hüseyin gülerce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin gülerce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GÜLEN'İN ÖLÜMÜ MÜNASEBETİYLE YENİDEN...

 

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM

 




Kemalist/Atatürkist taifenin Fethullahçılara yönelttiği suçlamalar, aynı zamanda kendi ayıplarını ortaya dökmeleri anlamına geliyor.

“Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” hesabı..

Mesela Nisan 2018’de odatv.com’da şöyle bir haber yayınlanmıştı:

Yine örgütün üst düzey yöneticileri tarafından bu evlerde kalanlara verilen talimatta da, “Hakim-savcı olduğunuzda, çalıştığınız adliyelerde namaz kılmayacaksınız. Tuvalette klozete oturup namaz kılacaksınız. Asker abileriniz de böyle yapıyor. Sahte kokteyller düzenliyor. Alkol alıyorlar” denildiği belirtildi.

(https://www.odatv.com/guncel/tuvalette-klozete-oturup-namaz-kilacaksiniz-136355)

Tamam, FETÖ’cülerin bu tavrı, onların takiyyecilik, ilkesizlik, çıkarcılık ve dünyaperestliğini sergiler; bu açık.

Fakat, onların neden böyle davranma ihtiyacı duydukları sorusunu da akla getirmez mi?

Niçin böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

*

Rejimperestler din, iman, müslümanlık ve namaz düşmanlığı yapmıyorduysalar, böyle yapanların önünü kesmiyorduysalar, fişlemiyorduysalar, sakıncalı ilan etmiyorduysalar, “İrticacıdır, rejimimiz için tehlikelidir” diye mimlemiyorduysalar, onlar neden böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

Namaz kılanların önü kesilmiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduysalar, FETÖ’cüler niçin böyle yapıyorlardı?

FETÖ’cülerin soru çalarak, adam kayırarak hak etmedikleri yerlere gelmeleri suç, ayıp.. Bu, tamam.

Peki sizin namaz kılan insanların önünü sırf namaz kılıyor, ya da Şeriatçı diye kapatmanız haksızlık değil miydi?!

Tamam, soru çalmak kötü.

Peki ya, soru çalmaya bile gerek görmeden göstere göstere namaz kılmayanı namaz kılana tercih etmek, namaz kılanı tasfiye etmek, mesela ordudan atmak, haksızlık değil miydi?!

*

Bununla birlikte, FETÖ’cüler ve Fethullah’ın “tabandaki ibadet ehli” kabul edilen izleyicileri işte bu takiyyeci tavırları yüzünden, bugün başlarına gelenleri kısmen hakettiler.

Birçokları, kendilerini sözde kamufle etmek için gâvur gibi konuşmayı bile caiz görmeye başladı.

Ve onlardaki bu bozulma ve yozlaşmayı, içlerindeki “derin” elemanlar körüklediler, desteklediler.

Mesela Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları.

Bu adam, The Cemaat’in sözcüsü gibiydi.

Hatta, gibisi fazla, sözcüsüydü.

Ve adam, The Cemaat adına (Zaman gazetesinin 8 Kasım 2007 ve 10 Kasım 2010 tarihli sayılarında) Atatürkçülük yaparken, bu takiyyeci güruhtan ona en küçük bir itiraz gelmedi.

*

Evet adam, 2007 yılında “ortak değerler” olarak şunları sıralamış:

Atatürk, cumhuriyet, laiklik, demokrasi”.

Devletperestliğe özgü “imanın şartları”.. Ortak iman esasları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “çılgın Türkler”in ilah ilan ettiği Atatürk var..

Devlet (cumhuriyet) var..

Laiklik, yani siyasal dinsizlik, yani Şeriat karşıtlığı var.

Demokrasi, yani siyasal halkçılık, Allahu Teala’yı bırakıp halkı/milleti “hüküm koyucu (şâri’)” kabul etme var..

Dört dörtlük rejimperestlik.

Hüseyin efendi bu dört esasın yanına, lütuf kabilinden “dinimiz” ile “hukukun üstünlüğü”nü de eklemiş.

Ama hangi hukuk?.. Onu söylemiyor.

Bu “ortak değerler”in hepsi Anayasa’ya girmiş, bir tek “dinimiz” yok.

O sadece duygu sömürüsü ve istismar aracı.

*

Evet adam, FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) adına konuşarak aynen şunu yazmış:

“Atatürk, bu toplumun ortak değeridir.”

Adam daha ne desin!

Tabiî adamın yazdıkları kendi içinde çelişkili, tutarsız, fakat sorun değil, çünkü yapmak istediği şey zaten çelişkili düşünülmesini sağlamaktan ibaret.

Hem laikliği, hem de “dinimiz”i ortak değer kabul ediyor.

Halbuki, bunlardan birini ortak değer kabul ettiğinde diğerini edemezsin.

Anayasa’da “dinimiz”e yer verilmemesinin nedeni de işte bu!

Fakat laikliğe yer veriliyor.. Çünkü gerçek “ortak değer” o..

Millete ortak değer olarak laiklik dayatılıyor.

*

Anayasa’da Atatürk var, laiklik var, demokrasi var, milliyetçilik var, var oğlu var, bir tek İslam yok.

Atatürkistlere göre Atatürk, toplumun ortak değeri olmaktan fazla bir şey, Allahu Teala’ya ihtiyaç bırakmayan, O’nu anmayı gereksiz hale getiren “ulu önder”.. Onun için açıkça “ilah/tanrı” diyenler de var.

Ve (“devleti için” FETÖ’nün içinde “hizmet” gören) Hüseyin Gülerce gibiler, “ortak değer” yaftası altında, bu “Atatürk putçuluğu”nun değirmenine su taşırken onların içinden bir kişi bile çıkıp “Dur bakalım, n’oluyoruz, o kadar da değil!” demedi.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nden bir kişi bile çıkıp ona itiraz etmedi.

Hüseyin Gülerce’nin Haydar Baş belası gibi utanmaz bir yalancı olduğuna, 2007 yılında yayınlanan yazısında Selanikli Mustafa Atatürk için kullandığı şu ifadeler delil olarak yeter:

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.”

Adam daha ne desin!

*

Selanikli’nin “mukaddes bildiğimiz bütün değerlere” nasıl sahip çıktığını körler, sağırlar ve bile bile yalan söyleyen ar damarı çatlamışlar dışında herkes biliyor.

Anlatmayalım.

Hüseyin efendinin üç yıl sonra, 2010’da yayınlattığı yazısı biraz daha akıllıca, fakat onda da “Atatürk müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez, nihai karar Allah’a aittir” diyor.

Olağanüstü kibar, nazik, anlayışlı, ince, hoşgörülü, medenî..

Fakat aynı adam, yıllar sonra, bir zamanlar önünde huşu içinde el pençe divan durduğu Fethullah’ın müslümanlığı hakkında karar vermeyi Allah’a bırakmadı.

Allah’ın haşa vekiliymiş gibi onu cehennemin dibine soktu soktu çıkardı, soktu soktu çıkardı.

Ah hayatınızda bir kerecik olsun samimi ve dürüst olabilseniz..

Bir kerecik..

*

Hüseyin Gülerce, 2017 yılında Karar gazetesi yazarı Akif Beki ile yaptığı bir tartışmada, söz konusu Atatürk’lü yazılarını gurur ve iftiharla gündeme getirmişti (Bkz. https://www.odatv.com/guncel/hodri-meydan-akif-beki-de-yazisini-gostersin-127158)

Fethullah da, Fethullah’ın izleyicileri de, birbirlerinin (Hüseyin Gülerce’de görülen türden) zırvalarına “Bizdendir, ne söylese yeridir” diyerek “hoşgörü”yle baktıkları, birbirlerinin yanlışlarına itiraz etmedikleri için, başlarına gelenlerin bir bölümünü hak ettiler.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün Atatürkçülük, laiklik, demokrasi ve cumhuriyet güzellemeleri yapması, yaptırması, onlara bir fayda vermedi.

Aynı güzellemeleri yapan, Selanikli’ye arz-ı ihtiramda bulunan, demokrasiye ve laikliğe iman ettiğini ilan eden, hatta yoz boz kurtçuluğa kadar savrulan diğer dindarımsı cemaat ve gruplar bundan ibret almalıdırlar.

*

Bu noktada, Fethullah Gülen’e “Atatürk’e bağlılık” hususunda yöneltilmiş bir suçlamayı hatırlamak yararlı olabilir.

Star gazetesi yazarı Elif Çakır, “Fethullah Gülen’in ‘küçük’ ihaneti!” başlığını taşıyan 16 Mart 2014 tarihli yazısında, Gülen’in bir çocukluk arkadaşının, Alvarlı Efe rh. a.’in torunu Nakip Efendi’nin ifadelerine yer vermişti.

Şöyle:

Aşağıda ayrıntılarını aktaracağım, oldukça enteresan bu hikâye üzerine dün Nakip Efendi’ye telefonla ulaştım.

Nakip Efendi 76 yaşında. Erzurum’da yaşıyor. Alvarlı Efe Hazretlerinin hali hazırda hayattaki torunlarından ve Gülen’in de Kurşunlu Medresesinden arkadaşı.

Gülen’in o yıllardaki medrese arkadaşlarından bir diğerini de [Diyanet İşleri eski Başkanı] Mehmet Nuri Yılmaz olduğunu aktardı Nakip Efendi. …

*

Mutlaka okumuşsunuzdur Fethullah Gülen’in [hayat hikâyesini anlattığı] ‘Küçük Dünyam’ kitabının ilk baskısında Alvarlı İmam başlığı altında genişçe bir bahis var.

Alvarlı Efe Hazretlerinden büyük bir övgüyle bahsediyor Gülen.

Gülen, ‘Küçük Dünyam’da Alvarlı Efe Hazretleri’nin hayattayken babası için ‘evladım’ dediğini kendisi içinde ‘talebem’ dediğini (K. Dünyam, s. 36) anlatıyor ancak Alvarlı ailesi bunun mümkün olmadığını zaten kitapta bunun gibi pek çok çelişkinin olduğunu söylüyor.

Nakip Efendi kitapta asıl itirazlarının ise Gülen’in medrese hocası Sadi Mazlumoğlu Efendi için yazdıkları.

Diyor ki Nakip Efendi: Gülen’in hocasına karşı yaptığı davranış sonucunda medreseden atılmak zorunda kaldığı halde meseleyi -ki Erzurum’da neredeyse infial yaratmasına rağmen, biz gençliğine, cahilliğine verip affetmeye çalışmıştık- yıllar sonra kendisini anlattığı kitabında bu kez de medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamazlığa bağlamış.”

*

Kitap, gazetede [1991 yılında Zaman gazetesinde] yayınlanmaya başlayınca haberdar olduklarını söylüyor Nakip Efendi.

Ve Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu [Gülen’le röportaj yapmak suretiyle kitabı hazırlayan] Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler.

Düzeltilmiş.

*

Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresinde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de onun öğrencisi.

Birgün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakoluna götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani.

Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da.

O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikayetçi olan, öğrencisi Fethullah Gülen!

Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikayette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi:

‘Bugün yaşananlara bakınca medresede o gün yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Hocasının ellerine kelepçe taktıran, Atatürk düşmanlığı yapıyor diyerek şikayette bulunan Fethullah Gülen geliyor aklıma. Ve o gün yaşadıklarımız.”

(https://www.star.com.tr/yazar/fethullah-gulenin-kucuk-ihaneti-yazi-856402/)

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM

 




Kemalist/Atatürkist taifenin Fethullahçılara yönelttiği suçlamalar, aynı zamanda kendi ayıplarını ortaya dökmeleri anlamına geliyor.

“Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” hesabı..

Mesela Nisan 2018’de odatv.com’da şöyle bir haber yayınlanmıştı:

Yine örgütün üst düzey yöneticileri tarafından bu evlerde kalanlara verilen talimatta da, “Hakim-savcı olduğunuzda, çalıştığınız adliyelerde namaz kılmayacaksınız. Tuvalette klozete oturup namaz kılacaksınız. Asker abileriniz de böyle yapıyor. Sahte kokteyller düzenliyor. Alkol alıyorlar” denildiği belirtildi.

(https://www.odatv.com/guncel/tuvalette-klozete-oturup-namaz-kilacaksiniz-136355)

Tamam, FETÖ’cülerin bu tavrı, onların takiyyecilik, ilkesizlik, çıkarcılık ve dünyaperestliğini sergiler; bu açık.

Fakat, onların neden böyle davranma ihtiyacı duydukları sorusunu da akla getirmez mi?

Niçin böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

*

Rejimperestler din, iman, müslümanlık ve namaz düşmanlığı yapmıyorduysalar, böyle yapanların önünü kesmiyorduysalar, fişlemiyorduysalar, sakıncalı ilan etmiyorduysalar, “İrticacıdır, rejimimiz için tehlikelidir” diye mimlemiyorduysalar, onlar neden böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

Namaz kılanların önü kesilmiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduysalar, FETÖ’cüler niçin böyle yapıyorlardı?

FETÖ’cülerin soru çalarak, adam kayırarak hak etmedikleri yerlere gelmeleri suç, ayıp.. Bu, tamam.

Peki sizin namaz kılan insanların önünü sırf namaz kılıyor, ya da Şeriatçı diye kapatmanız haksızlık değil miydi?!

Tamam, soru çalmak kötü.

Peki ya, soru çalmaya bile gerek görmeden göstere göstere namaz kılmayanı namaz kılana tercih etmek, namaz kılanı tasfiye etmek, mesela ordudan atmak, haksızlık değil miydi?!

*

Bununla birlikte, FETÖ’cüler ve Fethullah’ın “tabandaki ibadet ehli” kabul edilen izleyicileri işte bu takiyyeci tavırları yüzünden, bugün başlarına gelenleri kısmen hakettiler.

Birçokları, kendilerini sözde kamufle etmek için gâvur gibi konuşmayı bile caiz görmeye başladı.

Ve onlardaki bu bozulma ve yozlaşmayı, içlerindeki “derin” elemanlar körüklediler, desteklediler.

Mesela Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları.

Bu adam, The Cemaat’in sözcüsü gibiydi.

Hatta, gibisi fazla, sözcüsüydü.

Ve adam, The Cemaat adına (Zaman gazetesinin 8 Kasım 2007 ve 10 Kasım 2010 tarihli sayılarında) Atatürkçülük yaparken, bu takiyyeci güruhtan ona en küçük bir itiraz gelmedi.

*

Evet adam, 2007 yılında “ortak değerler” olarak şunları sıralamış:

Atatürk, cumhuriyet, laiklik, demokrasi”.

Devletperestliğe özgü “imanın şartları”.. Ortak iman esasları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “çılgın Türkler”in ilah ilan ettiği Atatürk var..

Devlet (cumhuriyet) var..

Laiklik, yani siyasal dinsizlik, yani Şeriat karşıtlığı var.

Demokrasi, yani siyasal halkçılık, Allahu Teala’yı bırakıp halkı/milleti “hüküm koyucu (şâri’)” kabul etme var..

Dört dörtlük rejimperestlik.

Hüseyin efendi bu dört esasın yanına, lütuf kabilinden “dinimiz” ile “hukukun üstünlüğü”nü de eklemiş.

Ama hangi hukuk?.. Onu söylemiyor.

Bu “ortak değerler”in hepsi Anayasa’ya girmiş, bir tek “dinimiz” yok.

O sadece duygu sömürüsü ve istismar aracı.

*

Evet adam, FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) adına konuşarak aynen şunu yazmış:

“Atatürk, bu toplumun ortak değeridir.”

Adam daha ne desin!

Tabiî adamın yazdıkları kendi içinde çelişkili, tutarsız, fakat sorun değil, çünkü yapmak istediği şey zaten çelişkili düşünülmesini sağlamaktan ibaret.

Hem laikliği, hem de “dinimiz”i ortak değer kabul ediyor.

Halbuki, bunlardan birini ortak değer kabul ettiğinde diğerini edemezsin.

Anayasa’da “dinimiz”e yer verilmemesinin nedeni de işte bu!

Fakat laikliğe yer veriliyor.. Çünkü gerçek “ortak değer” o..

Millete ortak değer olarak laiklik dayatılıyor.

*

Anayasa’da Atatürk var, laiklik var, demokrasi var, milliyetçilik var, var oğlu var, bir tek İslam yok.

Atatürkistlere göre Atatürk, toplumun ortak değeri olmaktan fazla bir şey, Allahu Teala’ya ihtiyaç bırakmayan, O’nu anmayı gereksiz hale getiren “ulu önder”.. Onun için açıkça “ilah/tanrı” diyenler de var.

Ve (“devleti için” FETÖ’nün içinde “hizmet” gören) Hüseyin Gülerce gibiler, “ortak değer” yaftası altında, bu “Atatürk putçuluğu”nun değirmenine su taşırken onların içinden bir kişi bile çıkıp “Dur bakalım, n’oluyoruz, o kadar da değil!” demedi.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nden bir kişi bile çıkıp ona itiraz etmedi.

Hüseyin Gülerce’nin Haydar Baş belası gibi utanmaz bir yalancı olduğuna, 2007 yılında yayınlanan yazısında Selanikli Mustafa Atatürk için kullandığı şu ifadeler delil olarak yeter:

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.”

Adam daha ne desin!

*

Selanikli’nin “mukaddes bildiğimiz bütün değerlere” nasıl sahip çıktığını körler, sağırlar ve bile bile yalan söyleyen ar damarı çatlamışlar dışında herkes biliyor.

Anlatmayalım.

Hüseyin efendinin üç yıl sonra, 2010’da yayınlattığı yazısı biraz daha akıllıca, fakat onda da “Atatürk müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez, nihai karar Allah’a aittir” diyor.

Olağanüstü kibar, nazik, anlayışlı, ince, hoşgörülü, medenî..

Fakat aynı adam, yıllar sonra, bir zamanlar önünde huşu içinde el pençe divan durduğu Fethullah’ın müslümanlığı hakkında karar vermeyi Allah’a bırakmadı.

Allah’ın haşa vekiliymiş gibi onu cehennemin dibine soktu soktu çıkardı, soktu soktu çıkardı.

Ah hayatınızda bir kerecik olsun samimi ve dürüst olabilseniz..

Bir kerecik..

*

Hüseyin Gülerce, 2017 yılında Karar gazetesi yazarı Akif Beki ile yaptığı bir tartışmada, söz konusu Atatürk’lü yazılarını gurur ve iftiharla gündeme getirmişti (Bkz. https://www.odatv.com/guncel/hodri-meydan-akif-beki-de-yazisini-gostersin-127158)

Fethullah da, Fethullah’ın izleyicileri de, birbirlerinin (Hüseyin Gülerce’de görülen türden) zırvalarına “Bizdendir, ne söylese yeridir” diyerek “hoşgörü”yle baktıkları, birbirlerinin yanlışlarına itiraz etmedikleri için, başlarına gelenlerin bir bölümünü hak ettiler.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün Atatürkçülük, laiklik, demokrasi ve cumhuriyet güzellemeleri yapması, yaptırması, onlara bir fayda vermedi.

Aynı güzellemeleri yapan, Selanikli’ye arz-ı ihtiramda bulunan, demokrasiye ve laikliğe iman ettiğini ilan eden, hatta yoz boz kurtçuluğa kadar savrulan diğer dindarımsı cemaat ve gruplar bundan ibret almalıdırlar.

*

Bu noktada, Fethullah Gülen’e “Atatürk’e bağlılık” hususunda yöneltilmiş bir suçlamayı hatırlamak yararlı olabilir.

Star gazetesi yazarı Elif Çakır, “Fethullah Gülen’in ‘küçük’ ihaneti!” başlığını taşıyan 16 Mart 2014 tarihli yazısında, Gülen’in bir çocukluk arkadaşının, Alvarlı Efe rh. a.’in torunu Nakip Efendi’nin ifadelerine yer vermişti.

Şöyle:

Aşağıda ayrıntılarını aktaracağım, oldukça enteresan bu hikâye üzerine dün Nakip Efendi’ye telefonla ulaştım.

Nakip Efendi 76 yaşında. Erzurum’da yaşıyor. Alvarlı Efe Hazretlerinin hali hazırda hayattaki torunlarından ve Gülen’in de Kurşunlu Medresesinden arkadaşı.

Gülen’in o yıllardaki medrese arkadaşlarından bir diğerini de [Diyanet İşleri eski Başkanı] Mehmet Nuri Yılmaz olduğunu aktardı Nakip Efendi. …

*

Mutlaka okumuşsunuzdur Fethullah Gülen’in [hayat hikâyesini anlattığı] ‘Küçük Dünyam’ kitabının ilk baskısında Alvarlı İmam başlığı altında genişçe bir bahis var.

Alvarlı Efe Hazretlerinden büyük bir övgüyle bahsediyor Gülen.

Gülen, ‘Küçük Dünyam’da Alvarlı Efe Hazretleri’nin hayattayken babası için ‘evladım’ dediğini kendisi içinde ‘talebem’ dediğini (K. Dünyam, s. 36) anlatıyor ancak Alvarlı ailesi bunun mümkün olmadığını zaten kitapta bunun gibi pek çok çelişkinin olduğunu söylüyor.

Nakip Efendi kitapta asıl itirazlarının ise Gülen’in medrese hocası Sadi Mazlumoğlu Efendi için yazdıkları.

Diyor ki Nakip Efendi: Gülen’in hocasına karşı yaptığı davranış sonucunda medreseden atılmak zorunda kaldığı halde meseleyi -ki Erzurum’da neredeyse infial yaratmasına rağmen, biz gençliğine, cahilliğine verip affetmeye çalışmıştık- yıllar sonra kendisini anlattığı kitabında bu kez de medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamazlığa bağlamış.”

*

Kitap, gazetede [1991 yılında Zaman gazetesinde] yayınlanmaya başlayınca haberdar olduklarını söylüyor Nakip Efendi.

Ve Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu [Gülen’le röportaj yapmak suretiyle kitabı hazırlayan] Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler.

Düzeltilmiş.

*

Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresinde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de onun öğrencisi.

Birgün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakoluna götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani.

Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da.

O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikayetçi olan, öğrencisi Fethullah Gülen!

Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikayette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi:

‘Bugün yaşananlara bakınca medresede o gün yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Hocasının ellerine kelepçe taktıran, Atatürk düşmanlığı yapıyor diyerek şikayette bulunan Fethullah Gülen geliyor aklıma. Ve o gün yaşadıklarımız.”

(https://www.star.com.tr/yazar/fethullah-gulenin-kucuk-ihaneti-yazi-856402/)


LAİK-KEMALİST (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETÇİLİKTEN FETÖ'YE: İSLAM'I YERLİ-MİLLİ PUTPERESTLİĞİMİZ ATATÜRKÇÜLÜK İÇİN GÜNCELLEYECEĞİZ, ÖYLE KÜRESEL GÜNCELLEME YOK!





Bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazan, daha sonra Türkiye gazetesine transfer olan “devlet gibi  gazeteci” (yani "paralel devlet" formatındaki gazeteci) Cem Küçük, devlet adına konuşma yetkisini nereden almıştıysa, Hüseyin Gülerce (ya da Gülence) için “O, devletin adamıdır” diye yazmıştı.

Odatv de, “Biz demiyoruz, biz sadece haberciyiz, haber yapıyoruz” diyerek onun sözlerinin daha geniş kitleler tarafından duyulması için üzerine düşeni yapmıştı.

“Devletin adamları” birbirlerini az çok tanırlar, böyle sözde haber yapıyormuş ayaklarından ya da danışıklı dövüş babından birbirlerinin gündeme gelmesini sağlamakta üstlerine yoktur.

Odatv’nin haberi şöyleydi:

Bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’nin Cumhuriyet gazetesi iddianamesinde “tanık” olarak yer alması, Sözcü gazetesi soruşturmasında da adının geçmesi tartışılmaya devam ediyor.

Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk, Hüseyin Gülerce’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman Gazetesi Genel Müdürlüğü yaptığına dikkat çekip, geçmiş dönemde yılda en az 3 kez FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in yanına gidip günlerce kaldığını, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra da 4 kez telefon konuşması yaptığını yazdı.

Gazeteciler Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı da Hüseyin Gülerce’nin FETÖ geçmişine dikkat çekerek eleştirmişti. Hüseyin Gülerce ise “A. Hakan, F. Altaylı, Y. Özdil; ByLock mu kullanıyorlar?” başlıklı köşesinde “Beni övselerdi, yerin dibine geçmem gerekirdi” diyerek kendini savunmuştu.

KÜÇÜK KRİPTODAN DESTEK

Kripto FETÖ’cü Cem Küçük ise, bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’yi savundu. Cem Küçük, “Hüseyin Gülerce devletin adamıdır” dedi.

Küçük, Türkiye gazetesindeki bugünkü yazısında Hüseyin Gülerce hakkında, “Organize şekilde saldırıya uğrayan Hüseyin Gülerce çok açık ve ilk kez söylüyorum ki büyük harfle DEVLET’in adamıdır. Sizlerin Gülerce’yi harcamaya gücü yetmez” ifadelerini kullandı. Küçük, köşe yazarlarının Gülerce hakkında yazdıklarına ilişkin olarak, “Bu yapılan şey düpedüz hainliktir ve bu alçakça iftiraları atanlar hiç şüphe yok ki bedelini ödeyecektir” diye tehdit savurdu.

FETÖ’ye ve liderine övgüleri arşivlerde olan, FETÖ’nün operasyonlarında hala kritik rol üstlenen Cem Küçük’ün, Hüseyin Gülerce’ye bu desteği tarihe not düşecek cinstendi.

*

Cem Küçük sözlerinin hesabını vermediğine, ona devletten bir itiraz gelmediğine, tam aksine o başkalarını hesap vermekle tehdit ettiğine göre, Hüseyin Gülerce’yi devletin adamı kabul etmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

Şurası kesin ki, FETÖ bünyesi içinde faaliyet gösteren tek “devletin adamı” Hüseyin değildi.

Aralarında sürü sepet “devletin adamı” bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bunların bazılarının sözde devletin elinden kaçıyor gibi yurtdışına gittikleri de kesin..

Devletin istihbarat birimleri FETÖ’yü dışarıda başka türlü takip edemezler.

Bütün bunlardan çıkan sonuç ise şu: Madem ki FETÖ’nün içinde Hüseyin gibi devletin adamları var, ve bunlar FETÖ adına faaliyet gösteriyorlar, o halde FETÖ tarafından yapıldığını düşündüğümüz birçok iş aslında devletin işi olabilir.

Çünkü, FETÖ’nün içindeki devletin adamları FETÖ yapıyor gibi göstererek devletin adamlığını ifa etmekten geri kalmazlar.

Siz, FETÖ yapıyor zannedersiniz, gerçekten de o yapıyordur, fakat ardındaki üst akıl devlettir.

Davul FETÖ’nün sırtında, tokmak ise devletin elindedir.

Mesela şu “kaset” mevzuları…

Gerçekte kimin işiydi, bilen var mı?

*

Bu, sadece FETÖ için değil, Türkiye’deki tüm cemaatler için geçerlidir.

Mesela bakarsınız ki bir tarikat, boz kurtçuluk yapmaya, Türkler’in putperestlik dönemine ait bir totemin tozunu alıp parlatmaya başlar..

Zikir ehli olmaları gereken insanları kritik-analitik, yok babalitik mavalları altında içinden çıkamayacakları, nefeslerinin yetmeyeceği derin sulara daldırıp boğdururlar.

Her neyse, biz asıl konuya dönelim.. Hüseyin gibi devletin adamlarını göz önüne alınca şunu kabul etmemiz gerekiyor olabilir: Asıl paralel devlet, derin devlettir.

FETÖ paralelini, sırf İslamcılık davasını yok etmek için kurup geliştiren, başa bela eden, yüzyılın musibeti haline getiren de aslında odur.

“Fabrika kuran fabrika” gibi, paralel üreten paraleldir.

Derin devlet, her “paralel”in içine kaçmış şeytandır, azgın cindir.

Cem Küçük gibilerin paralel devlet gibi racon kesebilmelerinin nedeni de budur.

FETÖ, derin devletin melanetinin yanında fasa fisodur.

*

Fatih Altaylı’nın “MİT’e komploda Gülerce parmağı” başlıklı yazısı, devletin adamı Hüseyin’in FETÖ’yü paralellik oyununda ofsayta düşürmüş olabileceğini de düşündürmektedir.

Altaylı Habertürk’te şunları yazmıştı:

Fethullahçı Terör Örgütü’nün seçilmiş iktidara, devlete ve özellikle dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı “somut ve sert biçimde” saldırıya geçmesinin miladı, 7 Şubat 2012 olarak kayıtlara geçti.

O gün Başbakan Erdoğan ciddi bir ameliyat geçirdiği sırada, FETÖ elindeki yargı gücünü kullanarak MİT’e bir operasyon başlattı.

Bu operasyonun hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu açıktı ve bu durum o gün de yazıldı.

Peki hafızası zayıflara bir hatırlatma yapalım.

MİT’e operasyon yapılması gerekliliğini o günlerde Cemaat içinde ilk dile getiren, bunu somut biçimde “kayıt altına” alan yazıları kim yazdı?

Elbette ki Hüseyin Gülerce.

FETÖ’nün MİT üzerinden Başbakan’a karşı harekete geçmesinden tam 40 gün önce Gülerce, ilk işaret fişeğini attı.

28 Aralık 2011 günü Gülerce köşesinde şöyle seslendi:

“MİT’e bir operasyon yapılmalıdır. Başbakanlık’a bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bir soruşturma başlatılmalıdır.”

Gülerce bununla da yetinmedi.

2 gün sonra, 30 Aralık günü, Gülerce yazısını benzer biçimde tekrarladı: “MİT hakkında derhal bir soruşturma başlatılmalı.”

Gülerce’nin ikinci yazısından tam 38 gün sonra, Başbakan Erdoğan’ın hasta yatağında olmasından da istifade edilerek, Gülerce’nin hedef gösterdiği kuruma yönelik bir operasyon FETÖ’cü savcılar marifetiyle başlatıldı.

Erdoğan hastane yatağından aynı darbe girişiminde yaptığı gibi duruma el koymasa, FETÖ daha bu ilk hamlesinde başarıya ulaşacaktı.

Gülerce işareti vermiş, FETÖ’cü savcılar gereğini yapmaya kalkışmış, ama Erdoğan’a toslamışlardı.

Bu operasyonda Gülerce’nin parmağı olduğu aşikârdı. Düğmeye onun parmağı basmıştı.

İktidara yakın gazeteci Fikri Akyüz, o günlerde köşesinde Gülerce’nin bu yazısına dikkat çekti. Zaman zaman Ergenekon davalarına da eleştirel yaklaşımlar sergileyen Akyüz, iktidara yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen o gün bugündür işsiz.

Gülerce ise “sözde” itirafçı ve makbul.

Ve Gülerce’ye bazıları, “Devletin adamı” diyor.

*

Hüseyin Gülerce, bir fikir adamı ya da yazar olarak pek önemli biri sayılmazdı.

Ancak, “Cemaat”in ve/veya Fethullah Gülen’in bir tür yarı-resmî sözcüsü gibi görülmesi, onu dikkatle takip edilen bir adam haline getirmişti. 

Zaman gazetesinin ondan pekçok bakımdan üstün başka yazarlarının (mesela Ahmet Selim’in) hiç dikkat çekmemesine karşılık, Gülerce’nin sürekli gündeme gelmesinin nedeni buydu.

FETÖ adına konuşuyor gibi görünüyordu, gerçekteyse laik (siyasal dinsiz) devletin adamı olarak vazifesini yapıyordu.

Nitekim, Zaman gazetesinde yayınlanan 5 Temmuz 2013 tarihli yazısında, Mısır’la ilgili olarak (sözde müslümanca, özde laik Kemalist nitelikteki) şu düşünceleri seslendirmişti:

Mısır’daki darbenin anlattıkları…

Mısır’daki askerî darbe, hissiyat ile gerçeklik arasındaki acıklı hali ve ders veren farkları anlatıyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidar denemesi, kötü bir sonla bitti diyebiliriz. Dileriz, Mısır bir iç savaşın, kardeş kavgasının içine düşmez.

Bir bahar düşünün, tekrar darbe hortlağı ile bitmesi, Arap dünyası için çok kötü oldu. Ne ibretliktir, laik kesim, liberallerle birlikte; Batı’nın hoş görüsü(!) ve himayesi ile darbe destekçiliği yaptı. Darbe için Tahrir Meydanı’nı kullandılar. Bir darbenin, havai fişek gösterileri ile kutlandığını da görmüş olduk… Benim gibi pek çok kişinin aklından geçmiştir sanırım, şu anda Türkiye’de yapılacak -Allah muhafaza- bir darbe için kim bilir ne çok havai fişek stoklayan vardır…

*

Gülerce, hemen herkesin kabul edebileceği bu genel geçer hakikatlerin ardından asıl mesajına geliyor.

Böylece, dile getirdiği birtakım doğruların, acı hapı yutturmak için onu şekere bandırma ameliyesinden başka birşey olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir tür aldatma..

Beyefendi, “İslam coğrafyasında mütedeyyin insanlar, yönetime talip olacaklarsa dini referans almamalıdırlar” fetvasını veriyor.

Emriniz olur!

“Dinî söylemi öne çıkarmasalar belki daha işlevsel olur” vs. gibi birşey söylese, niyetinin belki iyi olabileceğini düşüneceğiz, fakat öyle demiyor, “Dini referans almamalıdırlar” buyuruyor.

*

Dini referans almamak başka birşey, göstermemek başka birşeydir.

Mesela, bir insana, dinî söyleme başvurmadan, alkolün onu mahvedeceğini tıbbî bir söylemle anlatabilirsiniz. 

Fakat bir insana, “Alkol almanın haram olduğunu söylememelisin. Dinî söyleme başvurmamalısın!” dediğiniz zaman, gerçekte o kişinin din ve inanç hürriyetinin yanı sıra, düşünce ve inancını açıklama özgürlüğünü de yok etmiş olursunuz.

Türkiye’de dinsiz (putperest) derin devletin istediği tam da bu olduğu için devletin adamı da böyle konuşuyor.

*

Mesela bugün Batı’da, hristiyan demokrat partiler mevcut.

Bunlara, hristiyan olduklarını dile getirmeleri yasaklanmıyor.

Buna karşı belki, laik mantıkla, “Hristiyanlığın zaten pek fazla siyasal talebi/düzenlemesi yok” denilebilir.

Şayet bu itirazı haklı kabul edersek, o takdirde şunu söylememiz gerekir: Madem yok da, neden siyaset alanında hristiyan olmayı bu şekilde öne çıkarıyorlar?

Hristiyan olmayı öne çıkarmak, “Hristiyan değilsen benimle birlikte siyaset yapamazsın, siyasal hayata katılamazsın; önce hristiyan kimliğini kabul edeceksin” mesajını vermek değil midir?!

Din, siyasete bundan daha fazla nasıl müdahale edebilir?!

İsrail’de durum daha da katı.. 

Devletin adamı Hüseyin efendi, bu akılları “diyalog” içine girdiği yahudi ve hristiyanlara vermiyor, tutuyor hristiyanların salyangozlarını İslam ülkelerinde pazarlamaya çalışıyor. 

*

Ancak, Müslümanlar için “Dini referans almamalıdırlar” diyen Hüseyin efendi, bir sonraki cümlede klasik numaraya başvurup makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca her şeyden evvel dinin özü zarar görüyor” diyor.

Az sahtekâr değil!

Dinin referans alınması ile, dinin siyasete vasıta yapılması aynı şey midir ki, bir sonraki cümlende utanmadan böyle birşey “yumurtluyorsun”?!

Tabiî bizim Hüseyin efendi, usul-detay ilişkisini acayip bir mantıkla tepetaklak eden muhterem hoca efendisinden ders almış, nasıl kafa karıştırılacağını çok iyi biliyor.

Din, siyasette referans alınınca herşeyden evvel dinin özü zarar görüyor” şeklindeki bir cümlenin “manyakça” olacağını gayet iyi bildiği için, hiç çaktırmadan kurnazca makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca…” uzun havasına geçiş yapıyor.

Türkçe olimpiyatlarında şarkı dinleye dinleye, makamdan makama nasıl ustaca geçilebileceğini kavramış…

Böylece, usta işi bir abrakadabra ya da hokus pokus ile din’i referans almayı dinin siyasete alet edilmesine dönüştürdükten sonra, saygılı ve efendi bir mütedeyyin müslüman pozu ile şu hükmü veriyor: 

Dine karşı bir saygısızlık oluyor.

Yani, dini referans almak, dine karşı saygısızlıkmış…

Yerseniz..

*

Oysa Hüseyin efendi bu aklı diyalog içinde bulunduğu haham ve papazlara verebilirdi.

Mesela onlara, “İncil’i referans almanız, İncil’e saygısızlık oluyor beyler” diyebilirdi.

Aynı şekilde hahamlara da, “Yahudiliği referans almanız, Yahudiliğe saygısızlıktır” şeklindeki muhteşem bir zihnin olağanüstü mantıklı çıkarımını pazarlayabilirdi.

Bu kadar uzağa gitmeye gerek yok, adamı olduğu laik (siyasal dinsiz) devletin derin makinistlerinin karşısına Cüneyt gibi çıkıp naralar atarak “Atatürk ilke ve inkılaplarını referans almak, Atatürk’e saygısızlıktır, n’ayır, n’olamaz!” diyebilirdi.

Hayır, bunu yapmadı. Müslüman mahallesinde salyangoz satıcılığına soyundu.

Şu anda da bu işi iktidarın gazetesi Star'da yapmaya devam ediyor.

*

Gelelim Hüseyin efendinin yazısındaki bir başka cümleye (Ya da yumurtaya mı dersiniz, salyangoza mı, her neyse!):

Ayrıca kendisini samimi Müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Peh peh peh!..

Kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış!..

İlk cümlesinden hareketle konuşmak gerekirse, kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler, dinin referans alınmasından rahatsız olan insanlarmış..

Hem dinin referans alınmasından rahatsız oluyorlar, hem de bunların kendilerini samimi müslüman olarak görmelerini, kabul etmelerini saygıyla karşılamamız gerekiyor.

Yoksa kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış, hissetme kabiliyetleri azmanlaşmış bu kişilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine ciğer dayanmazmış..

Bunların kendilerini dışlanmış hissetmemeleri için, dini referans alanların bizzat kendilerini dışlamaları gerekiyormuş.

*

Mesela, bu mantığa göre, Mısır’da halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen Mursi’den rahatsız olanlar, her ne kadar azınlık durumundaysalar da, kendilerini dışlanmış hissetmek gibi pek büyük bir bahtsızlığı yaşadıkları için, Mursi ile Mursi’ye destek veren çoğunluğun taleplerinin yok sayılması gerekiyor.

Sen de az uyanık değilsin, Hüseyin efendi!.. Öyle hocanın böyle çırağı!.. Öyle devletin böyle adamı!

Dört cümlede işi sağlama bağlama ustalığını gösteren yarım hoca Hüseyin efendi, beşinci cümlesinde şahlanıyor, cuş u huruşa geliyor:

Daha da önemlisi, birikmiş tepkilerin sonucunda yönetime gelindiği için hassasiyet gösterilmesi gereken temel meselelerde çoğunlukla farkında olmadan bir ötekileştirme zihniyetine saplanılıyor.

Kısacası, birikmemiş tepkilerle yönetime gelmenin bir yolunu bulmak zorunda bu insanlar..

Adeta, yakıt kullanmadan motoru çalıştırmak gibi fizik yasalarını dumur eden bir talebin üstesinden gelmek zorundalar.

Tepki birikmişse, gelmemeleri lazım, tepki birikmeyince de zaten gelemezler. Bu şartlar çerçevesinde nasıl gelineceğinin formülünü bulmak için Newton ve Einstein olmak bile yetmez ama, olsun..

Az uyanık değilsin Hüseyin efendi, bir de yeri geldiğinde ağlayabilme kabiliyetine sahip olsaymışsın, Fethullah efendinin yokluğu durumunda onun yerini çok rahat doldurabilirmişsin.

*

Ve Hüseyin efendi, son olarak, ağzındaki baklayı çıkarıyor:

Mütedeyyin insanlar için zemin; demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerlerdir.

Böylece, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerler” ile “referans alınan din”in farklı şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Madem öyle, neden şu “paylaşma” faaliyetlerinde tepe tepe dini referans alıyor, insanların dinî duygularını bu paylaşıma alet ediyordun?

Mesela, neden FETÖ çatısı altında “kurban” topluyordun?

Neden kurban kesme gibi dinî bir gelenek, senin paylaşma faaliyetlerinin eksenini oluşturuyordu?

Neden insanların zekâtlarının, sadakalarının peşinden koşuyordun?

Neden, dini referans göstermeden, salt “evrensel insanî değerler” adına yardım toplamıyordun?

Onu da geçtik, acayip çalgılar eşliğinde kız oğlan karışık hoplayıp zıplama, avaz avaz yâlelliler söyleme faaliyetlerine bile, dinden referans bulmak için Peygamber'li rüyalar anlatıyordun?

Dinî olmayan, “evrensel insanî değerler”e dayanan rüyaların suyu mu çıkmıştı?

Kerli ferli adamlar, “dırahşan” çehreli kızların oynamalarını, şarkı söylemelerini gerdan kırarak, gözlerini bel bel dikerek izliyor, sonra da bu tabloya Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalar vasıtasıyla alet ediliyor, bütün bu utanmazlıklara din, referans haline getirilmeye çalışılıyordu..

Niye o zaman “Dini referans göstermeyin!” demiyordun?

*

Demokrasi vs. diyorsun, iyi güzel, peki Mursi darbe ile mi cumhurbaşkanı atanmıştı?

Demokratik yollardan gelmemiş miydi, seçilmemiş miydi?

Hukuka uygun yollardan cumhurbaşkanı olmuş bir adamı “Benim hukukum yoksa da, tankım topum var” diyerek “tankın üstünlüğü” ilkesi eşliğinde alaşağı eden adamlar karşısında söyleyecek bütün lafın bu muydu?..

Evet, İslam açısından bakıldığında, dini referans almayanların, dini hayatın dışına itmeye çalışanların, dine düşmanlık yapanların tek bir referansı vardır: Heva ve heves.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesi vs. hepsi, işlerine geldikçe kullandıkları, acıkınca da utanmadan oturup yedikleri birer puttan başka birşey değildir.

*

Bunların hepsi aynı..

Bir taraftan dindarlık taslıyorlar, diğer taraftan da, İslam devleti mi (Allahu Teala'ya itaat edilen devlet mi) yoksa tağutî devlet mi (tağutlara, putlaştırılmış nesnelere ve kişilere tapılan devlet mi) olduğuna bakmaksızın devletçilik yapıyorlar.

Akıllarınca "Ne şiş yansın ne kebap!" babından hem Allahu Teala'yı, hem de yeryüzü tanrılarını idare ettiklerini düşünüyor gibiler.

Bunların dindarlıkları Kur'an'ın her ayetini kapsamıyor.

Mesela, Kur'an'da geçen tağut kelimesini duydukları zaman tüyleri diken diken olur. 

Şeriat, lügatlarından zaten çoktan çıkmıştır.

O kadar çıkmıştır ki, camiye bile giremez.. 

Cuma hutbelerinde siz hiç Şeriat'lı, tağut'lu hutbe dinlediniz mi?

Ve bu sözde "din hürriyeti" rejiminde dinleme şansınız var mı?!

Hakkı hakim kılmayı geçtik, onu söyleyemiyorsun bile, sonra da utanmadan hakkı hakim kılma edebiyatı yapıyorsun!

Bunlar, Allahu Teala'yı ve O'nun kahrını, azabını ne zannediyorlarsa!

*

Sonra da seni (din ve dünya) iş(in)de bir şerîat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin (heves, arzu ve) hevalarına uyma!” (Casiye, 45/18)

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta (putlaştırılan önderlere ve nesnelere) ve cibt'e (küfrün temsilcilerine) inanıyorlar ve diğer inkar edenler için 'Bunlar, müminlerden daha doğru bir yoldadır' diyorlar." (Nisa, 451)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."