(EN İYİ BİLDİĞİ ŞEY, "ATA"SI GİBİ ÖZENE BEZENE POZ VEREREK FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK
BİR DE, O FOTOLARIN ARDINA, CELLAT ADINI VERDİĞİ GOYGOYCULARI İÇİN ARTİSTİK BOŞ MISRALAR YAZMAK
SİNSİ "ETKİ AJANI" SANKİ DAVA ADAMI SEYYİD KUTUB GİBİ YA DA ŞEYH SAİD VEYA İSKİLİPLİ ATIF HOCA GİBİ YARGILANMIŞ, ASILARAK İDAM EDİLMESİ HÜKME BAĞLANMIŞ DA "CELLADINA GÜLÜMSERKEN FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK"TEN SÖZ EDİYOR
ADAM ÖYLE BÖYLE DEĞİL, BÜYÜK DAVA DOLANDIRICISI)
"ARTİZ" İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ
Türkiye’de
kavramlar etrafında koparılan gürültüler “cumhuriyet”le sınırlı olsaydı, pek
fazla dert etmek gerekmeyebilirdi. Ama ülkemizde neredeyse her kavram bir kavga
konusu. Gelenek, modernlik, çağdaşlık, uygarlık, teknoloji, doğallık-yapaylık
vs. bunların başında geliyor.
Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile (hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar.
Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının
Türkiye’deki öncü ismi İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri
itibariyle) rastlanmaz.
O, şöyle
der:
“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek gerekse toplumun
kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için girişeceği mücadele
araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi değil, araçları aşma (siyaset)
mücadelesidir.”
(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b., İstanbul 1988, s. 119.)
Ona göre,
teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat evrenin merkezi haline
gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek bireysel (kültür) gerekse
toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e.,
106.)
Özel,
teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:
“Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura uğratan İslam dışı kurumların
ilgasını öngörür, müslümanı ‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere
harekete sevkeder.” (A.g.e., s. 119.)
Bu siyaset
bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi “devlet”e
götürecektir.
Peki bu
medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı sömürgeciler’
karşısında nasıl ayakta kalacaktır?
İsmet’te
bunun da cevabı vardır:
“İslam
devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir
teçhizat”a sahip olacaktır.
*
Nasıl
olacaksa?..
Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan
teknolojik bir teçhizat”.
Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.
Doğal
olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi
üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:
“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti veya herhangi bir
İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti
üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde
edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak
özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası müslümanca bir hayat tarzının uzantısı
olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)
Böylece
İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan üstadı) Heidegger’den
ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum
getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde
başkadır (Nasıl oluyorsa?).
*
Düşüncesiz düşünür fırıldakr İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî özü”ne açıklık getirmek
yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla “medeniyet”e dönüş yapmayı
yeğledi:
“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni
tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden çok, müslümanların
böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme
yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”
(İsmet Özel, Waldo
Sen Neden Burada Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)
Fakat
aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da
anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:
“Türkiye’de İslamî hareket bir düşüncenin toplum içinde müşahhas
belirtileriyle dışa vurması biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği
olarak, kendiliğinden bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”
(İsmet Özel, Cuma
Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 129.)
Yine Özel’e
göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl oluyorsa?) bu hareket,
1970’lerden önce yoktu:
“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine göre, çok daha yenidir. 70’lerden
sonra başlamıştır.” (Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989,
s. 145.)
Yine Özel’e
göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini seçmiş insanların .... bir
siyasî partiyle dalga dalga merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi
olsa gerektir”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990,
s. 168.)
*
Evet İsmet,
siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği önemsediğini
söylerken, kendisiyle çelişiyor.
Fakat
çelişkiler bununla sınırlı değil,
Özel
(esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.
Bir an için
siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu kabul edelim; siyasal
parti bir araç değil midir?
Ve Özel’in
savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?
Buna cevap
olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı söylenebilir.
Fakat bu,
daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal parti” Batı medeniyetine
ait bir kurumdur ve Batılı siyasal kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.
Böylece
Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip
“siyaset”i çözüm olarak gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri
olduğu için farkında olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını
yapmaktadır.
Bununla
birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz eden Lenin’den (yine
farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği de meraka değer bir konudur.
*
Evet, “Waldo”,
“sosyal” alanda pek fazla bulunmamıştı.
Bununla
birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan “sosyal”
ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:
“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün
insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve
televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern
müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak
sürüp geldiğini söylerim.”
(İsmet Özel, Taşları
Yemek Yasak, 3. b., İstanbul 1986, s. 101.)
Gerçekte,
teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.
Bu ancak,
yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek birşeydir.
Vasıtaya
binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk verebilir, ama mecbur
kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.
Bu bir
yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır,
elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji ürünü
olmaması çabası içine girmezler.
Değil
bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak durduklarını
bile söylemek zordur.
*
Evet,
teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’ sözkonusu
olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz.
Yapana
tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından” değil, başka
etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten, ‘günah’tan kaçınana
rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı teknolojik ürünlerden
uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin “özü”nden ve
‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.
Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş bir kafanın icaıt ettiği hurafedir.
Türkiye
gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin açgözlü, görgüsüz
ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz etkisi görülmediği halde,
teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü
imkânsız hale getirmeye ya da zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.
‘Sömürgeci’
kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!) söylemi takdir ve
minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder