diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okuyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

TBMM’de hemen herkes, saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.

Ancak, bu ortak kararı başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını sağlamaya çalışır.

Fakat milletvekilleri bu katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.

Selanikli buna çok sinirlenir.

*

Milletvekilleri, Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış bir manevra olarak yorumlar.

Onlara göre, Selanikli “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim” diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.

Gelecekteki mevhum, muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.

Millete “hayal” satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.

Nitekim Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorIardı:

“Makam-ı riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen) acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.

“İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”

Milletvekillerinin Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal, çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.

Yüz (rakamla 100) gün önce.

Evet, Selanikli, dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..

Birincisi, zafere erişmiş olmaktan dolayı..

İkincisi, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..

Yani aklında saltanat, diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi kazanıp köşesine çekilecek..

Öyle mi peki?

Hayır!

Yine yalan söylüyor, milleti aldatıyor..

*

Sanki Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı getireceğim” dememiş.

(Bazı insanlar vardır, iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım, yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar, Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan, tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O, profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz verip dua eden bir profesyonel yalancı..)

Adam öyle böyle değil, büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil, yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir).. 

Onun için "deccal" nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal" olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük, basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız" demiş olur muyuz? 

(Küçük harfle yazılan deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve Trakya’da hakim kılabildi.)

*

Sahteliğe bakın, milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yokturmuş.

Bunu diyen adam, ilerde “gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..

Maddeye, maddiyata, maddi makamata önem vermiyormuş..

“Zaferden sonra” bütün bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,  fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz diyecektir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir kalmaya niyeti yok..

Fakirliğin sebebi olarak da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!

Bu hedef doğrultusunda “baş namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.

Peki, memleketi zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?

Hayır!..

Milletin önemli bir kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka taifesiyle sınırlı kaldı.

*

Doğal olarak, kendisi zenginleşti.

Bunda, Hilafet'in kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği altınların büyük katkısı var.

Okuyalım:

"30 Ocak 1920 tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş, bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500 Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş, diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.

"Bu çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü, 26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş, ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."

(Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Burada sözü edilen lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.

O dönemde 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Söz konusu meblağ, bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık geliyor.

Selanikli, Hilafet için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi. Sermaye yaptı.

Söz konusu paranın 250 bin lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:

“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri, parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti.. 

Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.

Zenginleşme konusunda bir deha idi.

Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:

“Atatürk’ün vefatından sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03 lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir. Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Ayrıca birtakım gayrimenkuller de var:

“Hilmi Uran’ın verdiği bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller, küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.

"Afet İnan’ın belirttiği gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da, Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan 1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de, Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)

Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..

Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.

*

Karabekir’in (Uğur Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek açıklamalar yapmak gerekiyor.

TBMM’nin 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?

Selanikli’nin “üç ay süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5 Ağustos 1921.

Sonra süre üç defa uzatıldı.

20 Temmuz 1922’de ise, dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.

Fakat bu defa Selanikli, üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.

Öyle de oldu.

Selanikli, süre uzatımı için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.

Artık “ebedî şef” olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.

Fakat, klasik “gizli gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun” formülü ile gerçekleştirdi.

TBMM’de yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyleydi:

“Meclis-i Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi DergisiCilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

*

Görüldüğü gibi, “makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.

Yine, herhangi bir makam ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.

Adamı, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu edecekmiş.

Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir mi?!

Selanikli’nin kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!

Adam, tıpkı bir müftü gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!

Böyle sine-i millete dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo cumhuriyeti haline getirebilir mi?!

Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü kaldırmayı düşünebilir mi?!

Selanikli, müftü efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla meşbu bir fazilet deryasıdır.

Demek ki, Selanikli’nin zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..

Serapa takiyye, hile, yalan dolan.. 

(FETÖ'nün, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır.. Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik" düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi, buna herkes kendisi karar versin.)

“Hür fikrimiz, hür vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.

Aciz olduğu doğru..

Kendisini aciz olarak nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama” noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.





DEDESİNİN MEZARINA TÜKÜREN BATILILAŞMIŞ UYGAR VE ÇAĞDAŞ TORUNLAR

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 6

 

O aşamada, birbirlerine bu kadar güvenen, birbirlerine bu kadar saygı dolu olan iki asker arasındaki görüş ayrılığı ne gibi çatışmalara dayanmaktaydı?”

Uğur Mumcu, Karabekir ile Selanikli Mustafa Atatürk hakkında bu soruyu yöneltiyor (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 45).

Yanlış bir soru.

Karabekir Selanikli’ye saygı duyuyor ve güveniyordu, fakat Selanikli Karabekir’e güvenmiyordu, sadece aldatıyor ve kullanıyordu.

Selanikli, daha İstanbul’dayken İngilizler’den söz almıştı ve esas itibariyle onlara güveniyordu.

Bu yüzden, Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e büyük bir özgüvenle “Zamanı gelince cumhuriyet ilan edilecek, saltanat kaldırılacaktır” diyebilmiştir.

Fakat, bir süre sonra Karabekir kendisine gerçek niyetinin ne olduğunu, saltanatı kaldırıp cumhuriyet mi ilan etmek istediğini sorduğunda ona tam aksi yönde maval okumuştur.

Uğur Mumcu bunu şöyle ifade ediyor (s. 47):

Mustafa Kemal, Karabekir'in “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyetleri” konusundaki şifresine verdiği yanıtlarda şu güvenceleri verir:

“Bu kanunda mana-i cumhuriyet ifade eden bir şey mevcut değildir.”

Türkiye'nin başında halife-i İslam olacak (olan) bir hükümdar, sultan bulunacaktır.”

Ancak Selanikli, başarılı olacağından, hempalarına açıkladığı “gizli gündem”ini hayata geçireceğinden emin.

Arkasında hem İngilizler, hem de her yalanına inanmaya hazır saf bir millet var.

Nasıl olsa İngilizler, cumhuriyet ilan ederek Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldıracak Anadolu merkezli bir “vatan kurtarma” harekatının “başarılı” olması konusunda kesin “kararlı”lar.

Hatta, müttefiklerini buna mecbur edecek kadar..

Bu gerçeği İkinci Adam İsmet İnönü, Cumhuriyet’in 50’nci yılı münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde son derece özlü ve veciz bir biçimde ifade edecektir:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü’nün 50 yıl önce açıkladığı bu gerçeği mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 100’üncü yıl vesilesiyle aynı açıklıkla ifade etmemesi, hem Cumhuriyet’in gerçek banisi İngilizler’e, hem partner Selanikli’ye, hem de İsmet İnönü’ye yapılmış bir kadirbilmezlik kabul edilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Mumcu, yukarıya aldığımız sorusunun akabinde şunları söylüyor:

Karabekir, anılarında bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Aramızda büyük görüş farkı vardı. O İtilaf devletlerinin [İngiltere, İtalya ve Fransa] büyük kuvvetleri karşısında milli kuvvetlerimizle karşı duramayacağımızdan [dolayı,] bir dış siyasete dayanarak kendi diktatörlüğü altında kuracağı bir Cumhuriyet'le [o devletlerle] uyuşmak cihetine gidiyordu. [Ben ise ona,] Herhangi bir [cumhuriyetçi] inkılabın milli ve askeri birliğimizi sarsarak mukavemet (direniş) kudretimizi mahv edeceğini, [düşman tarafından] büyük kuvvetlerin gelmesi ihtimali[nin] çok zayıf olduğunu, [düşmanın] Mütareke (Mondros Ateşkesi) mucibince diye silahlarımızı ve teşkilatımızı azaltma gayreti gösterdiğini, ve esasen ona vatan müdafaası için, büyük kuvvetler gelse dahi, ikmal-i namus mecburiyetinde olduğumuzu ve milletin de bu azimli kararı kabul edeceğini daha İstanbul'dayken kendisine [onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmek için] söylemiştim.” (Mumcu, s. 45.)

Buradan anlaşılıyor ki, 1921 senesi başında Karabekir ile Selanikli, bundan sonrası için nasıl bir yol izleneceği konusunda eteklerindeki taşları dökmeye, açık konuşmaya başlamışlar.

Selanikli şunu diyor: “Bizim İtilaf devletleri ile savaşmaya gücümüz yetmez.. Onlar da, cumhuriyet ilan edip Osmanlı’yı tarihe gömmemiz şartıyla bizimle anlaşmaya razılar. Dolayısıyla cumhuriyet ilan edeceğiz. Uyuşacağız.”

Karabekir ise şunu diyor: “Düşmanlar da yoruldu, gelemezler. Varsayalım ki geldiler, savaşırız. Düşman istedi diye cumhuriyet ilan etmek, namussuzluktur.”

*

Bu görüş ayrılığında kazanan taraf, Selanikli oldu.

Görünen o ki, İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile samimiyeti koyulaştırıp gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan Selanikli, daha Samsun’a hereket etmeden önce İngilizler’le bu konuda anlaşmış.

O cumhuriyet ilan edecek, cumhurbaşkanlığı emeline nail olacak, buna karşılık İngilizler de Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş olmanın bahtiyarlığı içinde Selanikli ile Lozan’da antlaşma masasına oturacaklardı.

Kavgasız gürültüsüz biçimde..

Gerçekten de, Selanikli’nin cumhuriyet hedefine doğru emin adımlarla yürüdüğünü gören İtalyanlar Antalya ve civarını kendiliklerinden bırakıp gitmişlerdi.

Fransızlar da 20 Ekim 1921 tarihinde, Lozan Antlaşması henüz ortada yokken TBMM Hükümeti ile Ankara Antlaşması’nı imzalayıp “Tamam, Ankara’yla bir sorunumuz yok, TBMM Hükümeti’ni ‘tanıyor’, Osmanlı Devleti’ni ise yok sayıyoruz” diyerek Selanikli’yi sevince garketmişlerdi.

Karşılığında ise, Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i vs. aldılar.

Nasıl yorumlamalı, Selanikli, Fransa’nın kendisini “tanıması” karşılığında vatanı satmış diyebilir miyiz?.

Selanikli Fransızlar’a “Hattı (sınırı) müdafaa yoktur, sathı (yüzeyi, alanı) müdafaa vardır” niye dememişti?

Niye “Vatanın bir karış parçası bile kan dökülmeden terk olunamaz. Terk eden haindir, alçaktır” filan diye nutuk atmamıştı?

*

Böyle nutuk atmak yerine, Halep’i ve civarını Fransızlar’a bırakan anlaşmaya imza atmıştı.

“Ne güzel, Fransızlar beni tanıdı” diyerek bayram etmişti.

Halbuki o sırada Osmanlı zaten “tanınan” bir devletti.

Selanikli sadece vatan toprağını değil, Osmanlı’yı da satmış diyebilir miydik, diyemez miydik?

Bu sorular cevap bekliyor.

Vahdettin vatanı sattı” deyip işin içinden sıyrılmak kolay.. Vahdettin vatanı satmıştı da karşılığında ne almıştı?

Adam giderken Topkapı Sarayı’ndaki paha biçilmez mücevheratı yanında götürseydi, “Evet, bu adam tüccar, dara düştüğünde birşeyleri satabilir” diyebilirdik.

Yaban ellerde hayatını borçlanarak sürdüren, ölünce de bu borçlarından dolayı tabutuna haciz gelen adam neyi nasıl satmış olabilir?

Bir tarafta böyle ölen adam, diğer tarafta bir “tanınma” için Suriye’nin (Misak-ı Milli’ye dahil) kuzeyini Fransızlar’a bırakan Selanikli..

“Mevzubahis olan vatansa tanınma teferruattır” niye dememiş de “Mevzubahis olan benim tanınmamsa, vatan toprağı teferruattır” modunda hareket etmiş?

Niye?

(Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Zekâ bakımından ileri derecede sorunlu oldukları görülen bazı angutların şöyle konuştuğuna şahit olunuyor: “Atatürk olmasaydı babanı bilmezdin.” Peki, Batı Trakya Yunanistan’a bırakıldı, oradaki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Bulgaristan’daki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Diğer Balkan ülkelerinde kalan Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Aslında bu laflar karşısında Balkan göçmenlerinin “Bize resmen piç denildi, gâvur piçi” diyerek harekete geçmeleri, kıyamet koparmaları gerekiyor, fakat onlardan ne bir inilti, ne bir fısıltı, ne bir vızıltı, ne de bir mırıltı geliyor.. Onların şeref ve haysiyetini, analarının ninelerinin namusunu savunmak da bize düşüyor.)

*

Evet, İtalyanlar’la ve Fransızlar’la olan muamele böyle..

İngilizler’e gelince..

Onlar, cumhuriyetin ilan edileceği, hilafetin “siyasal bir güç” olmaktan çıkıp sivil bir içi boş etikete dönüşeceği, saltanatın kaldırılıp Osmanlı Devleti’nin tabutunun üstüne toprak döküleceği, altı asırlık çınar için hazin bir cenaze töreni düzenleneceği güne kadar bekleyeceklerdi.

Ancak, bu hazin cenaze töreni, İngilizler açısından bir bayrama karşılık geliyordu.

Bir de, cumhurbaşkanı titri altında padişahlık (daha doğrusu diktatörlük) yetkilerine sahip olan Selanikli ile dalkavukları açısından bu, bir bayramdı.

Millet içinse bu, gözyaşı dökülmesi gereken kara bir gündü.

Çünkü, elden giden sadece Osmanlı saltanatı değildi, Osmanlı Devleti’ydi.

Koskoca bir tarihî mirastı..

Altı asırlık bir çınardı.

O devletin, tabiri caizse altı koca yüzyılın muhassalası olan bir “marka değeri” söz konusuydu.

O değeri tekrar oluşturabilmek kolay mıdır?

Böyle bir çınarı balta vurup devirmek basit iş, fakat tekrar bir benzerini meydana getirmek imkânsız.

*

Koskoca Osmanlı Devleti’nin üstüne bir çarpı çekiyorsunuz ve dünya siyaset arenasına Afrika’da kurulmuş yeni bir muz cumhuriyeti gibi adım atıyorsunuz.. “Marka değeriniz” aynı..

Bu, yapılacak birşey midir? Hangi “vizyon”a sığar bu?

Mesela Beşiktaş Kulübü’nde yönetim değişse ve bunlar “Biz sporda devrim yapacağız, çağdaşlaşacağız, Batılılaşacağız; beşikmiş de, taşmış da, ne bu!” diyerek kulübü fesh edip diyelim ki daha havalı olsun diye Anıttaş, Altıntaş ya da Elmastaş gibi bir adla yeni bir kulüp kursalar, bu işgüzâr sivri zekâlılık nasıl karşılanır?

Evet, “meşrutiyet” idaresi çerçevesinde (isteniyorsa) padişahın yetkileri iyiden iyiye kırpılıp budanabilir, padişah dışındaki hanedan üyelerinin ayrıcalıklarına son verilebilir, ayrıca TBMM çok güçlü hale getirilerek bir cumhuriyetten beklenen faydalar elde edilebilir, buna karşılık Osmanlı Devleti gibi bir çınarın yaşaması sağlanabilirdi.

Bu yapılmadı.

Çünkü İngilizler, Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istiyorlardı.

İngiltere kralı saltanat sürmeye devam etmeli, fakat bilge lider, efsane öncü Osman Gazi’nin ahfadı tahttan indirilmeli, hatta vatanından kovulmalıydı.

Böylece Haçlı Batı, Bizans’ı yerle bir eden, yüzyıllarca başlarına dert olan Osman’ın soyundan intikam almalıydı.

Buna karar verdiler, ve “görev” için (sarı saç mavi göz gibi meziyetleri bulunan) en uygun adamı seçip Anadolu’ya gönderdiler.

Lozan’da TBMM’yi ve Ankara Hükümeti’ni temsil etmiş olan İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütün Atatürk ilke ve inkılapları ders kitaplarının en başına yazılmalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

Başarı, İngiliz’in başarısı.

Müttefiklerden önce Selanikli’yi ikna ettikleri, onu başarılı olacağına inandırdıkları kesin.

*

İngilizler’le olan gizli anlaşmasının bir sonucu olarak cumhuriyet ilan eden Selanikli, ülkede “İngiliz iradesi”ni hakim kılmış olduğu halde, bunu “millî irade” ya da “millet hakimiyeti/egemenliği” etiketi altında pazarlayabilmiştir.

Cumhursuz cumhuriyet.. Milletsiz millet hakimiyeti..

Susuz nehir ya da göl gibi birşey.

Aslı astarı olmayan içi boş bir adlandırma.. Ayet-i kerimede işaret olunduğu gibi:

“O'nu (Allah’ı) bırakıp da tapmakta olduklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım (gerçekliği bulunmayan) isimlerden başka bir şey değildir! …” (Yusuf, 12/40)

Selanikli’nin ilan ettiği cumhuriyet de böyleydi.. İçi boş bir isimdi.

Cumhuriyet, cumhurun (halkın, milletin) değil, İngilizler’in (düşmanın) talebiydi.

Ve Selanikli cumhuriyeti (yani kendisinin cumhurbaşkanlığı etiketli diktatörlüğünü), milletin temsilcilerinin (milletvekillerinin) arzusu gereği değil, onların iradelerini yok sayarak ilan etti.

Milletvekilleri (ve onların şahsında millet) ya Selanikli’nin dayatmasına onay vereceklerdi, ya da kafaları kesilecekti.

Öyle diyordu:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

Evet, mesele, aslında, Meclis’te millet iradesinin “fikri hür, vicdanı hür” bir şekilde tecelli etmesi, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete bırakılması değildi.

Mesele, “kuvvetle, kudretle ve zorla” (ve ayrıca yalan dolan ve takiyye ile) emrivaki (oldubitti) kabilinden müzakeresiz (görüşmesiz) ele geçirilmiş bulunan “hakimiyet”in, “behemahal” kabul ettirilmesi idi.

Milletvekilleri, yani milletin vekilleri, millet iradesi denilen ne olduğu belirsiz heyulayı ya Selanikli’nin istediği şekilde tecelli ettirecekler, ya da ihtimal ki kafalarını kaybedeceklerdi.

Selanikli, ne zaman “Padişah ve Halife”ye bağlılık yemini edeceğini ve ne zaman kafa kesme vezninde nutuk atacağını çok iyi biliyordu.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...