İZMİR SUİKASTİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İZMİR SUİKASTİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR SUİKAST TERTİBİNİN (SUİKASTİN DEĞİL) HİKÂYESİ

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 4



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış röportajda ona yöneltilen ikinci soru şöyle:

"Bu partiyi [Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası] kurdurtan Atatürk müydü?"

Cevap şöyle:

Hayır, partiyi kurdurtan Atatürk değildi [Zaten onun için kapatıldı. Onun kurdurduğu parti, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nden altı yıl sonra, Ağustos 1930'da kurulan] Serbest Cumhuriyet Fırkası'dır. Onu danışıklı döğüşüklü olarak kurmuşlardır. Yani bir deneme yapmak için, karşınızda bir muhalefet var da, dışarıya demokrasi var diye gösteriş yapmak için kurulmuştur. Fakat değildir. Onlar tamamen bu grup Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, .... Ali İhsanlar [Ali İhsan Sabis Paşa], şunlar bunlar.. hepsi vatanperver, hepsi dürüst insanlardır....

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 153.)

Bir sonraki soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası içine ajanların sızdığını resmi tarih kitapları belirtiyor. Bu doğru mudur, doğruysa, bunların etkinlikleri nelerdir?"

Cevap:

... o hallerde yüzde doksan dokuz ihtimalle, genellikle ajan sokulur. Nitekim İzmir suikasti bunun güzel bir misalidir. (s. 154)

Prof. Özergin'in ajanlardan iktidarın gizli görevlilerini anladığı görülüyor. 

Resmî tarih kitapları ise ajanlar ile muhtemelen yabancı ülkelere çalışanları kast ediyorlardır. 

Malum, resmî tarih sırtını devlet gücüne dayadığı için dilediğini ajan ilan etme ayrıcalığına sahip. Atatürk'ün bizzat kendisi Samsun'a çıkışından önceki İstanbul ikameti sırasında İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) rahip görünümlü İstanbul şefi ile "gizli" (tek başına) görüşmeler yapmışken (Atatürk özel İngilizce dersi mi, yoksa din dersi mi alıyordu, her  konuda ahkâm kesmişken bu görüşmelerini bir-iki cümleyle geçiştirdiği için, onu bilmiyoruz), Pera Palas Oteli'nde işgalci İngiliz subaylarıyla yarenlik yapıp birlikte kahve içmişken, resmî tarihçiler, onu bırakıp, hayatında belki hiç İngiliz yüzü görmemiş olan Şeyh Said'i İngilizler'le bağlantılı ilan etmek için olmadık senaryolar uydurdular.

Resmîliğin gereğini itina ile yerine getirdiler.

Röportajın bir sonraki sorusu:

"Hocam, İzmir Suikasti ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu kapatılışı arasında herhangi bir bağ var mıdır, açıklar mısınız?"

Cevap:

Tamamen bağ var. Çünkü Terakkiperver Fırka'ya, eski İttihatçılar da girmeye başladı. Hatta şimdi bile [bugünkü partiler], teşkilatın tepesindekiler, buna hakim olamaz. Haberleri olmadan [ki o zamanlar ulaşım ve iletişim yavaş ve zayıf] eskiden hoşlanmadıkları İttihat ve Terakki elemanlarının o partiye girdiği oldu. 

Fakat aslında dediğim gibi, Terakkiperver Fırka kapatıldı, Şeyh isyanı bahane edildi, ve [ardından, partinin kapatılması yetmiyormuş gibi] İzmir Suikasti oyunu oynandı. Ve İzmir suikasti oyununda esas, artık muhaliflere tamamen söz hakkını da kaldırmak, gerekiyorsa yok etmek. Bunun için Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizliği Yerleştirme Yasası] kondu. İstiklal Mahkemeleri teşkil edildi.

Şimdi size bildiğim kadarıyla İzmir Suikasti hikayesini anlatayım:

Ziya Hurşit isminde o tarihte Lazistan mebusu [milletvekili] olan zat M. Kemal Paşa'ya müthiş düşman. Hatta onu öldürmek için fırsat arıyor. Kabadayı gibi bir adammış. Ve bunun aklı fikri M. Kemal Paşa'yı bir yerde temizlemek. Bu duyuluyor. Meclis'te kara tahtaya bile yazmış, "Bir millet ki putunu kendi yapar kendi tapar" diye, tahtaya yazmış adam. Dolayısıyla bunun, şunla bunla temasları falan gözaltına alınmaya başlanıyor, hareketleri adım adım takip ediliyor ve M. Kemal Paşa'ya Ziya Hurşit'in bir suikast tertipleyeceği meydana çıkıyor [görevliler tarafından öğreniliyor]. O zamanki Ankara valisi olayları adım adım biliyor. 

Bu sırada, söz ajandan açıldı, [yüzbaşı] Sarı Efe Edip, [1924-35 yılları arasında TBMM başkanlığı yapan] Kazım Özalp'ın çiftliğinde baş kahya imiş ve bu Sarı Efe Edip de Ankara'da Kazım Özalp'ın adamı olarak çalışıyor. Ve onların bir nevi ispiyonculuğunu yapıyor. Sarı Efe Edip'i ne yapıp yapıp bu işin [suikast girişiminin] içine ajan olarak sızdırıyorlar. Ondan sonra suikast tertipleri başlıyor.

Belirli [tanınan bilinen mimli] kişiler, Ankara'da yapamıyorlar. Aylar sürüyor. Sonra birşey çıkıyor, "Mustafa Kemal İzmir'e gidecek, kahvenin oradan geçerken, ordan filan yere gidecek" diye program yapılmış. [Programın bu şekilde, "Filanca caddeden, filanca sokaktan, falan dükkanın önünden, falan kahvehanenin kenarından geçilecek, feşmekan yerde otomobil viraj yapacak" şeklinde açıklanmasının, Ziya Hurşit ile kafadarlarını tuzağa çekmek için yem olduğu anlaşılıyor.] Bunu böyle haber alınca Ziya Hurşit ve hempaları, hemen suikast yapmak üzere bombalı silahlı adamları getirip otel-kahvede otele koyuyorlar [altı kahvehane üstü otel olan Gaffarzade Oteli]. [Suikastçileri, suikastten sonra] Motorlarla kaçıracaklar. 

Aslında bu olayın hepsini hükümet biliyor. Sarı Efe Edip vasıtasıyla olayı günü gününe takip ediyor ve tertipten haberi var. Ama Ziya Hurşit'in yaptığı hakiki suikast [planı]. Bunu [Ziya Hurşit'i, ajanları vasıtasıyla provoke edip] teşvik ediyorlar yapsın diye.

Sözüm ona motorcu ihbar etti diye valilik haberdar oluyor. Halbuki valilik çoktan haberdar. Nitekim M. Kemal Paşa da gelirken, ani olarak yolunu değiştiriyor, suikast yapılacak mahalden uzaklaşıp gidiyor. Dolayısıyla bu ihbara dayanılarak sözümona baskın yapılıyor. Adamlar silahlarıyla, bombalarıyla yakalanıyor. Suikast [tertibi] tamamen vaki.

Bunun üzerine Sarı Efe Edip verdiği ifadelerde temizlenmesi gerekenlerin hepsini [suikast girişimine, iftira atarak] bulaştırıyor: "Falan da vardı, filan da vardı. O onla konuşmuştu..."

Ve yıldırım hızıyla Kazım Karabekir Paşa dahil, Ali Fuat Paşa dahil, Rauf Orbay dahil, Atatürk'ün [İstiklal Harbi'ndeki] en yakın arkadaşları dahil, bunları muhalefete giriştiler [Atatürk'e karşı çıkıyorlar] diye, bunların hepsi, suikast ile ilgilidir diye tevkif edilip [tutuklanıp] İzmir'de hapse tıkılıyor.

Bu işleri tamamladıktan sonra Sarı Efe Edip [ajanlığını saklayarak] sözümona suçlu gibi kendisini de gösteriyor [öyle emir aldığı için]. Mahkeme heyeti bu işleri bitirdikten sonra karar: İDAM diyor. Sarı Efe Edip'i [ortadan kaldırıp] konuşturmamak için idam ediyorlar. Adam ciyak ciyak bağırıyor. Onun bağırtılarını [resmî tarihçiler] niye yazmıyorlar? "Beni Mustafa Kemal'e götürün, ne yapıyorsunuz, beni bunun için mi çalıştırdınız?" Bağırta bağırta adamı götürüp astılar ki, ilerde konuşmasın diye. 

İzmir Suikastinin hikayesi budur.

Sonra da bir grup silahlanmış subay sayesinde paşaları asamadılar. Onu da çok iyi biliyoruz. [Mahkeme salonuna silahı gelen subaylar, paşalar için idam kararı çıkması durumunda mahkeme heyetini kurşuna dizip isyan edeceklerdi.] Mustafa Kemal Paşa Çeşme'ye çekiliyor. Fahrettin Altay vasıtasıyla mütemadiyen haberleşiyor. Bir an evvel bunları da [paşaları da] temizlemek istiyor. Fakat mahkeme bir türlü karar veremiyor. [Bir tarafta Atatürk'ün baskısı, diğer tarafta subayların silahlarının sessiz mesajı.] Bunun üzerine diyorlar: "[Mahkeme salonunda] Silahlı subaylar var, çekin subayları" diyorlar.

Orduya emir veriyorlar: "Tatbikat yapılacaktır. Çeşme'ye gelin." Ordu, askerler Çeşme'ye çekiliyor, fakat büyük bir grup subay çekilmiyor. Orduya isyan ediyorlar. Şuna karar veriyorlar: Eğer paşalara idam hükmü çıkarsa mahkeme heyetini temizleyecekler. Meşhur üç Ali'yi [mahkemenin sözde hakimlerini temizleyecekler] ve ondan sonra da komutanlarını dışarı çıkaracaklar ve isyanı başlatacaklar [ve sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal'le hesaplaşacaklar. Kime karşı ne zaman alttan alacağını iyi bilen, Erzurum'dan Padişah'a "Kulları Mustafa Kemal" imzasıyla telgraf çeken, işi düştüğünde Çerkez Ethem'in karşısında alabildiğine uysallaşan Mustafa Kemal de geri adım atıyor.]. 

(s. 154-6)

*

Devam edecek inşaallah.


ATATÜRK'ÜN HUKUKU: "ON YIL HAPSİ BEĞENMEDİN Mİ?.. NANKÖR, AL SANA İDAM!"

 


                Adalar Kaymakamı İsmail Canbulad Bey

                 İsmail Canbulad idam sehpasında

                Halis Turgut idam sehpasında


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 5


Dr. Seyfi Say


Halide Edib'in belirttiği gibi, Vahideddin tarafından Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal (sonradan Atatürk soyadını alacaktır), Samsun'a çıkışından üç hafta, yani 21 gün sonra, Anadolu'daki bazı subaylarla Amasya protokolüne imza koymuştur.

Buna göre, "Türk milleti, yabancı hâkimiyetini reddetmeye karar vermişti ve bunu memleketin her tarafındaki teşekküllerle [cemiyet, dernek gibi oluşumlarla] isbat etmişti. Bu, muhtelif teşekküllerin faaliyetleri birleştirilmeliydi".

Protokole, Mustafa Kemal'in yanı sıra, altı komutan daha imza atmıştı. 

Zaferden sonra, bunlardan biri (Miralay Arif), Atatürk'e suikast girişiminde parmağı olma iddiasıyla idam olunacak, biri (Hamidiye kahramanı, eski başbakan Rauf Orbay) 10 yıl hapse mahkum edilecek, geriye kalanları (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Mersinli Cemal Paşa) ise, Mustafa Kemal'in başına geçtiği Halk Partisi'ne rakip bir parti kurdukları için, söz konusu suikast girişimine adlarının bir şekilde karışması suçlamasıyla idam tehdidinin gölgesinde yargılanacaklardı.

Sonra da, limon gibi sıkılmış halde bir kenara atılacaklardı.   

*

Atatürk, Şeriatçı (İslamcı, İslam hukukunu savunan müslüman) değildi.

Tam aksine, Allahu Teala'nın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gönderdiği kitaplar için "gökten indiği sanılan" şeklindeki aşağılayıcı ifadeyi kullanabilmiş, Kur'an-ı Kerîm hakkında "Arap oğlunun yaveleri" hezeyanında bulunabilmiş saygısız bir dinsiz imansızdı. 

Ancak, İstiklal Harbi yıllarında bu şekilde konuşmuyor, yağdanlıklarından Mazhar Müfit'in ifadesiyle müftü efendi gibi dua ediyordu. (İslamî terminolojide buna münafıklık deniliyor. Kemalistlere göre ise kurmay zekâsı ürünü bir taktik.. İstiklâl Savaşı öncesi yıllarda İttihatçılar, henüz mazrufunu açıkça ortaya koymadığı için onun hakkında sadece "sarhoş, ahlâksız, harîs [hırslı, ihtiraslı], sefih" sıfatlarını kullanıyorlardı. Bkz. Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 20, 158.) 

Evet, Atatürk Şeriatçı olmadığı için, Allahu Teala'nın vahyi olan Tevrat ve Kur'an'daki kısas emrine inanmaz.

Yani, birisini öldürmenin cezasının ölüm olmasını kabul etmez.

Ancak, kendisi İzmir Suikasti meselesinde öldürülmediği halde, yani ortada kısası gerektiren bir durum bulunmadığı halde, tam 14 (yazıyla ondört) kişiyi astırdı. 

Öldürttü.

Aslında 15 kişi asılacaktı, fakat içlerinden biri intihar etti: İttihat ve Terakki hükümetinin İaşe Nazırı (Bakanı) Kara Kemal Bey.

Asılanlardan ikisi, İsmail Canbulat ve Halis Turgut, 10 yıl hapse mahkum edilmişler, fakat karara itiraz etmişlerdi. 

Bunun üzerine, "Madem hapsi beğenmediniz, alın size yağlı ip" dediler.

Şeriat değil.. Atatürk hukuku bu!.

Gökten inmiş yasanın hükmü değil.. Atatürk'ün "doğrudan doğruya hayattan", kendi hayatından aldığı prensip.

*

Suikast girişimi gerçekti.

Yapacak olanlar da üç kişiydi: Lazistan milletvekili Ziya Hurşit, hırsızlıktan sabıkalı Laz İsmail, ve Gürcü Yusuf.

Bir ihbar sonucu yakalandılar. 

Ancak, bu girişim bahane edilerek, toplamda 131 (yazıyla yüzotuzbir) kişi sanık sandalyesine oturtuldu.

Dava, bir kumpasa dönüştürüldü.

İlk iş olarak, kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın tüm milletvekilleri tutuklanmış ve evlerinde arama yapılmıştı. (Bir kişi hariç, o da, Mustafa Kemal'in parti içindeki ajanı mıydı, bilmiyoruz, günahını almayalım.)

Böylece, iki tane Laz ile bir Gürcü bahane edilip, Halk Partisi'nin rakibi bir partide yer aldıkları için İstiklâl Harbi'nin önemli simaları tutuklanmış oluyordu: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Refet Paşa, Rüştü Paşa, Bekir Sami Bey.

*

Yargılamaların bir İzmir, bir de Ankara ayağı var.

İzmir'deki dava, 13 Temmuz 1926 tarihinde son buldu. 

Yargılanan 49 kişiden 15'i idama mahkum edildi.

Bunlardan bazılarının suçu, suikast girişiminden haberdar olup da resmî makamlara ihbar etmemekten (katılma veya destekleme değil) ibaretti.

"Haberim yoktu" demelerine itibar edilmedi. "Bu girişimi o da duymuştu" denilmesi, idam için yeterli görülüyordu. Tavşanın suyunun suyunun suyu kabilinden idam gerekçesi..

İşte bu, ilhamını Allahu Teala'nın kitaplarından değil de "doğrudan doğruya hayattan" alan Atatürk rejiminin hukuku!.. 

Allahu Teala'nın indirdiği Şeriat'inin "kısas" emri çerçevesinde böyle bir ceza vermek mümkün değil.

Bu, Şeriat'i, Allahu Teala'nın kısas emrini beğenmeyenlerin, Atatürk'ü put yapıp tapanların çağdaş hukuku..

*

Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, davanın Ankara ayağında yargılandı.

Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki (Oramiral) ve Ayan Meclisi üyesi Abhaz kökenli Mehmet Muzaffer Paşa'ydı.

Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) olarak vazife aldı.

Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. 

Ancak, bir İsmet ya da Fevzi değildi, Mustafa Kemal'e kayıtsız şartsız biat etmeyi kabul etmiyordu.

Başbakanlık rüşvetine rağmen bu tavrını sürdürdü, esnemedi. TBMM'deki Atatürk karşıtı İkinci Grup içinde yer aldı.

Daha sonra da Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin kurucuları arasında boy gösterdi.

İzmir Suikasti davasında yargılanmayı hak etmişti.

*

Dava sırasında tedavi için Viyana'da bulunuyordu.

Bu yüzden sorgulaması yapılamadı ve savunması alınamadı.

Fakat dert değildi, onu yargılayan İstiklâl Mahkemesi için "hukukta çare tüzenmez"di. Önce idam edip sonra davasını görüp yargıladıkları adamlar bile olmuştu.

Orbay'ınki basit işti.. Gıyabında on yıl kalebentliğe (sürgün ve hapis cezasına) mahkum edildi.

Bitti mi?.. Hayır!

Vatandaş olmaktan, insan olmaktan kaynaklanan haklarını da kullanamamalıydı.

Bu yüzden mahkeme, ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verdi.

Bitti mi?.. Yine hayır!

Mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi.

O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. 

Ne de olsa Selanikli Atatürk gelip memleketi uygarlıkla tanıştırmış, çağdaşlaştırmıştı.

*

Orbay, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na yurtdışından gönderdiği 12 Ekim 1926 tarihli mektubunda, suçlamaların iftira olduğunu belirtti. 

Bugünkü tabirle, kumpas olduğunu..

Ayrıca, milletvekili olması hasebiyle dokunulmazlığı kaldırılmadıkça kendisi hakkında yargılama yapılamayacağını, önce dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini belirtti.

Ancak, ona Selanikli Atatürk bir kere dokunmuştu. Yasaların ve TBMM'nin hükmü yoktu.

Daha kötüsü, İstiklâl Mahkemesi denilen bu hilkat garibesi ucubenin kararlarına itiraz edilemiyordu.

Temyiz yolu kapalıydı.

Daha önce davanın İzmir ayağında Orbay'ınkine benzer bir ceza alan İsmail Canbulat ile Halis Turgut, karara itiraz etmişler (yani Atatürk'ün yargıç rolü oynayan cellatlarına karşı "Kararı kabul etmiyoruz" diye konuşmuşlar, bunu içlerinden söylemek yerine yüksek sesle dile getirme gafletinde bulunmuşlar), bu yüzden de cezaları idama çevrilmişti.

Hiç yoktan ipe gitmişlerdi.

Şeriatçı olmayan, prensiplerini Allahu Teala'nın kitaplarından değil de kendi malum hayatından alan Atatürk'ün yağlı ipiyle tanışmışlardı. 

*

Rauf Orbay, yurda dönmedi. 

Dönseydi, karakteri gereği susmaz konuşur, ve İsmail Canbulat gibi idam edilirdi.

Sonraki yıllarda bir sürgün olarak diyar diyar dolaştı, İngiltere, Hindistan, Çin ve Mısır'da bulundu. 

1933'te çıkan af kanunundan yararlanmaya ise tenezzül etmedi. 

"Asla ve hiçbir suretle en ufak bir cürümle dahi suçlu olmadığım için, ilan edilen aftan katiller ve şakiler gibi faydalanmayı düşünmem mümkün değildir" dedi. 

Ancak eniştesinin 1935'te vefatı üzerine ailesinin ısrarıyla yurda döndü. 

Ve, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) aleyhine dava açtı. 

Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile (Selanikli artık hayatta olmadığı için) söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil edebildi.

Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..

*

Peki Rauf Orbay gibi 10 yıl hapse mahkum edilip de itiraz etme cüretinde bulunan ve böylece cezası idama çevrilen İsmail Canbulat'ın suçu neydi?

Geçmişte Atatürk'ün sinirlerine nasıl dokunmuştu ki Selanikli de "doğrudan doğruya hayat"tan, hayatından aldığı prensiplerle onun hayatına dokunmuştu?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."