kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SEN UTANMAZLIĞIN VE KARAKTERSİZLİĞİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

 



MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) anlatan Teşkilat dizisinin yeni sezonunun gösterimi başlamış.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’yı anmaksızın başlanan işin ebter olacağını bildirmiştir.. Teşkilat dizisini çeken kafaya göre boş kurt (boz ya da yoz kurt) Alemlerin Rabbi’nden daha kıymetli olacak ki, yeni sezonu onunla başlatmışlar.

Kurtlanmış, kurtlu bir sezon..

Kafa, düzey bu!.. Allah ıslah etsin!

*

Yeni sezonun ikinci bir özelliği, İran’ın hedefe konulmuş olması..

Önceki sezonlarda Almanya ve İsrail’e taş atıldığına şahit olmuştuk.. Bu defa yönlerini İran’a çevirmişler.

Öte yandan, Gazze’de bombalanmadık yer bırakmayan İsrail de yönünü İran'ın müttefiki Hizbullah’a çevirmiş durumda.

Şia’nın kusurları, takiyyesi, yalancı pehlivanlığı, desteksiz palavraları malum.. Yemen gibi sağlam duruş sergileyenleri varsa da, çoğunluğu içi boş davul, sadece ses veriyor.

Ancak, İsrail karşısında düştükleri rezil duruma sevinmemek, şamata yapmamak gerekiyor.

Bizim akılsızlarımız ise, Hizbullah’ın felaketi için “Oh olsun!” diyorlar.. Açıkça böyle kalem oynatan “Teşkilat kafalı” (Yoksa güdümlü mü demeliydim?) sözümona “İslamcı” yazarlar da var.. (Galiba İslamcılar.)

*

Bunlar şunu bilmiyorlar (Ya da unutuyorlar, veya unutmuş görünmek “ahlâk ve karakter”lerine denk düşüyor): Rasulullah Efendimiz s.a.s., insanların felaketlerine sevinmemek gerektiğini, bu durumda Allahu Teala’nın o felakete uğrayana acıyıp ondan bunu kaldırabileceğini, sevineni ise aynı felakete uğratabileceğini bildirmiştir.

Başkalarının yaşadıklarına ibret nazarıyla bakmak gerekir, şamata yapmak, sevinmek akıllı adam işi değildir.

Bu, kendi felaketine davetiye çıkarmaktır, felaket siparişi için sıraya girmektir.

Sonra neye seviniyorsun, İsrail’in başarısına mı?!

*

Bu tiplerin Bediüzzaman’ın “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder” sözünü de bu bağlamda yanlış kullandıklarını görüyoruz. (İstismar demeyelim, herhalde cehaletlerinden ya da kafaları çalışmadığından böyle yapıyorlar.)

Tam adalet bu dünyada gerçekleşmez.. Dolayısıyla kaderin adaleti bu dünyada tam tecellî etmez.

Diri diri mezara gömülen kız çocukları hangi kaderin adaletinden dolayı bu zulme maruz kalıyorlardı?! Şu Narin Güran adlı sekiz yaşındaki masum/günahsız kız çocuğu hangi kaderin adaletinden dolayı katledildi?!

*

Bu tipler, geçmişte, İsrail ile İran-Hizbulllah hattı arasındaki ihtilafın muvazaadan ve danışıklı dövüşten ibaret olduğunu utanmadan yazabildiler.

Ancak istihbarat teşkilatlarından beklenebilecek bir kara propagandayı utanmadan sürdürdüler.. Akl-ı selim sahibi her insanın bir bakışta görebileceği bir gerçeğe gözlerini kapadılar.

Şimdi, ortada sözünü ettikleri gibi bir danışıklı dövüşün olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış durumda.. “Yanılmışız, ortada gerçek bir kavga varmış” diyerek okurlarından özür dilemek yerine İsrailli yahudiler gibi Hizbullah’ın felaketini kutluyorlar.

Utanmazlık (Yahudileşmek mi demeliydim?) böyle bir şey.

*

Mesele, öncelikle bir kişilik, ahlâk ve karakter meselesi.

Bu karakterdeki insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız ki?!

Değer mi?!


E-KİTAP: KADER RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/100616853/Kader_Risalesi


KADER

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

TAHAVÎ AKAİDİ’NDE (EL-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE) KADER 3

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK 5

KADER VE KABİR AZABI 9

İMAM-I AZAM VE KADER 20

CÜZ’Î VE KÜLLÎ İRADE 26

SIRLARIN SIRRI: KADER 29

KADERSİZ ABDÜLAZİZ 37

BAHTSIZ İLAHİYATÇILARIN KADERİ 52

*

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK

 

Kendilerini çok “akıllı” sanan ve Kur’an‘ı iyi anladıklarını ileri süren kafasız birilerinin, “Allahu Teala, geleceği bilmez” dediklerini görüyoruz.

Konu aslında açıktır. Allahu Teala herşeyi bilir ve herşey nasıl olacaksa o şekilde zaten yazılmıştır.

Buna karşı bazı tiplerin, “Allah, geleceği yazmışsa bilir, yazmamışsa bilmez” diyerek kafadan bir “yazma-yazmama” ayrımı uydurduklarını görüyoruz. 

“O (Şeytan; insan ve cin şeytanları), size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/169)

Âl-i İmran Suresi’nin 186’ncı ayetinin meali şöyle: 

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.”

Böylece, istikbali bilen Allahu Teala, gelecekten haber veriyor.

Şayet Ehl-i Kitap ve müşriklerden birçok üzücü sözler işitilmesinin nedeni, bunu Allahu Teala’nın yazması ise, bu takdirde, o üzücü sözleri söyleyenlerin bunu kader gereği yapmak zorunda oldukları sonucu çıkar.

Böylece, Mutezile kafası ile yola çıkan kafasızlar, onun tam zıddı olan Cebriye mezhebinde karar kılmış oluyorlar.

Kafasızlık böyle birşeydir, insan neyi savunduğunun bile farkında olmaz.

*

Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinin meali ise şöyle: 

“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Burada da gelecekle ilgili bir haber verilmekte, pek azı hariç Yahudiler’den daima bir ihanet görüleceği bildirilmektedir.

Şayet bu ihanetleri yazmadıysa, kafasızların görüşüne göre, Allahu Teala’nın bunları bilmemesi gerekiyor.

Bildiğine göre, yazmış; yani yazdığı için biliyor, yoksa haşa bilmeyecek..

Bu durumda da, Yahudiler’in ihaneti, Allahu Teala’nın yazmış olmasından kaynaklanan zorunlu bir fiile dönüşüyor.

Görüldüğü gibi, Mutezile kafası(zlığı) yine Cebriyecilik limanında demir atmaktadır.

*

Kehf Suresi’ndeki Hızır kıssasına bakalım.. Allahu Teala’nın kendi katından ilim verdiği zat (Hızır a.s.) akil-baliğ olmamış çocuğu öldürüyor ve gerekçe olarak da, onun, ileride ana babasını da saptıracak bir kâfir olacağı bilgisini gösteriyor.

Ve Hızır a.s., Hz. Musa’ya, bunu kendiliğinden yapmadığını, Allahu Teala’nın emri doğrultusunda çocuğu öldürdüğünü açıklıyor.

Allahu Teala o çocuğun büyüyünce şakî olacağını yazmadan bilmiyorduysa, bunu yazmış olması ve çocuğun büyüyüp yazının gereğini yapması gerekirdi.

Bilmesi, yazmasına bağlıysa, bunun yazılı olması ve gerçekleşmesi lazım gelirdi.

Ancak, söz konusu çocuk büyümeden öldüğüne göre, büyüyüp kâfir olması, yazılmamış demektir.

Yazılmamış olduğuna göre de, Allahu Teala’nın, geri zekâlı sapıklara göre, çocuğun büyüklük hali hakkında bilgisinin bulunmaması gerekiyor.

*

İmam Gazzalî, “Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim” (Muhammed, 47/31) ayeti gibi ayetlerin (Ki bu ayet, Allahu Teala’nın denemesinin “kader” çerçevesinde ortaya çıktığını gösterir), “O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)” (Bakara, 2/29) ayetini geçersiz kılacak şekilde yorumlanamayacağını söylemektedir.

Mesela diyelim ki siz astronomi alimisiniz, Güneş’in falanca zaman tutulacağını tespit ettiniz ve birileri itiraz ediyorlar. “Tartışmaya lüzum yok, o vakit gelsin, kimin haklı olduğunu hep beraber öğreneceğiz!” dediğinizde bu, kimin haklı olduğunu bilmemeniz anlamına gelmez.

İmam’ın sözleri şöyle:

… Aklın, iki yönünden birine delalet ettiği hiçbir şeyde tearuzun yeri yoktur. Zira aklî delillerin neshi ve birbirini yalanlaması imkânsızdır. Eğer akla aykırı sem‘î bir delil varid olmuşsa, ya mütevatir değildir ve böylece sahih olmadığı bilinir ya da mütevatirdir ve tevil edilir. Her iki durumda da tearuz söz konusu olmaz. Akıl deliline aykırı olarak, hata[lı olan] ve tevile ihtimali bulunmayan mütevatir bir nassın bulunması mümkün değildir; çünkü akıl delili nesh ve butlanı kabul etmez. (…)

‘O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)’ (Bakara, 2/29) ayetini ele alacak olursak; akıl bu ayetin umum olduğuna delalet etmektedir ve … ‘Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim’ (Muhammed, 47/31) ayeti de bu ayete muarız değildir [Yani Allahu Teala, gelecekte olacak şeyler de dahil her şeyi bilir]; zira bu ayetin anlamı ‘Allah, mücahedeyi (cihadı) olmuş ve gerçekleşmiş olarak bilmektedir’ şeklinde olup, ezelde O’nun bilgisi, daha gerçekleşmeden önce, mücahedenin gerçekleşmesine tealluk etmekle vasıflanamaz [Yani Allahu Teala’nın bilgisi, olayın gerçekleşmesine bağlı değildir].” 

(Gazzâlî, Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2006, s. 145.)


JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL

 




Charles Jourdain, Dictionnaire des Sciences Philosophiques’de  yer alan “Fatalisme” (Kadercilik) maddesinde (Babanzade Ahmed Naim Bey’in Ahlak-ı İslamiyenin Esasları adlı kitabında yer alan çeviriye göre) şöyle diyor (Bazı ifadeleri sadeleştirdik, köşeli parantez içinde de açıklamalar ekledik):

İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir.

Zira buna vicdan şahittir [Herkes, kendi içinde bu muhtariyeti bulur]. [Bu, meselenin insana bakan yönü. Allahu Teala’ya bakan diğer yöne gelince..]

Allahu Teala’nın namütenahî (sonsuz) sıfat-ı kâmile sahibi olduğu yine yakînen sabittir [Kemal sıfatlarıyla muttasıf olmayan, yani Tanrılığa yakışan vasıflarla vasıflanmamış olan, Tanrı olamaz. Akla aykırıdır]. Zira akıl bunu idrak ediyor.

Bu yakîn-i muzaaf [İnsanın kendisinin seçim sahibi olduğunu kesin bilgiyle bilmesine eklenen bu ikinci kesin bilgi], kuvve-i akliyenin (aklî potansiyelin) ilk devre-i inkişafında (ilk gelişim döneminde) teemmül-i i’male (aklı kullanarak düşünmeye) başlamadan evvel kalpte [vicdanda] kemal-i metanetle (tam bir sağlamlıkla) rasih ve mütemekkindir (sağlam ve yerleşiktir).

Binaenaleyh felsefe bunları tefekkürat-ı gunagun (çeşit çeşit akıl yürütmeler) ile isbat etmeye muhtaç olmadığı gibi [Çünkü bunlar, insanın kendisinin kendisi olduğunu bilmesi gibi doğrudan bilinen ve ispat istemeyen kesin bilgilerdir] bunları safsatalarıyla da tevhin etmeye (zayıflatmaya) salahiyettar (yetkili) değildir.

Felsefenin bütün himmeti (çaba ve gayreti) bizatiha (zaten) gayri kabil-i red ve cerh (reddedilmesi ve çürütülmesi mümkün olmayan bu) iki hakikati nazar-ı itibardan dûr tutmamaya (göz önünden uzak tutmamaya) maksur olmalıdır.

Felsefenin bu iki hakikatin nokta-i esrarengiz ictimaını (esrarengiz birleşim noktasını) keşfettiği gün, âlem-i insaniyetin en büyük günlerinden biri olup kalacaktır.

Maamafih bu iki hakikatin keyfiyet-i te’lifini [İnsanın hem özgür irade sahibi olması hem de Allahu Teala’nın kemal sıfatlarıyla muttasıf olması itibariyle insan için bir kader takdir etmiş olması hakikatlerinin birbirleriyle nasıl uzlaştırılacağını] bilmemekle (insan) bunları inkâra ve akl-ı selimin kendisine tevdi ettiği vazifeden inhirafa (sapmaya) salahiyet kazanamaz.

Merhum Babanzade’nin eseri sadeleştirilerek yayınlanmış bulunuyor.

Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç (O şimdi prof.).

Bu vatandaş “İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir” şeklindeki cümleyi şöyle çevirmiş:

"İnsanın seçilmiş bir varlık olduğu kesin olarak sabittir.” (Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, sad. Recep Kılıç, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 43.)

Buyur burdan yak!

Sözün bittiği yerdeyiz, ne desek boş.

İlk düğmeyi yanlış ilikleyen adam, son düğmeye kadar öyle gider.

Bu vatandaş da aklınca kitabı sadeleştirmiş, fakat anlamadan.

Kendi anlayışsızlığını merhum Babanzade’nin sırtına yüklemiş.

“Muhtar” kelimesine hiç dokunmasaydı, kelimeyi doğru bildiğini ve genel okuyucu kitlesi tarafından da bilindiğini zannettiğini düşünebilirdik.

Keşke bu kadar cesur olmasa, cümleyi olduğu gibi bıraksaydı.

(Muhtar kelimesi hem seçilmiş hem de seçen anlamına gelir. Bunun nedeni iftial babından gelmesi ve kelimenin aslının ecvef, yani orta harfi 'ya' olan bir fiil olmasıdır. Geçmiş zaman kipi ihteyera, masdarı ihtiyârun'dur. Muhtarlıklardaki "ihtiyar heyeti" de buradan geliyor. "Ya" "elif"e dönüştüğü için ism-i faili muhteyirun yerine muhtarun, ism-i mef'ulü de muhteyerun yerine yine muhtarun olur. Türkçe'de daha çok ism-i fail anlamı kullanılmıştır, nitekim dilde yenileşme ile birlikte muhtar kelimesi yerine özerk/otonom kelimesi tercih edilmiştir. Otonomi, bağımsız karar verme kabiliyeti anlamına gelmektedir.) 

*

Neyse ki bu şahıs, bütün kelimeleri sadeleştirmeye kalkışmamış. Hafazanallah akıl, vicdan vs. gibi kelimeleri de sadeleştirmeye kalkışsaydı kim bilir ortaya nasıl bir metin çıkardı.

Babanzade’nin cümlelerini olduğu gibi aktardığında, merhumu anlayıp anlamadığından emin olamasak da, ortaya düzgün bir metin çıkıyor.

Bu ilahiyatçı akademisyen, sadeleştirmenin baş tarafında Babanzade’nin görüşlerini özetlemeye de çalışmış.

Bunu yaparken, “akıl” konusunda yazdıklarına bakarak, onu mezheben Matüridî ilan etme anlamına gelen bir ifade kullanmış.

Oysa, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de belirtildiği gibi, Babanzade mezheben Şafiî idi. Şafiîler de itikatta genelde Eş’arîdir. Babanzade bunun istisnası değil.

Buradaki hatanın kaynağı, Eş’arîlik konusundaki cehalet..

Aklın dindeki önemi ve dinî gerçekleri anlamadaki rolü ve işlevi konusunda İmam Matüridî ile İmam Eş’arî arasında önemsenecek bir fark yoktur.

*

Merhum Babanzade’nin Matüridîyye mezhebinden zannedilmesine yol açan düşüncelerine gelince..

Kitabı sadeleştiren Recep Kılıç, bunları, yazmış olduğu ‘giriş’ anlamına gelen bir bölümde aktarmış.

Okuyalım:

İslâm ahlâkmın "vahiy" veya "din" ile temellendirilmiş olması, ahlâkî sahada "akıl’ın önemini azaltmadığı gibi, İslâm dininde ahlâkî görevlerle ilgili buyrukların oldukça çok olması da, yine İslâm ahlâkına aklî niteliğinden bir şey kaybettirmez. Düşünürümüze göre insanm, kendi dışındaki bir otorite tarafından belirlenmiş olan bu ahlâk buyruklarma itaat etmesi, gerçekte, yine ahlâkî görev tasavvurunu, akıl'dan alması demektir. Çünkü başlangıçta "insanm esasen müslüman oluşu, iman etmesi, zaten aklî delillendirme sonucu gerçekleşmiştir."

Görüldüğü gibi A. Naîm'e göre, aklî delillendirme (istidlâl-i aklî) neticesinde dini kabul eden müslüman için ahlâk buyruklarını din'den almak, esasen onları akıl'dan almak anlamına gelir. Çünkü daha başlangıçta din'in kabûlü, aklî istidlal ile gerçekleşmiştir.

Ahmed Naîm'in anlayışmda akıl'ın önemi, sanıldığından da büyüktür. Ahlâk'ı din ile temellendiren Naîm, din'i de akıl ile temellendirir gibi gözükür. Ona göre "dinimizin mebnâsı, mebâdi-i akliyyedir".

Gözükür değil, öyledir.

Recep Kılıç, “Din'in temelinin akıl ilkeleri olduğunu söyleyen bu satırlar…” diyerek sözlerini sürdürüyor ve “(Babanzade) aklın dinî delillerden biri olduğunda bütün İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde olduğunu düşünür” diyor.

Onun kendi düşüncesi değil, vakıa böyle.

Sözde İslam’ı savunma adına akıl düşmanlığı yapan ahmak cahillerin türemesi modern/çağdaş bir olay.

Bu akıl düşmanlığı, münafık, kâfir, fasık ve facirlerin de işine geliyor, çünkü “İslam akla aykırıdır” şeklindeki palavralarına “içerden” şahit bulmuş oluyorlar. Ve böylesi ahmakları “Sahici dindar, gerçek müslüman, dini din olarak gören, ideolojileştirmeyen samimiler” olarak adlandırıyorlar.  

Recep Kılıç sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Dinin temeli akıl ilkeleridir" derken A. Naîm'in vurgulamak istediği, iki esas konu vardır: Bunlardan birisi, İslâm'da taklidi imanın önemli olmadığını vurgulamak; İkincisi de İslâm dini'ndeki iman ilkeleri ile Hrıstiyanlıktaki iman esasları arasındaki farka dikkat çekmektir.

Evet, Mutezile’ye göre iman “tahkîkî” olmalıdır, “taklîdî” iman geçersizdir. Ehl-i Sünnet’e göre taklîdî iman önemsiz değildir, önemlidir (tabiî doğru/sahih olması kaydıyla), fakat kişi tahkiki (araştırmayı) terk ettiği için günahkârdır. Babanzade de taklîdî iman önemsizdir demiyor. Buradaki sorun imanda değildir, aklın kullanılmamasındadır, taklitle yetinilmesindedir.

Recep Kılıç, bunun ardından, Babanzade’den şu alıntıları yapıyor:

"İman denilen şey, kalbî bir iş ise de, her halde aklen güzel görülmesi de gerekir. İslâm ulemasının büyük çoğunluğu taklid seviyesindeki imana pek o kadar hoş bir gözle bakmazlar.

"İmaıun esası ve dayanağı bizde akıldır. Gerek Allah'm varhğma ve gerek şerefli Nebi Hz.Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine ve bildirdiklerinin Allah tarafından indirildiğine iman eden her müslüman, her halde aklî delillere baş vurarak bu hakikatleri kabul eder... İslâm dininde aklın keşfedemiyeceği nitelikte sadece iman edilmesi gereken sır yoktur. Hiçbir kimseye 'aklın alsın almasın herhalde iman ile yükümlüsün, iman edilmesi gereken konuları tartışmaya aklın yetkisi yoktur' denilmemiş ve denilemez."

Merhum Babanzade’nin bu sözleri doğrudur.

Allahu Teala’nın zatı hakkında düşünmenin yasak olması da yine aklın gerektirdiği birşeydir. Çünkü insan düşüncesi, beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler çerçevesinde faaliyet gösterir. Mesela anadan doğma körler renkleri, aydınlık ve karanlığı asla zihinlerinde canlandıramazlar. Zihnin çalışma düzeni böyle. Zihnimizde, doğada var olmayan birşeyi tasavvur edebiliriz, fakat o, parçaları ve özellikleri itibariyle doğada mevcut olan birşeydir. Sadece terkip (bileşim) farklılık gösterir. Kafamızda icat ettiğimiz yeni nesneler, renkleri ve parçalarının geometrik biçimleri itibariyle doğada zaten var olan şeylerdir. Bir müzisyen yeni bir beste yapabilir, fakat yeni bir nota icat edemez. Yeni beste, aynı notaların farklı bir terkibinden ibarettir. İmdi, insan Allahu Teala’yı zihninde canlandırmak istediğinde de, ancak yaratılmış olan ve o güne kadar duyularıyla algılamış olduğu nesnelere ait özellikler çerçevesinde düşünebilir. Olayın diğer bir boyutu da şu: Zihnin faaliyeti de Allahu Teala’nın yarattığı birşeydir.

Bu yüzden, gerçek mutasavvıfların marifetullah hakkındaki sözleri haddini bilir nitelikte ve ölçülüdür.  Mesela Ebu Said Harrâz şöyle demiştir: “Allah hakkındaki marifet, Allah’ı bulmadan (vuslat) önce O’nu araştırmakla ilgili olmak üzere elde edilen ilimdir.” (Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf - Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Y., s. 98.) Yani varlığını ve birliğini bilmeyi sağlayan ilimden ibarettir. Kelâbâzî şunu da söylemektedir:

“... 'Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkansız hale getirmiştir.’ Bu sebeple Rabb’ın ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir.” (A.g.e., s. 193)

Benzer şekilde Zünnun-ı Mısrî’den şu söz nakledilir: “Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” (Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Erdem Y., 1991, s. 192.) Cüneyd-i Bağdadî de şöyle demiştir: “Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur. Arif olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.) Ondan şu söz de nakledilmiştir: “İlim, ihata eden (kuşatan) birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” Yine şu söz de ona aittir: “Allah’ın vahdaniyetine dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na dair olan ilimden farklıdır.” Ebu Bekir Vasıtî ise şöyle der: “İbare ve ifade Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudus (sonradan oluş) tohumu vardır (ve Allahu Teala bunda münezzehtir). Tevhid ise kendi mukaddes aleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir....” (A.g.e., s. 739.) Yine şöyle demiştir: “Muamele (amel) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lakin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet aleminden zahir olan bir inkar ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.) Ebu Abbas Seyyarî ise, “Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır” demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Kader meselesi de aynı durumdadır. Kader, Allahu Teala’nın “irade” sıfatıyla ilgili bir meseledir. Allahu Teala’nın sıfatlarının künhüne vakıf olamayacağımız için kaderi anlayamayız. Kader yoktur da diyemeyiz, bu, Allahu Teala’nın irade ve kudretine noksanlık izafe etme sonucunu verir. Bunu da yine akıl söylemektedir.

İslam’da akla aykırı hiçbir inanç esası, emir ve yasak mevcut değildir. Bazı emir ve yasaklar ile Şeriat’in getirdiği bazı cezalar insanların heva ve heveslerine, şehvetlerine aykırıdır, akla değil.

Recep Kılıç, söz konusu alıntıları yaptıktan sonra şu aceleci hükmü veriyor:

Görüldüğü gibi Ahmet Naîm; İslâm dini’nin temeli olarak akıl ilkelerini gösterirken, taklidi seviyede kalan imarım önemsiz olduğunu dile getirmek ister,

Önemsiz değil, iman önemsiz olmaz. Fakat, aklın delaletiyle güçlendirilmediği için, büyük bir fırtınayı geçtik, hafif bir rüzgârda bile yıkılabilir. Nitekim günümüzde birçok kişi bu yüzden iman zaafiyetine, hatta imansızlığa müptela.. Kendisini müslüman zannediyor (veya öyle bilinmek istiyor) fakat dini yalanlıyor, dinin hükümlerini neddediyor. Mesela, bir müslüman, “Ben müslümanım ama dinci, şeriatçı değilim” diyemez. Bu, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinin inkârı olduğu için küfürdür. Başka pekçok ayetin de yine doğrudan ya da dolaylı inkârı anlamına gelir. Tahkîkî iman sahibi hiçbir mümin böylesi kepazelikleri sergilemez.

Bugün Müslümanlar’ın sorunu, salt ‘amel’sizlik (Şeriat’i tam uygula/ya/mamak) değildir; Şeriat karşısındaki söylemlerinin birçok durumda onları “iman” problemiyle karşı karşıya getirmesidir. Merhum Said-i Nursi zamanındakinden farklı bir iman sorunuyla karşı karşıyayız. O zamanlar, pozitivizmin etkisiyle küfre düşme tehlikesi vardı. Bugün bu tehlike (deizme kayan üç beş kişi bir tarafa bırakılırsa) hemen hemen yok. Fakat, beşerî ideolojileri Şeriat’e tercih edecek duruma gelenler var.

Mesela demokrasinin ve laikliğin benimsenmesi, içselleştirilmesi...

Demokrasiyi bir “araç” olarak kullanmak zorunda kalabilirsiniz, de facto olan ile de jure olan arasında bir fark oluşabilir. Ama idealiniz demokrasi ise, yani Allahu Teala’nın hükümlerinin geçerli olması değil de kulların “hükmetme”si ise, bir başka deyişle, birilerinin kafalarından hüküm koyarak diğer insanlara bir nevi tanrılık taslamalarını onaylıyorsanız, diğer insanların da onların bu adı konulmamış tanrılık davalarına itiraz etmeyerek kendilerini onların “kul”u haline getirmelerini güzel buluyorsanız, Şeriat kelimesini duymak bile istemiyorsanız, ortada önemli bir iman sorunu var demektir.

İslam’ı bir Batılı gibi, “kültürel-siyasal” vs. kavramları ile anlamaya çalışıyorsanız, yine ortada bir sorun vardır.

Recep Kılıç yorumlarını şöyle sürdürüyor:

Düşünürümüze göre din'e iman eden insan, bu iman ile birlikte mantıken başka bir takım temel ilkeleri de kabul etmiş olur. Bu kabul, birtakım bilgileri de beraberinde getirir. Bu bilgilerin en önemlileri şunlardır, (…) Yaratılmış varlık dünyasından hiçbir şeye ihtiyacı olmaması dolayısıyla Yaratıcı Zât'ın emirlerinin daima iyilikle ilgili, yasaklarının da daima kötülükle ilgili olduğunu bilir. Ayrıca din'in koymuş olduğu buyruklann, emir veya yasakların fayda ve zararları da sayılmış, bu konuda yapılan açıklama ve yorumlar ile hidayet yolu da aydmlatlılmıştır.

İşte bunu anlamayan, Şeriat’in önemini ve değerini kabul etmeyen kişi iman etmiş olmaz.

Recep Kılıç, sözlerini şöyle noktalıyor:

Bütün bunlar Ahmet Naîm'in vahiy ve akıl ilişkisi konusunda Maturidî gibi düşündüğünü gösterir. İmam Maturidî de; Allah'ın peygamberler gönderip, vahiyle emir ve yasaklarım bildirmesini "akıl için bir kolaylaştırma ve hafifletme kabilinden yardım ve irşad" olarak görmektedir.

Sadece Matüridî gibi değil, aynı zamanda Eş’arî gibi düşünüyor, inanıyor. Eş’ariyye bunlardan farklı birşeyi savunmuyor.

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...