cemalettin kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemalettin kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ

 








Fehmi Çalmuk, 4 Temmuz 2017’de yayınlanan Recep Tayyip Erdoğan’ı anlamak” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

… Vatikan destekli CIA stratejisi ile kurulan “Komünizmle Mücadele” dernekleri örtülü operasyonlar için bulunmaz bir nimettir. Fethullah Gülen 25 yaşında askerken hava değişimi için geldiği Erzurum’a ele boş gelmez. İzmir’den tüzük getirmiştir. İkinci dernek kuruluşu yaptığını Latif Erdoğan’a anlattığı “Küçük Dünyam” kitabında önemli isimler gündeme gelir. Esad Keşşafoğlu adlı bir “üsteğmenden” de söz eder… Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapmış olan Esad Keşşafoğlu “kontrgerilla eğitimi almış” ilk subaylar arasındadır. Yanındaki yedek subay Mehmet Şevki Eygi’dir. İki kişi daha vardır o dönemde Keşşafoğlu ile yakın temasta olan. Biri çocukluk ve Kurşunlu Medresesi’nden arkadaşı Mehmet Nuri Yılmaz diğeri Cemalettin Kaplan’dır.”

(https://www.hurses.com.tr/arsiv/Haber-Recep_Tayyip_Erdogani_anlamak/haber-12606)

Mehmet Nuri Yılmaz, 28 Şubat sürecinin Diyanet İşleri Başkanı.. Genelkurmay Başkanlığı’nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kuran Albay Oğuz Kalelioğlu’nu Diyanet’e danışman olarak alan adam.

"Kara Ses" Cemalettin Kaplan ise, Erbakan tarafından Almanya’ya gönderilen fakat orada Erbakan’a karşı bayrak açarak teşkilatını darmadağın eden emekli bir müftü.

Çalmuk, yazısının devamında, yukarıda sözü edilen NATO icadı Gladio tipi örgütlenme hakkında Ülkenin işgaline karşı koymak üzere gayri nizami harp yapma teknikleri, hücreleri ve kişileri teşkil edilmiştir” diyor. 

*

Anlaşılan o ki, işgalin yaşanmadığı zamanlarda da (Çok şükür ki yaşanmıyor) bunlar boş durmuyor, başka işler de çeviriyorlar.

Bunlar kimler derseniz, Çalmuk’un yazısından anlaşıldığı kadarıyla “Türkiye’nin dört bir tarafından, devlet memuru, esnaf, sanatkar, iş adamı ve emekli”.

Yani siz adamı “sadece” memur zannediyorsunuz, fakat değil.

Siz sadece sanat/zanaat erbabı zannediyorsunuz, değil.

Sadece işadamı zannediyorsunuz, değil.

Sadece emekli zannediyorsunuz, o da değil.

*

Çalmuk yazısının devamında Prof. Dr. Esad Coşan hocadan da bahsediyor.

Şunu diyor:

“Almanya’nın München (Münih) kentinde öğretim üyeliğinde bulunduğunda kendisini olağandışı ziyaret eden Korkut Özal ve Cemalettin Kaplan’dır. Bu cemaate ilk kancadır. Daha sonra Fethullah Gülen’in teması vardır.”

Neden olağandışıysa? 

Korkut Özal, merhum Mehmed Zahid Efendi’nin talebesi, Fethullah’ın değil.

Cemalettin Kaplan da, Erbakan tarafından Almanya’da görevlendirilmiş isim. Sonradan, MİT’çi işadamı Murat Bayrak’ın “dolmuş”una binerek Erbakan’a karşı bayrak açtı,

Almanya’da sözde İslam devleti kurup halifeliğini ilan etti.

Lafa bakın, cemaate ilk kancaymış.

Fethullah’ın teması ise, bu görüşmeden önce..

12 Eylül darbesinden sonra Fethullah Gülen, Esad Coşan hocaya telefon edip, bazı hocaların başının belaya gireceğini, tedbir almak gerektiğini müjdeliyor.

Esad Coşan hoca da, bir süre yurtdışına çıkmasının iyi olacağını düşünüyor, Almanya’ya gidiyor. Ama, Fethullah Gülen’in yurtdışına gitmesi gerekmiyor.

Sözde aranan adam, fakat asla bulunamıyor. Bulunduğu zaman da, Naim Süleymanoğlu’nun, akrabası bir MİT’çiyi kaynak göstererek açıkladığı gibi, Ankara’dan gelen talimatla serbest bırakılıyor.

Hatta, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığına göre, Fethullah’ın “kazara” yakalanması durumunda TSK’nın bütün üst kademesi, hatta Kenan Evren bile devreye girebiliyor.

Adam, devletin adamıydı.. Fakat sonradan ABD’ye kaptırdılar.

Esad Coşan hocaya gelince, bu laik (siyasal dinsiz) devlet onu hiçbir zaman satın alamadı.

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“AK ismiyle başlayan organizasyonların yapıldığı yıllarda Esad Hoca açıktan ‘O’na Hocaefendi filan demeyin…Hoca filan değildir’ diyerek Gülen’i hedef almıştır.” 

Vatandaş abrakadabra ile 28 Şubat’ı es geçiyor.

Esad Coşan hoca bunu, Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde sergilediği tavır yüzünden söylemişti.. Çünkü Erbakan'ın kafasından aşağıya "tenafür" boca etmiş, darbecilerin ise "içtihat yaptıklarını, hata etseler bile sevap alacaklarını" söylemişti.. Başörtüsü konusunda da "füruat" mugalatası yapmıştı. 

Evet, Esad Coşan hoca Fethullah'a o süreçteki kaypaklığı yüzünden kızmıştı..

Ancak, Fethullah'ın 28 Şubat'taki rolü kahve dövücünün sesi kısılmış hınk deyiciliğinden ibaretti. Fincanı taştan oyan gözünü kan bürümüş gaddar kahve dövücüler şunlardı: İsrail, Amerikan Dışişleri, uluslararası masonluk, TSK, MİT.

Bu tip, yanlışlarla doğruların harmanlandığı yazılar ile algı operasyonu yapılıyor, bilinçli ve sistematik bir dezenformasyon faaliyeti yürütülüyor.

28 Şubat’ın asıl mimarı MİT’çilerden neden söz edilmiyor?

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ancak iş işten geçmiş, RP’nin en dinamik tasavvuf geleneği bıçakla kesilmiştir. Yine vaazlarında ‘Kimseye sonuna kadar bağlanmayın. Bir üzüm salkımı gibi sizi alıp atarlar. Belki esir alırlar. Sizi kurtartacak Kur’an ve Sünettir’ mealindeki sözleri boşuna değildir.”

Bu, 1990 yılında, Erbakan ve RP için söylenmiş bir söz. Erbakan’ın da bir ölçüde “derin”lerin kontrolünde olduğunu ifade için söylenmişti.

Üzüm salkımı örneği ise, teşkilatlanma, birlik beraberlik, cemaat halinde hareket edebiyatının içyüzüne ışık tutmak için verilmişti.

İki parmakla en fazla iki üzüm tanesini tutabilirsiniz, fakat salkım halinde olduğunda, yüzlercesini bile tutmak mümkündür.

Esad Coşan hoca, günümüzdeki cemaat, parti, dernek vs. gibi organizasyonların “derinler” tarafından içeriden ele geçirilmekte olduğunu ve bunlar sayesinde tabandaki bireylerin kolayca kontrol altında tutulup yönlendirildiğini dile getirmişti.

Zannedilenin aksine, günümüz derin devleti, insanların teşkilatlı olmasını istemektedir.

Kontrol kolay olsun diye.

Bağımsız, kendi başına hareket eden bireylerden rahatsızlar.

Eğer Fethullah Türkiye’ye dönseydi, dönebilseydi The Cemaat (eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği gibi) kontrol altına alınmış olacak, sorun kalmayacaktı.

Fethullah’ın sorunu, yakayı ABD’ye ve CIA’e kaptırmış olması, Türkiye’ye dönmemesi ya da dönememesiydi.

Dönseydi, sorun yoktu.

Derin devlet, haşhaşiliğin ve sapıklığın zeki, çevik ve aynı zamanda yerli ve milli olanını sever.

*

Çalmuk, yazısının devamında, Esad Efendi’nin vefat ettiği kaza içinAvusturalya’daki kaza öylesine geçiştirilecek cinsten de değildir” diyor. 

Evet, Avustralya’daki kaza geçiştirilecek cinsten değil.

Hakkında epeyce senaryo yazıldı, Barnabas İncili vs. gündeme getirildi.

Denilir ki, her katil, cinayet mahalline geri döner.

*

Cemalettin Kaplan ve Fethullah Gülen’den söz etmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun onlardan da bahsettiği bir hatıra parçasını aktarmakta fayda var.

Şunları diyor:

Bu sırada polisin gizlisi aşikârı büromda eksik olmuyordu. Hatta bir İngiltere dönüşü büromun tarumar edildiğine şahit olmuştum. Gece içeriye girmişler ve birşeyler aramışlardı. …

Uzun mücadele hayatımda mayıs böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolan çok insan tanımışımdır. Bunlar ekseriya, kitaplarımı okumuş veya konferanslarımı dinlemiş olmak ve bu suretle [güya] bana hayranlık duymuş olmak saikiyle yaklaşarak kısa zamanda etrafımdaki muhabbet halkasına dahil olurlar ve ne gaye ile gelmişlerse o gayenin husulü hitamında kaybolurlardı. Bunların kimi siyasî polis [istihbarat], kimi bir heveskâr, kimi de dostluklarını bir mevsimlik olarak icra etmek temayülünde bulunan iştah ve istidatları kısır insanlardı.

… siyasî iltica hakkı elde ettiğim ilk günlerde Mehmed Çelik (tabiî gerçek adıysa) adında bir delikanlı, bir münasebetini bulup benim yakınlarım arasına katıldı. Derdimle hemdert görünen bu genç, siyasî mültecîliğin tevlîd ettiği bazı pürüzlü meseleleri hall ü fasl etmek için beni Ouvry Goodman adında bir avukatla tanıştırdı. Bu avukat, kitaplarımı İngilizce’ye tercüme etmekten … kadar bir sürü meseleyi deruhte etmeyi tekeffül etti. Bunun için bir ücret talep etmediği gibi ….

… Cemaleddin Kaplan … kendisini halife ilan etti ve Alman polisinin müsaadesiyle oturmakta olduğu bir apartman dairesinin kapısına “Hilafet Devleti” levhasını astırmak maskaralığına kadar bu vadide ileri gitti. … Köln ve o zaman Almanya’nın başşehri olan Bonn caddelerinde tekbir getirerek davamızın düşmanlarına pekçok istifade edecekleri malzemeyi akılsızca verdi.

Cemaleddin Kaplan’ı böyle şiddetli radikal İslamcı göstermeye imale eden aslında bir kısım ajan hüviyetli kimselerdi. Bunlar Türk basınının bazı gazeteleri vasıtasıyla Cemaleddin’i tahrik ederek yaptırdıkları hareketleri mübalağalandırılmış haberler haline getiriyorlardı. [Cemaleddin Türk gazetelerinde “Kara Ses” diye manşet oluyor, böylece iyice “gaz”a geliyordu. Oyuna getirildiğini anlamıyor, ya da anlamamak işine geliyor, muhtemelen, rejimi salladığını, Türkiye’nin Humeyni’si olabileceğini zannediyordu. Merhum Mehmet Kutlular‘ı, yurtdışında Millî Görüş ve Süleymancılar’la uğraşmaya ikna edememişlerdi, fakat bunu, bizzat Erbakan’ın Almanya’ya göndermiş olduğu adam eliyle kolayca gerçekleştirdiler, Millî Görüş Teşkilatı’na esaslı bir darbe vurdular.]

Bununla [Türk derin devleti, istihbaratı vs.] yamanmak istedikleri Avrupa Birliği’ne bir mesaj verme gayesi güdüyorlardı. …

Bu düşüncenin fiilî bir müşahedesine de burada ismini zikretmek istemediğimiz bir askerî ataşe vasıtasıyla vakıf olmuşumdur. O sırada Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) bulunan ve daha evvel Almanya’da büyükelçilik yapmış olan Antakya’lı milletvekili Vahit Halefoğlu … İngiliz başvekili (başbakanı) Margaret Thatcher‘i ziyaret etmiş ve onun önüne irticaî faaliyete ait gazeteleri koyduktan sonra şu mahiyette şeyler söylemiştir:

“Bizim Batı’yla nikâhımızı kıymış olan milletsiniz [Kökeni İstiklal Harbi’ne ve Lozan’a dayanıyor]. Lakin bu nikah bozulmakta ve Türkiye bir ortaçağ üslubuyla dinî devlet olmaya doğru gitmektedir. İşte bunu gösteren vesaik (belgeler)!..”

Margaret Thatcher, Türk ordusunun Türkiye’deki Batıcı zihniyetin koruyucusu olduğu yolunda bir itirazla mevzubahs edilen tehlikeyi varid görmediğini söylemesi üzerine, V. Halefoğlu şu karşılığı vermiştir:

“O kadar güvenmeyiniz. Bu zihniyetteki insanlar, orduya da sızmışlardır….” …

Burada bir parantez açarak şu vak’ayı da dikkatlerinize arz edeyim:

Ben Türkiye’ye döndükten sonra, Cağaloğlu’nda yazıhanemin bitişiğinde Re’sen Emekliler Derneği [isteği dışında emekli edilen subay ve astsubaylar] vardı. Bir gün orayı ziyaretimde derneğin başkanı Mehmed Zeki Obuz Bey’le sohbet ediyorduk. Fethullah Gülen‘in adı geçti. Adam ani bir surette öfkelendi ve:

“Onun Allah belasını versin” dedi.

Hayret ettim ve :

“Siz onun şakirdi (talebesi) veya muhibbi (sempatizanı) değil misiniz?” diye sordum.

Cevap verdi:

“Ne münasebet! Yalnız benim değil, 350 üyemizin hiçbirisinin onunla en küçük bir alâkası mevcut değildir. Biz hepimiz kendi halinde dindar subay ve astsubay emeklileriyiz. O adam da (Fethullah) belki orduya üç beş adamını yerleştirdi. Fakat bu işi öyle mübalağalandırdı ve öyle şayia haline getirdi ki, hepimizin, ‘Allah’ diyen herkesin ordudan atılmasına sebep oldu. … O bir haindir!”

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 107, 117-8, 120, 159-160.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."