İslam güncellemeciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam güncellemeciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"GELİŞMECİ HRİSTİYANLIK" İLE "GELİŞMECİ YAHUDİLİK"İN "GELİŞMECİLİK"İNİ İSLAM'A TAŞIMAK

 



Fikriyat.com’un Arap medyasından rivayetlerden sorumlu yazarı Mustafa Özcan, doğrularla yanlışları harmanladığı yazısına “İslam’da reform ve güncelleme” heveslilerinin hoşuna gidecek bir başlık koymuş: “Gelişmeci fıkıh, gelişmeci akide”.

Akide (itikad, inanç) bile “gelişebilen” birşeymiş.. Nasıl gelişiyorsa?..

Peki bid’at nedir?

Bid’atin adını gelişmecilik yapmanız, onu bid’at olmaktan çıkarır mı?!

Gelişmeci akide”ymiş.. Töbe töbe, sanki vahiy alıyorlar. (İbn Arabî’den sorumlu tasavvufçulardan Prof. Ekrem Demirli de bir ara “Yeni bir metafizik inşa etmemiz gerekiyor” diyordu. Allah bize de, ona da akıl fikir versin! Amin.)

*

Özcan, yazısına şöyle başlamış:

İslam ebedi, mezhepler ise konjonktüreldir. Bazıları dini sabit şeriatı ise konjonktürel saymaktadır. Mezhepler inişli çıkışlı ve dalgalıdır. Bu anlamda Ehl-i sünnet İslam'ın bir karşılığı veya eş anlamlısı değildir. Alt türevidir. Belki Şii ya da Mutezile gibi mezheplerin İslam okumalarına bir cevaptır, bir karşılıktır. İslam'dan sonraki gelişmelere ve sapmalara alimler tarafından yapılan bir mukabeledir. Dolayısıyla mezheplerin gelişmesinin ucu kıyamete kadar açıktır. Her meydan okuma bir mukabele gerektirir. Bu anlamda Ehl-i sünnet de bir mukabeledir.”

Görüldüğü gibi “bazıları” kelimesinin arkasına saklanarak din ile şeriatı ayırıyor. Aralarını açıyor.

Biri sabit diğeri konjonktürelmiş.

Bu, esas itibariyle tarihselcilerin görüşü.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti, durumun böyle olmadığını gösteriyor:

Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma!” (Elmalılı)

Konjonktürel olan heva ve hevestir, İslam Şeriati değil.

*

Ehl-i Sünnet’i batıl mezheplere bir mukabele (tepki ya da reaksiyon) olarak görmek de doğru değildir.

Adı üstünde, bu, “Sünnet ehli” olmadır.. Yani Sünnet’e tabi olma ve Kur’an’ı Sünnet’in ışığında anlamadır.

Sapmalar olmasaydı, “Sünnet ehli” olunmayacak mıydı?!

Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisi demektir, bir türevi değildir.. Çünkü Sünnet’siz İslam olmaz.

*

Ancak, Ehl-i Sünnet dairesi içinde farklı mezhepler ortaya çıkabilir, ve onlar, gerçekten “türev” olarak kabul edilebilir.

Mesela “Hanefî mezhebi İslam’ın tam da kendisi değildir, İslam'ı Hanefî mezhebinden ibaret göremeyiz” diyebiliriz, fakat “İslam Ehl-i Sünnet’ten başka birşeydir” diyemeyiz.

Ehl-i Sünnet’ten olma iddiasındaki herhangi bir mezheb ya da yaklaşımın gerçekten Sünnet ehli olup olmadıkları tartışılabilir, fakat “tanım gereği” Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisidir.

Sünnet ehli olmaktan uzaklaşıldığı nisbette İslam’dan uzaklaşılmış olur.

Mutezile ve Şia gibi mezhepler de ilke olarak (en azından söylem düzeyinde) Sünnet’e bağlılığı benimsemek durumundadırlar.

Nitekim Ehl-i Sünnet diye bilinen mezhepler ile her konuda ihtilaf halinde de değildirler. Mesela Ehl-i Sünnet namazın farz olduğunu kabul ediyor da Şia etmiyor mu?! O da ediyor.

*

Özcan’ın yazısında şöyle bir ifade de var:

İran'da Muhammed Hatemi döneminde 'gelişmeci fıkıh' diye bir kavram çıkmıştı. Duran değil akan, yürüyen fıkıh demektir. İran velayet-i fakıh ışığında gelişmeci bir fıkha mecburdur.”

İran’ın gerçekten de fıkıh alanında gelişmeye ihtiyacı olabilir.. 

Bunun nedeni, fıkhın her halükârda (temel ilkeleri de dahil olmak üzere her açıdan) “gelişmeci” birşey olması değildir, Şia’nın yanlış yerde duruyor olmasıdır.

Yanlıştaysan, yanlışı bırakıp doğruya gelmen gerekir.. Buna "gelişmeci fıkıh" filan diye artistik adlar takman ve fıkıh kavramını demagojiye kurban etmen gerekmiyor.

*

Şu cümleler de Özcan’a ait:

“Ehl-i Sünnet de dahil dinin tali rüknü olan mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır. Kendi kendini tashih eder. Nitekim Eş'arilik içinde de bazı alimler diğer bazılarını nakzetmişler ve hatta bir kısmı 'Eş'ari kendi mezhebinden veya Eş'arilikten değildir' demiştir.”

Böylece, Ehl-i Sünnet ile ehl-i bidati illüzyonist elçabukluğu ile kaşla göz arasında aynı torbaya koyuyor. (Belki buna “torba yasa” vezninde “torba fıkıh” demek uygun düşebilir: Gelişmeci torba fıkıh.)

“Mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”mış. Öyle diyor.

Hay senin aklına turp sıkayım!

İmdi, tanım gereği her İslam anlayışı bir mezhep olma durumunda bulunduğu, ve de bir mezhep olması itibariyle Ehl-i Sünnet İslam’ın kendisi olmadığı için (Ki Özcan “mezhepler İslam’ın kendisi olmadığı için” diyor), ortada “sabit” bir İslam kalmaz.

Evet, işte tarihselcilik, gelişmecilik vs. laga lugalarının, hokuspokus ve adbaradabraların (bilinçli ya da bilinçsizce) yaymak istediği sapık düşünce bu: Ortada İslam diye birşey yok, sadece mezhepler var.

Çünkü kim İslam adına birşey söylese, ister istemez o, mezhep olma durumunda; ve de mezhepler “şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”.

Böylece İslam, söylem düzeyindeki mugalata eşliğinde fiilen "çıkarma ve ilave"ye açık hale getiriliyor.

*

Bu kadarını Mustafa Özcan gibi tipler söylüyor ve araziyi (bilerek veya bilmeyerek) İslam’ın laikleştirilmesi (siyasal dinsiz hale getirilmesi) operasyonu için hazırlamış oluyorlar. (Mustafa Özcan'ın böyle bir niyet taşıyacağını zannetmiyorum, fakat bazı değerlendirmeleri buna elverişli.)

Ondan sonrası kolay, açılan bu yolda yürüyen birileri, “şartlar” gereği mezheplerden bazı şeyleri çıkarıp atacak, yerine heva ve heveslerine göre istediklerini koyacaklar.

Şartlar hazretleri öyle gerektiriyor abi, ne yapsınlar!. Mübarek ve mukaddes, la yüs'el şartlar gereği mezheplere birşeyler dahil de edilebilir, atılabilir de.. İslam'a dokunmuyoruz abi, bizim işimiz mezheplerle, onlar da zaten İslam değil.. Peki İslam ne?.. Onu bilen, gören yok!

Mesela Eş’ariyye, İmam Eş’arî’nin mi tekelinde?.. Biz de hem Eş’arîyim diyebilir, hem de Eş’arîlikten birşeyleri kaldırıp atabiliriz.

İmam Matüridî’nin her görüşünü kabul etmek zorunda mıyız?! Hem Matüridiyye mezhebinden olduğumuzu söyleriz, hem İmam’ın işimize gelmeyen sözlerini mezhepten kaldırıp atarız.

Böylece ortaya, İmam Matüridî'yi Matüridîlik'ten ihraç (ve aforoz) eden bir Matüridiyye mezhebi çıkar. 

Güzel tezgâh!.. Bundan iyisi Şam’da kayısı..

Böylece şartlar (yani konjonktür, veya zaman/tarih), daha açıkçası insanların zamanla değişen heva ve hevesleri şârî’ (Şeriat koyucu) konuma getiriliyor.

Tanrı yapılıyor.. Putlaştırılıyor.

*

İmdi, gerçekten ilmi olan, sabiteler ile içtihadî mevzuları birbirinden ayırabilen ve içtihat ehliyetine sahip bir alim, deliller hakkındaki mütalaası sonucunda bazı konularda İmam Matüridî ve İmam Eş'arî gibi imamlarınkinden farklı kanaate sahip olabilir, fakat kendi içtihadını "gerçek, en hakiki Matüridîlik ya da Eş'arîlik" olarak gösterme hakkına sahip olamaz.

Nasıl İmam Matüridî'nin içtihadı son tahlilde salt kendisini bağlarsa, bunun farklı kanaati (içtihadı) de salt kendisi için bağlayıcılık taşır.

Ancak, Matüridiyye diye adlandırılmaya, doğal olarak, İmam'ın kendi içtihadı daha çok hak sahibidir.

"Gelişmeci itikad" ucubesine gelince.. 

Onun kendisini Matüridiyye ya da Eş'ariyye libası içinde vitrine koyması düpedüz sahtekârlık ve istismardır.

Bu imamlar üzerinden "meşruiyet" devşirme, revaç bulma açıkgözlülüğüdür.

"Mezhep istismarı"dır.

*

Ehl-i Sünnet mezheplerin (ve bu arada Eş’ariyye’nin) kendi içindeki değişim bahsine gelelim..

Bu hiçbir zaman külliyen yaşanmış bir değişim ve farklılaşma olmamıştır.

Bunlar, hakkında içtihat yapılabilecek talî ince meseleler etrafında yaşanan görüş ayrılıklarıdır.

Ve bunları, Kelamcılar dışında pek fazla kişi de bilmez.. Bilmeleri gerekmez de.

İlke olarak “içtihad, içtihadı nakzetmez”.. Dolayısıyla, gerçekte mezhepteki görüşlerden birşeyleri çıkarıp atma diye birşey olmaz. Söz konusu eski içtihat, olduğu yerde durur. Sen benimsemezsin, o ayrı.

*

Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bazı Eş'ariler İmam Eş'ari'nin bazı görüşleri bizi bağlamaz kendisini bağlar demişlerdir. Demek ki Eş'arilik İmam Ebu'l Hasen El Eş'ari ile ve görüşleriyle kaim ve sınırlı olmayan bir çığırdır. Ehl-i sünnet dahilde ve hariçte çift kollu bir tashih sürecidir. Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler. Bu arada hataya düştüğü yerler de vardır ama bu, sonraki süreçler ve alimler tarafından tashihe konu olur ve kendi içinde ayıklanır.”

İlke olarak, kesin bağlayıcılığı olan, sadece ayet, hadîs ve icmadır..

Hiçbir alimin kişisel fetvası (mezhebi, içtihadı) bağlayıcı değildir.. Ancak, ilmi olmayanların, alimlere kulak vermeleri gerekmektedir.. Aralarında tercihte bulunabilir.

Özcan, “Ehl-i sünnet … Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler” derken kendisiyle çelişkiye düştüğünün, daha önce yazdıklarını yerle yeksan ettiğinin farkında değil.

Böylece, “İslam Ehl-i Sünnet’in tekelinde” demiş oluyor, fakat bundan habersiz.

Demek ki “İslam süzgeci” Ehl-i Sünnet’in elinde.

Allah söyletiyor.


DİN TAHRİPÇİLİĞİNİN (GÜNCELLEMECİLİĞİNİN) MAKASID İSTİSMARI

 




Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında anlamı açık ayet ve hadis varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez, "güncelleme" vs. yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri, nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vücudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.


FETÖ’NÜN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) ASIL SUÇU

 





Fethullahçılar’ı en iyi tanıyanlardan biri, Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz.

Yıllarca Zaman gazetesinde yazdı.. Bildiğim kadarıyla bir zamanlar onların iki gözde genç yazarından biriydi. (Diğeri Nuh Gönültaş’tı.)

Tamer Korkmaz, Yeni Şafak’ın bugünkü (23 Kasım 2024 tarihli) sayısında şunları yazmış:

Batı Medyası, Locaefendi Fetullah’ın ölüm haberini verirken; onu “Din Adamı” veya “Müslüman Vaiz” olarak tanımladı.

Kandan beslenen Tescilli Vatan Haini Fetullah Gülen’in, kendi adıyla anılan Terör Örgütü’nün elebaşı-lideri olduğu gerçeğine itina ile gözlerini kapattılar.

***

İşte bu gözbağcılığa, dahası düzenbazlığa dayalı ortak dil; Locaefendi’nin, CIA’in ve Türkiye’deki Gladyo’nun mutemet adamı olmasıyla bağlantılıdır.

Bir de Fetullah’ın aslında ‘Gizli Kardinal’ oluşuyla ilgilidir!

***

Bu derin gerçeği, senelerce önce ilk kez rahmetli Aytunç Altındal ifşa etmişti.

Altındal, 17 Aralık 2013’ten sadece bir ay evvel -18 Kasım’da- fevkalade kuşkulu bir biçimde hayatını kaybetti.

 

PARALEL CİNAYETLER

Necip Hablemitoğlu’ndan Haydar Meriç’e Hrant Dink’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na dek belli başlı derin suikastların emrini veren bizzat Locaefendi Fetullah idi.

***

15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi sırasında 251 şehit verdik.

Fetullah’ın, kaldırıldığı hastanenin “251 Numaralı” odasında gebermesi, kaderin bir cilvesidir.

İNFAZ LİSTESİ

15 Temmuz 2016’daki ABD-FETÖ darbesi başarılı olsaydı; bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu 9 bin kişi -ilk elde- infaz edilecekti!

***

Yüzlerce masumu katleden FETÖ’nün henüz “gün ışığına çıkmamış” cinayetleri bulunduğunu öngörmek de zor değildir.

ASLINDA NEDİR?

FETÖ hakkında belli analizler yapılırken, bu sinsi örgütün “devletin içine sızdığı” dile getiriliyor.

Bu tabir, aslında ne olduğunu izah etmek için asla yeterli değildir.

***

Bizzat Türkiye’deki Gladyo’nun FETÖ’yü “devletin içinde örgütlediğini” bir başka söyleyişle ona “yol verdiğini” anlamak ve anlatmak gerekiyor!

***

Locaefendi Fetullah, ta en başından beri CIA ve de MOSSAD ile bağlantılıydı.

Halihazırda onun Vatana İhanet izinden gidenler; en başta Mustafa Özcan olmak üzere işbu derin ilişkiyi sürdürüyorlar.

“ARANIYORDU” HİKAYESİ

“Made in USA” 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren Paşa ve generalleri, Locaefendi Fetullah’ın devlet kademeleri içinde palazlanmasına yardımcı oldular.

Gülen’in, 11 Eylül günü (1980) darbeden “haberdar edildiği” de bir sır değildir.

***

“Ağızlara laik” hikâye, bu ya…

1980-1986 döneminde; İzmir’deki Vaiz Fetullah Gülen, devlet tarafından güya “aranıyordu!

Bu büyük resmi yalan, Gülen’i bir yandan mevcut rejimle kavgalı gibi göstermeye yararken, diğer taraftan da onu tribünleri nezdinde “efsaneleştiriyordu!”

***

Yani?

“Hocaefendi, keramet gösteriyor, bak bir türlü yakalanmıyor” zırvası, böylelikle yürüyordu!

***

12 Ocak 1986 tarihinde Burdur’da şeklen gözaltına alınıp “kısa süre içinde serbest bırakıldığında” aslında hiç aranmadığı da anlaşılmıştı.

Fetullah, bu durumunu birkaç sene sonra bir vaazında itiraf da etmişti!

1986’DAN 2016’YA

Hürriyet gazetesinin, 19 ve 20 Temmuz 1986 tarihli manşetlerinde…

Fetullah’ı güya afişe eden yayınlar vardı!

***

Bu aleyhte gibi görünen manşetler, onu mevcut Gladyo rejimiyle kavgalı imiş gibi göstermek içindi…

Aslında tersinden reklamını yapıyorlardı!

***

Hürriyet’in “İşte Fetullah” sürmanşetinde ilk kez fotoğrafı yayınlandı. (20 Temmuz 1986)

Orada “12 Eylül’e savaş açmış” cümlesi okunuyordu; ki, büyük bir yalandı!

***

19 Temmuz 1986 tarihli Hürriyet, “Şimdi de Fetullahçılar” sürmanşetiyle çıkmıştı.

O sürmanşette, Fetullahçıların “Birleşik İslam Cumhuriyeti kurmak istedikleri” yazılıydı!

Bu ters propaganda, derin bir numaradan ibaretti.

***

Yani, neydi?

Locaefendi’nin FETÖ’sü, Türkiye’deki Laikçi Gladyo’nun lokomotif örgütüydü!

Aslında, “İslam dinini ifsat etmek üzere” Büyük Bir İhanet için yola çıkarılmıştı!

Hürriyet’in o dönemdeki yayınları; işte bu derin gerçeğin üzerini örtmeye yarıyordu.

***

O yayınlardan tam otuz yıl sonra 2016’da yani 15 Temmuz gecesi, TRT’de okutulan korsan bildiride; “Yurtta Sulh” adlı FETÖ Cuntası, “NATO’ya ve laikliğe bağlılığını” bildiriyordu!

GİZLİ KARDİNAL VATİKAN’DA

İnsanları Kilise’ye yöneltmeye ayarlı bir “Vatikan Projesi” olduğu; 1990’da ilan edilen “Dinler Arası Diyalog” safsatasının bir parçasıydı, FETÖ!

Locaefendi Fetullah’ın 1998’de Vatikan’da Papa’yı ziyaretiyle, bu gerçek ayan beyan ortaya çıktı.

***

İki yıl öncesinden yani 1996’dan itibaren de Fetullah’ın ABD’deki Yahudi lobisiyle buluşmaları organize edilmişti.

Bu bağlantıları, Törkiş Gladyo’nun derin baronu Yahudi İzhak Alaton sağlıyordu!

İSLAM DÜŞMANLIĞI

1990-1991’de Sovyetler’in önderliğindeki Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte…

NATO’daki “düşman konsepti” değişti ve ilk sıraya “İslam Düşmanlığı” yerleşti!

***

CIA’in kurduğu Rand Corporation’ın…

O dönemde yayınladığı “Türkiye’deki İslamcı Akımlar” raporuyla “Ilımlı İslam” tabiri sahne aldı!

Aynen “İslamcılık” veya “Radikal İslam” gibi CIA merkezinde üretilen bu tabir ile Mason Locaefendi ve onun “dini cemaat” maskeli Gladyo örgütüne Tam Yol verildi.

***

Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe teşebbüsüne kadar götüren derin yoldaki kilometre taşlarının en tehlikelisi 1990-1991’de NATO’daki yeni konsept ile döşenmişti!

*

Fethullah’ın “gizli kardinal” olup olmadığını bilmiyorum, fakat “Vatikan projesi”nde yer alıp bir kardinal gibi hareket ettiği kesin.

Belli başlı derin suikast”lerin emrini onun vermiş olduğundan da emin değilim.

Nedeni basit: Türkiye’de “derin suikast” konusunda FETÖ’den daha mahir ve tecrübeli “odak”lar mevcut.. (İnanmayan, meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün atin.org adlı sitesini ziyaret etsin.)

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla (buna MİT ve TSK da dahil) “ters propaganda” yaparak FETÖ’yü palazlandırmak için çalışmış olduğu, Fethullah’ı “efsaneleştirdiği” doğru.. 

(12 Eylül Darbesi’nden sonra bunu yaptılar.. 28 Şubat Süreci’nden sonra ise aynı şeyi İskenderpaşa Cemaati’nde denediler, fakat Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaatin başına geçirilmiş olan oğlunun çapı, kapasite ve becerisi buna yetmedi.)

Hürriyet gazetesinin “algı operasyonları”na gelince.. 

Bunlar da MİT’in “servis”inden (“hizmet”inden) ayrı düşünülemez.. 

(En azından Hürriyet, MİT’e rağmen böyle birşeyi yapmaz, yapamaz. 

Yapmış olabilemez.)

*

İslam dinini ifsat etme mevzuu daha derin..

Ne yazık ki bu da FETÖ’nün tekelinde olan bir “ihanet” değil.

FETÖ, İslam’ı bir ölçüde hristiyanlaştırmak (protestanlaştırmak ve katolikleştirmek) için uğraştı.. “Cihat” ruhunu öldürmeye çalıştılar.. Onlara göre dünyada mücahit diye bir şey yoktu, cemi cümlesi teröristti.

Sadece bu da değil, laikliği de savunmaya başladılar.. Abant rezaletlerini hatırlayınız.

Öte yandan, Cennet’e gitmek için İslam'ı kabul etmenin şart olmadığını da keşfettiler.. 

“İyi” bir yahudi ya da hristiyan da Cennet’e gidebilirdi. 

(Oysa bu, Hûd Suresi’nin 17’nci ayetine aykırı bir inanış.. Dolayısıyla küfür.. Bkz. https://seyfisay.blogspot.com/2024/01/bazi-fetoculerdeki-hukmu-kufur-olan.html)

*

Ancak, FETÖ’deki savrulmaların benzerleri Türkiye’deki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğunda mevcut.

Birçoğunun “mahcup” Atatürkçü (ve dolayısıyla laik, yani siyasal dinsiz ve de son tahlilde Batıcı) olduklarını görüyoruz.. 

Sadece Haydar Baş ile oğlu da değil, bu kervana Cevat Akşit, Cübbeli Ahmet ve Mustafa İslamoğlu gibi isimler de ucundan kıyısından destek veriyorlar, verdiler.

İş o noktaya geldi ki, Temel Karamollaoğlu bile “İslamcı değilim, müslümanım” diyebildi.

Millî Gazete’de, Gladyo tipi “büzük kardeşliği”nin Fethullah kadar kaşar ismi Mehmet Şevket Eygi yıllarca İslamcılık düşmanlığı amigoluğu sergiledi, hatta laiklikçilik bile yaptı.

Bu İslam dinini ifsat kervanına bazı Diyanet İşleri Başkanları bile katıldılar.. Atatürk güzellemesi yapan Ali Bardakoğlu ile Mehmet Görmez gibilerin saçmasapan zırvaları seslendirdikleri görüldü.

Diğer taraftan, Kur’an’da Şeriat kavramı yer aldığı halde buna hutbelerinde sansür uygulayan Diyanet’e kimse “Arkadaş, neden hakikatleri eksik söylemek suretiyle İslam dinini dolaylı yoldan ifsat etmeye çalışıyorsunuz?” diye sormazken, “derin” güdümlü odakların “Hutbelerde niye Atatürk yok?” diye sistematik ve organize şirretlik yaptıkları görülüyor.

*

Fesat arıyorsanız FETÖ’ye bakmanıza gerek yok.. Aynadaki gül cemalinize bakın yeter.

Üstelik FETÖ, Amerika’da ortaya çıkıp Türkiye'ye gelmiş bir ithal organizasyon değil.. Sizin itinayla peydahlayıp büyüttüğünüz bebeğiniz.

Gerçek derdiniz de hiçbir zaman ondaki itikadî ve amelî savrulmalar olmadı..

Bütün derdiniz şuydu: “Küresel egemenlerle doğrudan temas kurmayacaksın, eskiden olduğu gibi bizim vasıtamızla onlarla irtibat sağlayacaksın.”

Evet, bütün “derin” derdiniz buydu..

Yoksa, FETÖ’deki kusurların birçoğu sizde de az çok var, "devletçi, Türkiyeci" beyzadeler!.

FETÖ'cüler CIA'in, MOSSAD'ın uşaklığını yaptılar ve yapıyorlar da, (askeri ve MİT'çisiyle) 28 Şubatçı taife aynı şeyi yapmadı mı?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."