hadis usulü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hadis usulü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK?

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 22

 

Bir önceki yazıda, Doç. İlyas Canikli'nin şu sözlerini aktarmıştık:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Onu "bu kanaate (yani "söz konusu rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu ihtimal dahilinde görmeme" kanaatine) sevk eden" abrakadabra ve hokuspokus kabilinden iki "etken"sel üfürüğü önceki yazıda konu edinmiştik.

Üçüncü etken şu: "On iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması".

Anormal süper zekânın bu “Tevrat ilişkisi” hakkında yazdıkları şundan ibaret:

Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği “Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” rivayeti yer almaktadır. (s. 183)

Hepsi bu.. 

Ve bundan,  "söz konusu rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu ihtimal dahilinde görmeme" sonucu çıkıyormuş.

*

Biz, arada böyle bir sonuca varmayı gerektiren mantıksal bir bağ kuramıyoruz, fakat bu bizim kusurumuz.. Nitekim Con Ahmet'in devr-i daim makinası ile 28 Şubatçı Kemalist generallerin yakıtsız enerji üreten "erke dönergeci"nin çalışma düzeneğine de bugüne kadar akıl erdirmeyi başarabilmiş değiliz.

Aradaki mantıkî bağ Einstein'ın izafiyet teorisinden daha karmaşık birşey olmalı ki Canikli bizim gibi sıradan insanların anlayamayacağı böyle bir bahse girmeme lütfunda bulunuyor..

Yoksa hafazanallah anlayalım diye beynimizi zorlarken belki de "kafayı yerdik", kim bilir..

Adam düşünceli ve merhametli, okurlarına acıyor.. Bizim yerimize de düşünmüş ve (kader meselesi gibi) esrarına bizim akıl erdiremeyeceğimiz bir gerçeği yalın bir biçimde ifade etmiş..

*

Evet bu şahıs "Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği 'Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...' rivayeti yer almaktadır" diyor.

"Serc el Yermûkî’nin rivayet ettiği ... rivayeti" derken yalan söylüyor. 

Çünkü, kurduğu cümleden, sanki Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği (Hz. Peygamber s.a.s.'e ait) bir hadîsten söz ediliyormuş gibi bir anlam çıkıyor.

Oysa, Serc el-Yermûkî herhangi bir rivayette bulunuyor değil, birileri ondan rivayette bulunmuşlar. (Bakınız: Nuaym, b. Hammad el-Mervezî, Kitabu'l-Fiten, C. 1, Kahire: Mektebetu't-Tevhîd, 1412/1991, s. 96.)

Yani söz, Serc el-Yermûkî'ye ait.. Hadîs-i şerîf değil.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'le bir ilgisi yok.

Dört ayrı sahabînin Rasulullah s.a.s.'den rivayet ettiği hadîs için "Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz" diyen adamın yaptığına bakınız: İmam Buharî ile İmam Müslim'in bile sahih hükmünü verip Hz. Peygamber s.a.s.'den rivayet ettikleri hadîsi kabul etmiyor, fakat Serc adlı birinin sözünü hadîs zannetmemiz için hilekâr çenebazlıklar yapıyor.

İşin içine Tevrat girince, (muhtemelen yahudi Goldziher çıfıtının hatırına) senet tenkidi şişesini taşa çalıyor, metin tenkidi kâsesini de balyozla yamyassı ediyor.

Serc diye biri gerçekten böyle birşey söylemiş midir, ravîler kimlerdir, bunlar (Serc’in kendisi de dahil olmak üzere) güvenilir adamlar mıdır; beyzademiz bu bahislere nedense hiç girmiyor.

Evet, "Serc el-Yermukî şöyle dedi" şeklinde aktarılan bir sözü, hadîs zannedilecek şekilde naklediyor, sonra da bundan hareketle "On iki halife konulu hadîsin Hz. Peygamber'e ait olması ihtimal dahilinde görülemez" hükmünü veriyor.

Gerekçesi sağlam mı sağlam.. Muazzam.

Serc diye birinin böyle konuşmuş olması ihtimal dahilinde, hatta senet ve metin tenkidi ile uğraşmamızı gerektirmeyecek şekilde kesin, ve de madem ki Serc hazretleri böyle konuşmuş, o halde Hz. Peygamber s.a.s. 12 halifeden söz etmiş olamaz.

Muhteşem bir mantığın müthiş keşfi.. 

*

Bu zekâ küpü, yukarıda aktardığımız ifadesinde geçen "rivayeti" kelimesinden sonra bir dipnotla şu açıklamayı yapıyor:

Kitab-ı Mukaddes, Tesniye bölümünde; “Ve bu söz bana iyi göründü, ve her sıpt için bir adam olarak sizden on iki adam aldım” s. 177; ayrıca Krallar, Bab.4, s. 340’da, ‘Ve İsrailin başında Süleyman’ın on iki kâhyası vardı...’ ibareleri yer almaktadır. (s. 183, dn. 63)

Böylece Serc'in sözüne açıklık getirmiş oluyor.. "Sadece Serc değil ben de buldum" diyerekten.. 

Böylece devreleri tümden yakmış olduğunun, gemi azıya alıp işi tam anlamıyla akademik hokkabazlık ve gözbağcılık haline getirdiğinin farkında değil. 

İmdi, bu 12 sıbt konusu Kur'an'da da geçiyor.. Bilindiği gibi Hz. Yakub'un (İsrail) 12 oğlu vardı. Bu 12 oğulun her birinden bir sıbt (torun) topluluğu (boy, kabile) meydana geldi. 

Kur'an'da bu 12 rakamı zaten varken niye Tevrat'a gidiyorsun?.. 

*

Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” şeklindeki ifadenin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olamayacağı açık, çünkü Rasulullah s.a.s. ümmî idi, Tevrat'ı alıp incelemesi, onda birşeyleri bulmaya çalışması söz konusu değildi.

Kaldı ki, Serc'in sözünün tamamına bakıldığında, meselenin 12 Halife hadîsi ile ilişkisiz olduğu ortaya çıkıyor, çünkü "Onlardan (o on iki kişiden) biri peygamberleridir" (Ehadühüm nebiyyühüm) ifadesi geçiyor. (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96.)

Dolayısıyla 12 değil 11 halifeden söz etmek gerekiyor.

Fakat mesele bundan ibaret de değil.. Serc'in sözünde gerçekte "melik" kelimesi yer almıyor, bu da Canikli'nin uydurmalarından (ya da peydahlamış olduğu akademik yumurtalarından) biri..

*

Evet Serc, gerçekte “melik” kelimesini kullanmıyor. Kullandığı kelime "ribbiyyûn"..

Serc’in sözünün tamamı şöyle (eksik gedik Arapçamla doğru anladıysam):

Tevrat’ta şunu buluyorum. Bu ümmette on iki ribbiyyûn (rabbanîler) vardır, onlardan biri peygamberleridir. Adetleri tamamlandığında (on ikiye ulaştığında, on ikincisi de yaşayıp öldüğünde) azgınlık yaparlar (tuğyana kapılırlar) ve haddi aşarlar (bağy başgösterir), aralarında kötülük ortaya çıkar.”

Peki ribbiyyûn ne demek?

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Rabbâniyyûn" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Rabbi ve rabbânî kelimeleriyle bağlantılı biçimde Kur’an’da bir yerde geçen ribbiyyûn ise (Âl-i İmrân 3/146) “rabbe kulluk eden” mânasındaki ribbi kelimesinin çoğulu olup öğretici ve yönetici durumundaki rabbâniyyûna tâbi olan halkı ifade eder (Tâcü’l-ʿarûs, “rbb” md.; Taberî, III, 117-119; Âlûsî, III, 129). Bir yoruma göre rabbânî “terbiye eden” mânasındaki “rabbe”ye, ribbi ise “cemaat” karşılığındaki “ribbe”ye nisbet edilmektedir (Elmalılı Muhammed Hamdi, II, 440).

*

Bu şahıs  sözde 12 Halife hadîsine ait bütün rivayetleri toplayıp senet ve metin tenkidine tabi tutmuş.. İlgili rivayetleri/varyantları şema ile de göstermiş  (s. 175). 

Ancak, şemada gösterdiği kaynaklar arasında Nuaym bin Hammad'ın Fiten'i yer almıyor.

Normal olarak "Demek ki söz konusu hadîs Fiten'de geçmiyor" diye düşünebilirsiniz.

Ben de öyle düşünmüştüm, gelin görün ki kazın ayağı öyle değil. Tezde şu satırlar yer alıyor:

On iki halife rivayeti ... Nuaym (ö. 228/843)’ın Fiten’inde Abdullah b. Ömer’in naklettiği rivayette ise, “Biz Hz. Peygamberin yanında bulunan Kureyş’ten bir topluluktuk. Hepimiz de Benî Ka’b’dan idik. Hz. Peygamber ya Benî Ka’b, hepsi de sizden on iki halife olacaktır” dedi şeklinde yer almaktadır. 

Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife” ifadesinden başka, “On iki emîr” de yer almaktadır. Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: “...On iki halife sonra emîr..” rivayetin son kısmında ise, İbn Abbas, Saffah, Mansur, Mehdî’nin isimlerine yer vermekte bu işi Hz. İsa’ya kadar götüreceklerini ifade etmektedir. Yine Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife hadisi değişik bir boyut kazanmakta olup, halife yerine emîrden başka, melik kelimesi de kullanılmaktadır. Huzeyfe b. Yeman’ın rivayetine göre, “...Benî Umeyye’den on iki melik olacaktır...” şeklinde değişik bir karakter kazanmaktadır. Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği “Tevratta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” rivayeti yer almaktadır. 

Nuaym (ö. 228/843)’ın el-Fiten’inde İsmail (a.s.)’in soyu ile on iki halife arasında bir ilişki kurulduğu görülmektedir. Rivayet, Damra, İbn Şevzeb (Abdullah b. Şevzeb), Ebû Minhâl, Ebû Ziyad ve Ka’b isnadıyla şu şekilde yer almaktadır: “Allah İbrahim’e kendi soyundan on iki yönetici verdi. Bunların hayırlısı ve üstün olanı Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dır.” Söz konusu rivayette, üstünlük sıralamasında Hz. Ali’nin isminin yer almadığı görülmektedir. Bu rivayetin ravilerinden olan Damra b. Rabia el-Kuraşî (ö. 202/616) “sika” ve “Salihu’l-Hadis”olarak nitelendirilmektedir. İbn Şevzeb (Abdullah b. Şevzeb) (ö. 144/762) de güvenilir bir hadis imamı olarak bilinmektedir. Ancak İbn Hazm onu “meçhûl” kabul etmektedir. Rivayetin diğer bir ravisi Ebû Minhal (Seyyar b. Selâme) (ö. 129/747)’in hadislerinin güvenilir, yazılabileceği ve delil olarak kullanılabileceği söylenmektedir. İsnatta yer alan Abdullah İbn Şevzeb’in cerh edilmesi nedeniyle rivayet isnad bakımından sıhhatli değildir.

*

Birinci paragrafta geçen Kâ'b'dan kasıt, Kâ'b bin Lüeyy.. Fiten'in Arapça aslında bu şekilde geçiyor. 

Görüldüğü gibi Canikli bu rivayetin ravîlerinden ve senedin sıhhati konusundan hiç söz etmiyor.. Ayrıca bu rivayeti varyant şemasına da (s. 175) almamış.. 

Buradan anlaşılabileceği gibi Canikli'nin "tetkik"i "sıhhat"li bir tetkik değil.. 

Zayıf bir tetkik. Tetkikimsi..

Vatandaşın bir gözü kapalı, bazı şeyleri görmemek için bilerek kapattığı anlaşılıyor.

Yukarıda ondan aktardığımız ikinci paragrafta yer alan "Nuaym’ın Fiten’inde 'On iki halife' ifadesinden başka, 'On iki emîr' de yer almaktadır" şeklindeki cümle de yanlış.. 

Nitekim sözlerinin devamı şöyle: "Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: '...On iki halife sonra emîr..' ” 

Görüldüğü gibi emîr kelimesi için sayı söz konusu değil. Bu, "on iki halife" (isnâ aşera halîfeten) ifadesinden sonra gelen emîr kelimesinin başında "el" takısının bulunmasından da anlaşılıyor.

*

Bu şahsın Huzeyfe b. Yeman r. a.'den aktardığı söze gelince.. Fiten'den aktaralım, o şöyle demiş: "Osman radiyallahu anh'ten sonra Benî Ümeyye'den (Emevîler'den) on iki melik olur/olacak." (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96)

Ona "Halifeler (mi)?" diye sorulmuş, "Bilakis, melikler" diye cevap vermiş. 

Canikli nedense bu rivayetin ravîlerini de sorgulamıyor ve "İsnadı zayıftır" gibi bir hüküm vermeye ihtiyaç duymuyor. Ancak, bu rivayetin 12 Halife hadîsi ile bir ilgisi yok, çünkü hadîste sözü edilen 12 halîfenin özelliği, yöneticilikleri sırasında İslam'ın aziz oluşu.. Bu da öncelikle Dört Halife dönemi için söz konusu..

Bu şahıstan yaptığımız alıntının son paragrafındaki “Allah İbrahim’e kendi soyundan on iki yönetici verdi. Bunların hayırlısı ve üstün olanı Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dır” şeklindeki söze gelince.. Bu da Kâ'b'ın sözü.. 

Ayrıca rivayette ismi geçen peygamber gerçekte Hz. İbrahim değil, Hz. İsmail..

"Ha İbrahim olmuş, ha İsmail, ne fark eder?!" demeyin, çok şey fark eder.

Hz. Davud ve Hz. Süleyman İbrahim a. s.'ın torunlarıdır, İsmail a. s.'ınsa değil.. Dört Halife, peygamberlerden üstün olabilir mi?!

Fakat asıl sorun şu: Canikli, Kâ'b'ın sözünü, Hz. Peygamber s.a.s.'in hadîsiymiş gibi bir izlenim verecek şekilde aktarıyor.. 

*

Fakat burada daha büyük bir başka sorun var..

O da şu: Fiten'den bütün bu rivayetleri aktaran Canikli, Cabir bin Semure kanalıyla gelen hadîsi Nuaym bin Hammad da kitabına almış bulunduğu halde, (yukarıda ondan yaptığımız alıntının gösterdiği gibi) o hadîsten hiç söz etmiyor. 

Nuaym bin Hammad, söz konusu 12 Halife hadîsini “Cabir bin Semure r. a., Şa'bî, Davud bin Ebî Hind ve Ebu Muaviye” tarîkiyle rivayet ediyor..

Hadîs şöyle: "Bu iş, hepsi Kureyş'ten olan on iki halîfeye değin azîz olmakta devam eder." (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 95) 

Canikli efendi ise ne bu rivayetten söz ediyor, ne senet tenkidi yapıyor, ne de bu rivayeti hazırladığı şemaya alıyor.. 

Bütün yaptığı, milleti Hz. İbrahim ile Emevîler arasında dolaştırarak kafaları karıştırmaktan ibaret..

*

İmdi, hadîsi bu haliyle aldığımızda herhangi bir kafa karışıklığının söz konusu olması mümkün değil (Kafası birşeye basmadığı için her zaman karışık olan angutlar hariç). 

Dolayısıyla, bu hadîsi uydurma ilan etmek için "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması" türünden sudan bahanelerin ardına saklanmak, devekuşu zekâlılar dışında kimsenin tevessül edebileceği birşey değildir. 

Ancak, Canikli'yi "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlarla sınırlı da değil.. Bir dördüncü daha var: Rivayetlerin "kendi aralarında çelişiyor olması".


EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 21


Doç. İlyas Canikli, hadis usulü alanında akla ziyan keşifler de yapıyor.

Mesela:

"Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir. On iki halife rivayeti çok sayıda kaynakta yer alıyor diye, Hz. Peygamber’den sadır olmuş gibi kabul etmenin doğru bir davranış olmadığı kanaatindeyiz." (s. 196)

Peki, bir hadîsin Peygamber Efendimiz s.a.s.'e ait olup olmadığını anlamanın "kaynak"lara bakma dışında bir yolu var mı?

Vatandaş "kaynak"lara bakmadan sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını biliyor. 

Ya "zaman makinası" vasıtasıyla gidip dinlemiş ya da "gayba vakıf".. 

Artık hangisiyse?..

"Hadîs usulü"nün "u"sundan bile habersiz, "u"sunu bile anlayamamış adama "tez" sipariş ederseniz böyle olur.

Adam "çok sayıda kaynak" olgusunu küçümseyerek "tevatür" kavramını da hiç mi hiç anlamamış olduğunu belgeliyor.

*

Tevatür (mütevatir olma), rivayette (haberde) kesinlik ifade eder. 

Çünkü, "yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda kaynak", rivayette kesinliğin ta kendisidir.

Bir rivayet ne kadar çok "kaynak" tarafından doğrulanıyorsa o kadar güç kazanır. 

Şayet ilk ravî tek, ondan sonraki ravîler çoksa, burada ravînin böyle bir rivayette bulunmuş olduğu "kesinlik" kazansa da, ravî tek olduğu için, mesele o ravînin güvenilirliği noktasında düğümlenip kalır.

Oniki Halife hadîsine baktığımızda, mesela sadece Hz. Ömer'in oğlu Abdullah r. a. kanalıyla gelseydi, Şiîlik davası güden bazıları buna hemen itiraz edebilirlerdi. Fakat rivayetler dört ayrı sahabîye dayandığı ve her sahabîden farklı kişiler rivayet ettiği için, bu hadîsin uydurulmuş olması mümkün değildir. 

Eğer bu dört sahabîden tek bir kişi rivayet etseydi, sahabîlerin sayısı önemini kaybeder, olay bu ravînin güvenilirliği meselesinde düğümlenirdi. 

*

Bir adam "Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir" diyorsa, mantık sefaleti alanında egale edilmesi imkânsız bir rekoru kırmış demektir.

Mesela siz diyorsunuz ki, "Sezar'ın bir mektubunda 'Geldim, gördüm, yendim' demiş olduğu pekçok kaynakta geçmektedir".. Muhatabınız da bilgiç bir eda ile burun büküyor, "Sezar'a ait olduğu söylenen bir sözün çok sayıda kaynakta yer almasından daha önemli olan, o süzün Sezar'a ait olup olmadığıdır" diyor.

Böyle bir ahmağa cevap verebilmeniz mümkün değildir, çünkü, o herzevekilin nasılsa inmeyi başarabilmiş olduğu çukura inebilmek normal bir insan için imkânsızdır. 

Adam, sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını peşinen biliyor; siz ona istediğiniz kadar kaynak gösterin, hükmü yok.

Böylesi el çabukluğu ve gözbağcılığına dayanan cebellezilere Mantıkçılar müsadere ale'l-matlub diyorlar. 

Bazıları böylesi bir gözbağcılığını bilinçli bir biçimde ustaca yaparlar, bazıları da örneğimizde olduğu gibi şapşalca..

Böylesi bir şaşkının zekâ sivriliğini dinî sahada değil de dünyevî bilimler alanında sergilemesi kendisi için daha hayırlı olurdu.

*

Burada Canikli'nin bir sahtekârlığına (ya da bilinçsiz hatasına) daha dikkat çekmek gerekiyor.

O da şu: Sahih rivayetlerle zayıf rivayetleri art arda sıralıyor, sonra zayıf rivayetlerdeki müphemlik ya da soru işaretlerinden hareketle sahih rivayetleri de zan altında bırakıyor.

Aptalca (ya da Goldziher tarzı kurnazca) genellemeler yapıyor.

Şunun gibi birşey:

Diyelim ki bir olayda iki şahidimiz var ve aynı ifadeyi verdiler. Bunlardan A şahsı dürüstlüğüyle tanınıyor, B şahsı hakkında ise şüpheler var.. B'nin dürüst A ile aynı ifadeyi vermiş olması, sözüne güvenilmesini sağlayamıyor, fakat, dürüst A'nın ifadesi, onunkiyle aynı olduğu için değersizleşiyor.

Defolu Ankara Ekolü namlı itikadî terör örgütü mensubu Canikli'nin yaptığı tam da bu..

*

Evet,  bu şahıs, Buharî ve Müslim'de de yer alan 12 Halife hadîsini uydurma ilan ediyor.

Sözleri şöyle:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Görüldüğü gibi bu kaşar şapşal, anormal süper zekâ, söz konusu hadîsin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olmasını "ihtimal dahili"nde görmüyor.

"Ben sanmıyorum ama, bir ihtimal Hz. Peygamber'e ait de olabilir" bile demiyor, "ihtimal dahilinde görmüyor".

Yani kesinlikle ona ait olamaz.

*

Neden?

İhtimal dahilinde olmadığını düşündüğüne göre herhalde "itiraza mecal bırakmayan kesin deliller"inin bulunuyor olması gerekir.

Nitekim zatıalilerini "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" varmış.

Bu etkenlerden birincisi, İslam'ı güncelleyip Kemalizm'e adapte etme telaşındaki laik (siyasal dinsiz) rejiminin derinliklerinde saman altından yürütülmekte olan su ile serinleyen Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün hayırsızlarından Hayri Kırbaşoğlu'nun emir, tavsiye ve telkinleri olabilir mi?

Değilmiş.

Birincisi şuymuş: Söz konusu rivayetler isnat bakımından zayıfmış..

Dangalağın isnat bakımından zayıf olduğunu söylediği hadîs, İmam Buharî ile İmam Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîs..

*

İkinci bir etken, "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması"ymış.

Bir rivayetin gerçekliği (varlığı, sübutu), onunla ilgili yorumlardan hareketle tebeyyün etmez. Tam aksine, yorumların geçerliliği, rivayetin kendisi temel alınarak sorgulanır.

Bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam.. Besmeleyi düzgün çekemeyen adamın kıraat imamlarına tecvid dersi vermeye kalkışması gibi birşey.

Müşahhas bir örnek üzerinden anlatalım da Canikli gibi süper zekâlar da anlayabilsinler:

Mesela 15 Temmuz darbe girişimini alalım..

Bununla ilgili farklı rivayetler var..

Resmî rivayete göre, FETÖ'cüler darbe tezgâhladılar, devlet ve "sokağa çıkan millet" bunu püskürttü. 

Resmî muhalif rivayete (Kılıçdaroğlu vs.) göre ise, darbe girişimi bir tiyatro oyunuydu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, kanlı bir görünüm aldı. (Nitekim bazı filmlerde de çekim aşamasında ölümlü kazalar ve hesapta olmayan aksilikler yaşanabiliyor.)

Gayriresmî muhalif rivayete göre ise, birileri (kendilerinin Cemaat, devletin FETÖ diye adlandırdığı) kesimdeki Erdoğan karşıtlığını kullanarak bazı kimseleri oyuna getirdiler, onları (gaz vererek) tuzağa çektiler.

Görüldüğü gibi, yorumlar acayip karışık.

Şimdi, bundan hareketle, "Aslında 15 Temmuz diye birşey yaşanmadı.. Yaşanmış olması ihtimal dahilinde değil, çünkü 'rivayetlere yapılan yorumlar durunu zorlaştırıyor' " diyebilir misiniz?

Eğer Ankara İlahiyat'ta Ekol tipi defolu dinî tahsil yapmış iseniz, bunu demeniz mümkündür.. 

*

Süper zekâ İlyas'ı "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlardan ibaret değil.. İki tane daha var.

Onları da bir sonraki yazıda ele alacağız inşaallah.


NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 19


"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünü tartışıyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Canikli şöyle diyor:

"5. Otuz sene hilâfetten sonra saltanatla yönetimin olacağı hususu hadislerde yer almıştır. Otuz yıllık nübüvvet hilâfetinden sonra saltanatla yönetimin, daha sonraki dönemde zorba krallık ve sonrasında da rahmet hilâfetinin yeniden olacağına dair rivayetler, senet bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da delaletlerinde problemler olduğu görülmüştür. Nasıl ki hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değilse, aynı şekilde saltanatı, zorba krallığı ve rahmet hilâfetini de ayet ve hadislere dayanan siyasal kurumlar olarak düşünmek doğru bir yaklaşım değildir." (s. 241-2)

Bu paragrafta Canikli kendisini aşmış, pekçok hatayı birden sergileme başarısı göstermiş durumda.

İlki şu:

Belli bir kişinin halifeliğinin nassa dayanmadığı söylenebilir, fakat hilafet kurumunun (ümmetin bölünmezliği ve parçalanmazlığı ilkesi üzerine kurulu İslam devletinin) nassa dayanmadığını söylemek mümkün değildir. 

Kaldı ki, "hilafetin Kureyşliliği" rivayetleri, hilafetin belli bir kişinin değilse de bir kabilenin hakkı olduğunu söyleme imkânını vermektedir.

Buradaki Kureyşlilik bahsine itiraz edilse bile, geride "hilafet" kurumu olanca haşmeti ile ayakta kalmaktadır.

Dolayısıyla "Hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değil" diye hüküm vermek, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının izi üzerinde üfürükçülük yapmaktan başka bir anlama gelmez.

Tabiî bu üfürükçülüğün, Yahudi ve Hristiyanları taklit ederek  çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı "ulusal" hedef haline getirmiş olan laik (siyasal dinsiz) bir rejimde yapılıyor olmasının, "dönemin siyaset anlayışı"nun "suyuna giderek" konjonktürün nimetlerinden yararlanma ve açık ya da "örtülü" sopasının şerrinden emin olma gibi dünyevî getirileri de var.

*

"Otuz sene" meselesine gelelim.

Hadîsi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet eden kişi Sefîne r. a..

Ondan Said bin Cumhan rivayet etmiş..

Said'den de dört kişinin rivayet ettiğini, o dört kişiden de başka pekçok kişinin naklettiğini ve böylece hadîsin Tirmizî, Ebu Davud, Ahmed bin Hanbel, Taberanî, Mervezî, Şeybanî, Heysemî, İbn Ca'd, Tayalisî ve İbn Hibban tarafından kayda geçirildiğini görüyoruz.

Rivayet silsilesindeki ilk iki kişinin (Sefîne r. a. ve Said) güvenilir olması durumunda, onlara bağlanan çok sayıdaki rivayet kanallarının bazılarının ravîlerinin cerh edilmiş olması önem taşımaz, çünkü adil kabul edilenlerin rivayetleri (şahitliği), cerh edilmiş ravîlerin rivayetlerini de güvenilir hale getirir.

*

Sefîne r. a. hakkında bir tartışma yok.. 

Ondan rivayette bulunan Said'e gelince.. Canikli şöyle diyor:

Saîd b. Cumhân, Ebû Hafs el-Eslemî el-Basrî (ö. 136/754): Sefîneden hadis rivayeti ile meşhurdur. İbn Maîn (ö. 233/847) onu “Sika” kabul etmekte, buna mukabil Ebû Hâtim (ö. 327/938) de “Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesini yapmaktadır. Ebû Davud (ö. 275/888) da onu “Güvenilir” kimselerden saymaktadır. Yine bir grup hadisçi onu zayıf olarak nitelendirmektedir. İbn Maîn (ö. 233/847) onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca Buharî (ö. 256/870)’ de ‘Onun hadislerinde bir takım gariplikler var’ demektedir. (s. 124)

Buradan anlıyoruz ki, İbn Maîn onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmakla birlikte "sika" (güvenilir) kabul etmektedir. 

Başkasının rivayet etmediği hadîsleri rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Bazıları tarafından zayıf olarak nitelendirilmesine gelince.. 

Bu bazılarının kimler oldukları belli değil.. Canikli "bazıları"nın adını veremiyor. Şayet böyle "bazıları" mevcut olsa, bu gayretkeşlikle hiç beklemeden adlarını verirdi, fakat veremiyor.

Senet tenkidinden, metin tenkidinden söz eden hassas yürekli adam, tutuyor kim oldukları belirsiz "bazıları"nı şahit gösteriyor. 

Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş, tenkid böyle senetsiz sepetsiz laflarla, aslı faslı belli olmayan şahitlerle mi yapılır?!

*

Ebu Hatim'in "“Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesinin dayanağının ne olduğu da açık değil. 

Bu, rivayet ettiği hadîslerin başkaları tarafından rivayet edilmemiş olmasından kaynaklanıyor da olabilir. 

Ancak, Ebu Hatim'in ifadesinde gerçekte "amel" kelimesi geçmiyor, "hüccet" kelimesi geçiyor. "Hüccet olarak alınmaz/alınmıyor" diyor.

İmam Buharî'nin "Onun hadislerinde bir takım gariplikler var" demiş olması da muhtemelen bununla ilgilidir. 

Ancak, İbn Maîn'in ve Ebu Davud'un onu sika kabul etmiş olmalarını yabana atamayız.

Canikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

Otuz yıl hadisinin geçtiği bütün hadis kitaplarında, hadisin bu yolla geldiği göz önünde bulundurulduğunda klasik hadis usûlü çerçevesinde, senette bulunan ilk ravilerden Saîd b. Cumhân hakkında “Hadis rivayetinde kusursuz bir kişi idi” değerlendirmesini yapmak mümkün görünmemektedir. Çünkü onun hakkında hem cerh hem de ta’dîl yapılmıştır. Bu durumda cerh ta’dile takdim edilir.

Ancak kusursuz olmamak, güvenilmez olmak anlamına da gelmez. Bu olayda cerhi (güvenmemeyi) ta'dile (güvenmeye) tercih etsek bile, söyleyebileceğimiz en fazla şu olabilir: "Hadîste gariplik var. Said'den başka rivayet eden yok. Bu hadîs tek başına delil olmaz."

Bu kadarını söylemeye hakkımız olmakla birlikte, tutup (Tirmizî'nin zayıf bile demeyip hasen olduğunu belirttiği) hadîsin uydurma olduğunu söylersek haddi aşmış ve delilsiz konuşmuş oluruz. 

*

İlahiyat gazinosunun yetenekli sazende ve hanendelerinden (tövbekâr FETÖ'cü) Prof. Dr. Ahmet Keleş de doç.luğu zamanında kaleme aldığı (havalı bir başlık taşıyan fakat havasızlıktan boğulan) bir makalemsisinde Said hakkında birşeyler yazmış.

Şunu diyor:

İbn Maîn, sikadır demiş, Ebû Hâtim er-Râzî ise; “Lâ yuhteccü bihî” demiştir. Yani, rivayeti ile bir konuda delil getirilmez. Rivayetleri delil değildir, demektir. Bu ifade muhaddislerin ıstılahında “cerh” anlamındadır. İbn Adiyy, “Lâ be’se bihi” demiştir. Bu ifade de “cerh” anlamındadır. 
(Ahmet Keleş, "Apokaliptik Hadis Edebiyatı ve Problemleri: 'Hilafet benden sonra otuz senedir' Hadisi Örneği", İstem, Yıl: 4, Sayı: 7, 2006, s. 49-50.)

Bu vatandaş da kendisini cerh'e fazla kaptırmış olduğu için ne dediğinden, arabasını hangi uçuruma sürdüğünden habersiz. Her gördüğü karartıyı peri zannediyor.

“Lâ be’se bihî” ifadesi, "Onun rivayetini kabul etmekte beis yoktur" anlamına gelir. Cerh değil ta'dîldir.

*

Hadîste geçen otuz yıllık süre, Hz. Hasan dönemini de kapsıyor.

Bu hadîsi temel alarak konuşmamız durumunda şunu söylememiz gerekir: Hz. Hasan'dan sonraki (Muaviye r. a. ile başlayan dönem), halifeliğin melikliğe (hükümdarlığa) dönüştüğü bir devre karşılık gelmektedir.

Ancak konuyla ilgili başka hadîsler, hilafet döneminin söz konusu otuz yılla sınırlandırılamayacağını da göstermektedir.

Kısacası mesele çetrefil.. "Şöyledir, böyledir" diye hemen kestirilip atılabilecek bir konu değil. 

M. Salih Ekinci konu hakkında şunu diyor:

İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de şöyle diyor: Sefine hadisinde "hilafet benden sonra 30 sene olacaktır. Daha sonra Padişahlık olacaktır." şeklindeki ifadeyi Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Ayrıca İbn Hibban ve başkaları bunun sahih olduğunu belirtmişlerdir. 30 seneye ancak dört halife ile Hz. Hasan'ın (altı aylık) dönemi sığmaktadır. Kâdi İyâz der ki: Bu hadisin zahiri, Câbir b. Semure'nin rivayet ettiği ve sahihliği hakkında ittifak bulunan hadisle ters düşmektedir. Cabir'in hadisi şöyledir: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizin başınıza, ümmetin hakkında ittifak edeceği on iki halife olduğu sürece, bu din ayakta kalmaya devam edecektir." Hadisin lafzı Ebû Davud'a aittir. Daha sonra Kadi İyaz bu itiraza şöyle cevap vermektedir. "Peygamber'in (sallalahu aleyhi ve sellem) Sefine hadisindeki hilafetten maksadı nebevî hilafettir. Cabir'in hadisinde ise böyle bir kayıt yoktur. Bkz. Fethu'l-Bârî, XIII/180. Dolayısıyla Sefine hadisindeki hilafetten maksat, padişahlığın hiç karışmadığı saf nebevî hilafettir. Muâviye'nin hilafeti ise rahmetle birlikte bir nebze padişahlığın da karıştığı bir hilafettir. Nitekim İbn Kesîr Muâviye'nin (radıyallâhu anh) şöyle dediğini naklediyor: Ben (İslâm) padişahlarının ilki ve son halifesiyim." el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII/135. 
(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=9229)

Kadı İyaz'ın birbiriyle çelişiyor görünen hadîsleri te'lif edip hilafeti "nebevî (peygamberlik usulü üzere) hilafet" ve "saltanat tarzı hilafet" olarak sınıflandırdığı görülüyor. Nitekim Muaviye r. a. de kendisini böyle nitelendirmiş: "Ben (İslam'da) meliklerin ilki ve (an itibariyle) son halifeyim."

Cennet'le müjdelenen ashabtan Sa'd bin Ebî Vakkas r. a. de, İslam devletinin başkanı tanıyarak biat etmiş olduğu halde Muaviye r. a.'e (tarizde bulunarak) "Ey Melik" diye hitap etmiştir. 

Hz. Muaviye ile birlikte yönetimin bir meliklik (hükümdarlık) görünümü aldığı  tarihî bir vakıadır. O, bir Hz. Osman ya da Hz. Ali değildir.

Nitekim bunu Muaviye r. a. da itiraf etmiş, Hz. Osman gibi olmaya çalıştığını fakat başaramadığını söylemiştir.

Demek ki mesele, halife konumuna gelen kişinin Hz. Peygamber s.a.s. gibi mi, yoksa o dönemde meliklik (hükümdarlık) olarak bilinen "davranış kalıpları"na göre mi yöneticilik yaptığı konusu etrafında düğümleniyor.

Şurası açık ki Hz. Muaviye döneminde bir tür saray teşkilatı oluşmuş, "itibardan tasarruf" edilmemesi esası (belli ölçüde) kabul edilmiştir. Zor (baskı, en azından psikolojik baskı) ve zer (altın, para) siyaseti (yani havuç-sopa dilemması, sindirip korkutarak boyun eğdirme ya da satın alma politikası) hükmünü (belli ölçüde) yürütmeye başlamıştır.

Bu tür ayak oyunları ve politika canbazlıkları, ilk beş halife döneminde rastlanan şeyler değildir.. 

Hz. Ömer'e söylenen "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz" sözü Hz. Muaviye'ye söylenemezdi. (Günümüzde durum kıyaslanamayacak ölçüde kötü.. Demokrasi etiketli diktatörlük ve bürokratik oligarşi rejimlerinde, değil devlet başkanlarına, en alt düzey mülkî amirlere bile "Eğrilip yamulma, yoksa seni elimizdeki sopalarla düzeltiriz" diyemezsiniz.)

Hz. Ali'ye gelince.. Adam mescidin ortasında, herkesin içinde Hz. Ali'ye sövüp sayıyor, onu öldüreceğini söylüyor, hakkında hiçbir şey yapılmıyordu. Adamları Hz. Ali'ye gelip "Falan senin hakkında şöyle şöyle dedi, şunu cezalandır" dediklerinde "Ama öldürmedi ki, nasıl cezalandırabilirim?!.." diyordu. "Sana sövdü" dediklerinde de, "O zaman istiyorsanız siz de ona aynı şekilde misliyle sövün" diye karşılık veriyordu.

Şeriat (Siyasal İslam) ve laik (siyasal dinsiz) demokrasi..

*

Söz konusu hadîs hakkında Yavuz Köktaş da şu bilgileri veriyor:

Tirmizî’ye göre bu hadîs hasen olup, sadece Said b. Cumhan tarikiyle bilinmektedir. Said hakkında Yahya b. Main “sika”; Ebu Hatim “hadisi yazılır, onunla ihticac edilmez”; Ebu Davud “sika”; Nesaî “bir beis yoktur” ve Buharî “hadîsinde acaiblikler vardır” demiştir. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, (thk. Adil Ahmed Abdulmevcud), Beyrut, 1995, III, 193; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, (thk. Adil Mürşid), Beyrut, 1996, II, 11) Tirmizî’nin naklettiği metni nakleden diğer hadis kaynakları için bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 221; Tahavî, Şerhu müşkili’l-âsâr, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1994, VIII, 415; İbn Hibbân, el-İhsân fi takrîbi sahîhi İbn Hibbân, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1991, XV, 392; Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I, 89; VII,83; Hakim en-Neysaburî, el-Müstedrek, III, 75, 156. Said b. Cumhan hadîsinin Ebu Bekre’den nakledilen şahidi vardır (bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 44; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 342), ancak bu senedde geçen Ali b. Zeyd b. Ced’an zayıftır. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, V, 156; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, III, 162). Bununla birlikte Said b. Cumhan’dan nakledilen hadîsin metninin ihtilaflı olduğu görülmektedir. Bu metinler şu şekildedir: a- İlk metin Tirmizî’nin naklettiği metindir. b- “Hilafet otuz senedir. Sonra Allah mülkü dilediği kimseye verecektir”. Bkz. Ebu Davud, Sünne, 8; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 341. c- “Hilafet otuz senedir. Diğerleri meliklerdir. Halife ve melikler on ikidir”. Bkz. İbn Hibban, el-İhsân, XV, 35-36. Tirmizî’nin naklettiği hadîste mülk/meliklik, yerici bir bağlamda kullanılmıştır. Hatta Sefine, melikliğin şer olduğunu tasrih etmiştir. Ancak Ebu Davud’un naklettiği hadîste mülk/meliklik yerici bir bağlamda kullanılmamıştır. Bilakis Allah’ın dilediği kimseye verdiği makbul bir şeydir. Raviler de aynı ravilerdir. Bu durum, zaten senedi illetli olan hadîsin, metnini de illetli hale getirmektedir. Dolayısıyla bunlara dayanarak herhangi bir hüküm imal etmek mümkün değildir. 
(Yavuz Köktaş, "İbn Haldun'un Mukaddime Adlı Eserinde Hadîs İlimleri ve Hadîs Sosyolojisi İlişkisi", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VII / 1, Haziran 2003, s. 319, dn. 71.) 

Köktaş iyi araştırmış, fakat hüküm vermede acele ediyor, hadîsin metninin ihtilaflı olduğunu söylüyor. Gerçekte burada öze ilişkin bir ihtilaftan söz etmek mümkün değildir. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) menheci üzere bir hilafetin yerini meliklik tarzı bir hilafetin alacağı konusunda ihtilaf yok. 

*

İhtilaf, hadîsi yorumlayanların melikliğe atfettikleri "değer"le ilişkili. 

Nübüvvet ile meliklik elbette bir değildir, fakat bu, melikliğin "mutlak" olarak şerli birşey olması anlamına gelmez. Nitekim Hz. Yusuf, Hz. Davud ve Hz. Süleyman "mülk" sahibi idiler. Hz. Yusuf, duasında "Rabbim bana mülkten (meliklikten) nasip verdin ve bana sözlerin (ve rüyaların) yorumunu öğrettin" (Yusuf, 12/101) demişti. Hz. Süleyman da "Rabbim, beni bağışla, ve bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (meliklik) ver!" (Sâd, 38/35) diye dua etmişti. 

Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor:

Meliklikten (padişahlık, hükümranlık, krallık) söz ederken bu kavramı Aristo gibi Eski Yunan düşünürlerinin (ve onların izinde giden çağdaşların) rejim tasnifleri çerçevesinde bir yere oturtmamak gerekiyor. 

Günümüzün demokratik diye adlandırılan rejimleri de ayet ve hadîslerde sözü edilen mülk (meliklik) kavramına girmektedir (Prof. Duverger'nin "Seçimle Gelen Krallar"dan söz etmesi gibi). 

Hatta günümüzün demokratik rejimleri hadîste geçen "cebâbire"ye (cebbarlar, zorbalar) karşılık gelmektedir.

*

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus da şu:

Bir hadîsin rivayetlerinden bazısında fazladan cümleler bulunması, aralarında ihtilaf ve çelişki bulunması anlamına gelmez. Ravîlerden biri daha fazla şey hatırlıyor olabilir, buna karşılık diğerinin, sözün (tamamını hatırlıyor olsa bile) sadece bir kısmını söylemekle yetinmiş olması ihtimal dahilindedir. Ayrıca bazı ravîler duyduklarını farklı kelimelerle ifade ediyor da olabilirler.

Mesela bir konferansa katıldığımızı ve sonra, orada söylenenleri farklı kişilerden tekrar dinlediğimizi düşünelim. Bunlar motamot aynı cümleleri kuramaz, hepsi aynı şeyleri hatırlayamazlar. Hatırladıklarını da aynı kelimelerle ifade edemezler. 

Bu, ana fikir farklılaşmadıkça, rivayetler arasında çelişki bulunması anlamına gelmez.

*

Senet ve metin tenkidi adına bu tür hususları öne çıkaranların genelde gözden kaçırdıkları ya da görmek istemedikleri bir husus da şu:

Senet tenkidi ilkeleri ile metin tenkidi ilkeleri arasında bir uyum ve tutarlılık bulunması gerekir. Bunlar için farklı ve birbirini çürüten standartlar belirleyemezsiniz.

Canikli'den örnek verelim..

Sözde metin tenkidi yapıyor ve "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" (s. 241) diyebiliyor.

O kimseler kimler?

Ravîlerden biri veya birkaçı da olabilir, hadîs kitabının musannifi de (yazanı da) olabilir. 

Senet tenkidi çerçevesinde ravîleri cerh ve ta'dîle tabi tuttuğunuzda onlar hakkında "belli bir amaca yönelik olarak hadîs uyduran adamlardır" diyemiyorsanız, metin tenkidi sürecinin sonunda böyle bir hüküm veremezsiniz.

Oysa Canikli'nin bunu yaptığını görüyoruz. Hem "hadislerden bazılarının senet bakımından sıhhatli olduğu"nu söylüyor (s. 241), yani ravîlerin güvenilir (yalan söylemeyen, hafızası da sağlam) kişiler olduklarını belirtiyor, hem de ardından "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" diye konuşuyor.

Böylece şunu demiş oluyor: "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden güvenilir ve dürüst kişilerce uydurulduğunu göstermektedir."

Evet, bu "tutarlılık" ve zekâ düzeyindeki adam, metin tenkidi yapıyor.

*

Peki bu otuz sene hadîsinde Canikli efendi ile (Söyleyene değil söyletene bak hesabı) onu konuşturanları rahatsız eden ne?

Karın ağrılarının sebebi hadîste hilafet kavramının geçiyor olması. Böylece hilafet kurumu hadîse dayanmış, "meşruiyet" kazanmış oluyor. 

Gerçekte hilafetin meşruiyeti için hadîse gerek yok, ashabın uygulamasının (sünnetinin) bu yönde olması ve konuyla ilgili "icma" teşekkül etmiş bulunması yeterli.

Ancak söz konusu otuz yıl hadîsi (ve başka hadîsler) meselenin bundan ibaret olmadığını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hilafet kurumundan söz etmiş bulunduğunu, inkârı mümkün olmayacak şekilde ispatlıyor.


AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 14


Bu Defolu Ankara Ekolü'nün akademik işportacılarında, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanından "feyz" almış olmaktan kaynaklanan her tür düzenbazlık, dümen, kurnazlık, hile, sahtekârlık, eğrilik, yamukluk, kötü niyet ve kalbi bozukluk eksiksiz bir biçimde tam tekmil mevcut. 

Hayırsız Hayri Kırbaşoğlu'nun İlyas Canikli adlı yamağının doktora tezi diye yazmış olduğu paçavranın durumu da böyle.

Ancak, burada başka birinin değil de Canikli'nin paçavrasını tartışma konusu yapmamızın özel bir nedeni yok. 

Yolumuz tesadüfen (veya tevafukan) Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün bakımsız ve harap memleketine düşünce mecburen çiğnemek zorunda kaldığımız ebucehil karpuzu tarlasının uyanık sahibinin bu vatandaş olduğunu gördük. Tamamen tesadüf.

Ancak, diğer bostanların durumu Canikli'ninkinden daha iyi değil.. Hepsi zararlı bitkilerle dolu.. İşe yarar bir tane bağ bahçe yok.. Zakkum, zehirli mantar, baldıran otu, orman sarmaşığı ve at kestanesi gibi zehirli bitkileri ararsanız, onlar bol.

*

Bunların dümenlerinden birini, hadîs imamlarının hadîsleri rivayet eden şahısların (ravîlerin/rivayetçilerin) durumları hakkında söyledikleri sözleri istismar etmeleri oluşturuyor.

Ulema sadece hadîsleri yazmakla kalmamış, aynı zamanda o hadîsleri rivayet edenlerin güvenilirlik derecesi hakkında bilgi de vermiş.

Eğer niyetleri bozuk olsa, uydurulmuş sözleri hadîs diye yutturmaya çalışsalar bunu yapmaz, "Ravîlerin hepsi de güvenilir kişiler" der geçerlerdi. 

Dememişler.

Kötü niyetli olsalardı, günümüz sahtekârları gibi istismar, duygu sömürüsü ve aldatma moduna geçerek şöyle konuşabilirlerdi: 

"Beraet-i zimmet asıldır, masumiyet karînesi vazgeçilmez bir ilkedir. Bize insanların ayıplarını araştırmak, suizanda bulunmak, kusurlarını deşelemek, gıybetlerini yapmak yakışmaz. Bilakis ayıplarını örtmek gerekir. Biz insanlara hüsnüzanda bulunmakla, müslümanları tekfir etmemekle, fısk u fücurla suçlamamakla, güvenilmez ilan etmemekle görevliyiz. Müslüman kardeşlerimize güvenmek, onların elimizden ve dilimizden emin olacağı şekilde konuşmak durumundayız."

Evet, hadîs imamlarının hadîs uydurmuş olmaları veya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olduğuna kesin kanaat getirmedikleri bir söze "Sahihtir" demeleri  mümkün değildir.

Onlar birilerine yağ çekip onları korumaya değil, "din"i korumaya çalıştılar.

Gel gör ki, Ankara Ekolü akademik işportacıları, Canikli örneğinde de görüldüğü gibi, söz konusu ulemanın "Sahihtir" dedikleri hadîslere bile (sırf Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının ruhunu şad etmek, onların mezhebine mensup ekol sirkinin ahlâksız palyaçolarından aferin almak, ve de laik derin devletçilere saygılarını sunmak için), utanmadan uydurma damgasını vuruyorlar.

*

Bunu yaparken de öncelikle hadîs imamlarının ravîler hakkında verdikleri bilgileri istismar ediyorlar.

Bilindiği gibi, o imamların bir ravîyi kusurlu bulmalarına cerh (yaralama), güvenilir ilan etmelerine ta'dîl (adil/güvenilir ilan etme) deniliyor.

Cerh'e (cerahatlı göstermeye) neden olan özellikler şu türden şeylerdir: Ravînin unutkanlığı, sözleri ve olayları birbirine karıştıracak şekilde hataya düşmesi, dinlediklerini iyi anlayamaması, duyduklarını iyi ezberleyememesi, yalan söylediğine rastlanmış olması, nasıl biri olduğuna dair bilgi bulunmaması vs..

Ulema, yalan söylediği bilinen kişilerin rivayet ettikleri hadîsleri asla kabul etmemişlerdir.

Diğer kusurlara gelince, bunları da yazmışlar, fakat bunlardan hareketle bir hadîsi hemen reddetme veya uydurma ilan etme yoluna gitmemişlerdir.

*

Ankara Ekolü'nün çağırtkan akademik işportacılarına gelince..

Hadîs alimlerinin cerh ve ta'dîl ilkelerini bunlara uyguladığımızda, güvenilmez insanlar durumunda olduklarını görüyoruz.

İki nedenle: 

Birincisi, okuduklarını anlamaktan aciz ahmak adamlar.. 

İkincisi, "metodda mezhep imamları" yahudi çıfıt Goldziher ile onun yedeği Schacht gibi kaltabanlara olan taassup derecesindeki bağlılıkları nedeniyle (yani mezhep taasssubuyla) rahatça yalan söylüyorlar.

Sahtekârlıklarının ne boyutlarda olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: 

Diyelim ki aynı hadîsin iki ayrı varyantından (iki ayrı rivayet silsilesinden) birinin ravîlerinden cerh edilen hiç kimse yok, diğerinde ise ravîlerinden biri mesela "Hadîsleri iyi ezberleyemez, mana ile rivayet eder" şeklinde bir tenkide uğramış ve cerh edilmiş.. Bu Ankara Ekolü işportacıları hemen şunu diyorlar: "Hadîsin sahihliği hakkında ihtilaf ve şüphe var, o yüzden metin tenkidine tabi tutmamız gerekiyor."

Ardından da Goldziher ve Schacht iblislerinden aldıkları feyzi hadîsin üzerine boca edip uydurma ilan ediyorlar.

Mesela Canikli'nin yazdıkları aynen böyle.

*

Bu akademik işportacı esnafı idrak bakımından biraz fakir oldukları için meseleyi hep yedi yaşındaki çocuk zekâsına hitap edecek şekilde müşahhas örneklerle izah etmek gerekiyor:

Diyelim ki siz bir üniversitede hocasınız, öğrencilere ders anlatıyorsunuz.

Sonra da onları anlattığınız konulardan imtihana tabi tutuyorsunuz.

Öğrencilerden bazısı anlattıklarınızı birbirine karıştırıyor.

Bazısı eksik naklediyor.

Bazısı kendi kafasından alâkasız yorum ekliyor.

Bazısı sizin anlattıklarınızı aktarmaya çalışsa da kavram ve terimleri yerli yerince kullanamıyor, meseleyi anlaşılmaz bir şekle sokuyor.

Bazısı da "Belki hoca yutar" diyerek kâğıda aklına ne gelirse doğru yanlış demeden yazıyor.

Eksiği fazlası olmadan tam doğru cevap veren ise sadece bir kişi.

Hadîs usulü açısından bakıldığında, bu bir kişi dışındaki bütün öğrenciler cerh edilmiş olurlar. 

Yani bunlar hadîs ilmi açısından sözüne güvenilmez kişilerdir. 

Hadîs imamları bu öğrencilerden faraza hadîs rivayet etmiş olsalardı, o hadîs zayıf hadîs olurdu.

*

İmdi, diyelim ki o öğrencilerin hazır bulunduğu bir ortamda bir kavga yaşandı ve kavgaya ilişkin bir soruşturma açılması gerekti. 

Bütün öğrenciler aynı şahitliği yaptılar.

Buna, imtihanda doğru cevap veren öğrenciniz de dahil.

Şimdi, birisi çıkıp, "Bu öğrenciler cerh edilmiş öğrenciler, bunların şahitliğine güvenilmez, her ne kadar 'doğrucu' öğrenci de aynı şahitliği yapıyorsa da, rivayetlerin güvenilirliği hakkında şüphe ortaya çıktı" diyebilir mi?!

Böylesi bir durumda söz konusu öğrencilerin "cerh" edilmiş olması önem taşımaz.

Onların şahitlik bakımından güvenilmez olması (yüzde yüz güvenilirlik taşımaması), duyduklarını ve gördüklerini doğru nakleden öğrencinin tanıklığının da güvenilmez ilan edilmesine sebep teşkil etmeyeceği gibi, söz konusu güvenilmez ya da "az güvenilir" (güvenilirlik bakımından sorunlu) öğrencilerin bu doğru sözlü öğrenci ile aynı şahitliği yapmaları, onlar için yapılan genel "cerh"in bu özel olayda hükümsüz hale gelmesine yol açar.

*

İşte, Canikli'nin doktora tezi diye yazdığı paçavra bu türden sahtekârlıklarla örülü.

Cerhe uğramamış güvenilir ravîler tarafından rivayet edilmiş sahih bir hadîsin cerh edilmiş bir ravîye de sahip bir başka rivayetini ortaya sürüyor, "Bu hadîsin güvenilirliği hakkında şüphe ortaya çıkmış bulunuyor, dolayısıyla iş yine başa düşüyor, benim gibi bir zekâ küpü bir dahînin işe el koyması, metin tenkidi yapması gerekiyor, ben olmasaydım bu hadîs ilmi batmıştı" diyerek hadîsleri inkâr ve ret, hadîs imamlarını da ahmaklık, cehalet ve yalancılıkla suçlama moduna geçiyor.

Hayır, bu rezalet sadece İlyas efendinin kişisel başarısı değil.. 

Ortada kasım kasım kasılan, kurum kurum kurumlanan bir kurumsal başarı var: Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü akademik eşkıyasının istila ve işgali altındaki Ankara İlahiyat'ta katl edilip öldürülen aklın ve ilmin cesetlerinin üzerinde şımarıklık, gurur, kibir ve nobranlıkla kutlanan bir başarı.


ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 11


Bu yazı dizisinde her ne kadar Doç. İlyas Canikli'nin doktora tezini teşrih masasına yatırıyorsak da, sözlerimiz onun şahsında bütün bir Ankara Ekolü adlı ilahiyatçı sıkı cahiller çetesi mensuplarına..

Tarihselci-modernist ilahiyatçı üretim çiftliğinin (aynı kuluçka makinasından çıkmış) ezberleri aynı ya da ortak civcivleri oldukları için, birindeki hormonlu katkı maddelerinin analizi yapıldığında hepsinin notu verilmiş oluyor.

Dolayısıyla Ankara Ekolü'nün diğer defolu mensuplarının "Yazılarda bizim niye adımız geçmiyor?" diye kahırlanmalarına ve sızlanmalarına lüzum yok.

*

Canikli'nin söz konusu tezimsisinin ilk sayfalarında "araştırmanın metodu" başlığı altında, Sünnî hadîs kaynaklarındaki hilafetle ilgili hadîslerin kaynak, isnad (rivayet silsilesi) ve metin bakımından incelendiği söyleniyor.

Kaynak ve isnad belli; bunlar, üzerinde oynanabilecek şeyler değil.

Fakat iş "metin bakımından inceleme"ye gelince Vehbi'nin kerrakesi farklılık göstermeye başlıyor.

Mesela Canikli, "... incelenen hadis metni ile tarihi olaylar arasındaki ilişki göz önünde bulundurulmaya çalışılmıştır" diyor. 

Burası Goldziher icadı zurnanın zırt dediği yer.. 

Evet, Ankara Ekolü eşkıyasının  "hadis metni ile tarihi olaylar arasındaki ilişki" sihirli sopası ile dokundukları hadîsler, (hadîs kaynaklarımıza göre sahih bile olsalar) birden bire uydurma hale gelebiliyorlar.

Çünkü, ekolün mezhep imamları sansar Goldziher çıfıtı ile talebesi tilki Schacht kaltabanı tarafından üretilmiş (iki ucu da keskin) metin tenkidi kılıcıyla hadîsleri doğrayıp biçiyorlar. 

Eğer hadîsin metni ile tarihî olaylar arasında uygunluk varsa, söz konusu hadîsler, o tarihî olaylara meşruiyet (meşruluk) kazandırmak için uydurulmuş oluyor.

Uygunluk yoksa, bu defa da, tarihî olaylara aykırılıktan dolayı hadîsin metni güvenilmez hale geliyor.

Çıfıtın çift katlı ekmek kadayıfı..

*

Bu kadarla kalsa iyi, akademik illüzyon ve hokkabazlık sanatı, sadece tarihî olayları değil, ulemanın hadîsleri şerh edip açıklayan kitaplarını da kullanacak kadar ilerlemiş durumda.

Nitekim Canikli, "rivayetler metin bakımından tetkik edilirken, geçmiş siyasî geleneği yansıtması açısından önemli olduğu düşünülen şerh kitaplarına müracaat edilmiş, böylece rivayetlerin hangi siyasî ve kültürel ortamın ürünü olduğunu anlamak daha kolay hale gelmiştir" diyor.

Böylece İlyas, tez adı altında yazdığı zırvaların kaleme alınmasının ardındaki asıl amacı ortaya koymuş oluyor..

Amacı, bu laflarının açıkça ortaya koyduğu gibi, hadîsleri anlamak değil, uydurma ilan etmek.. Uydurma ilan edebilmek için bahane "yumurtlamak".. Yumurtlayamıyorsa taşı yumurta diye yutturma gözbağcılığı yapmak.

"Rivayetlerin hangi siyasî ve kültürel ortamın ürünü olduğunu" diyerek gevezelik yaparken, o rivayetlerin aslında hadîs kitaplarının tasnif ve telif edildiği ortamın ürünü ve uydurmaları olduğunu söylemiş olduğunun farkında değil.

Yahudi dolmuşuna bindiğiniz yer (aksiyom ya da postüla gibi sorgulanmadan kabul edilmiş) böylesi bir ön kabul durağı olunca, ineceğiniz mahallin inkâr ve red istasyonu olması normal.

Yahudi çıfıtı Goldziher sansarı ile haçlı kaltaban Schacht tilkisinin küfür ve çarpıtma faaliyetine böylesi bir önyargı ve ön kabul ile başlaması doğal karşılanabilir, fakat müslüman olduğunu iddia eden dangalakların hareket noktalarının bu olması anlaşılabilecek birşey değildir.

Bu densizliği neyle izah etmek gerekir bilmiyorum, Ankara İlahiyat'taki "akademik titrleri alabilmek için" dinini dünyalık getiri karşılığında satma kurumsal geleneğine mi, yoksa kişisel nifaka mı, bilemiyorum.

*

Canikli'nin metod adına söyledikleri (zaman israfı olan içi boş gevezelik bir tarafa bırakılırsa) bundan ibaret.

Şimdi gelelim metin tenkidi meselesine..

Öyle anlaşılıyor ki bu icadı birileri "Gâvur bundan söz ediyorsa vardır bir hikmeti" diyerek (taklitçi hayranlığıyla anlayıp sorgulamadan) hadîs usulüne yamamaya çalışmışlar.

Gerçekte bu iş usul-ü fıkıh alanına girer. Fakihler fıkhî hükümleri ortaya koyarken ister istemez hadîsleri metin tenkidine tabi tutma durumundadırlar. Fıkıh usulü böylesi bir tenkidi de kapsar. Bu, fıkıh usulünün ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmaz bir faslıdır.

Fakat, hadîs usulü alanındaki metin tenkidi faaliyeti için dile getirilen ölçü, ölçüt ya da kıstaslara baktığımızda, meselenin aynı zamanda Kelâm ilmine, bilgi ve bilim felsefelerine ve Mantık alanına da uzandığını görüyoruz.

Çünkü şu ölçütlerden söz ediliyor: 

Bir: Dil (ifadelerdeki tutarlılık). Burası Mantığın ve edebiyatın alanına giriyor.

İki: Kur'an'a uygunluk. Bu hem fıkıh usulünü, hem de tefsir usulünü bilmeyi gerektiriyor. 

Sadece bu da değil, tefsir ilminde derinleşmiş olmayı da ön şart olarak önümüze getiriyor.

*

Üç: Sahih sünnete uygunluk

Bu şart, "metin tenkidi" adına kendi akıllarınca ölçü ve ölçütler belirleyenlerin "Kendisi muhtacı-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede!" beytinde ifade edilen taifeden olduklarını ispatlıyor.

Sahih sünnete uygunluktan söz edenlerin hem Mantık ilmini bilmedikleri, hem de mantıklı düşünmeyi başaramadıkları anlaşılıyor. 

Bazı insanlar vardır ki, Mantık kitaplarını okumamışlardır fakat mantıklı düşünme becerisine sahiptirler. Bunlarda o yok.

Çünkü "sahih sünnete uygunluk"tan söz etmek, birşeyin doğruluğunun şahidi olarak kendisini göstermek olur.

Mesela, Canikli cahilinin sözde metin tenkidine tabi tuttuğu hadîslerden "iki halife" konulu hadîs, sahih hadîs kategorisine giriyor.. İmam Müslim o yüzden Sahih'ine almış. 

Sahih sünneti sahih sünnete uygunluk testine tabi tutmaktan söz etmek, mantıksızlık ve aptallığın su katılmamış, süzme, has halis biçimidir. 

Zayıf rivayetler için bile mutlak olarak sahih sünnete uygunluk şartı getirilemez. Çünkü o rivayet özel bir duruma işaret ediyor olabilir. 

Zayıflık, uydurma olma anlamına gelmez, söz konusu olan, haberin bize ulaşma kanallarındaki zayıflıktır.

*

Dört: Akılla çelişmeme.. 

İşte bu, Kelâm ilmine, bilgi ve bilim felsefelerine, ve dahası Mantık ilmine vakıf olmayı gerektiriyor.

Akıl bakımından noksan birileri hadîsleri sözde "akılla çelişmeme" kıstası çerçevesinde tenkide tabi tuttuğunda, ortaya, züccaciye dükkânına girmiş filin yol açtığı tahribat ve gürültüye rahmet okutturacak bir rezalet çıkar. 

Defolu Ankara Ekolü'nün durumu tam da bu.

Akıl bakımından neyin muhal/mümteni, neyin mümkün/olabilir ve neyin vacip/zorunlu olduğunu bile ayıramayan angutların "içinden akıl geçen" artistik cümleler kurmada yarışıyor olmaları, çağımızın en acı verici felâketi durumunda.

*

Mesela mucizenin durumunu alalım..

Mucizeler, âdeten (hayatın olağan akışı bakımından) imkânsız (muhal), fakat aklen mümkün olan şeylerdir. 

Zaten onları mucize yapan da budur, âdeten (hayatın olağan akışı bakımından) imkânsız (muhal) olmaları.

Fakat aklen muhal değildirler. Aklen muhal olan, mucize olarak da vukua gelmez..

Gelseydi, "aklen mümkün" kategorisine girerdi.

Mesela (herhangi bir aletin yardımı olmadan) uçan insanın varlığı (fiilen söz konusu değilse de) aklen imkânsız değildir. Böyle birşeyi görmemiş olmamızdan dolayı imkânsız saymamız onu "aklen imkânsız" hale getirmez. Eğer insanlar yürüyemeyen, yılan gibi sürünen canlılar olsalardı, onlara ayağa kalkıp yürümek de imkânsız görünürdü.

*

Dolayısıyla Hz. Peygamber s.a.s.'e ait hadîsler âdet (modern veya geleneksel bilimin ortaya koyduğu "doğa yasaları") eksenli bir akla uygunluk ölçütüne tabi tutulamazlar.

Gerçekte burada söz konusu olan, akla uygunluk değil, bilimsel teorilerin metodik temelini oluşturan gözlem (müşahede) ve deneyim/deney (tecrübe) çerçevesinde yapılmış tümevarımsal genellemelere uygunluktur.

Tabiattaki doğa yasası denilen düzenliliklere aykırılık ile akla aykırılık farklı şeylerdir.

Doğa yasaları düşüncesine (ve dolayısıyla fen bilimlerine) aykırılığı akla aykırılık olarak görüp birtakım hadîsleri böylesi bir gerekçeyle reddetmek, mucize olgusunun ve Hz. Peygamber s.a.s.'in peygamberliğinin inkârı anlamına gelir.

Ancak, Kelâm ilminde ortaya konulan akıl nosyonu çerçevesinde akla uygunluk, rivayetlerde önem taşır.

Dolayısıyla, Kelâm ilmini bilmeyen, bilgi ve bilim felsefelerine vakıf olmayan kimselerin "akla uygunluk" adına hadîsleri tenkid etmeleri cehaletin (aslan postuna bürünmüş eşek gibi) ilim postuna bürünüp sahtekârlık yapması anlamına gelir.

*

Beş: Tarihî verilere uygunluk.

Bu da, "sahih sünnete uygunluk" şartı gibi bir aptallık durumunda.

Bir rivayetten söz ediyorsak, ortaya yeni veya farklı bir tarihî veri getiriyoruz demektir. 

Bazen ulaşılan yeni bir tarihî veri, o güne kadarki tarihî verilerin yanlış yorumla ulaşılmış kanaatler durumunda olduğunu ortaya koyabilir.

Tarihî verilere uygunluk şartını öne sürdüğünüzde, belirli bir dönemde elimizde bulunan tarihî verilerin mutlak doğruluğu varsayımı temelinde akıl yürütmüş, ve bilim adına ulaşılabilecek yeni bir veri kalmadığını kabul eden skolastik zihniyeti benimsemiş olursunuz.

Nitekim Yahudi ve Hristiyanlar Kur'an'da verilen birçok bilgiyi, tarihî verilere uygun bulmadıkları için kabul etmiyorlar. 

Mesela Yahudiler'e göre Hz. Süleyman (King Solomon) peygamber değildir, sihirbazlıkta ustalaşmış, havada uçan, hayvanlara hükmeden bir kraldır. Peygamber değil, sihirbazdır. Tarihî veriler böyle söylemektedir.

*

Ankara Ekolü'nün sansar Goldziher ile tilki Schacht gibi mezhep büyüklerinin hareket noktaları da işte bu "tarihî veriler" hikâyesi..

Onlara göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yahudi ve hristiyan kaynaklarından yararlanarak yeni bir din icat etmiş, fakat bu arada tarihî verileri kendi toplumunun ve çağının durumuna göre revizyona tabi tutmuştur. Uydurmalar yapmıştır.

Sonraki müslümanlar da onun bu "sünnet"ini izlemiş, yaşadıkları dönemin siyasal ve kültürel yapısına göre birtakım sözler uydurmuşlar, onları Hz. Peygamber s.a.s.'e nisbet ederek kutsal metinler haline getirmişlerdir.

İşte Defolu Ankara Ekolü'nün İlyas gibi aklı kıt (ya da akılsızlıkta ustalarını geçmek için çırpınan) yamaklarının açıkça söyleyemedikleri, lafı eğip bükerek benimsetmeye çalıştıkları anlayış bundan ibaret.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."