi müteşerrî (Şeriatçı) tarikatçılara nal toplatabiliyor.

*

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bazılarının dinci, kimilerinin irticacı/gerici, birçoğunun da Siyasal İslamcı diye adlandırdıkları samimi müminlerin Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiklerinin dışında birşey söylemediklerini görürsünüz:

1. Kurandaki açık hükümler anayasamız olsun,

2. Din ve dünya (devlet) işleri ayrılığından söz edilmesin, laiklik (siyasal dinsizlik) millete dayatılmasın.

3. Camiler sadece ibadet mahalli değil, aynı zamanda devlet (hakimiyet, egemenlik) işlerinin de görüşülüp karara bağlandığı yer halini alsın.

Selaniklinin hutbesinin özeti bu.

Evet, 1923 yılının Şubat ayında Türkiyede hava buydu..

Türkiye bir İslam devletiydi..

Anayasasında (1921 Anayasası) Şeriate bağlılık kaydı yer alıyordu.

TBMM Başkanı ve Başkomutan Selanikli Atatürk, anayasamızın Kuran-ı Kerîmdeki nasslar (açık hükümler) olduğunu söyleyerek hutbe okuyordu.

Din ve dünya işlerinin ayrılmazlığından söz ediyor, camilerin sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda yönetim ve hakimiyet (devlet egemenliği) meselelerinin, devlet işlerinin görüşülüp tartışıldığı yer olduğunu ifade ediyordu.

Memlekette rüzgâr 1923 yılının Şubat ayında böyle esiyordu.

*.

Fakat çok kısa bir süre sonra hava değişecek, çok sert esen dondurucu laiklik (siyasal dinsizlik) rüzgârları yüzünden ortalık buz kesecek, herşey tepetaklak olacak, insanlar oraya buraya savrulacaktı.

Evet, sadece iki yıl sonra, Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiği ilkeleri savunduğu ve o ilkelere aykırı devirimleri, yakma yıkma ve devirmeleri reddettiği için isyan eden Şeyh Said, yakın arkadaşlarıyla birlikte idam edilecekti.

Tıpkı 74 sene sonra, 28 Şubat 1997de (dönemin MİTinin CIA ile MOSSAD’ın Türkiye acentası gibi çalışarak orkestra şefliği yaptığı postmodern darbenin sonucu olarak) havanın değişmiş olması gibi..

Selaniklinin Şubat 1923te camide dile getirdiği gerçekleri alabildiğine yumuşatan, kuş diline tercüme edip milli görüş, adil düzen filan diye anlaşılmaz mırıltılar haline getirenlerin, Gerekirse silah kullanırız, milyonlarca insanı öldürürüz diyerek 28 Şubat sürecinde Ankara sokaklarında tanklar yürüten İsrail dostları tarafından irticacı, gerici, PKK teröründen daha tehlikeli iç tehdit olarak görülmeleri gibi..

(Eski MİT müsteşarlarından/başkanlarından Fuat Doğunun Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIAin şube müdürlüğünü yaptım demesi, MİTin çalışma düzeninden ızdırap duyduğunu gösteriyor.

28 Şubatta ise, öyle anlaşılıyor ki, MİTte borusu ötenler, CIAin şube müdürlüğünü MOSSAD’ın şube müdürlüğüne yükselmek için basamak olarak görüyorlardı

Evet, MİT’çiler, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997de Türkiyeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkiyeye bir daha dönemeyen Prof. Mahmud Esad Coşan Hocanın yanına gidip sorunlarını çözme ve İskenderpaşayı akredite cemaat haline getirme karşılığında kendilerinin Kemalist/Atatürkçü, laiklikle [siyasal dinsizlikle] uyumlu çizgisine gelmesini teklif edeceklerdi.

Meselenin beni kişisel olarak ilgilendiren kısmı şu:

2000 yılı ortalarında Esad Efendinin, son telefon görüşmemizde beni [yanında bulunan Rafet Candemirin şahit olduğu üzere] o sırada bulunduğu İsveçe çağırması, ardından ABDdeki cemaat mensuplarına beni Amerikaya yerleştirmeleri talimatı vermesi, ve nihayet Almanyada [aralarında üniversiteden sınıf arkadaşım Hacı Murat ile Avustralya-Brisbaneda yaşayan ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak’ın da bulunduğu bir topluluk huzurunda] benim için Ben bu çocuğun hayatından endişe ediyorum, heryerde MİT bunun karşısına çıkıyor deme ihtiyacı duyması ile, MİT’çilerin ona yaptığı ziyaret ve teklifler arasında bir ilişki var mıydı?)

*

1920li yıllara dönelim..

Memleketteki apansız iklim değişikliğinin sebebi, öyle anlaşılıyor ki, Selaniklinin halifelik projesinin Lozanda İngilizler tarafından veto edilmesiydi.

Eski cumhurbaşkanları Celal Bayar ile Turgut Özal’ın açıklamalarının ortaya koyduğu gibi, Lozanda Selanikliye farklı bir ev ödevi vermişler, o da buna sonuna kadar riayet etmiş, hatta işi (İngilizin Dizbağı Nişanını hak edecek ölçüde) abartmıştı.

İngilizden vetoyu yedikten sonra dine küsmüş, bir daha da ne camiye uğramış, ne mevlid dinlemiş, ne de hutbe irad emişti.

Her akşam çilingir sofrasını kurdurmuş, yerli ve milli leblebi refakatinde yerli malı rakı tüketerek efkâr dağıtmış, uygarlığın ve çağdaşlığın tüm keyfini çıkarmaya koyulmuş, gençliğindeki zevkli Beyoğlu günlerini yâd etmiş, bu alafranga çağdaşlığıyla sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönüyü bile çileden çıkarmış, onunla da papaz olmuştu.

Ancak, Lozan öncesinde durum farklıydı, bu hilafet işine sıkı sıkıya sarılmış, Karabekirin anlattığına göre aklı fikri hep bu mesele etrafında cevelan etmişti.

*

Selanikli bu hutbeyi irad ettikten sonra camide halkın sorularına cevap verecek, tıpkı hutbesindeki gibi radikal İslamcı, Taliban ve el-Kaide tipi tavizsiz dinci havasında konuşacaktır.

Karabekiri dinleyelim:

Gazi minberden indi ve [imamın cemaate namaz kıldırdığı] mihrabın önünde, namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verirken şu sözleri ile, izah etti:

«… Gerek Peygamber Efendimizin ve gerek Hulefa-i Raşidînin (ilk dört halifenin) hutbelerini okuyacak olursanız· görürsünüz ki gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır. halkı ahval-i umumiyeden (genel durumlardan) haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir (öneme sahiptir). Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı (kafası) hal-i faaliyette (çalışır durumda) bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir diyerek padişahların hutbeyi Arapça okumalarını istibdatlarını (baskıcı yönetimlerini) idame (devam ettirmek) için olduğunu, bunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

(Mumcu, s. 73-74.)

Şimdi birileri Bozuk bir saat de günde iki defa doğruyu gösteriyor, Selaniklinin durumu da öyle derlerse, ona haksızlık etmiş olurlar.

Adamın nutuk saati 7 Şubat 1923te gün boyu doğruyu göstermiş, sadece bir kez teklemiş. O da, padişahlara laf sokuşturmak için yaptığı suçlama..

Ancak, yaptığı tespit önemli: Yöneticiler, istibdatlarını (kişisel tiranlıklarını, despot idarelerini) sürdürmek için hutbelere müdahale edebilir, kurdukları istibdat rejimine hizmet edecek şekilde içi boş hutbeler okutabilirler.

Halbuki, Selanikliye göre, hutbeler günün meseleleri ile ilgili olmalı..

Mesela “Çanakkaleden, Sakaryadan, Dumlupınardan, Malazgirtten vs. bahsederek topu taca atmamalı, günün iç ve dış siyasetini Kuran ve Sünnet ışığında değerlendirmelidir.

*

Evet, Din başka, siyaset başka denilmemeli, Selaniklinin belirttiği gibi hutbede siyasî meselelere de yer verilmelidir. Çünkü:

“… gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır.

Demek ki, din, günün meselelerinden koparılamaz.

Demek ki camideki hutbede askerî konular yer almalıdır.

İdarî (devlet yönetimiyle ilgili) güncel mevzular anlatılmalıdır.

Malî (ekonomik) meselelerle ilgili dinî hükümler günün sorunları” çerçevesinde açıklanmalıdır.

Güncel siyaset de hutbelere misafir olmalıdır.

İçtimaî (toplumsal) her konu hutbede kendisine yer bulmalıdır.

*

Selanikli son derece haklı..

İstibdat rejimleri, yani despotik yönetimler, kendi zulüm ve zorbalıklarının devamını garanti altına almak için hutbelerden bu konuları kovacaklar, kendi saltanatlarının devamına hizmet edecek şekilde Aziz cemaat, devletin (yönetimin) siyaseti, ekonomisi, maliyesi, askeriyesi vs. hakkında konuşmayan itaatkâr koyunlar olun makamından gazel okutacaklardır.

Sorun şurada ki, sonraki dönemde Selanikli bu laflarının tam tersi yönde hareket edecek, kendi istibdadını (kendi liderliğindeki tek parti diktatoryasını) sağlam kazığa bağlamak için kestirme ve etkili bir yol bulacaktır: Laiklik.

Siyasal dinsizlik.

En garantili, en kestirme, en toptancı, en köklü ve en kolay çözüm:

Dine, memleketin siyaseti, ekonomisi, askeriyesi, maliyesi, toplumsal sorunları hakkında konuşmayı yasaklıyor, hutbelerin sadece namaz, oruç, zekât, güzel ahlâk gibi konulardan bahsetmesini istiyorsunuz, böylece mesele kendiliğinden halloluyor. 

Halk yönetim hakkında din eksenli değerlendirmeler yapmasın da isterse günde beş değil 15 vakit namaz kılsın, bütün ömrünü oruç tutarak aç geçirsin, zekâtını kat kat fazla vererek (son tahlilde sosyal devletin çözmek zorunda olduğu) yoksulluk sorununa çare olsun..

*

Görüldüğü gibi, Selanikli 1923 yılının ilk aylarında laikliğe (din-devlet işleri ayrılığına) sonuna kadar karşı..

Dinciliğin, Şeriatçılığın, Siyasal İslamcılığın şampiyonu edasıyla döktürmüş de döktürmüş..

Fakat sonra birden bire şimşek hızıyla çizgi değiştirmiş..

Dönmüş mü, döneklik mi yapmış, yoksa takiyye kalpazanlığı ve yalancılığı mı sergilemiş, nasıl adlandırmak gerekir bilemiyorum..

En iyisi adını koyma imtiyazı ve şerefini Kemalistlere bırakmak.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."