Sevr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ

 





Türkiye’nin “istiklal harbi / kurtuluş savaşı / milli mücadele” hikâyesinin içyüzünü en güzel özletleyen cümle, İsmet’e ait.

Bu İsmet, herhangi bir İsmet değil.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı,  Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, “istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Sözü edilen müttefikler, Fransızlar ile İtalyanlar..

Bunlar, Selanikli’nin Osmanlı Devleti’ne karşı verdiği “istiklal mücadelesi”ne sadece mecburiyet icabı zoraki ya da kerhen destek vermiş değiller, gönüllü destek de verdiler.

Mehmet Hasan Bulut, bu bağlamda şunları söylüyor:

“… İtalyanlar da Anadolu’daki Milliyetçi Harekete en başından beri destek oluyorlardı. Mart 1920’de İstanbul işgal edildiği zaman îttihâtçıların ileri gelenlerinden bir kısmını gizlice Antalya’ya kaçırmışlardı. Ayrıca İttihâd ve Terakki mensuplarının çoğu İtalyan locasına bağlı olduğundan, İstanbul’da kurdukları teşkilât İtalya tarafından destekleniyordu. Yani İtalya Maşrık-ı Âzâm, 1908 İhtilâlinden sonra yeni bir ihtilâl için birkez daha kolları sıvamıştı. Teşkilâtın siyâsî kısmından Teşkilât-ı Mahsusa mensubu Yüzbaşı Edip Bey, Mustafa Kemal’in Roma temsilcisi olmuştu. İtalya’da savaş malzemesi satın alıyor ve gemiyle Anadohrya gönderiyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden evvel İstanbul’da görüştüğü İtalyan Yüksek Komiseri mason Kont Sforza ile birlikte çalışan Macedonia Risorta’nın üstâdı Carasso da mâlî olarak ona yardımcı oluyordu.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 389-90.)

İtalyanlar daha fazlasını da yapıyorlardı, yaptılar. Herşeyden önce, “kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım ediyorlardı” (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 11. b., Ankara: Maki Basın Yayın, 2006, s. 40.)

Ayrıca, Ankara’ya herşeyi ucuza sattılar.

Mevlüt Çelebi, "Milli Mücadele Döneminde Ankara-italya ilişkileri, 1920-1923" adlı doktora tezinin (İzmir- Dokuz Eylül üniv. Atatürk ilk. ve ink. Tar. Ens. 1994) özeti mahiyetindeki “Millî Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri” başlıklı makalesinde (BelletenCilt 62, Sayı 233, Nisan 1998, s. 157-206) şunları söylüyor:

M. Kemal Paşa ve TBMM'nin İtalya ile ilişkilerin dostça bir çizgi izlenmesini istedikleri dönemde, hemen her konuşmasında, "yaşayabilir ve bağımsız bir Türkiye"den söz eden İstanbul eski yüksek komiseri Kont Carlo Sforza'nın İtalya Dışişleri Bakanı olması iki taraf için de şans olmuştur. … M. Kemal Paşa iki ülke arasındaki dostane ilişkilere verdiği önemi Sforza'ya yazdığı 8 Eylül 1920 tarihli mektupta belirtmiştir. …

“… Anadolu'daki İtalyan istihbarat subayı Albay Vitelli 1920 Nisanında hükümetine Anadolu'daki durum hakkında gönderdiği raporunda, "Türkiye'de önem verilecek tek kişinin, M.Kemal olduğuna" dikkat çekti. İtalyan Hükümeti, … Anadolu'daki davranışlarıyla M. Kemal hareketine zorluk çıkarmamışlar, işgalleri altındaki Antalya ve Kuşadası limanlarını. … kullanmalarına göz yummuşlardır.

“İtalyanlar, 28 Mart I919'da İşgal ettikleri Antalya'yı boşlatmaya, Sforza'nın Dışişleri Bakanlığı döneminde karar vermişlerdir. … İtalyanlar, … beklemeden Kuşadası ve Söke'de inşaatlarında çalıştırdıkları İşçilerin işlerine son vererek 17 Nisan 1921'den itibaren Milas ve çevresindeki birliklerini Güllük’e çekmeye başladılar.

“Marmaris'te bulunan 14 İtalyan askerinin geri çekilmesinden sonra 31 Mayıs'ta Antalya mutasarrıfı Fahreddin Bey'i ziyaret eden İtalya komutan, 'askerlerini geri çekme emri aldığını ve hazırlıklara başladıklarını' iletmiştir. Bundan sonra, İtalyanlar ellerindeki askeri malzemelerle birlikte karyola, levazım, benzin gibi maddeleri satışa çıkarırken, …. İtalyan subayları şerefine 2 Temmuz akşamı verilen çay ziyafetinden sonra 5 Temmuz 1921 salı günü Antalya tahliye edilmiştir, …

“Mütarekeden sonra İtalyanların yumuşak politikaları, savaş malzemelerinin bu ülkeden temin edilmesini gündeme getirmiştir. … İtalyanlar da ellerindeki fazla malzemenin Anadolu hareketine verilerek değerlendirilmesi konusunda gayr-i resmi girişimlerle Milliyetçilere cesaret vermişlerdir. …

“… İtalyan subayları el altından makinalı tüfek, silah ve cephaneyi ucuz fiyatla satmışlardı. …

“Ankara Hükümeti İtalya'dan yalnızca silah, cephane mühimmat satın almamıştır. Ordunun aslî nusuru olan askerlerin elbise, çadır, askerin ihtiyacını karşılamak için alınan malzemenin dökümü şöyledir: …”

(https://belleten.gov.tr/tam-metin/2451/tur)

*

Sevr, farklı ülke temsilcileri tarafından tam da Selanikli için uygun zaman geldiğinde imzalanmıştı: 10 Ağustos 192O'de.

Selanikli TBMM’sini açıp bir Ankara Hükümeti kurduktan üçbuçuk ay sonra.

Ayrıca, Selanikli’yi “vatanı savunan kahraman Hasan” olarak gösterebilmek için İngilizler, daha önce Yunan’ı durdurmak için (General Milne’nin adından hareketle) ilan ettikleri Milne Hattı sınırlamasına da Haziran 1920’de, TBMM’nin açılışından iki ay sonra ve Sevr’in imzalanmasından birbuçuk ay önce son vermişler, Yunan’a, “Tamam, artık Anadolu içlerine doğru yürüyebilirsiniz, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve ot yolma çilesine son” demişlerdi.

Maksat, göstermelik mevzi çatışmalarla Selanikli’yi vatanı savunmak için savaşmış göstermek, sonra da araya girip Selanikli ile Yunan’ı barıştırıp işi tatlıya bağlamaktı.

Nasıl Ankara’da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’in adamı idiyse, Yunanistan Başbakanı Venizelos da aynı şekilde onların adamıydı.

Ancak, sene sonuna doğru işler tersine gidecek, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya yanlısı olduğu için İngiliz donanması tarafından Atina’nin bombalanması ile tehdit edilen ve tahtından oğlu lehine feragat etmek zorunda kalan Kral Konstantin tekrar tahta çıkacak, Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybedecekti.

Ve Kral Konstantin, “İzmir’e çıkıp bunca masraf yapmışken Anadolu’da gidebileceğimiz yere kadar gidelim” diyecekti.

İngilizler hemen devreye girip adamları Selanikli’yi kurtarmaya çalışacaklar, fakat başarılı olamayacaklardı:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Ve arkasından, Sakarya Savaşı’ndan önce yaşanan, ve Selanikli’nin (tıpkı Filistin’de olduğu gibi firar ederek) Ankara’yı boşaltıp Yunan’a bırakma ve Kayseri’ye çekilme kararı almasına neden olan Kütahya-Eskişehir bozgunu yaşanacaktı.

*

Biz Sevr’e dönelim.. Bulut, Sevr hakkında şunları söylüyor:

1920 Ağustos ayında, yine Britanya’nın İstanbul Hükümetine baskısı üzerine, şartları San Remo’da tespit edilen Sevr Anlaşması parafe edildi. Sevr’e giden heyette Damad Ferid’in dışında, Aubrey’in diğer dostu Filozof Rıza Tevfik de vardı. İkisi de İngilizlerin Milliyetçilere düşman olduğunu düşünüyor ve bir an evvel sulh gelsin istiyorlardı.” (Bulut, s. 391.)

Evet, ikisi de, İngilizler’in, (Selanikli münafığa aldanmış bulunan) milliyetçilere düşman olduklarını düşünüyorlardı.

Yanılıyorlardı.

Milliyetçiler, Selanikli takiyyeciye aldandıkları için aslında (ana hatlarını İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un hazırlamış olduğu) İngiliz projesine ücretsiz/meccani hizmet eden zavallılardı. (Selanikli gibi münafık olanlar hariç, onlar İngiliz’e gönüllü hizmet ettiler.)

Böylece İngilizler, hem Selanikli münafığın peşine takılanları, hem de Sdrazam Damat Ferit gibileri aldatmaktaydılar.

İki taraf da aldanıyordu. Kendilerini milliyetçi zanneden şaşkın Kemalistler de, Damak Ferit gibi padişahçılar da İngilizler’i “Selanikli’ye düşman” zannediyorlardı.

Meselenin farkında olan sadece Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi birkaç kişiydi.

Sadrazam Damat Ferit, İngiliz politikalarındaki bilinçli karışıklıktan dolayı kafası karışmış haldeydi:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Sevr Antlaşması aslında bir oyalamacaydı.

Spordaki “tavşan atlet” hilesinin uluslararası siyasetteki benzeri bir “tavşan antlaşma”ydı.

Maksat, Anadolu’da kurulmakta olan Kemalist (ve dolayısıyla Curzonist, İngilizist) devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından bir “zafer” olarak algılanmasını sağlamaktı.

Osmanlı tebasının sıtmaya razı olup öpüp başına koyması için ortaya sürülen ölüm seçeneğiydi.

Evet, Selanikli münafık Sevr’e minnettardı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırıyor ve kendisinin yapacağı ihanet antlaşmasının ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı gibi gösterilebilmesinin önünü açıyordu:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. … Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

Dönemin İtalya Dışişleri Bakanı Sforza'nın, "Tüm barış anlaşmaları içinde en mantıksızı" olarak nitelendirdiği Serv Barış Anlaşması, gerçekte Yunanistan dışındaki hiçbir devletin üst makamları tarafından “tasdik” edilmedi:

Anlaşmanın şartları Türkler için çok ağırdı, fakat Mezopotamya’dan dışlanan ve Türk Petrol Şirketine ortak edilmeyen Amerika’nın baskısı üzerine bu anlaşmayı, Yunanistan Parlamentosu dışında, taraf olan hiçbir devlet tasdik etmedi. Ayrıca Amerikan Senatosu, Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan devleti kurulması kararını da reddetti. Lord Curzon’un tabiriyle, ‘Petrol, Ermeni kanından daha ağır geldi’. Bu sayede Kâzım Karabekir Ermenilere karşı tekrar bir Doğu Cephesi harekâtı başlattı. …

“… Görünen o ki Sevr Anlaşmasını, hazırlayanlar da dâhil, İngiltere Hükümeti ve Yunanistan dışında kimse ciddiye almıyordu. Sevr, İstanbul Hükûmeti’ni halkın gözünden düşürmek ve Anadolu’da Mustafa Kemal’in elini gücendirmekten başka bir işe yaramamıştı.”

(Bulut, s. 381-2)

Zaten Sevr tiyatrosu bunun için oynanmıştı.

Bir “tavşan antlaşma”ydı.


İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...