istihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

VEFATINDAN ÇEYREK ASIR SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK: "BİR GÜN AKŞAM OLUR BİZ DE GİDERİZ / KALIR DUDAKLARDA ŞARKIMIZ BİZİM"

 





LEŞLER VE TEŞKİLAT 

(HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK)

 

“Teşkilat”tan kastımız, TRT 1’in Teşkilat adlı dizisi..

Dizinin “teşkilat”tan kastı ise Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)..

Yani, devletin televizyon kanalının dizisi, MİT’i anlatma iddiasında..

Mevzu casusluk olunca hilenin, tuzağın, yalanın, dolanın, entrikanın, sahteciliğin, olduğundan farklı görünmenin, ölmenin, öldürmenin, işkencenin bini bir para..

Fedakârlık, kahramanlık, iyi niyet, cesaret, diğerkâmlık, sorumluluk duygusu, temiz kalp de göz yaşartıcı boyutlarda..

*

Casusluk işi karmaşık ve karışık olunca, dizi de ister istemez kafamızı karıştıracak türden ayrıntılara yer veriyor.

Mesela, Teşkilat’tan “hain”ler de, tövbekârlar da, tevbesizler de çıktığını öğreniyoruz.

Hainlerden (vücudundaki hatıra kurşunla beraber) hayatta kalmayı başaran birinin dizideki adı Yıldırım..

Tövbekârın ismi ise Sadık..

Sadık, tam tövbe etmiş, öyle ki, şurdan şuraya koymak için bile olsa eline silah almıyor.

Dahası, abdestsiz yere basmıyor.

Kendisini hayır işlerine adamış..

Kimsesizleri, yoksulları arayıp buluyor, yardım ediyor.

Mesela, babasız bir gencin evliliği için yardımda bulunuyor.

*

İşte hikâyenin dikişlerinin patladığı yer de burası.

Babasız gencin “şehit” oğlu olduğunu öğreniyoruz.

Ancak bu şehitlik, sıradan bir şehitlik değil..

Hani ilkokullarda “ldızlı pekiyi” diye bir şey vardır ya, onun gibi bir şey, “yıldızlı şehitlik”..

Çünkü ölen baba, Teşkilat mensubudur.

Ne var ki, çoluk çocuğu bilmemekle birlikte, bu Teşkilat mensubunun kalemini kıran da yine Teşkilat’tır.

Anlaşıldığı kadarıyla, infaz edip öldüren, Tövbekâr Sadık’ın ta kendisidir.

Tabiî bunu, üstündekilerin emriyle yapmıştır. Çünkü Teşkilat; mensuplarının birbirlerini diledikleri gibi öldürebildiği bir gladyatörler arenası değildir.

Tövbekâr tövbe etmiştir ama, yeri geldiğinde “Elli küsur leşim var” diyerek övünmeyi de ihmal etmez. (Yanlış hatırlamıyorsam 52.)

Bu “leş”lerden biri, çocukluğundan beri elinden tuttuğu, ailesine yardımcı olduğu, şimdi de evliliği için destek verdiği gencin babasıdır.

Ancak, bu leş, aynı zamanda şehittir. Teşkilat’ın şehidi.

*

Böylece, devletin televizyonunda yayınlanan Teşkilat dizisi, bize, Teşkilat’ın, şapkadan tavşan çıkaran hokkabazlardan geri kalır bir yanının olmadığı mesajını vermiş oluyor.

Hokkabazlar şapkadan tavşan, Teşkilat ise leşten şehit çıkarıyor.

1970’li yıllarda militan solcuların hain ya da ajan diye katlettikleri kimi arkadaşlarının cenazesini tantanayla kaldırıp, onu sözde öldürmüş olan faşistleri lanetledikleri, ortalığı sloganlarla inlettikleri, yani bir koyundan iki post çıkardıkları iddia edilirdi.

Devletin televizyonuna göre, benzer birşeyi Teşkilat yapıyormuş.

*

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997’de Türkiye’yi terk etmişti.

Fethullah Gülen’den iki yıl önce.

Bir süre İsveç’te, sonra Almanya’da kalmış, ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.

Öyle böyle değil, tam yerleşmişti, Brisbane şehrinde ev almış, at, koyun vs. de edinmişti.

Dahası, yalnızlık çekmemek için damadı Prof. Ali Uyarel’i, kızını ve torunlarını da yanına almıştı.

Ancak, bu ülkedeki ikâmeti uzun sürmedi. 4 Şubat 2001 tarihinde bir trafik kazasında damadıyla beraber hayatını yitirdi.

Olayı bir kaza olarak biliyorduk. Ancak, trafik kazalarının istihbarat örgütleri (gizli servisler) tarafından sık kullanılan bir suikast yöntemi olması, akıllara soru işaretleri getiriyordu.

Bununla birlikte, görünüşe göre olay, sadece elîm bir kaza idi.

*

İki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiği iddiasını ortaya attı.

Olayın kaza olduğunu zanneden bizler çok saf olduğumuzu fark ettik.

Türk istihbarat kaynaklarına göre, Esad Efendi şehit edilmişti.

“Türk istihbarat kaynakları”nın bu bildiriminin ardından Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının şehit olduğunu söyledi.

Akıllara hemen Arslan Bulut’un yazısı geldi.

“Türk istihbarat kaynakları” katilin adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.

*

Adres olarak MOSSAD (İsrail Gizli Servisi) gösterilseydi daha inandırıcı ve ikna edici olabilirdi.

Çünkü Esad Efendi, 28 Şubat’çılara en sert tepki veren (daha doğrusu tek sert tepki veren) cemaat lideriydi (tarikat şeyhiydi).

28 Şubat 1997’nin hemen ardından İslâm Dergisi’nin Mart sayısında yayınlanan başyazısında darbecilerin ardındaki odak olarak İsrail’i göstermiş ve tehdit edici ifadeler kullanmıştı.

Esad Efendi’yi şehit eden odak olarak CIA’in (Amerikan Gizli Servisi) gösterilmesi de akla yatkın görünebilirdi.

Çünkü, 28 Şubatçılara ABD’nin destek verdiği, onları cesaretlendirdiği biliniyordu.

Üstelik, 1999 yılında Türkiye’yi terk edip ABD’ye yerleşen Fethullah Gülen, Esad Efendi’yi Almanya’dayken arayıp ABD’ye davet etmiş, o bunu kabul etmemişti. (Bunu, Av. Hüseyin Yürük analitikbakis.com adlı sitede yazmıştı.)

Evet o, ABD’ye yerleşmeyi kabul etmemiş, İngiltere’yle tarihî bağları olan, hâlâ Kraliçe’ye bağlılık arz eden Avustralya’ya yerleşmişti. (Ki şu anda bile Avustralya bir krallık durumundadır, İngiltere Kralı Charles hükümdar konumundadır. Avustralya konsolosluklarına gittiğinizde duvarda Kraliçe’nin ya da oğlu Kral’ın resmini görürsünüz. Avustralya başbakanı, Kral’ın genel valisinin emri altındadır.)

*

Arslan Bulut’un Esad Efendi’nin şehadetini müjdelediği sıralarda MİT’in MOSSAD’la ve de CIA’le arası pek fena değildi. (Belki de hiç fena değildi.)

Dolayısıyla, o günlerde “Türk istihbarat kaynakları”nın Esad Efendi’nin katili olarak bu iki gizli servisi göstermek zorunda kalmamış olmaları, araştırmalarının onları İngiliz Gizli Servisi ile yüzyüze getirmiş olması, talihlerinin pek parlak olması anlamına geliyor.

Anlaşılıyordu ki İngiliz Gizli Servisi, sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak olan kişiler tarafından yönetiliyordu.

Hangi devlet olursa olsun, şayet bir “devlet”lik onur ve haysiyeti varsa, bir başka ülkeden kaçıp gelen ve kendi ülkesine sığınan birini, evet geri çevirmek elindeyken vize verip kabul ettiği birini, öldürmezdi.

Böyle birini, öldürmek şöyle dursun, sözünden dönüp kovmanın bile onursuzluk ve de “gel git akıllılık” olduğunu bilirdi.

*

Bir devlet (devletin başındakiler), kendisine sığınan birini kovabilir mi?

Mecbur kalırsa kovabilir.. Mecbur kalırsa..

Şöyle: Sığınan şahsın geldiği ülkenin yöneticileri ağır ve şiddetli baskı yaparlar, o da kovar. Kovmazsa başının belaya gireceğini görür. (“Bebek katili” Abdullah Öcalan’ın Suriye’den kovulması böyle olmuştu.)

Mesela Timur, oğlu yaşındaki Yıldırım Bayezid’den, Osmanlı’ya sığınan iki “beylik” hükümdarını kendisine teslim etmesini veya kovmasını istemiş, Bayezid bunu kabul etmediği, bunu gururuna yediremeyip hakaretler yağdırarak karşılık verdiği için Ankara Savaşı yaşanmıştı.. Osmanlı paramparça olmuştu.

Habeşistan’a sığınan ilk Müslümanları kovması için Mekkeli müşrikler Necaşi’ye hediyelerle iki elçi göndermişler, Necaşi hediyelerini iade ederek bu elçileri kovmuştu.. Muhacirleri değil.

*

Bir ülkeden ayrılmak zorunda olanlar, (ülkelerindeki nüfuzları, etkileri, taraftarları, destekçileri, örgütleri, imkânları, karizmaları vs. yüzünden) o ülkedeki güç sahipleri ve egemen düzenden/rejimden menfaatlenenler tarafından tehdit olarak görülebilirler.

Fakat, sığındıkları ülke için bir tehdit teşkil etmezler. Edemezler.

Mesela “bebek katili” Apo (Abdullah Öcalan), Türkiye için bir tehditti, fakat başta Suriye olmak üzere gidip sığındığı ülkeler için bir “boş beleş sığıntı adam” durumundaydı.

Troçki, Rusya’da Stalin için bir tehditti, fakat sığındığı Türkiye, Norveç ve Meksika’da kimsesiz bir garipti. Onu öldüren de, sığındığı son ülke Meksika’nın gizli servisi değil, Sovyetler Rusyası’nın ajanıydı.

İran Şahı’nın uykularını kaçıran Humeyni, Paris’te Fransa için tuhaf görünümlü ve iki ayaklı bir egzotik bitki durumundaydı.

Avustralya’nın Brisbane kentine yerleşmiş Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Brisbane’deki iki düzine, Sidney’deki bir düzine, Melbourne’deki yine iki düzine müridi ile Avustralya ve İngiltere için bir tehdit oluşturabilir miydi?

*

“Türk istihbarat kaynakları”na, İngiliz Gizli Servisi’nin sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak da olduklarını anlamamızı sağladıkları için şükran borçluyuz.

Böyle bir “istihbarat”ımızın bulunması sayesinde bu ülkede her tür “hayatî” endişeden azade mutlu ve güvenli bir şekilde yaşadığımızı düşünme fırsatı verdikleri için de onlara ayrıca minnet duyuyoruz.

Hissiyatımızın boyutlarını ifade etmeye kelimeler yetmez.

Kulları üzerinde kahredici güç sahibi olan Allahu Azîmüşşan elbette hizmetlerinin karşılığını adaletiyle eksiksiz verecek, mükâfatlarını tam olarak alacaklardır.

İnsanları kalleşçe katleden İngiliz Gizli Servisi ise lanetle anılacak, Esad Efendi’nin cismini ortadan kaldırmış olsalar bile, “şarkı”sını susturamayacaklardır.

“Gideriz nur yolu izde gideriz
“Taş bağırda, sular dizde gideriz
“Bir gün akşam olur biz de gideriz
“Kalır dudaklarda şarkımız bizim..”


VEFATINDAN 25 YIL SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK

 


https://archive.org/details/cok-sessiz-bir-olum-seyhleri-de-vururlar

 

ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM

(ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

 


 

KAN UYUMAZ!

 

(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti.

Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?

Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.

Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.

 

(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., 

İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)



İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5

SUİKAST VE KISAS 6

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT 8

LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11

28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18

“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31

AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66

“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72

BİR ÖLÜM… VE S. G. 79

BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97

“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101

ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ MÜNAFIĞININ YALANI 106

“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER 121

KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125

 “SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM”

 

 (Kütüb-ü Sitte’den)

 

4924 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor:

"Bir erkek çocuk, hile (suikast) suretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer radıyallahu anh:

‘Bunun öldürülmesine San'a ahalisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi yüzünden bütün San'a ahalisini öldürürdüm!’ dedi."

4925 - Bir başka rivayet: "Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü. Hz. Ömer dedi ki.." diye başlar, yukarıdaki gibi devam eder.

Buharî, Diyat 21; Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 

4926 - İmam Mâlik anlatıyor:

"Hz. Ömer radıyallahu anh, tek bir kişi için beş veya yedi kişiyi öldürttü. Bunlar hile ile birini öldürmüşlerdi. Hz. Ömer talimatında şunu da ilave etmişti: "Bu tek kişinin öldürülmesine bütün San'a halkı katılmış olsaydı, hepsinin öldürülmesine hükmederdim."

Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 *

SUİKAST VE KISAS

 

Prof. Dr. M. Tâhir bin Âşûr

 

İslam hukukunun hadleri, kısası, ta’zîri ve cinayet erşlerini (diyetlerini) düzenlemesinde gözetmiş olduğu gayeler başlıca üç kısımdır: 1) Caninin uslandırılması (te’dibi), 2) Mağduru razı etme, 3) Suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırma. (…)

Ukûbat (ceza hukuku) alanında hukukun ikinci gayesi, mağduru razı etmektir. Çünkü insan tabiatında, kendisine kasden tecavüzde bulunan kişiye karşı aşırı bir kin, hata yolu ile tecavüzde bulunana karşı da bir öfke duygusu vardır. Bu duygu, kendisini intikam almaya sürükler. (…) Mağdur ya da taraftarları intikam almaya fırsat ve güç bulduklarında, derhal harekete geçer ve öçlerini alırlar. Fırsat ve güç bulamadıkları zaman da kin ve öfkelerini içlerine gömerler ve buldukları ilk fırsatta intikam almaya koşarlar. (…) Bu durumda, hukukun gözettiği gayelerden biri de, mağduru razı etmeyi bizzat kendisinin üstlenmesi ve süregelen kin ve intikam duygularının ortadan kaldırılması için bir had getirmiş olmasıdır. Hz. Peygamber s.a.s. Veda Hutbesi’nde “Cahiliye dönemi kan davaları kaldırılmıştır” buyurmuştur.

Adaletin gerçekleşmesiyle birlikte, mağdurun da razı edilmesi gayesi, insan tabiatında bulunan intikam duygularının yatıştırılmasına yöneliktir. Bu yüzden hukuk, kısasta, hâkim karar verdikten sonra, kâtili, maktûlün velilerine (yakınlarına) teslim ederek, bu cezanın infazı yetkisini onlara vermiştir. Veliler, hâkimin gözeteminde, kâtilin elindeki bir iple onu kısas cezasının uygulanacağı yere çekerler (ki buna “kaved” denilir); böylece Cahiliye döneminde yaptıkları şekilden oldukça uzak, gayet nezih bir şekilde, fakat zahiren de ona benzer bir hava vermek suretiyle içlerini kemiren kin duyguları teskin edilmiş olacaktır. Hukuk nazarında bu mana, yani mağdurun teskin edilmesi gayesi, caninin uslandırılması, terbiye edilmesi gayesinden daha önemlidir. Bu yüzden, her iki gayeyi de gerçekleştirmenin sözkonusu olamayacağı durumlarda, mağdurun razı edilmesi gayesi tercih edilir. Bu durum, kısasta sözkonusudur. (…)

Bütün bu hükümler, eşkiyâlık (hırâbe) anındaki öldürme ile tuzak kurarak öldürme (gayle) dışındaki cinayet hadiselerinde geçerlidir. (…)

Üçüncü gaye ise, suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırmadır. (…)

Bu üçüncü gaye, bütün ümmetin ıslâhıyla ilgilidir. (…) Ancak toplumun caydırılması, âdil olmayan bir yolla sağlanamaz. (…) Bazı hallerde mağdurun suçluyu affetmesi [kısas yerine diyete razı olması] nadiren olacağından, cezanın uygulanmasının caydırıcı fonksiyonunu ortadan kaldırmış olmaz. Bu, cinayet işlemek isteyen kimsenin aklına, düşündüğü cinayeti irtikap fikri geldiği zaman, “Nasıl olsa beni de affederler” gerekçesine dayanmasını da ortadan kaldırır. Bu yüzdendir ki hukukun, hırsızlık, sarhoşluk ve zina suçlarında olduğu gibi, belirli kişilerin hakkı sözkonusu olmayan suçlarda, affı kabul etmediğini görüyoruz. Çünkü, af sözkonusu olmayan bu tür suçların irtikabında, kamu düzeninin ihlali, bizzat hukuk düzenini ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim vardır. Hırâbe (eşkiyâlık) da böyledir. Tuzak kurarak öldürme suçunda ise, maktûlün velilerinden affın kabul edilmemesi [diyetin sözkonusu olmaması, mutlaka kısas yapılması], cinayetin alçakça işlenmiş olmasından dolayıdır. Hırâbede eşkiyanın ele geçmeden önce tevbe etmesi durumunda, tevbesinin kabul edilmesi, güvenliğin sağlanması için aşırı bir çaba gösterilmesinin, emsallerinin onu örnek almalarını ve böylece teslim olmalarını teşvik etmenin bir sonucudur.


(M. Tâhir bin Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, çev. Vecdi Akyüz ve Mehmet Erdoğan, İstanbul: İklim Y., 1988, s. 326-329.)


ŞEYTAN'IN EN BÜYÜK HİLESİ İNSANLARI KENDİSİNİN VAROLMADIĞINA İNANDIRMASIDIR DERLER.. BELKİ DE DAHA BÜYÜĞÜ, KENDİSİNİ MELEK GİBİ GÖSTERMESİDİR

 



Eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Pekin: Türkiye’deki derin devlet Amerikan derin devletinin uzantılarıdır

Pekin "Türkiye'de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi'nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara'da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi." dedi.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında Didem Arslan Yılmaz’ın konuğu oldu.

Derin devlet tartışmalarına değinen Pekin “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye’nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül’ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz’u yaşamazdık” dedi.

“Türkiye’de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi kamuoyunu uyarmaya çalışan değerlerin ortadan kaldırılmasında bu yapının rolü vardır. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.

Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.

Biz devletin ele geçirilmiş olduğunu son 20 yıldır defalarca gündeme getirdik ama gerçekleri komplo teorisi diye gösteren gazeteciler de bu yapının elemanıydı

Devletin omurgası ele geçirilmişse, siyasi yapı bu işin dışında tutulabilir miydi? Siyaset de ele geçirilmiş olduğu için Türkiye 1952’den beri savrulmaktadır.

Biz bu konuyu yakın tarihte şöyle yansıtmıştık:

FETÖ’nün darbe girişimi ile ilgili değerlendirmelerin hiçbiri meselenin esasına girmiyor. Bir defa 1960 darbesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde ağını kurmuş bir örgütten, Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Genelkurmay Başkanlarının ve MİT Müsteşarlarının haberdar olmaması mümkün değildir! Soru şudur: Devlet bunu neden yaptı? Bülent Ecevit, ilk başbakanlığı sırasında, “kontrgerilla”nın varlığından tesadüfen haberi olduğunu söylemişti. Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu ise kendisine teminat vermiş, devletin siyasi partiler içinde de örgütlenme yaptığını, hatta çeşitli partilerden birçok milletvekilinin bu yapının üyesi olduğunu söylemişti.

Fethullah Gülen ve Müslüm Gündüz ise daha askerlik çağında iken 1960-61’de keşfedildiler. İskenderun’da birlikte askerlik yaparken, eğitime alındılar. Fethullah Gülen, askerlikten sonra da kendisi gibi bir “görevli” olan ve tahsili yeterli olmadığı halde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na getirilen Yaşar Tunagür’ün açtığı yolda ilerledi. Türk Cumhuriyetleri’nde okullar açmak için ilgili ülkelerin devlet başkanlarına tavsiye mektuplarını Turgut Özal ve Süleyman Demirel yazdı. Abdullah Gül de Dışişleri teşkilâtına cemaate yardımcı olmaları için talimat verdi. Devleti yönetenler, bu işleri, kendi akıllarıyla yapmadı. Devleti yönetenler, NATO’nun Gladio yapısı ile birlikte Türkiye’nin bütün istihbaratını avucunun içine almış olan ABD’nin taleplerini yerine getirdi! Devlet, Abdullah Öcalan’ı nasıl kontrolden kaçırıp Türkiye’nin başına belâ ettiyse Fetullah Gülen’in de aynı şekilde bir bumerang gibi dönüp devleti vurmasına yol açtı!”


(https://yurtsever.org.tr/2024/eski-genelkurmay-istihbarat-daire-baskani-pekin-turkiyedeki-derin-devlet-amerikan-derin-devletinin-uzantilaridir-534309/)


SEN DE AZ "GARİP GÖRÜŞLÜ" DEĞİLSİN

 








AK Parti milletvekili bir Yeni Şafak gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı:

“Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.

(https://aysebohurler.me/elestiri-mi-ad-hominem-mi/)

Altay Cem Meriç adlı tuhaf ve karmaşık “atom karınca”nın X hesabında son yazdıkları bana bu anekdotu hatırlattı.

Şöyle diyor:

Şimdi size sosyal medyanın diline dair önemli şeyler anlatacağım. …

Dikkatli dinleyin ; 1-Garip görüşlü insanlar.

İnsanların fikirlerinde entelektüel tutarsızlık olabilir. Herkes birbirini böyle olmakla zaten itham eder.

Fakat oldukça saçma bir görüş, toplumda karşılığı yoksa burada dikkat edilesi bir şey vardır. Mesela adamın hem İran hem İşid savunması gibi. Ya da İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım demek gibi.

Bu farkedilemez bir tutarsızlık değildir. Gerçek toplumda görünmez ya da çok nadir görünür ve genellikle düşük zeka seviyesi ile ilgilidir.

Eğer bu düzgün diksiyonlu, konuşma kabiliyeti olan birisinden sadır oluyorsa, çok kişiye ulaşıyorsa, bunun etki elemanı olma ihtimali saçmalama ihtimalinden daha fazladır.

*

“Etki elemanı” (doğrusu “etki ajanı”) bir istihbarat terimi.. “Nüfuz ajanı” ve “tesir ajanı” da deniliyor.

Bu tür ajanlar belirli fikirleri empoze etmek için çalışırlar.. Bilgi toplamak, provokasyon ya da ajitasyon yapmak, birileri aleyhine komplo kurmak gibi bir dertleri olmaz.. Kamuoyu oluşturmak ve belirli fikirleri yaymak için uğraşırlar.

İstihbarat örgütleri fikir üretebilen ve ağzı laf yapabilen insanları bunun için istihdam ederler. O yüzden edebiyatçılar (roman, hikaye ve senaryo yazarları, şairler), gazeteciler, akademisyenler, televizyoncular sinemacılar ve tiyatrocular, sosyal medya “fenomen”leri (ve hatta müzisyenler) bu doğrultuda kullanılırlar. Onların kulağına belirli fikirler üflenir ve bunları köpürtmeleri söylenir.

Bu “etki ajanları”nı tanımanın bir yolu şudur: Vird-i zebanı ve ezberleri benzer olan, aynı orkestra şefinin çubuğunun hareketlerine göre çalıp oynayan ve aynı şarkı sözlerini koro halinde terennüm eden kalabalıkların, o etki ajanlarının etrafında halelendiğini görürsünüz.

Mesela etki ajanı edebiyatçıysa, aynı yerden talimat alan işbirlikçi başka edebiyatçılar onu “şişirirler”, yazdığı saçma sapan zırvalar bile işbirlikçi yayınevleri tarafından basılır. Ve de işbirlikçi birtakım kurum ve kuruluşlar bu zırvaları “ödül”e layık görürler. İşbirlikçi akademisyenler onlar hakkında öğrencilerine ödev ve tez yazdırır.

Bu topraklar kifayetsiz muhteris şişirme şair ve balon yazarımsılar bakımından hayli zengindir.

*

Garip görüşlü” olmaya gelelim..

Hem İrancı hem de IŞİD’çi (İrancı IŞİD'li ya da IŞİD'ci İrancı) olmak gerçekten de “garip görüşlülüğe” karşılık gelir. Fakat böyle birine şahsen şimdiye kadar rastlamadım.

“İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım” diyen var mı, bunu da bilmiyorum.

Ancak bu ifade, Altay Cem’in, böyle konuşan kişileri müslüman saymadığını gösteriyor. Demek ki tekfircilikten az da olsa nasibi var.

Hem böyle düşünüp hem de sınırsız ve sorumsuz tekfir karşıtlığı yapması “garip görüşlülük” olarak değerlendirilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Altay Cem’in yerinde bir başkası olsa “garip görüşlülük” için daha iyi örnekler verebilirdi.

Mesela Devlet Bahçeli’nin “Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorumdemesine dikkat çekebilirdi. (https://www.egepostasi.com/haber/Bahceli-Yavuz-ile-Sah-Ismail-zihinlerde-ve-gonullerde-baristirilmali/34821)

Bunu 2013 yılında söylemiş, fakat ara sıra tekrarlıyor.

Bir başka “garip görüşlülük” örneği, birilerinin “Ben hem Alevî, hem sünnîyim” demesi.

"Hem laikliği (siyasal dinsizliği) benimsiyorum, 'Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesine' karşıyım, hem de elhamdülillah müslümanım" diyenleri de buna ekleyebiliriz. Tabiî "Şeriat'e karşıyım, ama müslümanım" diyenleri de..

Liste uzatılabilir.. "Kindarım ama kinci değilim" makamından "Dinci değilim fakat dindarım" diyen geri zekâlılar (veya uyanık "saha elemanları") da var.

"Savaşçı değilim ama savaşıyorum" dercesine "İslamcı (İslam taraftarı) değilim ama müslümanım" diyen iflah olmaz angutlara da rastlanıyor. 

"Garip görüşlülük" için daha açık bir örnek, Haydar Baş belası gibi tiplerin Hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılıktan söz etmeleri hem Atatürkistlik/Kemalistlik yapmaları..

İsmet Özel’in mücahid müslümanlığı “Türklük” olarak adlandırması, böylece mücahidliği bir ırkın tapulu malı haline getirmesi bir başka “garip görüşlülük”.

Meseleye Altay Cem’in dürbünü (ya da belki mikroskobu) ile bakarsak, bütün bunlarda bir “etki ajanlığı” (ya da "etki ajanlığı"ndan beslenen aptallık, bönlük, kafasızlık) görmemiz gerekiyor.

Ancak bu “etki ajanlığı”, görünüşe göre yerli-milli bir etki ajanlığı..

Fakat meseleye coğrafî değil de tarihî derinlik içinde bakılırsa görülecek olan şudur: Bu yerli-milli etki ajanlığının gerisinde dış kaynaklı etki ajanlığı var.

Batılılar bu ülkeye ırkçılığı ihraç ve ilkah ettiler.

Protestanlığın “yerli-milli Hristiyanlık” projesinin bir benzerinin Türkiye’de “Türk Müslümanlığı/İslamı” olarak üretilmesini sağlamaya çalıştılar.

Başarılı da oldular.

*

Altay Cem devam ediyor:

2-Garip bağlantılar.

Örneğin İrancılıkta bayrak haline gelmiş birisi, işidcilikte bayrak haline gelmiş birini koruyacak aksiyonlar alıyorsa bu da muhtemelen saha faaliyetidir.

Mesela vatan düşmanı olduğunu söyleyen ile güya Türkçü olduğunu söyleyen arasındaki uyum gibi.

Zira doğal olan bunların birbirine düşman olması ve birinin başına bela geldiğinde en azından susmasıdır.

Hızla birlikte aksiyon alan ve birbirine düşman olması beklenen gruplar muhtemelen beraber çalışıyordur. Bu diğer ihtimallerden çok daha güçlüdür.

Altay Cem’in kullandığı “saha faaliyeti” ifadesi de bir istihbarat terimi.. Ajanların çoğu “saha”da faaliyet gösterirler. Ajanlık esas itibariyle bir saha işidir.

Altay Cem bu noktada da daha iyi örnekler verebilirdi. Mesela Bahçeli’nin son zamanlarda Apocu (Abdullah Öcalancı), Öcalan’ın da mahcup MHP’li hale gelmesini bir “saha faaliyeti” örneği olarak gösterebilirdi.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Kemalist diktatörlüğün kuruluş sürecine de bu açıdan bakmak faydalı olur. Selanikli Mustafa Atatürk sözde vatanı yedi düvelden kurtarmıştı, fakat cumhuriyetin ilanının ardından İngiltere Kralı Edward ile Yunanistan Başbakanı Venizelos’u vatanda âlâ-yı vâlâ ile ağırladı. Garip bağlantılar kulesi inşa etti.

Gariban Osmanlı Padişahı’nın ise sırtına tekmeyi indirdi.. Halbuki istese müzelik bir eşya gibi Dolmabahçe'de "etkisiz ve yetkisiz" tutabilirdi. O zaman, asil insanlara yakışır şekilde hareket etmiş, kalleşlik yapmamış olurdu. Fakat asalet herkesin taşımaya katlanabileceği bir yük değildir.. Bazısını padişah yaparsan önce babasını asar.. (Timur'un unvanı "Emir"di, ona "Emir Timur" deniliyordu. Devlet başkanı ise "han" unvanını taşıyan, Cengiz soyundan gelme biriydi. Şimdi onun adını bile aklımızda tutmuyoruz, Timur İmparatorluğu'ndan söz ediliyor.)

Evet, sözde İslam’ı savunmak için verilen milli mücadele, İslam’ın yok edilmesi projesinin atlama taşı haline getirildi. Memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) ve İngiliz ilke ve inkılapları hakim oldu.

Sebebi şuydu: Milli mücadele gerçekte milli değildi, İngiliz’in “saha faaliyeti”ydi. Başka yazı ve kitaplarımızda delilleriyle ayrıntılı biçimde anlattık.

*

Bitmedi.. Altay Cem son olarak şunları söylüyor:

3-Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın.

Mesela açıktan Pkk övmez adam, ama Pkk düşmanlarını ısrarla yıpratır.

Mesela İsrail destekleme biçimi Hamas’ı terörize etmeye çalışmaktır.

Üstteki kriterlerle uyumlu ise destekleyici bir işarettir.

Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman “aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi ?” sorusu olmalı.

Bunca tutarsızlığı çok da aptal olmadığını bildiğiniz kişi yapıyorsa ikinci ihtimal güçlenir.

Sorun sevmediğiniz görüşte olanlardan ziyade bunlardır. Mesela hard bir komunistin nerede ne diyeceği, hangi meselede hangi tavrı alacağı üç aşağı beş yukarı bellidir.

Saha elemanı ise her renge girer. Her renkten adamla birlikte görünmeyi sever.

Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler.

Altay Cem’in bu sözlerinin tamamının altına imzamı atarım. Söyledikleri doğru.

Ancak, kendisinin kimi konulardaki tavırları da bu söyledikleri ışığında mercek altına alınabilir..

Mesela, Selanikli Mustafa Atatürk’ü (bildiğim kadarıyla) övmedi, fakat onun düşmanı olan Kadir Mısıroğlu’nu yıpratıcı ifadeler kullandı.

Bu bir aptallık mıydı, yoksa saha faaliyeti mi? Bu soru ona yöneltilebilir.

Amatörlük-profesyonellik ile destekleme ve yıpratma arasında kurduğu ilişki de önemli.. İstihbarat teşkilatları bu işlerin amatörü olmaktan uzaktır. Onlar, profesyoneldir.

Sorun şurada ki, bunlar, desteklemek istedikleri kesimler ya da kişiler hesabına birilerini yıpratmaya çalıştıklarında “fikrî karşılık” vermezler, Makyavelizm destanı yazar, her türlü ahlâksızlığı yaparlar.. Alçakça ve şerefsizce ithamlarda (suçlamalarda) bulunurlar. İftira atmayı kendilerine helal görürler.

Mesela çalıştığınız kurumdaki insanlara sizin için “Bu adam, ilaçlarını kullanmadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-mail gönderebilirler. İnsanlar sizi kazara aspirin içerken bile görseler “İlacını alıyor, aman alsın, almazsa başımız belaya girebilir” diye düşünürler. Sizin efendiliğiniz ve sükunetiniz karakterinizin ve kişiliğinizin değil, ilaçların ve tıbbın sevap hanesine yazılır. Daha kötüsü, haklı olduğunuz bir konuda kendinizi yüksek sesle savunmanız bile, hakkınızda uydurulan hikâyenin doğrulanması anlamına gelir, öyle yorumlanır.

Evet, profesyonellik bu topraklarda böylesi bir şerefsizlik ve adiliğe karşılık geliyor.. Hem de yerli-milli, yerli malı şerefsizliğe..

Ancak, çok daha adice ve şerefsizce şeyler de yapıyorlar..

Yazmaya gerek yok.. Onlar kendilerini biliyorlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."