tağut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tağut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRK, TAĞUTTUR















Tağut, Kur’an’da geçen bir kavram.

Geçmişte “radikal İslamcı” diye adlandırılan kesim, bu kavramı çok kullanırdı.

Kemalist rejim taraftarları bu kavramdan nefret ederken, radikal İslamcı olmadığını, hatta İslamcı olmadığını ileri süren “süslüman müslüman” taife de bu kavramdan özenle uzak durdu.

Belki de, “Niye Kur’an’da bu kavram var ki?.. Keşke olmasaydı” diye düşünüyor fakat yüksek sesle söyleyemiyorlardı.

Bundan olsa gerek ki, Türkiye’de bazı sivri zekâlar “Biz İslam’ı tam anlatsak ve insanlar Kur’an’da yazılı olanları tam bilseler çoğu İslam’ı bırakır” diyebiliyorlar.

Bu tespitleri doğruysa, zaten onlar müslüman değildir, kendilerini müslüman zanneden gayrimüslimdirler.

Onlara, keyifleri bozulmasın diye “gerçek İslam”ı anlatmayanlar da bir tür papazdır. Kendilerini hoca gibi gösteren papaz.

*

İslam’ı “güncelleme”, “hayatla buluşturma”, “toplumsala dahil etme”, “din kültürünü donukluktan kurtarma” gibi süslü püslü yaldızlı adlar altında ameliyat edip kolunu kanadını keserek yaşanan karanlık çağa uydurmaya, yani reforme etmeye çalışan düzen-bazların temel taktiklerinden birisi, İslamî kavramları çarpıtmak, içini boşaltmak ve yeniden tanımlamaktan ibaret.

Madem ki kaldırıp atmanız mümkün değil, tek çare onu istismar edilebilir ve kullanılabilir hale getirmek.

İşte “tağut” kavramı için bunu yapmaya kalkışan isim, karanlık derinliklerin gür seslerinden Soner Yalçın.

"Tağut - Kutsal Aldanışın Soyağacı" adıyla bir kitap yazdı.

Ali Ateş adlı solcu bir yazar, kitapla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmıştı:

Tağut, kelime anlamı olarak, ölçüyü aşmak şeklinde ifade ediliyor. İlahiyatta ise “Allah dışında başka unsurlara ibadet, putlara inanma” anlamına geliyor.

… kitap belli bir sistemle yazılmış değil. … ancak … her başlıktaki yazı bilgi dolu. Hatta çok bilgi dolu. Soner Yalçın, bir dizi bilgiyi ardışık olarak sıralayıp, okuyucuyu önce cahil hissettirip sonra basit bir sonucu büyük bir analizmiş gibi sunabiliyor. Bu açıdan Yalçın’ı, bu üslubu dolayısıyla kutlamak lazım. …

Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı? Burası da karışık. Kitap bir yandan solculara siz İslam’ı bilmiyorsunuz diğer yandan sağcılara da siz de İslam’ı gerçekten bilmiyorsunuz demeye getiriyor. …

Bu anlamıyla kitap, İslamcıları eleştiriyor, karşısına alıyor. Bunun yaparken İslam’ı ise savunuyor. İslamcıların inandıklarına tağut diyor. “Siz, din olarak yanlış değerleri savunuyorsunuz, putlaştırılmış olgulara inanıyorsunuz, dini bozuyorsunuz” diyerek dinciliğin yobaz tarafını ortaya koymaya çalışıyor.

Kitap, solcuları da küçümsüyor, onlara akıl veriyor. “Siz, İslam ve dini, doğrudan sağcılık olarak görüp karşınıza aldınız, İslam’ı anlamayarak, ülkenin moda deyimle ‘milli-manevi’ değerlerine yabancılaştınız” demeye getiriyor.

İslamcıları eleştirirken, gerici uygulamalardan örnekler verirken, İslam’ın esasının başka olduğunu anlatmaya girişiyor.

Kıvılcımlı’dan, Gölpınarlı’dan, Ali Şeriati’den, Karmati, Pir Sultan, Bedrettin vs. vs. gibi solcu isim ve dini politik-toplumsal hareketlerden örnekler vererek, İslamcılık ile solculuk birleşmeliye getiriyor.

… AKP eliyle kurulan rejimin, laikliği sulandırıp, İslamcılığı artık rejimin normali haline getirmesi olgusuna, aslında Tağut kitabıyla Yalçın da omuz vermektedir. İslamcı yobazlara, “değişin İslam bu değil” derken, solculara İslam da solcu aslında diyerek 2. Cumhuriyet rejiminin ideolojisine paralel bir çizgi izlemektedir.

İlginç… Helalleşme ve normalleşme tartışmalarının yaşandığı bu çağda… Doğu Perinçek örneğin, 1923 Cumhuriyeti’ni artık referans almıyor, AKP eliyle kurulan bu rejimi referans almakta, onu sahip çıkmaktadır. Yalçın da benzer bir kulvarda koşuyor gibi."

(https://www.odatv.com/guncel/soldan-soner-yalcina-tagut-elestirisi-120058262)

*

Gibisi fazla, “benzer bir kulvarda koşuyor gibi” değil, tam da o kulvarda..

İkinci Cumhuriyet rejimi” tabiri yerinde bir kavramsallaştırma.. Ancak bu rejimin banîsi AK Parti değil.. Yeni rejimin derin banîleri, bu iş için AK Parti’nin önünü açmış durumdalar.

Daha doğrusu yeni rejim, “eski rejim”in adamları ile onlarla işbirliği içine giren “eski İslamcı” AK Partililerin ortaklığı ya da konsorsiyumu tarafından kurulmuş durumda. 

Aralarında, “kazan-kazan” perspektifi (win-win outlook) üzerine kurulu uzlaşmacı nitelikte interaktif (etkileşimli) bir ilişki var.

Ateş’in “Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı?” sorusunun cevabı ise belli: Her ikisine de.. Sağcı diye isimlendirilen İslamcılara “Bildiğiniz İslam’ı bırakın, bizim ‘düzenin ideolojik saplantılarına uydurulmuş’ İslam yorumumuza gelin” mesajı veriliyor. Solculara ise, İslam’da sizin de hoşunuza gidecek şeyler var deniliyor.

Kitabın asıl yapmak istediği ise, “tağut” kavramını bu “uydurulmuş düzen-baz İslam”ın bir silahı haline getirmeye çalışarak tahrif etmek ve sulandırmaktan ibaret.. Kavramın illa da Soner Yalçın’ı kullanan derin odağın istediği gibi anlaşılması şart değil, her kullanıldığında Yalçın’ın zırvalarının da akla gelmesi ve böylece sulandırılmış ve etkisizleştirilmiş olması yeterli.

Ali Rıza Demircan hocanın “Soner Yalçın ‘Tağut’ isimli eserinde suçladığı kişiler ve kurumlardan daha şedid bir Tağût’tur. Kurucusu olduğu Odatv’yi de kendisi gibi Tağûtlaştırmıştır” şeklindeki sözleri, durumu çok güzel özetliyor.

Ancak, Yalçın tağut turplarının büyüğü değil, o, minnacık piyon tağut.. Asıl tağut onu kullanan yedi başlı, 700 kollu ahtapot derin odak.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi, muhtemelen derin düzen-bazların telkini ve ansiklopedideki kullanışlı aparatlarının devreye girmesi sonucu “Tâğût” maddesini “es” geçmiş.

Sadece şu tanımı yapmakla yetinmişler: “Hak yoldan saptıran, bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık anlamında bir Kur’an terimi.

Oysa kavramın etimolojisini, sözlük ve terim anlamlarını, bu kavram etrafında yapılmış tartışmaları aktarmaları gerekirdi.

Tanımdaki “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” ifadesindeki" bazıları", müşrikler, Allahu Teala’ya ortak koşanlar.

"Yaratılmışlık üstü konumda tutulma" ise putlaştırmaya, kutsallaştırmaya ve tanrılaştırmaya karşılık geliyor.

*

Bu tanrılaştırma ve putlaştırma peygamberler ve velîler (salih zatlar) hakkında bile yapılabiliyor.

Mesela Hristiyanlar’ın büyük bir bölümü Hz. İsa aleyhisselam’ı, ve gulat-ı Şîa (mesela Nusayrîler, bazı Alevîler) Hz. Ali radiyallahu anh’i “tanrı” yapmış durumdalar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Hristiyanlar’ın Hz. İsa’nın yanı sıra rahiplerini de putlaştırdıkları belirtilir (ve aynı şekilde Yahudiler’in de hahamlarını):

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden tamamen münezzehtir!

İslam ulemasının ve tasavvuf büyüklerinin sözlerine de “Onlar ne söylerse doğrudur, Kitap ve Sünnet’e aykırı olsa bile onların her sözlerinde bir hikmet vardır” diyerek tam teslimiyet gösterenler de benzer durumdadır. Ulemanın ve tasavvuf büyüklerinin hak yolda olanları, ahirette, kendilerine bu şekilde tabi olanlardan berî olduklarını ilan edecekler.

Maide Suresi’nin 116 ve 117’inci ayetlerinde şöyle buyuruluyor:

“Yine (hesap gününde) Allah: ‘Ey Meryemoğlu Îsâ! İnsanlara: “Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin!” diye sen mi söyledin?’ buyurduğu zaman, (Îsâ) der ki: ‘(Yâ Rabbî!) Sen, (noksan sıfatlardan) münezzehsin! Benim için hak olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz! Eğer onu söylemiş olsaydım, o takdirde (sen) onu muhakkak bilirdin! (Sen) benim nefsimde olanı bilirsin; fakat (ben) senin zâtında olanı bilmem! Muhakkak ki görünmeyenleri hakkıyla bilen ancak sensin!’

“’(Ben) onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye (senin) bana, o emrettiğinden başka bir şey söylemedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe, onların üzerinde bir şâhid (bir gözetleyici) idim. Nihâyet beni (aralarından) alınca, onları hakkıyla gözetleyici olan ancak sen idin! Ve sen, herşeye hakkıyla şâhid olansın!’”

*

Günümüz Türkiye’sine gelelim.

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp cesedi çürüyüp bozulmuş olan içkici ve dans meraklısı oğlu Mustafa Kemal Atatürk de putlaştırmadan nasibini almış durumda.

Onu kimisi tanrı ilan etmiş kimisi peygamber..

Kimisi Çankaya köşkünü Kâbe yapmış, kimisi Atatürk Ekber diyerek şiir sanatı adına zırvalar dizmiş.

Selanikli’nin yalakaları “Sultan’la birlikte Allah’ı da tahtından indirdik” diyerek sapıklık sanatında zirveyi yakalamışlar.. Yani, “Ulu putumuz Selanikli’yi sadece padişahlık tahtına oturtmadık, aynı zamanda tanrı yaptık” demişler.

Selanikli’ye kimisi “yarı tanrı, yarı ilah”, kimisi “tam tanrı” demiş.

Ölü için bir metrekarelik toprak parçası yeterken tanrıları Selanikli için devasa bir anıt mezar yapanlar burasının mabet (tapınak) olduğunu ilan etmişler.

Gidişattan İsmet İnönü bile rahatsız olmuş, Anıtkabir’in aşırılıklara sahne olmasından endişelendiğini dile getirmiş.

Evet, ortada bir tanrılaştırma, putlaştırma var.. Yani Selanikli'nin, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçtiği şekilde “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” haline getirilmesi durumu yaşanmış.

*

Peki, Selanikli’ye ahirette “Ey Zübeyde oğlu Kemal! Ey 'rakı sever' Mustafa, ey dans meraklısı Mustafa Kemal, insanlara: ‘Allah'ı bırakıp da beni ilâh edinin!’ diye sen mi söyledin?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde ne cevap verecektir?

Hz. İsa a .s. gibi şunu diyebilecek midir:

“’Ben onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye Allah'ın emrettiğinden başka bir şey söylemedim.”

Hakkını yemeyelim, Firavun’un yaptığı gibi açıkça “Ben tanrıyım” demedi, fakat tanrılaştırılması türünden yalakalıkları beşuş bir çehreyle kabul etti, “İstemez, yan cebime koyun” formülüyle iç etti.

Bunu fark eden embesil yalakalar ve tufeylî asalaklar taifesi “Ne kaa ekmek, o kaa köfte” babından bal kâsesine üşüşen sinekler gibi etrafını çevirdiler.

Ticaret kârlıydı, ne kadar yağ, o kadar ulufe, ne kadar yalakalık, o kadar makam mevki formülü yürürlükteydi.

*

Selanikli, kendisini tanrılaştıran asalak yalakalar taifesine hiç değıilse bir inilti, bir vızıltı, bir fısıltı, bir mırıltı ile itiraz etse, “Haddinizi bilin lan utanmaz yalakalar, ben de sizin gibi Allah’ın yiyip için yellenen, tuvalete gidip ıkınıp sıkınan aciz bir kuluyum, defolun başımdan” deseydi, sorun yoktu, fakat bunu demeyip “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onları onayladığı, onaylaması da yetmiyormuş gibi ödüllendirdiği için, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçenHak yoldan saptıran” ifadesinin de hakkını tam vermiş durumda.

Yani dört dörtlük, kusursuz bir tağut olmayı başarmış.

Peki bu noktada bize (ve de, eğer “tağutî bir devlet” olmak istemiyorsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve devletlûlarına) düşen nedir?

Cevabı ben vermeyeyim.. Allahu Teala’nın mesajını okuyalım:

“… Artık kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa sarılmış olur. Allah, işitendir, bilendir.

“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. Onlar cehennemin yoldaşlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/256)

“De ki: Allah katında uğrayacakları ceza itibariyle kötünün kötüsü bir durumda olanları size haber vereyim mi? Bunlar, kendilerini Allah’ın lânetlediği, gazabına uğrattığı, kimini maymunlara, kimini domuzlara çevirdiği kimseler ile tağuta tapanlardır. İşte bulundukları yer ve konum itibariyle en kötü olan ve dosdoğru yoldan en çok sapanlar onlardır.” (Maide, 5/60)

“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!” Zümer, 39/17)


TAĞUTUN DEVLETİNDE MEMUR OLMAK

 



Birtakim itikadî ve fıkhî meseleleri konuşup tartışırken niyetimiz üstün gelmek, tartıştığımız kişiyi bir şekilde ilzam etmek, veya sosyal çevrenin etkisiyle benimsemiş veya yakınlık duymuş olduğumuz bir görüşü (mezhebi) "Uçsa da keçi, uçmasa da keçi" hesabı her halükârda haklı gösterme çareleri aramak olmamalıdır.

Mevzuyu bizden daha iyi bilenler olabileceğini düşünerek onlardan birşeyler öğrenmek, hakkı/doğruyu bulmak olmalıdır.

Yani yüreğimizin en derinlerindeki gizli niyet, ön kabullerimizi destekleyecek deliller aramak, muhatabımızın öne sürdüğü ve ön kabullerimizi tartışmalı hale getiren delilleri bir şekilde itibarsızlaştırmaya uğraşmak olmamalıdır.

*

Bir misalle açıklayalım:

Diyelim ki kabir ziyareti ve mezarların büyüklüğü, türbeler (anıt kabirler) vs. mevzuunu tartışıyoruz.

Gayemiz hakkı bulmak ise, yapmamız gereken şey, konuyla ilgili hadîslere, ashabın uygulamasına bakmak olacaktır.

Eğer derdimiz sonradan ortaya çıkmış türbeler için meşruiyet ve mazeret üretmek olursa şunu yaparız: Konuyla ilgili (türbelerin cevazına halel getiren) hadîslerin her birine bir kulp takar, “Şu zayıftır, bunun ravî silsilesindeki filan adamın güvenilir olup olmadığı belirsizdir, bunun delaleti kat’î değildir, bunlar haber-i vahiddir vs. vs.” deriz.

Sonra da, ashabın uygulamasıyla ilgili rivayetlerin de haber-i vahidlik, delalet, sahihlik-zayıflık gibi hususlar çerçevesinde tartışılabileceğini hiç hesaba katmadan, “Ashabdan filanca kabir ziyareti yapmış, o sırada Güneş’ten korunmak için üstüne bir gölgelik diktirmiştir” filan gibisinden bir rivayeti alıp türbelere giden bir yol inşa ederiz.

Sonunda lafı öyle bir noktaya getiririz ki, muhatabımızın zihninde, sanki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ölenler için bizzat kendi elleriyle türbe yaptırmış, mutantan kabirler inşa ettirmiş gibi bir kanaat oluşmaya başlar.

Böylece, sözde Ehl-i Sünnet adına türbe bid’atinin yılmaz savunucuları haline gelirsiniz.

Muhataplarınızı usulden, fıkıhtan anlamamakla suçlarsınız.

Oysa durduğunuz nokta Sünnet’in, hadîslerin işaret ettiği uygulamanın tam tersi istikamettedir.

(Bu meselede sedd-i zerai' ilkesinin ve "Def-i mefasid celb-i menafi'den evladır" hükmünün dikkate alınması gerekir.)

*

Buna karşılık, derdiniz Vehhabîlerden bazılarının tekfirciliğine selefîlik adına gerekçe üretmek olursa, o zaman da meseleyi temel bir iman esası haline getirir, muhatabınızı Sünnet’ten yüz çevirip ölülerin mezarlarına tapmakla suçlarsınız.

Halbuki muhatabı bunu ne kasten Sünnet’e muhalefet olsun diye yapmaktadır ne de ölünün mezarına kutsiyet atfetmektedir.

Evet, bid’at olan bir ameli işlemektedir, fakat kastı Kitab’ı ve Sünnet’i inkâr değildir. (Nakşbendî şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İ'tikadı adlı kitabında, ölüler için yapılan türbeleri” en büyük 10 bid’at”ten biri olarak sayıyor.)

*

Tağutun, tağutların ilkelerinin ve inkılaplarının hakim olduğu bir ülkede resmî görevler üstlenen, memuriyet yapan kişilerin durumuna gelelim.

Me’mur, kelime anlamı itibariyle “emir alan, kendisine emir verilen” demektir. “Âmir” de, emir veren.. (Araplar, me’mur yerine “muvazzaf”, yani “vazifelendirilmiş, görevlendirilmiş” kelimesini kullanıyorlar.)

Böyle bir devlette memur/görevli olmak, tek başına küfür nedeni olmaz.

Görevinin niteliğine göre bazen caiz, bazen mekruh, bazen haram, bazen de (belirli şartlar çerçevesinde) küfür olur. (Salt amelî ya da salt itikadî bir mesele değildir.)

Yani memurların durumunu bireyler düzeyinde tek tek ele almak gerekir. (Halis Bayancuk da, kastının ne olduğu tam anlaşılmasa da, Ömer Faruk Korkmaz’la yaptığı tartışmada “oy verme” meselesinde buna benzer birşey söylüyor.)

Bunun için Hz. Yusuf aleyhisselam örneğine gitmeye gerek yok.. Hz. Musa aleyhisselam’ın annesi de Firavun’un sarayında “bebek emzirme memuru” olmuştu.

*

Buradaki temel sorun, bazı ülkelerde bazı memuriyetler (mesela milletvekilliği) için “tağutun ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme” şartı getirilmiş olmasıdır.

Meselenin can alıcı noktası burası: Tağut tarafından dayatılan küfür ilke ve inkılaplarına bağlı kalma sözü vermek, insanı küfre düşürür mü, düşürmez mi?

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."