fethullah gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fethullah gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İBN ARABÎ VE “BİR ZAMANLARIN KARTALI” FETHULLAH GÜLEN

 







Türkiye’nin bir dönem, “Bir zamanlar kartaldı” makulesinden bir “efsane”si vardı: Fethullah Gülen.

Bir zamanlar efsaneydi.

İsminin arkasına “hocaefendi” kelimesini eklememek, adını sade vatandaş gibi düz olarak söylemek edepsizlik ya da günah gibi algılanıyordu.

Vaaz kasetleri insanları adeta büyüleyen bu “efsane”, dünyalık hiçbir şeyinin olmadığını, kuru tahta üzerinde yattığını söylüyor, hem dili, hem ağlayan gözleri manevî alemlerden şaşırtıcı haberler veriyordu.

Onun bulunduğu meclislere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhaniyeti teşrifte bulunuyordu. 

(Sonradan, camideki vaazlarını geçtik, onun başlattığı Türkçe Olimpiyatları adlı müzik ziyafetleri bile bu teşriflerden nasiplenmeye başladı.)

*

Nuriye Akman’ın 1994 yılında onunla yaptığı röportaj Sabah gazetesinde günlerce manşet olunca bu “efsane”yi tüm Türkiye tanımıştı.

Yıllar sonra Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmeni olan (ve şimdi İsveç’te “tehlikeli” bir FETÖ’cü olarak sığıntı yaşayan) Bülent Keneş’in bana söylediğine göre, Sabah gazetesinden geri kalmak istemeyen Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök hemen binbir rica minnet ile “Hocaefendi” ile röportaj yapma teşebbüsünde bulunmuş, uçağa atladığı gibi soluğu “efsane”nin yanında almıştı.

Hürriyet’in röportajı da manşetten yayınlanmıştı.

Böylece, sadece “şakirt”lerine değil tüm Türkiye’ye seslenmeye başlayan “efsane”, artık, bir “gönüller sultanı” ve “maneviyat önderi” olarak Türkiye’de yaşayan herkes tarafından tanınır ve bilinir hale gelmişti.

Öyle ki, Demirel, Ecevit, Çiller, Alparslan Türkeş ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasîler, onunla birlikte kameraya gülümsemek ve aynı fotoğraf karesinde yer alabilmek için sıraya giriyorlardı.

Hacı hoca, şeyh müderris taifesi de onlardan geri kalmıyorlardı..

*

Yıl 2014 olduğunda işler değişti.

Fethullahçılar cemaatine karşı 2010 yılında başlatılan üstü kapalı soğuk savaş, 2013 yılı Aralık ayında yaşanan gelişmelerin ardından vahşi ve kanlı bir sıcak savaşa dönüştü.

İktidar, FETÖ diye adlandırdığı bu taifeye karşı tekfirci bir dil kullanmaya başladı.. Fethullah hocaefendilik tahtından indirildi, üzerindeki evliya kostümü çıkarıldı, kendisine ağır hakaretler eşliğinde ins şeytanı üniforması giydirildi.

Fethullah’a eskiden “yağ” çeken isimlerin ondan ve şakirtlerinden O. Ç. diye bahsetmeye başladıkları görüldü.. Ahiretteki mahkeme beklenmeden hepsi için şimdiden cehenneme giriş bileti hazırlanıyordu. 

Bu koroya hacı hoca taifesi de katıldı, başka zaman tekfirciliğe karşı savaş veren hassas gönüllüler FETÖ söz konusu olunca tekfircinin önde gideni haline geldiler.

*

Ancak, bu konjonktürel ve "Türkiye siyaseti" endeksli tekfircilikleri genelde tutarlı bir akıl yürütüşe ve sağlam delillere dayanmaktan uzaktı.

FETÖ’cülerin devlet kurumlarına torpille adam yerleştirmeleri, imtihan sorularını çalmaları, NATO üyesi devletlerle işbirliği içinde çalışmaları, Hristiyanlar ve Yahudiler’le diyalog içine girmeleri gibi hususlar öne çıkarılıyordu.

Yani (Türk milletini ya da Türkiye halkını temsil eden) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devlet olarak benimsediği siyaseti FETÖ, "dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman" bir "hizmet hareketi" olarak sürdürdüğünde, aynı politik çizgiyi "yüzyılın iyilik hareketi" olma iddiasıyla izlediğinde, bunlar küfür (dinden çıkma) sebebi oluyordu.

Yurt sathında coşkulu bir FETÖ'ye sövüp sayma kampanyası başlatılmış durumdaydı. 

FETÖ’yü suçlama furyasına, yandaş ilahiyatçı taifesi ile Diyanet kurumu da katılmıştı. Bunların biraz daha aklı başında argümanlar geliştirmeleri beklenirdi fakat onlar da siyasetçilerin laflarını (biraz yumuşatarak da olsa) tekrarlamanın dışında birşey yapmadılar.

Oysa, mesela bir Prof. Faruk Beşer’in, bir zamanlar yazmış olduğu Fethullah Gülen Fıkhını Anlamak kitabına karşılık şimdi de Fethullah Gülen Fıkıhsızlığı diye bir eser vermesi beklenirdi, yapmadı.

Hayrettin Karaman da aynı durumdaydı.. Bir zamanlar koşa koşa gittiği Abant Platformu, Türkçe Olimpiyatları gibi etkinliklerin anısını unutturacak birşeyler söylemesi gerekirdi, fakat ondan da “Soru çalınır mı kardeşim, ayıp ettiniz” türünden sade suya tirit mırın kırın dışında birşey duyulmadı.

*

Hayır, bunları Fethullah Gülen’i savunmak için yazmıyoruz.

İslam’a hizmet işi salt Allahu Azîmüşşan için yapılır, ona devletin (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar topluluğunun) zevki ve keyfi ya da “ulusal çıkar” putu ortak edilemez.

Din söz konusu olduğunda devleti (dünyevî nitelikteki siyasî menfaat hesaplarını) denkleme asla dahil edemezsiniz.. 

Hele laik (siyasal dinsiz) bir devletin (bunu kendi ikrar ve itirafıyla kabul ve tasdik eden bir devletin) heva ve hevesini hiç.. 

Evet, “bireysel nefs”inizi ya da nefsaniyetinizi de, ait olduğunuz kitle ya da yapının “kolektif nefsini/nefsaniyetini” de devre dışı bırakmanız gerekir.

Fethullah'ın başlattığı hareket ise, (CIA'in verdiği akılla) Özel Harp ve MİT güdümlü bir devlet projesi olarak ortaya çıktı.. Fakat MİT’in partneri, büyük abisi CIA yarı yolda MİT’e ayak oyunu yaptı, onu kendi yanına aldı.

Demek oluyor ki, öyle her önüne gelenin keşf, mükaşefe, maneviyat vs. hikayelerine itimat etmemek gerekiyor.

Her geceni kadir bilsen de, her gördüğünü Hızır bilmeyeceksin..

Ve de her sakallıyı deden zannetmeyeceksin.

*

Dünya, tanrılık taslayan sahtekârlar ve peygamberlik iddiasında bulunan dolandırıcılar bakımından hiçbir zaman boş kalmadı.. 

Aynı şekilde kendisine evliya süsü verenler yönünden de boş kalmamıştır ve boş kalmaz.

Fethullah bunlardan biriydi, fakat ne birincisi ne de sonuncusuydu.

CIA (ABD) onun dirisini kullandı, İngiliz şeytanı ise şu anda (Ibn Arabi Society’si ile) Endülüslü sahtekârın ölüsünün derisini kullanıyor.

Bu sahtekâr şarlatan, Fethullah’dan bile beter.. Bin beter..

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışan bu sahtekâr soytarı, hızını alamayıp kendisini “hatemü’l-evliya” (velilerin sonuncusu) ilan etmişti. (Fethullah ise, kendisini üretip palazlandıran devletine karşı nankörlük yaptıysa da, böylesi dangalakça bir hadsizlik ve densizlikten uzak durmayı başardı.)

Hz. Peygamber s.a.s. madem ki “hatemü’l-enbiya” (peygamberlerin sonuncusu) idi, Endülüs'ün hadsiz soytarısının da “velilerin sonuncusu” olmak, anasının ak sütü gibi hakkıydı.

Fakat ona göre, “velilik” “peygamberlik”ten daha üstün bir vasıftı.. Bunun için bir yığın mugalata ve lüzumsuz laf ebeliği yapmayı da ihmal etmedi.. Soytarı böylece, rekabet etmeye kalkıştığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in karşısında aklınca altta kalmamış oluyordu. 

Kendisi İslam'ın maneviyat duvarındaki altın kerpiçti, Rasulullah s.a.s. ise gümüş kerpiç.. Bulunmaz Hint yumurtası durumundaki kendisi olmasaydı din "tamamlanmamış" olacak, eksik kalacaktı. 

İşte, zayıf akıllılar, böylesi bir densiz soytarının laflarına inandılar.

*

Şaşırtıcı olan husus şu ki, üstün zekâlı ve de dinî bilgisi yeterli birçok kişi bile, kulaktan dolma içi boş rivayetlerin ve saçmasapan keramet masallarının etkisinde kalarak bu sahtekâr soytarı hakkında hüsnüzanda bulundular.

Her densizliği için bir tevil kapısı aradılar.

Bulamadıklarında ise "Bu sözlerdeki derin hikmeti bizim gibiler anlayamaz" diyerek akılsızlık limanına sığındılar, eblehlik ve ahmaklık itirafında bulundular.

Oysa, o zırvalardaki mantıksızlık, akılsızlık, izansızlık, hadsizlik ve sapıklıkları fark edip dile getiren ulema ve meşayihe hüsnüzanda bulunmaları gerekiyordu.

Ne yazık ki, ahirette, İbn Arabî adlı boşboğaz ve geveze çakma velî “küçük deccal”e olan hüsnüzanlarını savunabilmek ve özür beyan edebilmek için ellerinde hiçbir aklî ve naklî delil bulunmuyor.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


GÜLEN'İN ÖLÜMÜ MÜNASEBETİYLE YENİDEN...

 

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM

 




Kemalist/Atatürkist taifenin Fethullahçılara yönelttiği suçlamalar, aynı zamanda kendi ayıplarını ortaya dökmeleri anlamına geliyor.

“Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” hesabı..

Mesela Nisan 2018’de odatv.com’da şöyle bir haber yayınlanmıştı:

Yine örgütün üst düzey yöneticileri tarafından bu evlerde kalanlara verilen talimatta da, “Hakim-savcı olduğunuzda, çalıştığınız adliyelerde namaz kılmayacaksınız. Tuvalette klozete oturup namaz kılacaksınız. Asker abileriniz de böyle yapıyor. Sahte kokteyller düzenliyor. Alkol alıyorlar” denildiği belirtildi.

(https://www.odatv.com/guncel/tuvalette-klozete-oturup-namaz-kilacaksiniz-136355)

Tamam, FETÖ’cülerin bu tavrı, onların takiyyecilik, ilkesizlik, çıkarcılık ve dünyaperestliğini sergiler; bu açık.

Fakat, onların neden böyle davranma ihtiyacı duydukları sorusunu da akla getirmez mi?

Niçin böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

*

Rejimperestler din, iman, müslümanlık ve namaz düşmanlığı yapmıyorduysalar, böyle yapanların önünü kesmiyorduysalar, fişlemiyorduysalar, sakıncalı ilan etmiyorduysalar, “İrticacıdır, rejimimiz için tehlikelidir” diye mimlemiyorduysalar, onlar neden böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

Namaz kılanların önü kesilmiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduysalar, FETÖ’cüler niçin böyle yapıyorlardı?

FETÖ’cülerin soru çalarak, adam kayırarak hak etmedikleri yerlere gelmeleri suç, ayıp.. Bu, tamam.

Peki sizin namaz kılan insanların önünü sırf namaz kılıyor, ya da Şeriatçı diye kapatmanız haksızlık değil miydi?!

Tamam, soru çalmak kötü.

Peki ya, soru çalmaya bile gerek görmeden göstere göstere namaz kılmayanı namaz kılana tercih etmek, namaz kılanı tasfiye etmek, mesela ordudan atmak, haksızlık değil miydi?!

*

Bununla birlikte, FETÖ’cüler ve Fethullah’ın “tabandaki ibadet ehli” kabul edilen izleyicileri işte bu takiyyeci tavırları yüzünden, bugün başlarına gelenleri kısmen hakettiler.

Birçokları, kendilerini sözde kamufle etmek için gâvur gibi konuşmayı bile caiz görmeye başladı.

Ve onlardaki bu bozulma ve yozlaşmayı, içlerindeki “derin” elemanlar körüklediler, desteklediler.

Mesela Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları.

Bu adam, The Cemaat’in sözcüsü gibiydi.

Hatta, gibisi fazla, sözcüsüydü.

Ve adam, The Cemaat adına (Zaman gazetesinin 8 Kasım 2007 ve 10 Kasım 2010 tarihli sayılarında) Atatürkçülük yaparken, bu takiyyeci güruhtan ona en küçük bir itiraz gelmedi.

*

Evet adam, 2007 yılında “ortak değerler” olarak şunları sıralamış:

Atatürk, cumhuriyet, laiklik, demokrasi”.

Devletperestliğe özgü “imanın şartları”.. Ortak iman esasları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “çılgın Türkler”in ilah ilan ettiği Atatürk var..

Devlet (cumhuriyet) var..

Laiklik, yani siyasal dinsizlik, yani Şeriat karşıtlığı var.

Demokrasi, yani siyasal halkçılık, Allahu Teala’yı bırakıp halkı/milleti “hüküm koyucu (şâri’)” kabul etme var..

Dört dörtlük rejimperestlik.

Hüseyin efendi bu dört esasın yanına, lütuf kabilinden “dinimiz” ile “hukukun üstünlüğü”nü de eklemiş.

Ama hangi hukuk?.. Onu söylemiyor.

Bu “ortak değerler”in hepsi Anayasa’ya girmiş, bir tek “dinimiz” yok.

O sadece duygu sömürüsü ve istismar aracı.

*

Evet adam, FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) adına konuşarak aynen şunu yazmış:

“Atatürk, bu toplumun ortak değeridir.”

Adam daha ne desin!

Tabiî adamın yazdıkları kendi içinde çelişkili, tutarsız, fakat sorun değil, çünkü yapmak istediği şey zaten çelişkili düşünülmesini sağlamaktan ibaret.

Hem laikliği, hem de “dinimiz”i ortak değer kabul ediyor.

Halbuki, bunlardan birini ortak değer kabul ettiğinde diğerini edemezsin.

Anayasa’da “dinimiz”e yer verilmemesinin nedeni de işte bu!

Fakat laikliğe yer veriliyor.. Çünkü gerçek “ortak değer” o..

Millete ortak değer olarak laiklik dayatılıyor.

*

Anayasa’da Atatürk var, laiklik var, demokrasi var, milliyetçilik var, var oğlu var, bir tek İslam yok.

Atatürkistlere göre Atatürk, toplumun ortak değeri olmaktan fazla bir şey, Allahu Teala’ya ihtiyaç bırakmayan, O’nu anmayı gereksiz hale getiren “ulu önder”.. Onun için açıkça “ilah/tanrı” diyenler de var.

Ve (“devleti için” FETÖ’nün içinde “hizmet” gören) Hüseyin Gülerce gibiler, “ortak değer” yaftası altında, bu “Atatürk putçuluğu”nun değirmenine su taşırken onların içinden bir kişi bile çıkıp “Dur bakalım, n’oluyoruz, o kadar da değil!” demedi.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nden bir kişi bile çıkıp ona itiraz etmedi.

Hüseyin Gülerce’nin Haydar Baş belası gibi utanmaz bir yalancı olduğuna, 2007 yılında yayınlanan yazısında Selanikli Mustafa Atatürk için kullandığı şu ifadeler delil olarak yeter:

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.”

Adam daha ne desin!

*

Selanikli’nin “mukaddes bildiğimiz bütün değerlere” nasıl sahip çıktığını körler, sağırlar ve bile bile yalan söyleyen ar damarı çatlamışlar dışında herkes biliyor.

Anlatmayalım.

Hüseyin efendinin üç yıl sonra, 2010’da yayınlattığı yazısı biraz daha akıllıca, fakat onda da “Atatürk müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez, nihai karar Allah’a aittir” diyor.

Olağanüstü kibar, nazik, anlayışlı, ince, hoşgörülü, medenî..

Fakat aynı adam, yıllar sonra, bir zamanlar önünde huşu içinde el pençe divan durduğu Fethullah’ın müslümanlığı hakkında karar vermeyi Allah’a bırakmadı.

Allah’ın haşa vekiliymiş gibi onu cehennemin dibine soktu soktu çıkardı, soktu soktu çıkardı.

Ah hayatınızda bir kerecik olsun samimi ve dürüst olabilseniz..

Bir kerecik..

*

Hüseyin Gülerce, 2017 yılında Karar gazetesi yazarı Akif Beki ile yaptığı bir tartışmada, söz konusu Atatürk’lü yazılarını gurur ve iftiharla gündeme getirmişti (Bkz. https://www.odatv.com/guncel/hodri-meydan-akif-beki-de-yazisini-gostersin-127158)

Fethullah da, Fethullah’ın izleyicileri de, birbirlerinin (Hüseyin Gülerce’de görülen türden) zırvalarına “Bizdendir, ne söylese yeridir” diyerek “hoşgörü”yle baktıkları, birbirlerinin yanlışlarına itiraz etmedikleri için, başlarına gelenlerin bir bölümünü hak ettiler.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün Atatürkçülük, laiklik, demokrasi ve cumhuriyet güzellemeleri yapması, yaptırması, onlara bir fayda vermedi.

Aynı güzellemeleri yapan, Selanikli’ye arz-ı ihtiramda bulunan, demokrasiye ve laikliğe iman ettiğini ilan eden, hatta yoz boz kurtçuluğa kadar savrulan diğer dindarımsı cemaat ve gruplar bundan ibret almalıdırlar.

*

Bu noktada, Fethullah Gülen’e “Atatürk’e bağlılık” hususunda yöneltilmiş bir suçlamayı hatırlamak yararlı olabilir.

Star gazetesi yazarı Elif Çakır, “Fethullah Gülen’in ‘küçük’ ihaneti!” başlığını taşıyan 16 Mart 2014 tarihli yazısında, Gülen’in bir çocukluk arkadaşının, Alvarlı Efe rh. a.’in torunu Nakip Efendi’nin ifadelerine yer vermişti.

Şöyle:

Aşağıda ayrıntılarını aktaracağım, oldukça enteresan bu hikâye üzerine dün Nakip Efendi’ye telefonla ulaştım.

Nakip Efendi 76 yaşında. Erzurum’da yaşıyor. Alvarlı Efe Hazretlerinin hali hazırda hayattaki torunlarından ve Gülen’in de Kurşunlu Medresesinden arkadaşı.

Gülen’in o yıllardaki medrese arkadaşlarından bir diğerini de [Diyanet İşleri eski Başkanı] Mehmet Nuri Yılmaz olduğunu aktardı Nakip Efendi. …

*

Mutlaka okumuşsunuzdur Fethullah Gülen’in [hayat hikâyesini anlattığı] ‘Küçük Dünyam’ kitabının ilk baskısında Alvarlı İmam başlığı altında genişçe bir bahis var.

Alvarlı Efe Hazretlerinden büyük bir övgüyle bahsediyor Gülen.

Gülen, ‘Küçük Dünyam’da Alvarlı Efe Hazretleri’nin hayattayken babası için ‘evladım’ dediğini kendisi içinde ‘talebem’ dediğini (K. Dünyam, s. 36) anlatıyor ancak Alvarlı ailesi bunun mümkün olmadığını zaten kitapta bunun gibi pek çok çelişkinin olduğunu söylüyor.

Nakip Efendi kitapta asıl itirazlarının ise Gülen’in medrese hocası Sadi Mazlumoğlu Efendi için yazdıkları.

Diyor ki Nakip Efendi: Gülen’in hocasına karşı yaptığı davranış sonucunda medreseden atılmak zorunda kaldığı halde meseleyi -ki Erzurum’da neredeyse infial yaratmasına rağmen, biz gençliğine, cahilliğine verip affetmeye çalışmıştık- yıllar sonra kendisini anlattığı kitabında bu kez de medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamazlığa bağlamış.”

*

Kitap, gazetede [1991 yılında Zaman gazetesinde] yayınlanmaya başlayınca haberdar olduklarını söylüyor Nakip Efendi.

Ve Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu [Gülen’le röportaj yapmak suretiyle kitabı hazırlayan] Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler.

Düzeltilmiş.

*

Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresinde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de onun öğrencisi.

Birgün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakoluna götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani.

Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da.

O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikayetçi olan, öğrencisi Fethullah Gülen!

Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikayette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi:

‘Bugün yaşananlara bakınca medresede o gün yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Hocasının ellerine kelepçe taktıran, Atatürk düşmanlığı yapıyor diyerek şikayette bulunan Fethullah Gülen geliyor aklıma. Ve o gün yaşadıklarımız.”

(https://www.star.com.tr/yazar/fethullah-gulenin-kucuk-ihaneti-yazi-856402/)

ARANAN ADAM: VAHŞİ DOĞU’NUN “WANTED”I

 



Sabah gazetesi, 23 Ağustos 2016 tarihinde, “içinden Fethullah Gülen ve Naim Süleymanoğlu geçen” bir haber yayınlamıştı.

Diğer haber siteleri de, Sabah’ı kaynak göstererek bu haberi okurlarına aktarmışlardı.

Haberde belirtildiğine göre,  Süleymanoğlu şunları söylemiş bulunuyordu:

Gülen, 1990’da aranırken Burdur’da yakalanıp İstanbul’a getiriliyor. MİT’in Beşiktaş Yıldız’daki merkezinde sorguya çekiliyor. Onu sorgulayan da, şu an emekli olan MİT’çi bir akrabam. İfadesinde ‘Şeker ve tansiyon hastasıyım’ demiş. Bir süre sonra da Ankara’dan gelen bir telefonla serbest bırakılmış. Benim akrabam da birkaç tokat vurmuş. ….”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/08/23/fetoyu-reddettim-kafayi-bana-taktilar)

Adam MİT’çi olunca, başkalarına birkaç tokat vurması serbest.

Çünkü MİT’in vurduğu yerden gül biter.. İşkence sayılmaz.. Terbiye.. Dayaksız terbiye olmaz.

Vatandaşlar için MİT’e “Eti senin, kemiği kendilerinin” denilmiş de olabilir, bilmiyoruz.

Adam hakkında yakalama kararı varsa, bu zaten, adlî makamlarca verilmiş bir karardır.

Burada yapılması gereken, adamın adlî makamlara teslim edilmesidir.

Devlet faşist bir polis devleti, bir istihbarat devleti değil de hukuk devletiyse, yapılması gereken bu.

Hayır, MİT İstanbul Bölge Müdürlüğü öyle yapmıyor, adamı tekme tokat (daha doğrusu tekmesiz, sade suya tirit tokatla) sorguluyor.. Aşağılıyor.

Süleymanoğlu’nun akrabası bir istihbaratçıdan ziyade, yol yordam bilmez acemi bir polis gibi refleks göstermiş.

*

Sonuçta adam, beğenin beğenmeyin, anlı şanlı bir “kanaat önderi”. 

Gezi Parkı eylemleri türünden bir sokak anarşistliği yapıp otobüs duraklarına vs. zarar verirken yakalanmış yeni yetme toy bir çocuk değil.

Geniş kitlelerce “hoca efendi” denilerek peşinden gidilen, yazıları konuşmaları dikkatle takip edilen biri.. 

Adama sen, üstelik hasta olduğunu da söylemişken böyle muamelede bulunursan, yarın onun, kendisini pohpohlayan, uçurup kaçıran CIA’cilere “walk-in” yapmayacağından (kendi isteğiyle irtibat kurmayacağından) nasıl emin olabilirsin?!.

Türk tipi istihbaratçılık..

Ve bu da matah birşeymiş gibi gazetede yayınlanıyor.

Merd-i Kıptîlerin nesli tükenmez.

*

Her neyse.. Bunları geçelim.

Sözü edilen olaydan, MİT’in işlerindeki gizlilik saklılığın, Ankara’daki merkezin tellerine dokunduğu çalgıdan çıkan sesler ile İstanbul’daki ayağın “çığırdığı” türkü arasında makam uyuşmazlığına yol açabildiği anlaşılıyor.

Ankara’dan gelen telefon, MİT merkezinden gelen telefon demektir.

İstanbul’daki MİT’çiler işgüzarlık yapmışlar, Ankara’dakiler de şu talimatı vermişler:

“Elleşmeyin, bırakın gitsin!”

Şöyle şeyler söylemiş de olabilirler: “ ‘Aranıyor, yakalanması isteniyor’ demek, gerçekten aranması, yakalanmak istenmesi demek değildir.. Bazı göstermelik yasaklar ve aramalar, olaya cazibe ve gizem katmak, müşteri kızıştırmak için yapılır.”

Nitekim, Fethullah Gülen hakkında yapılan bu “Aranıyor ha, yakalandı ha, yakalanıyor ha, yakalancak ha!” yaygarası meyvelerini verdi, adam neredeyse “İkinci Bediüzzaman, İkinci Said-i Nursî” haline getirildi.

Bir efsaneye dönüştürüldü.

Başının etrafında bir gizem halesi ve havası oluşturuldu.

Böylece pekçok Nurcu onun peşine takıldı..

Ve etrafında yeterli kalabalık oluşunca bu “Aranıyor, taranıyor” tiyatrosuna son verildi.

“Büyük devlet büyükleri” (Demirel, Alparslan Türkeş, Ecevit, Tansu Çiller, Erdoğan vs.) onunla kameralara poz vermeye başladılar.

*

Ankara’dan, MİT’in merkezinden Fethullah için “Elleşmeyin, bırakın gitsin” diye talimat gelmiş olması normal.

Çünkü, Fethullah’ın MİT’le eskiden gelen bir tanışıklığı var.

Anadolu Ajansı’nın 7 Ağustos 2016 tarihinde yayınladığı bir haberde Latif Erdoğan’ın bu konudaki iddialarına yer veriliyordu:

Latif Erdoğan: Gülen'e 16 yaşından sonra özel eğitim verildi, maaşlar CIA tarafından ödendi

Yazar Latif Erdoğan, Fetullah Gülen'in 16 yaşında iken dönemin MİT elemanları tarafından özel bir eğitime tabi tutulduğunu, bunun arkasında ise CIA desteği olduğunu belirterek, "Bunların İslam'la alakası kalmadı. Tamamen iktidar hırsıyla, başa geçme ihtirasıyla hareket etmişlerdir. Gülen, halife olma kavgasını veriyor." dedi.

Latif Erdoğan, terör örgütü elebaşısı Fetullah Gülen'in yanında 45 sene kaldı. "Küçük Dünyam" isimli ve Gülen'i pozitif olarak anlattığı kitabını 1990'da yazan Erdoğan, aradan geçen 26 yılın ardından "Şeytanın Gülen Yüzü" isimli kitaba imza attı.

AA muhabirine açıklamalarda bulunan Erdoğan, bu kitabında Gülen'in nasıl bir yapı oluşturduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. FETÖ lideri Gülen'in, "Şeytanın Gülen Yüzü" olduğunu 15 sene önce fark ettiğini söyleyen Erdoğan, cemaatin her geçen gün bozulma ve yozlaşmasına şahitlik ettiğini vurguladı.

17-25 Aralık olaylarından sonra Gülen'e yönelik tenkitlerini açıktan yapmaya başladığını kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gülen, 1990 yılında 3 ay boyunca bütün hayatını bana anlattı. 1996-1997 yılına kadar böyle bir söyleşi yine yaptık. Onunla ilgili her şey arşivimde duruyor. Başkasında yok. Ayrıca onu tanıyanlarla da görüşüldü. Geçmişte onun hakkında hüsnüzan ile hareket ederek müspet tarafını yazdım. 17 Aralık'tan sonra elimde olan belgeleri yeniden gözden geçirdim. O dönem bana anlattığı hususların, bugün için çok anlamlı olduğunu gördüm. O zaman fark etmediğim olumsuz hususları şimdi bu kitapta yazmış oldum."

"ÖZEL EĞİTİME TABİ TUTULDU"

Gülen'in 16 yaşından sonra özel eğitime tabi tutulduğunu, bunu da dönemin MİT elemanlarının gerçekleştirdiğini söyleyen Erdoğan, şunları ifade etti:

"1950 yıllarındaki MİT, CIA demektir. O zamanlar maaşlar CIA tarafından ödenmiştir. Daha sonra Gülen, İzmir'de cemaatini kurdu. CIA'yla yakın temasa geçtiği anlaşılıyor. Ordu, sıkı yönetim zamanında bile CIA'nın isteği nedeniyle Gülen'in üzerine gitmiyor. Hatta önü açılıyor. 1976'dan sonra bilindiği halde askeri okullara talebe gönderip yetiştirmesine göz yumuluyor. …" …

"ÜÇ MÜSLÜMAN ÜLKEYİ BİRBİRİNE KIRDIRACAKLARDI"

FETÖ'nün darbe girişimine yüzde 100 başarıya ulaşacağına inandığı için kalkıştığını dile getiren Erdoğan, devletin kılcal damarlarına nüfuz ettikleri için sürecin tamamlandığı düşüncesiyle çılgınlığa imza attıklarını vurguladı.

"Ertesi gün darbe olsaydı devleti tamamen ele geçirir, yönlendirirlerdi ve devlet içinden de karşı çıkan olmazdı" diyen Erdoğan, şu düşünceleri dile getirdi:

"Başarılı olsaydılar Gülen Türkiye'ye gelecekti. Halife olarak kabul edilecekti. İran ile savaşa gireceklerdi. Suriye'ye doğrudan müdahale edilecekti. Çünkü DAEŞ'in başındaki Ebubekir el- Bağdadi ile savaşırdı. Yani iki halife birbirine girmiş olacaklardı. ... Amerika emrederse her şeyi yapabilirler. Kendileri için bir şey ifade etmez. Amerika nereyi ele geçirmek isterse bunlar üzerinden yapabilir."

(https://www.haberturk.com/gundem/haber/1277656-latif-erdogan-gulene-16-yasindan-sonra-ozel-egitim-verildi-maaslar-cia-tarafindan-odendi)

 *

Küçük Dünyam, röportaj şeklinde kaleme alınmış bir kitap.. Latif Erdoğan sormuş, Fethullah cevap vermiş durumda..

1950’li yıllardaki MİT, CIA demekse, ve o dönemde MİT’le ilişki içine girenler aynı zamanda CIA’in adamı olabiliyorduysa, aynı şekilde, o 1950’li yıllardaki MİT görevlilerinin teşkilata alıp yetiştirdikleri bir sonraki kuşağın içinden bazılarının da CIA’in adamı haline gelmiş olabileceklerini düşünmek gerekebilir.

Fakat aslında Latif Erdoğan bundan daha fazlasını söylüyor, 1980’li yılların TSK komuta kademesinin CIA’den emir aldığını iddia ediyor.

Ona göre, Fethullah’ı, CIA'in yerli şubesi demek olan MİT yetiştiriyor, CIA’den emir alan TSK da palazlanmasını sağlıyor.

Eğer CIA ile işbirliği yapmak ve ondan emir almak vatana ihanetse, Latif Erdoğan’a göre, bunu MİT ve TSK zaten doya doya, tıkına tıkına yapmış.

*

8 Ağustos 2016 tarihli bir haber ise, Latif Erdoğan’ın  Fethullah’ın MİT bağlantısı konusunda ayrıntıya girmiş olduğunu gösteriyor:

Latif Erdoğan'dan MİT-Gülen-Koç iddiası

Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi...

Bir dönem Fethullah Gülen'in en yakınlarından biri olan ve askerlerin 'imam'lığını da yapan Yeni Akit yazarı Latif Erdoğan, Cemaat'in ABD tarafından kurdurulduğunu ileri sürdü. Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi.

FETÖ'YÜ MİT ARACILIĞIYLA ABD KURDURDU

CNN Türk'te Didem Arslan Yılmaz'ın programına katılan Erdoğan, Gülen Cemaati'nin bir dönem MİT tarafından destek gördüğünü belirterek, "Bu konuda kesin bir ifade kullanmak istiyorum. MİT, bir dönem Gülen Cemaati'ni destekledi. Cemaat'i, MİT aracılığıyla ABD kurdurmuştur" diye konuştu.

(https://www.takvim.com.tr/guncel/2016/08/08/latif-erdogandan-mit-gulen-koc-iddiasi)

*

Fethullah’ın MİT’le ilişkisine dair bir başka şahitliği Kadır Mısıroğlu aktarıyor.

Süleymancılar (ya da Süleymanlılar) cemaatinin önemli isimlerinden eski ahbabı Hilmi Türkmen’in Gülen’le ilgili bir anısını Gurbet İçinde Gurbet (s. 190) ve Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri adlı kitaplarına almış durumda.

Mısıroğlu, Türkmen’in şu sözlerini aktarıyor:

“… Ben Manisa’da kurs müdürü idim. Zannediyorum 1965 veya ‘66 yıllarında idi. Bu [Fethullah], gayet perişan bir vaziyette bana geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attıklarını ve bundan dolayı da gayet sıkıntılı durumda bulunduğunu söyleyerek benden iş istedi….

“O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kuran-ı Kerim Kursu’nun idarecilerini tanıyordum. Onu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini-hatırını sormak için yanına uğradığımda, başbaşa bir kimseyle fiskos ettiğine rastgeldim. Konuştuğu adam, beni görünce yaydan çıkmış ok gibi fırlayıp kaçtı. Kendisine:

“ -‘Bu kimdir?’ diye sorduğumda:

“ ‘Bir talebe velisi!..’ diye cevap verdi.

Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir Bu adam, böyle bir karşılaşmadan beş-altı ay evvel bana gelmiş ve MİT’ci hüviyetini gösterdikten sonra, benimle açıkça bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu:

“ – ‘Bizim teşkilat (MİT’i kastediyor) Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi (olumsuz) bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki, bu münafereti (nefretleşmeyi) giderelim. Sen, en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı cemaati içinde söz sahibi bir kimsesin. Sizin cemaat de M. Kemal Paşa hakkında ‘Deccal’ ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde, bizden ne istersen iste. Seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!.., ilh..”

Kendisine yanlış kapı çaldığını, benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar Bey’in yapacağını söyledimse de ikna olmadı ve:

“ -‘Sen bilirsin biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız!..” diyerek ayrılmıştı.

Şimdi anlıyordum ki, buldukları adam Fetullah Gülen’di. Fakat o sıralarda Fetullah Gülen sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerebilecekti?!… İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz (nüfuzlu, etkili) bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum…”

(Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri, C. III, İstanbul: Sebil Yayınevi, 2012, s. 326-7.)

*

MİT’çilerin “amentü”sünün ilk maddesi Selanikli Mustafa Atatürk.

12 Eylül darbesinin ardından Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular’a yaptıkları işbirliği teklifinde şart koştukları üç şeyden birincisi, Atatürk konusunda söylem değişikliğine gitmeleriydi. (Diğer iki şart muhtemelen dikkat dağıtmak için yapılmış “süsleme” ya da gölgelemeydi.)

Atatürk hakkında hiç konuşmayan, övmeseler de “deccal” vs. de demeyen cemaatlere gelince.. Onlardan daha başka şeyler istiyorlar.. Şöyle şeyler:

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (Allah’ın indirdiği ile değil, halkın/milletin sindirdiği ile yönetilmeyi) vs. benimseme..

Şeriat vurgusu yapmak yerine riyakâr ahlâk edebiyatıyla milleti oyalama, sanki “Şeriat’siz ahlâk” olabilirmiş gibi “Şeriat’e karşı ahlâk, Şeriatçı katılığa karşı Anadolu irfanı” safsatası ile maval okuma.

Devletin resmî milliyetçiliğini (Türkçülüğü, yoz boz kurtçuluğu) özümseyip içselleştirme.

Evet, MİT’in her cemaatten Atatürkçülük istemesi gibi, bazı cemaat lideri ya da “kanaat önderleri”nin, saftirik dindar kitleler gölüne çaldıkları maya tuttuktan sonra Atatürkçülük yapmaya başlamaları tesadüf değildir.. (İlk akla gelenler Haydar Baş belası, Mustafa İsyanoğlu, Cübbeli Zahmet, Cevat Akşit..)

*

Merhum Hilmi Türkmen’in sözlerine dönelim..

MİT'çiler ona gitmeden önce Kemal Kaçar’a da mutlaka gitmişler, onu da yoklamışlardır.

Öyle anlaşılıyor ki, onu ikna edememişler.. “Kaçar olmazsa Türkmen olur, o da olmazsa başka biri” diye düşünmüş olabilirler.. (Kaçar'ın durumunu bilmiyorum.. Şayet onunla anlaşmayı başardılarsa, Kaçar MİT'çilere, "Bu konuda bana yardımcı olması için Türkmen'i ikna edin" demiş olabilir.)

Hilmi Türkmen, “Buldukları kişi Fethullah’tı” diye düşünmekle hata etmiş.. Fethullah’ı Nurcu taife için bulmuşlardır.. Süleymancılar için başka isim aramışlardır.. (Bulmuşlar mıdır, bilemem, o cemaat hakkında bilgim yok.)

Ancak Fethullah, Nurculara açıkça “Arkadaşlar, Selanikli Mustafa Atatürk için artık deccal (çok yalancı) demeyelim” diyemezdi.. Bediüzzaman rh. a.’le açık biçimde ters düşmüş olacağı için ona şüpheyle bakılırdı.. Nurcular arasında kredisi sıfıra inerdi.

Strateji ve taktik gereği böyle birşeye kalkışamazdı.

Onun yerine “otoriteye itaat, devlete sadakat, devlet-i ebed müddet, hoşgörü, insanların kusurunu söylemeyip affetme, muhabbet fedailiği” vs. edebiyatıyla Selanikli meselesinin üstünü örttü.

*

Evet, Hilmi Türkmen, Fethullah’ın Kestanepazarı’na yerleşmesini sağlıyor, ve beş on gün sonra ziyarete gittiğinde onu MİT’çi ile birlikte görüyor.

Buradan anlaşılıyor ki onun Hilmi Türkmen’den iş talep ederek orada kendisine bir yer kapması MİT’in yönlendirmesi ve planı çerçevesinde olmuş.

Nasıl Hilmi Türkmen “Durumlar ne alemde?” diye merak etmişse, MİT’çiler de vaziyetlere bir göz atma gereği duymuşlar ve onu ziyaret etmişler.

Fethullah'ı ziyaret için tam da Türkmen'in geleceği zamanı seçme, başka zaman ziyaret etmeme gibi bir mecburiyetleri de yok.

Bu görüşmelerin öncesi ve sonrası hakkında birşey bilmiyoruz.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Hasta görünmeyin, hasta olursunuz” buyuruyor. (Böyledir, çünkü bu, “Beni hasta etti” diye Allahu Teala’ya iftirada bulunmadır, cezasız kalmaz.)

Hz. Ali’nin de “Fakir görünmeyin, fakir olursunuz” şeklinde bir sözü var.

Aranıyor" görünme konusunda da herhalde aynı şeyi söylemek gerekiyor.

Fethullah MİT’in ve askerî istihbaratın bir oyunu olarak aranıyor göründü, fakat kaderin adaleti sonunda tecelli etti, 2010’lu yıllarda gerçekten “aranıyor” olma bahtiyarlığına erişti.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."