WALDO
İSMET, NEDEN AKLIN BAŞINDA DEĞİL?
Birileri
bize şu iki yaklaşımı “benimsetmeye”
çalışıyorlar:
Birincisi şu anlayış: Modern teknolojiden
yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı
uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak
zorundasınız.
Bunu (zamanında Türk Genelkurmayı tarafından da misafir edilip ağırlanmış olan Almanya'da mukim) anti-İslamcı Prof. Bassam Tibi şöyle ifade ediyor:
“Köktendinciler, modernizmin teknik-bilimsel
yönünü, laik kültürel projesinden
ayırmak istiyorlar ve seçici
davranarak sadece işlevsel yönünü
almak istiyorlar.”
Tibi’nin bu sözleri, 7 Mayıs 1997 tarihinde, tam da 28 Şubat
Süreci yaşanırken Milliyet gazetesinde yayınlanmış
olan "İslamcılar yarı-modernist" başlıklı röportajında yer
alıyor.
Aynı röportajında şöyle bir cümlesi de var:
“Köktenciler modernitenin
teknoloji yanını kabul ediyor, ama kültürel yanını, yani
demokrasiyi, insan haklarını, akılcılığı, din-devlet ayrımını ve insan
yaratıcılığını reddediyor.”
*
Türkiye’deki
Batıcılar (Atatürkistler), Prof. İlter
Turan’a göre, tam da Tibi’nin istediği şeyi yapıyorlardı:
“Batı yanlısı düşünce tarzını
benimseyenler, uygarlığın bileşik
bir bütün olduğunu, teknoloji ve
kültür gibi iki bileşkeye ayrılamayacağını öne sürüyorlar. Değişim, modern teknolojinin benimsenmesiyle sınırlı
kalamazdı. Eğer imparatorluk parçalanmaktan ve yıkılmaktan kurtarılacaksa, değişim kültürel dönüşümü de içermek
zorundaydı.”
(İlter Turan, “Türkiye’de Din ve Siyasal Kültür”, Çağdaş Türkiye’de İslam, ed. Richard Tapper, çev. Özden Arıkan,
İstanbul 1993, s. 42-43.)
Turan’ın
ifadelerinde eksik olan, önceliğin
teknolojiye değil kültüre verilmiş olması ve teknolojiye bir türlü sıra
gelmemiş olmasıydı.
Ortada bir teknoloji bulunmadığı için, teknolojinin (“Batı kültürünün
taklitçisi” boş kafa İsmet’in Heidegger ve Sombart gibi isimlerden arakladığı) mevhum
özüne ve manevi yanına teslim olmuş insanlar da bulunmuyordu, ama bir başka kültüre teslim oluş vakıası
herşeye rağmen yaşanıyordu.
*
Görüldüğü
gibi, düşüncesiz düşünür müsveddesi “artiz”
İsmet, tam da (Prof. İlter Turan’ın görüşlerini özetlediği) Batıcılar (Kemalistler/Atatürkistler)
gibi düşünüyor.
Uygarlığın (medeniyetin)
bileşik bir bütün olduğunu, teknoloji (teknik) ile kültürün birbirinden
ayrılamayacağını savunuyor. (İsmet kalpazanıyla ilgili diğer yazılarda bu anlama gelen ifadelerini aktardık.)
Sıkı bir Atatürkist
gibi akıl yürütüyor.
Ancak, Atatürkistlerden
daha hin ve daha kurnaz..
*
Atatürkistler
ve de (Prof. Bassam Tibi gibi Türk
olmadığı için Atatürkist olmayan fakat Batıcılıkta onlardan geri kalmayan) diğer
anti-İslamcılar gibi Müslümanlar’a
doğrudan saldırmıyor, “beşinci kol”
faaliyeti yaparak cepheyi içeriden çökertmeye çalışıyor.
Sömürgecilerin
canını çok sıkan ve başını ağrıtan, Bassam’ın da onlar hesabına şikayetçi
olduğu bir dertten Batılı efendilerin kurtulması için suret-i haktan gelerek şeytanî bir görevi ifa ediyor.
Müslümanlar’a,
“Batılılar’ın canını sıkmayalım, teknolojiye
sırt çevirelim, hatta o kadar sırt çevirelim ki, teknolojiyi hatırlattığı için medeniyet kavramına bile düşman olalım.
Bugünkü teknoloji gâvur malıdır, onun bir ‘öz’ü,
dini imanı vardır, ondan tümden uzak duralım, traktör çikletsiz olmaz lo!” diyor.
Kısacası İsmet, Bassam’ın hin ve daha hain versiyonu..
Kelek karpuza benzer şekilde içi Bassam gibi
kırmızı, dışı ise yeşil.. (Daha doğrusu dışı da kırmızı, fakat Müslümanlar’ı
aldatmak için yeşile boyanmış.)
*
Fırıldak İsmet bu zırvaları ne zaman seslendiriyor?
Tam da Erbakan’ın ortaya çıkıp Müslümanlar
adına ağır sanayiden, teknolojiden
söz ettiği, Batıcı Atatürkistlere “Batı’nın kültürünü bütün rezaletleriyle
birlikte aldınız, teknolojisinden ise uzak durdunuz, biz tam tersini yapacağız,
kendi kültürümüze sahip çıkarken Batı’nın teknolojisini alıp onları bu alanda
da geçeceğiz” dediği sırada..
Ve tam bu
esnada eskinin sıradan solcusu komünist İsmet birden bire hidayete eriyor, Amentü diye
bir şiirimsi laf kalabalığı karalayarak, “derin” mirahorların altına çektiği
beyaz ata binip İslamcı şair prens pozlarıyla meydana fırlıyor.
Avaz avaz bağırıyor: “Durun lo, herşey ben yaşarken oldu, teknoloji ve medeniyet Müslüman’ın nesine gerek.. Biz Batılılar karşısında, toplu tüfekli İngiliz askerlerine mızrakla hücum ederek telef olan Afrika Hotantoları gibi medeniyetsiz ve teknolojisiz olmalıyız.”
Merhum Necip Fazıl “Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap” diyor, hokkabazlığın küçüğünden yakınıyordu.
İsmet'inki büyük hokkabazlık.. Çevirdiği dolap da şaşaalı..
*
Yazıya
başlarken şunu dedik: Birileri bize şu iki
yaklaşımı “benimsetmeye” çalışıyorlar:
Birincisi şöyle: Modern teknolojiden
yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı
uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak
zorundasınız.
Sorun
şurada ki, Müslümanlar bunu kabul etmiyor, bunların ayrı şeyler olduğunu
söylüyorlar.
Bu da, Prof.
Bassam gibilerin dile getirdiği gibi, Batılı sömürgecilerin canını sıkıyor.
Ne
yapılması lazım?.. Laikleşmeyen (siyasal
dinsiz olmayı kabul etmeyen) Müslümanlar’ın teknolojiden uzak durmalarının
sağlanması lâzım.
E, bunu yasaklayarak yapmanız kolay değil..
En
iyisi, istihbarat (gizli servis) taktiklerini hatırlatır şekilde Müslümanlar’ı aldatıp ikna etmek,
onların teknolojiden “sözde” kendi “İslamî duyarlılıkları” gereği uzak
durmalarını sağlamak.
Soru şu: 1970’li
yıllarda FETÖ’yü, PKK’yı icat eden MİT-CIA konsorsiyumu, Siyasal İslamcı diye bilinen kesim için de İsmet
gibileri devreye koymuş mudur, koymamış mıdır?
*
Kabul
ettirilmek istenen ilk yaklaşımı söyledik: Modern teknolojiden
yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı
uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de yanında almak
zorundasınız.
Gelelim
ikinciye..
İkincisi, teknoloji hakkında "yeni bir Amentü" getiriyor, modern fakat lafta anti-modernist bir "metafizik öğreti" icat ediyor.
Buna göre,
modern teknoloji öyle bir “öz”e
sahiptir ki, onun elinden yakanızı kurtaramazsınız. Ona hükmetmeniz mümkün
değildir, o size hükmeder.
O bir tür kontr-tanrıdır.
Şeytan’dan
“Eûzü Besmele” ile Allahu Teala’ya
sığınıp kurtulmak mümkündür, ama teknik Besmele
de tanımaz.
Teknolojiye Besmele’nin gücü yetmez.. Teknolojinin “manevî” gücü Besmele’ninkinden fazladır..
E peki çare ne, ne yapmak gerekiyor?.. Tek çare teknolojiden uzak durmak.
İşte bu anlayış, fırıldak İsmet’in üç masalından birini
oluşturuyor.
Şiirsiz şair İsmet, Türkiye’nin çapsız bir solcusu
iken müslümanlığını ilan edince koyunun olmadığı yerde keçi çelebi olarak arz-ı
endam etmiş ve de saçmasapan masallarıyla İslamcı gençlerin zihnini ifsat etmişti.
Hâlâ da ifsat ediyor..
Zehiri altın tas içinde ve bal ile sunmak adettendir.. İşte İstiklal
Marşı sevdası gibi teatral şovların ardındaki sır bu.
*
Tam da İsmet’in
“hidayet”inin yaşandığı sıralarda, dünya çapında şöhreti olan bir Batılı gerçek
düşünür müslümanlığını ilan etmişti: Roger
Garaudy.
Türkiye’nin
düşüncesiz 'artiz' şovmeni İsmet’in
zırvalarının aksine Garaudy, Müslümanlar’ın Batı kültürü ve teknolojisi
karşısında takınacağı tutumn “seçicilik
ve eleştirellik” olması gerektiğini söylüyordu. (Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, çev.
Cemal Aydın, İstanbul 1990, s. 93.)
Garaudy’ye
göre, Müslümanlar, bilim ve tekniği İslam’ın “amac”ına “araç” olarak bağımlı
kılmalı ve “eleştirici ve ayıklayıcı”
bir bütünleşmenin mümkün olduğunu göstermelidirler. (Roger Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, çev. A. Zeki
Ünal, 2. b., Ankara 1998, s. 274.)
Ahmet Cevdet Paşa’nın teklifi de aşağı yukarı buydu:
“Ahmed Cevdet Paşa’nın dediği gibi, ‘yeni bir medeniyyet yoluna gidilmek’
fikrinin ortaya çıktığı bu dönemde ‘İşin başından
başlanmayup kuyruğundan tutulmuş, bu binanın temeline bakılmayup sakfin
(tavanın) nakşine özenilmiş; ya’ni Frengistan’da münteşir (yayılmış) olan fünun
(fenler) ve sanayiin neşr ü tervicine himmet olunmak lazım gelürken enhar-ı
medeniyyetin getürdügi hass ü haşak, israf
ü sefahete aldanılmış idi’.”
(Bekir Karlığa, “Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Yeni Bulunan Bir Fizik Kitabı
Tercümesi ve Onsekizinci Yüzyılın Başında Osmanlı Düşüncesi”, Bilim-Felsefe-Tarih, Sayı 1, Mayıs
1991, İstanbul: Hikmet Neşriyat, s. 325.)
Cemil
Meriç’in ifadesiyle, Paşa şunu söylüyordu:
“(Vaka-i Hayriye’den) Sonra da sırf taklit
yoluna gidildi. Bunda da ifrat edildi. Binanın temeline ve duvarlarına bakılmadı, nakşına özenildi.”
(Cemil Meriç, Bir Facianın
Hikayesi, Ankara 1981, s. 120.)
*
Yani
Batıcılarımızda bir seçicilik vardı,
fakat bu, yanlış bir seçicilikti ve “eleştirellik”ten yoksundu.
Garaudy’ye
göre, Müslümanlar’ın önünde tek değil çifte tuzak mevcuttur: “Batılı büyüme ve
kültür modeliyle körükörüne bir bütünleşme” ya da “Ortaçağ geleneği olmayan
herşeyin toptan reddi”. (Garaudy, 20.
Yüzyıl Biyografisi, s. 274.)
“Gelenekçiler”in,
geleneği “Ortaçağ geleneği” olarak
adlandırması nedeniyle Garaudy’yi suçlamaları ve Ortaçağ kavramının Batı’nın
tarih yorumunun ürünü olduğunu ileri sürmeleri mümkündür.
Fakat bu
durumda, “modernlik” kavramının da
aynı şekilde Batı’nın tarih yorumunun ürünü olduğunu hatırlamaları ve önce
kendilerinin bu kavramı terk etmeleri gerekir.
Üstelik,
Garaudy’nin değil fakat kendilerinin tutumu bir çelişki içermektedir; modern olana onun kendi kavramlarıyla
karşı çıkarken, “modernlik” eksenli söylemin egemenliğini (“öteki” rolünü
gönüllü olarak üstlenerek) ürettiklerini fark edememektedirler.
*
Herşeyden
önce, İslam açısından Hz. Peygamber (s.a.s.) sonrası dönemin zamansal olarak
bir bütünlük taşıdığını görmek gerekir.
Müslümanlar
için “Ortaçağ”, İslam öncesidir. Ahmet Cevdet Paşa’nın, “Tezâkir” adlı eserinde, Hicret
öncesini Kadîm, sonrasını ise Yeni Zamanlar olarak adlandırması tesadüf değildir.
(Ş. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel
Medeniyet, İstanbul 2000, s. 64, dn. 66.)
Yeni
Zamanlar’ın Batı’ya ait kurumlarını (onlar böyle tanımlıyor ve sınıflandırıyor
diye) “modern ve geleneksel” olarak
ikiye ayırmak zorunda değiliz.
Yaklaşımımız
eğer “hak-batıl” ayrımı ekseninde
şekillenirse, tekniğe salt teknik olduğu için “batıl” diyemeyeceğimizi görürüz.
Ama “hak ve
batıl” ayrımını unutup “modern ve geleneksel” ayrımını benimsersek, yani bir
Batılı gibi düşünmeye başlarsak, “geleneksel” olan hesabına “modern” herşeye ve
bu arada tekniğe de karşı çıkmamız mümkün olabilir.
Doğal
olarak bu “Batılı” yürüyüşümüz yine Batılı “üstad”ların izinde devam edecek,
tekniğe neden mesafeli durmamız gerektiğini Batı’nın (Heidegger ve Sombart gibi) çağdaş “aziz”lerinden (modern saint) öğreneceğizdir.
Sonra da,
kendilerine “gelenekçi” rolü biçtiğimiz köklü İslamî kurumları “geleneğe sırt
çevirmekle” suçlayacağızdır.
*
Her
halükârda hatırlanması gereken, gelenek ile sanayileşme arasında zorunlu bir
karşıtlık ilişkisi kurulamayacağıdır.
Sosyoloji
ve sosyal psikoloji, “olması gereken”
değil “olan”la ilgilenir; deskriptiftir,
normatif değildir; norm getirmez, “olan”ı açıklamaya çalışır. Bu disiplinler
(her ne kadar ideolojiden tümüyle soyutlanamasalar da) metafizik
spekülasyonlara itibar etmeme iddiasındadırlar.
Bir sosyal
psikolog, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı şöyle der:
“... gelenekler, sanayileşmeye karşın devam edebilir, Japonya’da görüldüğü
gibi. Ayrıca, kültürel yayılma ve taklit
yoluyla, sanayileşme olmadan da bir
toplumda modern kişilik eğilimleri belirebilir. Fransız etkisiyle Tunus’da
görüldüğü gibi.”
(Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve
İnsanlar, 6. b., İstanbul 1985, s. 281.)
Kağıtçıbaşı’nın
kullandığı “kültürel yayılma” ve “taklit” kavramları önemlidir.
Meselenin
temelinde “teknolojinin özü” diye
ifade edilen metafizik “kuruntu”lar
değil, “taklid”e yol açan yenilgi
psikolojisi yatmaktadır.
Bu noktayı İbn Haldun şöyle açıklar:
“Nefis ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun
eğdirmiş olanların olgunluk ve
üstünlüklerine inanır. Bu da, kendisinin ona boyun eğmesinin tabiî sebeplerden değil, kendisini
yenen kimsenin kemal ve fazilet sahibi
olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta yanılmasından
ileri gelir. Yenilen kimse buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde
kendini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün
gelen kimsenin galebesinin asabiyetten (toplumsal dayanışmadan), şecaat ve
kuvvetten ileri gelmeyip, onun alıştığı adet,
mezhep [ideoloji] ve mesleğinden [yolundan] ileri geldiği vehmine kapılır,
bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı
yenilgiye uğrayan kimse giyim ve kuşam,
hayvana binmek [ulaşım araçları], silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde
kendisini yeneni örnek edinir. Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin
çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet
askerinin [bürokrat ve memurlarının] giyim ve kuşamını kendilerine örnek
edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerine galebe çalmıştır. Bir
kavim diğer bir kavimle komşu olup, o kavim komşusu olan diğer kavimden üstün
ise, büyük ölçüde üstün olan kavme benzeme ve o kavmi örnek edinme hali
görülür. Bu, çağımızda Endülüs’te de
gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar, kendilerine galebe çalmakta olan
Galleri kendileri için örnek edinir, giyim
ve kuşamları, birçok adet ve halleri itibariyle onlara benzemeye çalışır,
onlar gibi duvarlarına ve su
havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resim ve heykeller çizer ve korlar.
Bunları gören, bu hallerin istila
belgesi olduğunu hikmet gözü ile
görebilir.”
(İbn Haldun, Mukaddime, C.
1, çev. Zakir Kadirî Ugan, İstanbul 1990, s. 375-376.)
*
Tanzimat’ın
mimarı İngiliz uşağı Mustafa Reşit soytarısı, “Biz medeniyetsiz hiçbir şey olamayız. O medeniyet de, sadece Avrupa’dan bize gelir” derken (Bilâl Eryılmaz,
Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme,
İstanbul 1992, s. 124.), İbn Haldun’u bir kez daha haklı çıkarmaktan başka
birşey yapmıyordu.
Mustafa Reşit’in
temelini attığı rezaleti kemale erdirme şerefi bir başka Mustafa’ya, Selanikli
zampara Mustafa Atatürk’e nasip oldu.
Tıpkı
zamparanın İngiliz ilke ve inkılapları
gibi Tanzimat projesi de bir bilim ve teknoloji veya sanayi hamlesi değildi,
kültürel ve sosyal içerikli bir reform paketiydi:
“Tanzimat geniş anlamda bir ‘kültürel
değişme’ olayıdır; bir medeniyetten başka bir medeniyete, bir kültürden başka bir kültüre geçme
isteğinin ifadesidir.... Bu kültürel değişikliğin ideolojisi ‘Avrupalılaşma’; araçları ise ‘bürokrasi’ ve ‘ekonomi’dir.” (A.g.e., s. 125.)
Les lois d’Imitation (1890, Taklit
Yasaları) adlı kitabını yazınca Durkheim’la çatışmak zorunda kalan Gabriel
Tarde (Bkz. Peter Burke, Tarih ve Toplumsal
Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul 1994, s. 128.), insanların kişisel
farklılıklarına rağmen nasıl olup da benzer davranışlar göstererek bir sosyal
düzen kurabildikleri sorusuna cevap olarak, “Toplum taklittir” diyordu. (G. Tarde, The Laws of Imitation, New York: Henry Holt, 1903, s. 74’ten
aktaran Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 16.)
1908
yılında ilk defa “Sosyal Psikoloji”
adı altında bir ders kitabı yayınlayan Amerikalı sosyolog E. A. Ross, Tarde’ın
etkisiyle, taklidin sosyal
davranışın anahtarı olduğunu öne sürmüştür. (Kağıtçıbaşı, s. 16.)
Taklit,
amaçsız bir çaba değildir elbette. Kağıtçıbaşı’nın ifadesiyle:
“... sevilen, beğenilen iletişim kaynağı, ... aynı zamanda taklit edilebilecek
ya da özdeşleşilebilecek bir kişi
olarak belirebilir. Örneğin, güzel bir sinema yıldızının bir sabun reklamını
seyreden 16 yaşındaki Ayşe, o yıldıza benzeyebilmek ya da onunla özdeşleşebilmek için o sabunu
kullanmaya başlayabilir”. (A.g.e.,
s. 173.)
Leon Mann’a
göre de, “Özdeşlemenin ödülü veya
ondan beklenen sonuç; statü, tanınma,
desteklenme ve kabul edilmedir.” (Leon Mann, Social Psychology, Brisbane: John Willey and Sons, 13rd
ed., 1984, s. 127.)
Ve “insanlar,
kendi saygınlıklarını yükseltmek için
hep kendilerinden daha saygın kimselerle beraber görünmek, ilişkiler kurmak
isterler”. (Kağıtçıbaşı, s. 143.)
(O yüzden “entel” olma meraklıları kimi zaman,
“entel” olarak ün yapmış kişileri körükörüne destekler, onların yanında
yer alırlar.
Statü açısından gelecek vaat etmediğini
düşündükleri mekan ve şahıslardan ise bucak bucak kaçarlar.
“Derinler” İsmet
gibi boş beleş adamlarını geniş eleman ağı, araç ve personel desteği ile
parlatırlar, saygınlık budalası aptal sinekler de bu zehirli bal tabağına
üşüşürler.
Sonunda derinler bile kendi uydurdukları yalana inanmaya başlar, kendi diktikleri kumdan şatoya hayanlık duyarlar.)
*
Tarih bir
tekerrürse eğer, bunun en çok “taklit” olarak ortaya çıktığı söylenebilir.
Bizanslılar’ın
Trakya üzerinden Hun saldırılarına maruz kaldıkları sıralarda, kılık-kıyafet ve
saç-sakal traşı alanında da “Hun modası” ülkeyi kasıp kavurmuştu. (Bkz. Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan
Duru, 3. b., İstanbul 1999, s. 49-50.)
Meşhur Romalı
tarihçi Tacitus da, Romalılar tarafından işgal edilen
İngiltere’de Roma’nın (“dil”den giyim
kuşama kadar) her alanda taklit edildiğini anlatır.
Garaudy,
Cezayirli bir alimin, Şeyh İbrahimî’nin şöyle dediğini nakleder:
“Batılı kültürü benimseyenlerin en kötü kusuru, İslam’ın gerçeklerinden
bütünüyle bir habersizlik ve İslamî kültürü en iyi bilenler olarak kendilerini
gösterenlerin en kötü kusuru, çağımızın problemleri ve gereklerinden bütünüyle
bir habersizliktir.” (Garaudy, 20.
Yüzyıl Biyografisi, s. 271.)
Günümüz
Türkiyesi sözkonusu olduğunda, “çağımızın problemleri ve gereklerinden
bütünüyle (veya kısmen) bir habersizlik”, İslamî kültürü en iyi bilenler olarak
kendilerini gösterenlerin elbette bir kusurudur, ama en kötü kusuru değildir.
Onların kahir ekseriyetinin en kötü kusuru, İslam’dan da (Kur’an, Sünnet ve deyim
yerindeyse “gerçek gelenek”) pek fazla haberdar olmayışlarıdır.
Bunun bir
sonucu olarak Türkiye’de tarih bir kez daha tekerrür ediyor, Batı’nın tekniğine
duyulan hayranlıktan hareketle onun kültür ve medeniyetini, siyasal kurumlarını ve laik dünya görüşünü ithal etme
geleneği bugün de kendi mecrasında emin adımlarla ilerliyor.
Müslümanlar
bir kez daha Batı’nın “laik kültürel projesi”ni savunan Batıcılar haline
geliyorlar.
Onların ürettikleri kavramların alıcısı haline geliyor, o kavramları “tüketiyorlar”.
Batı’yla (ırkçılığı ve ulus-devleti putlaştırıcı söylemlerle) sözde hesaplaşınca, onların laikliklerinin (siyasal dinsizliklerinin) “tüketen”i ve ortağı olmak onlar için onur kırıcı olmaktan çıkıyor.