dr. seyfi say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dr. seyfi say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI ‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

 

  https://archive.org/details/turkiyenin-bedevileri-islamcilik-karsiti-imansiz-muslumanlar-yeni


TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ:

İSLAMCILIK KARŞITI

‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI 8

TÜRKİYE’NİN YERLİ VE MİLLİ “MÜSLÜMAN” HARİCÎLERİ İSLAMCILIĞA KARŞI 16

İSLAMCI OLMAYAN, HEVA VE HEVESİNİ TANRI EDİNEN BİR MİLLET VE DEVLET 20

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN! 26

İSLAMCILIK VE MİLLİYET KONUSUNDA İSMET ÖZEL’İ İZLEYEN BİR İSİM: D. MEHMET DOĞAN 34

DERİNLERİN “MÜSLÜMAN”LARI İSLAMCILIĞA SALDIRIRKEN.. 52

İSLAMCILIK KARŞITLIĞI NEDEN KÜFÜRDÜR? 60

SANATI KUTSAYIP SANATÇILIĞI LANETLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? 63

DEVLETİN YANINDA YER ALIP ALLAHU TEALA’YA SAVAŞ AÇMAK 70

AHMAKLIK VE EBLEHLİĞİN İSLAMCILIKLA OLAN SAVAŞI 75

HUKUKÇULUK SAPIKLIK MIDIR? 88

İSLAMCILAR, TÜRKÇÜLER, ATATÜRKÇÜLER VE “DERİN/ÇUKUR DEVLET” 98

MADEN İYİYSE, MADENCİLİK KÖTÜ OLABİLİR Mİ? 101

TÜRKİYE’DE TEK DİNCİ BEN Mİ KALDIM YOKSA? 104

İSLAMCI OLMAYAN, İMANI ŞÜPHELİ “MÜSLÜMAN” YAZARLAR 107

İSLÂMCILIK VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ 114

YERLİ-MİLLİLERE “MÜSLÜMANIZ, İSLAMCI DEĞİLİZ” NAKARATINI HRİSTİYAN BATI EZBERLETTİ 119

İSLÂM-CI VE MİLLİYET-Çİ 122

NİÇİN İSLAMCILIK? 128

İSLAMCILIĞIN VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN “ONTOLOJİ”Sİ 130

MÜSLÜMAN VE İSLAMCI 139

İSLAMCILIĞI AŞAĞILAMAK KÜFÜRDÜR 141

ŞİZOFREN İSLAMCILIK KARŞITLIĞI 146

İslam-cı’ya öyle, türk-çü’ye böyle 152

NEDEN İSLÂMCI DEĞİLMİŞ? 156

İLAHİYAT-ÇI AMA DİN-Cİ YA DA İSLAM-CI DEĞİL 175

PKK, KÜRTÇÜLÜK, VE İSLAMCILIK 181

DUAYEN BİR “NÜFUZ/TESİR AJANI”NA.. 190

DERİN DİNSİZLİĞİN ASKERLERİNİN İSLAMCILIK SAKIZI 193

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 206

KİBAR BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ YA, MESELA “BÜTÜN ATATÜRKÇÜLÜKLER SAPIKLIKTIR” DİYE ASLA YAZMAZ 213

İSLAMCILIK DÜŞMANLARI KÜFRÜN ASKERLERİDİR 218

“İSLAMCILIK OLMASIN, ÇÜNKÜ O İDEOLOJİ, ‘İZM’, MÜRİDİZM OLSUN!” 219

İSLAMCILIĞA KARŞI HAÇLILARLA İTTİFAK 224

MÜSLÜMANIN İSLAMCI OLMAMA SEÇENEĞİ YOKTUR! 227

“İSLAM, İSLAM-CI (KENDİSİCİ) OLMASIN, TÜRKÇÜ OLSUN!”  232

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE DERİN DEVLETÇİLERİN KUKLALARI 235

İSLAMCI OLMAYAN MÜSLÜMAN OLAMAZ 239

İNGİLİZ İNEĞİNİN LAİKLİK DANASINI UNUTMUŞ, ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARIYOR 242

BİR ŞAŞKIN FETHULLAHÇININ TARAF'TAKİ MOMENTİ 246

BİR DANS MERAKLISINA: BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK! 250

NİHAT GENÇ’İN BİR YAZISININ ORTAYA KOYDUKLARI 258

T. C.’NİN İLAHİYATLARI, İSLAMCI OLMADAN TASAVVUFÇU, ŞERİATÇI OLMADAN MÜSLÜMAN OLAN HİLKAT GARİBELERİ ÜRETTİ 270

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABI  VE “YERLİLİK-MİLLİLİK” 281

İTİRAZLAR VE CEVAPLAR 284

BEDRİ GENCER’İN BULANIK ZİHNİ VE İSLAMCILIK 290

REJİM, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR” 295

 

ÖNSÖZ

 

İslamcılık, Türkiye’de laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte en çok tartışılan konulardan biri durumunda. Bu ülkede laiklik hakim olmaya devam ettikçe ve laiklik propagandacıları mevcut oldukça (bazılarının tabiriyle modern bir olgu olarak) İslamcılığın da var olmaya devam edeceğinden şüphe edilemez.

Evet İslamcılık (bu çağda da var olması itibariyle) modern bir olgudur, fakat modernist (modernci) değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. 

Fazlur Rahman gibi modernist “ilahiyatçı”lar, son tahlilde İslamcı değil Batıcıdır, Batılılaşma yanlısı birer taklitçidir. Onların görmek istediği İslam, tam da Kemalizm’in reforme edilmiş ve modernizasyona tabi tutulmuş İslam’ıdır. Nitekim bu tiplerin, Atatürk’ün yaptıklarını açıkça ya da imalı ifadelerle onayladıkları, hatta onu isim vererek övdükleri de görülmektedir.

İslamcılık modern bir olgudur, fakat modernlik parantezi içine hapsedilemez, o aynı zamanda geleneğin ta kendisidir. İslamcılık, İslam dini ile yaşıttır, Hz. Adem a. s. ile başlamıştır ve son müslüman hayatta kaldıkça da devam edecektir. Zaten böyle olmasa, adı İslamcılık olmazdı, başka birşey olurdu. 

Elbette İslam’ın fütuhat dönemlerinde tartışılan konular ile (Moğol ve Haçlı istilaları ile Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi) gerileme ve çözülme dönemlerinin gündemlerinin aynı olması beklenemez. Salt bundan hareketle “Eskiye göre üslup da, tartışma konuları da farklılaştı, demek ki esasa ilişkin bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor” denilemez.

İslam’ın var olduğu her zaman ve yerde İslamcılık da var olmuştur. Aksi düşünülemez.

*

Ülkemizde İslamcılık hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında basmakalıp klişelerin lüzumsuzca tekrarlanmakta olduğu ve en basit gerçeklerin bile üstü örtülü kaldığı görülüyor. İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış bir düşünce akımı olduğu ezberi de bunlardan.. 

Bir misalle izah edelim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, bu ülkede “Ben Türkiyeliyim” diyerek malumu ilam etmezsiniz. Sadece Kayserili, Konyalı, Diyarbakırlı vs. olduğunuzu söylersiniz. Bu, Türkiyeli sayılamayacağınız anlamına gelmez. Ve yabancı bir ülkeye gidip Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde kendinizi bu şekilde tanıtmanız, mesela Türkiye’de kendinizi Konyalı olarak tanıtmanızla çelişen bir tavır olarak görülemez.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde İslamcılıktan söz edilmemesinin altında yatan neden de bundan farklı değildir. Ortada Batıcılık ya da Türkçülük gibi ideolojiler mevcut olmadığı için, İslamcılık diye adlandırılabilecek bir söyleme de ihtiyaç duyulmamıştır. Şayet Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İmam Birgivî, Zembilli Ali Efendi, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Hocazade gibi zatlar Osmanlı’nın sön döneminde yaşasalardı, o yeni cereyanların mantıksızlık, saçmalık, geçersizlik ve fikirsizliğini gösteren eserler verirlerdi.

Benzer birşeyi merhum Bediüzzaman Said-i Nursî de söylüyor, “Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani r. a. ve Şah-ı Nakşibend r. a. ve İmam-ı Rabbani r. a. gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarfedeceklerdi” diyor. 

Bunu yazdığı sırada Türkiye’de (İslam’ın siyasal hayata hakim olmasına çalışma anlamında) İslamcılık yapmak hem mümkün değildi, hem de bu, ehemmi bırakıp mühimle uğraşmak anlamına gelirdi.

İslam-İslamcılık ayrımı yapan ve buna bağlı olarak İslamcı-müslüman ayrımından söz eden Batılı akademisyenlerin ve onların yerli taklitçi ve işbirlikçilerinin İslam’a “din” olarak yükledikleri anlam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Mekke dönemindeki tebligatıyla sınırlı kalıyor. Medine döneminde yapılanlar ve vaz’ edilenler ise İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak nitelendirilme durumunda.

Olaya bu ayrım çerçevesinde bakanların, ashab-ı kiramın Mekke döneminde müslüman olduklarını, Medine döneminde ise birer İslamcıya dönüşmüş bulunlduklarını düşünüyor olmaları beklenir. Müslümanlara yönelik algı operasyonu ve manipülasyon faaliyetinin kavramsal araçları olan İslam-İslamcılık ve İslamcı-müslüman ayrımlarını benimseyen ve bu kavramlar arasında bir karşıtlık ilişkisi kuran parçalanmış bir zihnin başka bir sonuca varması mümkün değildir.

*

Bu kitap, böylesi konuları tartışıyor.

Bununla birlikte konuyu “Siyasal Dinsizliğin İslam'la Savaşı” ve “Siyasal İslam Nedir, Ne Değildir” başlıklı kitaplarımızda da farklı boyutlarıyla ele almış bulunuyoruz.

Allahu Teala’dan, bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.


TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI

 

Türkiye’de sürdürülen İslâmcı-müslüman tartışmasında “müslüman” kavramının bayraktarlığını yapan isimlerin en azından bir bölümünün, Hz. Ali’nin ifadesiyle, hak söz ile batılı kastettikleri söylenebilir.

Bunlara göre, İslâm başka, İslâmcılık başka.. Müslüman olmak başka, İslâmcı olmak başka.. Müslüman olmak iyi, İslâmcı olmak kötü..

“İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdikleri cevap ise, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklinde demagoji yapmaktan ibaret.

Ciddiyetten biraz daha fazla nasibi olanlar ise, geleneksel terminolojide bu kavramın yer almıyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

*

2010'lu yılların başlarında İslamcılık konusu Türk medyasında yoğun bir biçimde tartışılırken, Fethullah Gülenciler, tahmin edilebileceği gibi, İslamcılık karşıtı cephede yer almışlardı.

Hatta söz konusu karşıtlığın bayraktarlığını yapıyorlardı.

Şiir diye yazdığı tekerlemeler lüzumsuz yere “şişirilen” “derin görevli” şairin biri de, İslamcı olmadığını şımarıkça ilan eden isimler arasında yer alıyordu.. “İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdiği cevap, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklindeydi.

“İslâm satmadığını” söyleyen o tip gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullandılar, pazarladılar, sattılar, maddî kazanca ve asla hak etmedikleri bir itibara dönüştürdüler.

Ki o (şiirleri şiire benzemeyen tekerlemelerden ibaret) şair bozuntusu, Millî Gazete’deki son yazısında, insanların iyi niyetini suistimal ya da istismar ettiğini açıkça beyan etmişti.

4 Ağustos 2003 tarihli son yazısında şöyle diyordu:

“Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık.”

*

Evet, “İslâm satmadığını” söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullanıp sattılar. (Hakkını yemeyelim, şiir diye yazdığı karalamalardan üç beş mısrada bir şiiriyet var, gerisi takır tukur anlamsız laflar.)

Aslında ahlâkî gerekçesi değil, “cüzdanî” gerekçeye eşlik eden “derin görevi” kalmamıştı..

Yeni görevine doğru yelken açmış, Türklük (ırkçılık) odaklı (ve resmî ideolojiye endeksli) yeni inancını deklare etmişti.

Son yazısında, inancına ortak olanlardan değil, ortak saydıklarından söz etmesi, samimiyetsizliğini belgeliyordu.

Altı ay değil, altı yıl değil, 16 yıl değil, tam 26 yıl, çeyrek asır boyunca “rol” yapmış, birilerini “ortak inanç sahibi”ymiş gibi kandırmıştı.

Ve, ahlâkî düzeyi bu olan adam, son yazısında utanmadan “ahlâkî gerekçe” edebiyatı yapıyordu.

*

İslâmcı tabirinin geleneksel ıstılahlar arasında yer almamasına gelince.. Böylesi bir hassasiyeti bulunan kimselerin, şayet ne dediklerinin farkında iseler, Hanefî, Malikî, Nakşî, Kadirî vs. gibi tanımlamaları da reddetmeleri gerekir.

Bu beyzadelerin zannının aksine, “Müslümanım” demek tek başına meseleyi çözmeye yetmez..

Evet, ayet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “Ben müslümanım” demek çok fazla bir anlam ifade etmez..

Allah’a çağırmak ise, Allah’ın kitabına, şeriatine, Peygamberi’nin sünnetine çağırmaktır.

Salih amel işlemek, İslâm’ın emir ve yasaklarına, Şeriat’in hükümlerine ihlasla uymaktır, müttekî olmaktır.

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “müslüman olma” edebiyatı yapmak, “bedevîlik” anlamına gelebilir.

Allahu Teala, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanının bedevîlerini “mümin” sıfatına layık görmemiş, onlardan “müslüman” olduklarını söylemelerini istemiştir.

“Ben Müslümanlardanım” diyenler, “güzel sözlü”dürler, bu kesin; fakat bunu söylemeleri, her zaman, “iman” etmiş olmalarını garanti etmez:

Bedevîler ‘İman ettik’ (Mümin olduk) dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Fakat “Müslüman olduk (Eslemnâ)” deyin.' Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

*

Müslüman kelimesi, Muhammed isminin Mehmed şeklinde bozularak Türkçeleştirilmesi gibi, “muslim” (teslim olan) kelimesine karşılık gelmektedir. Muslim, “esleme” mazi fiilinden türemiş ism-i faildir.

Bedevîler iman etmemişlerdi, ama “müslüman” olmuşlardı. Günümüzün “müslümanlar”ının da büyük çoğunluğunun iman etmemiş oldukları görülmektedir.

Onların, Asr-ı Saadet’in bedevîlerinden daha iyi durumda oldukları söylenemez.

Bir ülke ki, orada “Şeriat’in uygulanmasını istiyor musunuz?” şeklinde anketler yapılıyor ve halkın ancak yüzde 12’si civarındaki bir bölümünün “Evet” cevabı verdikleri görülüyorsa, bu insanların değil iman etmek, müslüman oldukları bile tartışılabilir.

Çünkü bedevîlerin iman etmeyip müslüman olmaları, Şeriat’in hükümlerine teslim olmaları ve boyun eğip kabullenmeleri anlamına geliyordu.

Onlar, “Hayır, Şeriat’in uygulanmasını istemiyoruz” demiyorlardı.

Günümüzün müslümanlığı, ne yazık ki, sıkça, “iman”sız “bedevî müslümanlığı”ndan bile berbat bir “inanc”a karşılık gelmektedir.

Bugün birçoklarının Türk İslamı/Müslümanlığı adı altında savundukları komik garabet aslında hiç de “yerli ve milli” değildir, patenti Arap bedevîlere aittir.

*

Yıllar önce, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’le yapılmış bir röportajda onun kendisini “sosyolojik müslüman” olarak tanımladığını okumuştuk.

Doğal olarak bu, “İslam’a göre müslüman” olmadığını, “imansız müslüman” olduğunu söylemek anlamına geliyordu.

Böylesi “bedevî tarzı müslümanlık”ı bile mumla aratan zamane müslümanlarının ayırıcı özelliklerinden biri, asla İslâmcı olarak nitelendirilmek istememeleridir.

İstememelerini geçtik, kimi zaman Haçlı Saldırıları'na özgü bir kendinden geçmişlikle İslamcılığa saldırdıklarına da şahit olunuyor.

Gerçekte İslâmcı tabirini uyduranlar da bunlardır. Kendilerini “müslüman” olarak nitelendiren bedevî zihniyetli bu kişiler, Kur’an ve Sünnet’in istediği şekilde “iman etmiş” kimseleri İslâmcı olarak nitelendirdiler ve aşırılıkla yaftaladılar.

Türkiye’de İslâmcı kavramının ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi İslâm’ı savunan isimler için muhalifleri tarafından kullanılmış olması tesadüf değildir.

*

Batılılar’ın “Müslümanlar’la bir dertlerinin olmadığını, kendilerinin sorununun sadece İslamistlerle olduğunu” söylemeleri, bu bedevî usulü müslümanları İslamist (İslâmcı) dedikleri kesime karşı kışkırtmak ve kullanmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Ve bu imanı içine sindirmekte zorlanan “bedevî tarzı müslümanlar”, Batı’nın “yerli ve milli acentaları”nın güdümünde, Haçlılar’ın işbirlikçileri ve öncü birlikleri olarak İslâmcılar’a savaş açıyorlar.

Bu “kukla ve piyon” “bedevî”lerden bazılarının, gerçek iman ehlini “sapık” ilan edebilecek kadar küstah ve pervasız konuşup yazabilmesi ise, ahir zamana yakışan bir durum.

*

İslâmcı olduklarını söyleyenlerde birtakım kusurların bulunması başka birşey, Batılılar ile birlikte “imansız bedevî müslümanlığı” propagandası yapıp İslâmcılık adı altında dolaylı olarak “iman”a savaş açmak başka birşeydir.

Evet, Türkiye’de “eski İslâmcılar”ın çok büyük bir bölümünün bugün “muhafazakâr demokratlık” limanında demir attıkları ve önceki sahte mücahitliklerinin yerini müteahhitliğin aldığı bir gerçektir. Bunların doğrudan ya da dolaylı olarak laikliği de savundukları görülmektedir. Hatta Atatürkistlik/Kemalistlik yapanları bile var.

Onların İslâmcılığa ihanet etmesi, İslâmcılığın kötü olduğunu mu gösterir?!..

“Müslüman olduk” diyen bedevîlerin çok büyük bir bölümünün, Hz. Peygamber s.a.s.’in vefatı üzerine irtidat etmeleri, “müslüman olma”nın kötü birşey olması anlamına mı geliyordu?!

Müslüman-İslâmcı edebiyatı yapıp hak sözle batılı kastedenler, kimlerin safında yer aldıklarına bir bakmalıdırlar.

*

[Cibrîl hadîsi de İslam ile imanı ayırmaktadır. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber‘inde, İmam Matüridî de Kitabü’t-Tevhîd‘inde, İslam ile imanın, yani mümin olma ile müslim olmanın aynı şey olduğunu ifade etmişlerdir. Bu yorum, Nesefî Akaidi‘nde de aynen tekrarlanmaktadır.

İmam Matüridî, bu konudaki değerlendirmesini ayrıntılı bir biçimde anlatmakta, başka ayetlerden deliller getirerek İslam ile imanın birbirinden ayrılamayacağını savunmaktadır. Hucurat suresindeki ayeti bu çerçevede tevil ediyor ve buradaki “müslim olma, teslim olma” ifadesinde müslümanlık (İslam) kavramını, terim değil sözlük anlamıyla yani salt boyun eğme olarak ele alıyor.

Allame Taftazanî de Şerhu’l-Akaid‘de bu yorumu dile getirmektedir.

Bu yorum makuldür, çünkü imansız bir müslümanlık, gerçek bir müslümanlık değil, görünüşteki bir müslümanlık ve boyun eğme olur.

Ayrıca Taftazanî, Zariyat Suresi’nin 35’inci ve 36’ncı ayetlerinde müslüman olma ile mümin olmanın aynı anlamda kullanılmış olmasına da dikkat çekmektedir.

Ancak bu, Hucurat Suresi’nde belirtilen gerçeği ortadan kaldırmaz. İşte o yüzden, Taftazanî, “Bizim maksadımız, şeriatta muteber olan İslam’dır” kaydını düşmektedir. İşte burada bir Eş’arî ya da selefî meşrepli biri, Hucurat Suresi’nde belirtilen anlamda İslam-iman ayrımı yapabilir, ve onların Ehl-i Sünnet dışı olduğunu söyleyemezsiniz.

Çünkü zimmîlik de bir boyun eğiştir ama bu, sonunda imanın kalbe yerleşmesi umulan bir müslümanlık olarak adlandırılmaz.

Öte yandan, Hanefî-Matüridî çizgisi, iman ile ameli ayırır, imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak görür. Amel, imanın kemâlinden kabul edilir, dışarıda bırakılır. Aslında, iman ile İslam’ı aynı şey olarak nitelendiren anlayış (Hanefî-Matüridî çizgi), (teslim olmayı / İslam olmayı ifade eden) ameli de imandan bir parça olarak görmeye elverişlidir.

Bununla birlikte, Allahu Teala kalpleri bildiği için, kulları hakkında “İman etmediniz, İslam oldunuz” diye hüküm verebilir, fakat biz kullar birbirimiz hakkında bu şekilde konuşamayız. Fakat birinin söz ve amelleri kesin bir biçimde küfür anlamına geliyor, müslümanlık iddiasıyla açıkça ve tevil edilemez biçimde çelişiyorsa, ve bundan rücu da etmiyorsa, o başka.

Burada da hüküm, kalp ile değil, zahirî söz ve amelle ilgilidir. Bir başkası, “Onun kalbine bak, niyeti iyi” de diyemez.

Dolayısıyla (ayette geçen) “müslüman olduğunu söyleyip de iman etmeme” anlamında İslam-iman ayrımı bizim için dünya hayatında pratik açıdan önem taşımamakta, bizim, hakkında konuşabileceğimiz bir mesele olmaktan çıkmaktadır. Çünkü biz, insanların ancak sözleri ve amelleri hakkında konuşabiliriz, kalpleri hakkında konuşamayız.

O, Allahu Teala’ya mahsustur.

Bu nedenle, Şeriat (yani dünyevî/dünya hayatındaki ahkâm) açısından müslüman olma, mümin olma anlamına gelmektedir. O yüzden Taftazanî, “Sonuç olarak şeriatta bir kimsenin mümin ama müslüman olmadığına veya müslüman ama mümin olmadığına hükmetmek doğru olmaz” demektedir.

Ancak bu, salt dünyevî/dünyadaki hüküm, yani Şeriat bakımından böyledir. O yüzden, küfrünü açıkça ortaya koymayan münafıklar şer’î hükümler bakımından dünyada mümin muamelesi görürler.]


E-KİTAP: ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

 https://archive.org/details/ataturkun-ingiliz-istihbarati-baglantisi



 

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BAŞLARKEN 4

ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI 10

ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ? 37

"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" 50

İNGİLİZ PİYONU ATATÜRK'ÜN AJAN FREW İLE MACERALARI 68

SELANİKLİ ATATÜRK İLE İNGİLİZ AJAN FREW’NUN SAİT MOLLA KUMPASI 89

SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ 116

ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, (FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI) İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU 126

HIRS KÜPÜ ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ 136

TÜRK İMPARATORLUĞU OSMANLI’YI TEK BAŞINA YIKAN İNGİLİZ PİYONU: KOMPLOCU ZAMPARA ATATÜRK 145

BLACK JUMBO ATATÜRK, YENİ TÜRKİYE’NİN ASIL KURUCUSUNUN İNGİLİZLER OLDUĞUNU İTİRAF ETMİŞTİ 181

SELANİKLİ’NİN “BAŞARI”SININ ARDINDAKİ İKİ İNGİLİZ: LORD CURZON VE ROBERT FREW 208

İNGİLİZLER NEDEN LAWRENCE'İN DEĞİL DE SELANİKLİ BLACK JUMBO'NUN HEYKELİNİ DİKTİLER 225

SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ’NİN FİLİSTİN FİRARI 243

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK 254

İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ 264

YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ’YE “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU, BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU 284

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU 297

CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU 311

SELANİKLİ ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ 324

İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR? 337

İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ 349

 

BAŞLARKEN

 

“Atatürk Vahdettin’e nasıl bakıyordu?”

Bir yazısında bu soruyu soran gazeteci-yazar Barış Terkoğlu cevap olarak şunları yazıyor:

“… Atatürk, … Nutuk’un daha başında, kendisini Samsun’a çıkan şartları anlatırken, Vahdettin’i es geçmedi: "Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta."

“Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nden olduğunu anlatan Atatürk, cemiyettekiler için eşsiz bir tespitte bulunuyordu:

"Bu isimden, İngilizlere muhip (İngilizsever) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence, bu cemiyeti teşkil edenler, kendi şahıslarını ve şahsi menfaatlarını sevenler ve şahıslarıyla menfaatlarının dokunulmazlığı çaresini Loyd Corc (Lloyd George) hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır."

"HAİN VAHDETTİN"

“Nutuk’ta Atatürk, Rıza Paşa Kabinesi’nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olan Cemal Mersinli’nin oportünist sözlerini anlatırken, Vahdettin’e nasıl baktığını da özetliyordu: "Harbiye Nazırı, bu sözü telaffuz ettiği dakikada, yalnız bir zatın itimadına sahip bulunuyorlardı. O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi."

“Atatürk, Ankara ile İstanbul arasında kararsız kalan İzzet ve Salih Paşaları da acımasızca eleştirdi. Elbette seçim iki şehir arasında değildi. Milli Mücadele ile Vahdettin arasındaydı. Nutuk’ta öbür taraf "düşmanların elinde oyuncak bulunan Vahdettin" diye anlatılıyordu.

“Atatürk, Barış Konferansı’na Vahdettin’in heyetinin de çağrılmasına karşı da öfkeliydi. Açıklarken Vahdettin’in tarihi rolünü hatırlatıyordu: "Bütün menfaatlarını kirli bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan meydana gelen Vahdettin heyeti…"

"ALÇAK VAHDETTİN"

“1 Kasım 1922’de, Saltanat’ın kaldırıldığı gün, Meclis’te, hanedanı "Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı ve bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi" diye tarif etmişti.

“17 Kasım’da Vahdettin’in İngilizlerle kaçışı Nutuk’ta "Hain Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan kaçıyor" başlığıyla yer buldu. Atatürk, Vahdettin’e yakışan bu son için çok ağır ifadeler kullandı: "Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahluk", "Teşekküre değerdir ki, bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor", "Aciz, adi, his ve idraktan mahrum bir mahluk, kabul eden herhangi bir yabancının himayesine girebilir", "Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilce sürükleyebilmek için her türlü aşağılığı mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik", "mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespaye"…

“Atatürk’ün anılarında da Vahdettin geniş yer tutar. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyahatinde refakat eden Atatürk, onun hakkında erken bir kanaate sahip oldu. İlk karşılaşmaları sonrası, Naci Paşa’ya, "Zavallı, bedbaht, acınacak", "Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir" şeklinde tespitlerde bulunmuştu. Bir başka görüşmelerinde memleketi kurtarma fikrine "ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim" yanıtını alınca, edebi bir benzetme yaptı: "Tilki tabiatında her entrikacının her gün şahidi olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma büyük üzüntüyle kani oldum."

"SOYSUZ VE ADİ VAHDETTİN"

“Özetle, Atatürk’e göre Vahdettin, "hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, kirli tahtta oturan, adi mahluk, alçak, aciz, pespaye, sefil, zavallı, acınacak, tilki tabiatındaki entrikacı…" sıfatlarıyla tanımlanır.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/hain-alcak-adi-soysuz-vahdettin-2148889)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Padişah Vahideddin hakkında konuşurken fazla ileri gitmiş ve bu arada farkında olmadan kısmen kendisini tarif etmiş.

Aynaya bakarak konuşmuş olduğunu varsayabiliriz. Söylediklerinin bir bölümü kendisinin üzerine cuk diye oturuyor.

Selanikli’yi niteleyecek kelimeleri biz bulup seçmek istesek bu kadar başarılı olamayız. İhanet ettiği padişah Vahideddin hakkında bu ifadeleri kullanarak bizi zahmetten kurtarmış.. Onu hangi kelimelerle anmamız gerektiğini sayesinde biraz biliyoruz.

Psikologların “kaygıyla bilinçsiz başa çıkma yolları”ndan biri olarak gösterdikleri “yansıtma” (projection) tavrını sergilemiş.. Böylece, (psikoloji bilimi açısından) kurnaz fakat bilinçsiz bir adam olduğunu ispatlamış:

Yansıtma (projection): Bireyin kendisinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışına yansıtma adı verilir. Başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını gözeten bencil biri, “Herkes kendi başının çaresine bakıyor, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor,” diyerek, etrafındaki kimseleri suçlar. Birey, yansıtma yoluyla kendisinde bulunan olumsuz yönleri “zorunlu ve gerekli” imiş gibi gösterir. Kendisinde bulunan kötü özellikleri başkalarında görerek birey kendini, olumsuz özellikler açısından başkalarından farklı görmez. Birey yansıtma davranışında bulunarak, “Ne yapayım, herkes böyle, ben de böyle olmak zorundayım; böyle davranmam yaşamın zorunlu bir sonucu, benim elimde olan birşey yok” mesajını verir.”

(Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, 15. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006, s. 303.)

*

Bunları fanatik bir Osmanlı ve Vahideddin taraftarlığının sonucu olarak söylüyor değiliz.

Sırtımızı resmî ideolojiye dayamış olmanın keyfini sürmekle de (elhamdülillah) bir ilgimiz ve ilişiğimiz yok. Yazarken rahat değiliz, risk alıyoruz, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. (Fakat geçmişte gelmiş olanlardan dolayı bazı tahminlerde bulunabiliyoruz.)

Yaptığımız işin maddî ve dünyevî hiçbir getirisi yok, risk ise dağlar gibi.. Fakat vicdanımız bizi, merhum Mehmed Akif gibi “Zulmü Alkışlayamam” demeye zorluyor:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Padişah Vahideddin, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sövüp saymalarını hak eden karaktersiz bir adam olsaydı, (dünyada örneği sık görülen) tahtını ve koltuğunu kaybetmiş yöneticiler gibi yanında servet götürür, Avrupa’nın “özgür ve çağdaş” ortamında keyfine bakardı.

Borçlu ölmez ve tabutuna haciz konulmazdı.

Yine, eğer karaktersiz bir adam olsaydı, Selanikli’nin kendisi için söylediklerinin yüz mislini ona karşı söyler, bildiği bütün ayıp ve kusurlarını sayıp dökerdi.

Ki ayıp ve kusur bakımından Selanikli maşallah olağanüstü zengindi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mağdur padişah Vahideddin hakkında söyledikleri, Barış Terkoğlu’nun aktardıklarından ibaret değil.. Şunu da demiş bulunuyor:

“O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışmak ne zaman suç olmuştuysa?!

Selanikli’nin kendisi, şahsî saltanatı için ecnebi (yabancı) devletlerin ve hükümetlerin “alet”leriyle temasa geçmiş, devleti durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’na onlarla birlikte tuzak kurmuştu. Söz konusu “alet”ler arasında ajanlar da yer alıyordu.

Bu sayede, söz konusu devlet ve hükümetlerin desteğini arkasına almayı başardı..

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli’nin temas kurduğu “alet”ler arasında ajanlar da vardı. Meşhur Lawrence, Robert Frew ve Aubrey Herbert, bu ajanlar arasında yer alıyor.

Elinizdeki mütevazı kitapta, özellikle, Selanikli’nin söz konusu ajanlarla olan ilişkileri üzerinde durulmaktadır.

Daha yetkin, kapsamlı, kâfi ve vâfi çalışmalar için özendirici bir adım olabilirse hedefine ulaşmış olacaktır.


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı]  polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız   var  diye korkuttular. Polisle...