https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi
İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ
-DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLERİ-
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ 5
BİRİNCİ
BÖLÜM: FENA Fİ’L-İBN ARABÎ BİR AKADEMİSYEN:
PROF. DR. EKREM DEMİRLİ
HZ. EBUBEKİR R. A.
VE ZAMPARA İBN ARABÎ KALPAZANI 10
TANRISINI YARATAN
İNSAN 13
İMAM MATÜRİDÎ RH. A. VE İBN ARABÎ
SOYTARISI 30
POZİTİVİZM,
MANEVÎ ÂLEM VE KEŞF 37
VAHDET-İ VÜCUTÇULUK, TEMELDE, ESKİ YUNAN
FİLOZOFLARININ “SUDÛR” TEORİSİNE DAYANMAKTADIR 44
DEMİRLİ’NİN LEKESİZ KOPYASI VE TİLMİZİ ÖMER
LEKESİZ’İN, DON KİŞOT İBN ARABÎ’NİN SANÇO PANZA’SI OLARAK AKLA AÇTIĞI SAVAŞ 63
TEFEKKÜR MÜ (KENDİNİ
TEFEKKÜR ZANNEDEN BOŞBOĞAZLIK MI), YOKSA KEŞF Mİ, HANGİSİ, BİR KARAR VERİN! 69
LEDÜNNÎ İLİM VE İLHAMA DAİR 72
KADER EDEBİYAT PARALANACAK VE FELSEFE YAPILACAK BİR MESELE DEĞİLDİR,
İLAHÎ SIRDIR 78
POP TASAVVUF (VEYA BELKİ ARABESK TASAVVUF) 85
LÜZUMSUZ GEVEZELİKTE HİKMET ARAMAK 93
SANAT VE SANATÇIYA DAİR 101
İKİNCİ
BÖLÜM: İNGİLİZ’İN IBN ARABI
SOCIETY’SİNİN SOSYETİK ÜYESİ: PROF. DR. MAHMUT EROL KILIÇ
SÖZÜNÜ ETTİĞİ “İRFAN”IN İÇİ
BOŞ OLDUĞU İÇİN, ONU ANLATAMADI, FAKAT DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLAYI DA ÇIKARDI 107
CİNAYETİN DE KABİL’E UZANAN BİR GELENEĞİ VAR 117
YANLIŞ SORUNUN DOĞRU CEVABI OLMAZ 126
MÜŞRİKLERE BENZEMEYE BAŞLAMIŞ OLDUĞUNU
ANLAYABİLSEYDİ 137
VAHDET-İ VÜCUD, MARİFET VE HAKİKAT 148
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAVŞANIN
SUYUNUN SUYU KABİLİNDEN LÜZUMSUZ İBN ARABÎCİ: PROF. DR. HÜR MAHMUT YÜCER
BİR EZBERİN
EZBERCİ ADAMI OLMAK 157
MUHKEMDEN
KAÇMAK, MÜTEŞABİHE SIĞINMAK 164
MUTASAVVIFLARIN
TUHAF AYRICALIKLARI 174
ÇERKEŞÎZADE’NİN AKIL HOCASI 177
MASONİKLEŞEN TASAVVUF 182
HASPAYA TEKFİR YAKIŞIYOR 186
ZARARLI KİTAPLAR VE İNGİLTERE’DEKİ İBN ARABİYYE TARİKATI TEKKESİ (IBN ARABI
SOCIETY) 191
İBN ARABÎ’Yİ SAVUNMA SANAYİİ 195
FETHULLAH’I ÖRNEK GÖSTEREREK İBN ARABÎ UYARISI YAPTIĞIMIZDA YIL 2009’DU 200
ÖNSÖZ
Günümüzün
ilahiyat fakültelerine bakıldığında, kendisini gerçekten iyi yetiştirmiş bazı
insanların bulunduğu görülmekle birlikte, birçoğunun taşıdıkları unvanları hak
etmedikleri anlaşılmaktadır.
Bunun
sebeplerinden biri olarak ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısı gösterilebilir.
Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil,
“Din ve Laiklik” adlı
kitabında, buralardan din tenkitçisi çıkabileceğini, fakat din alimi
yetişmeyeceğini söylüyor. Bize göre bu, büyük ölçüde doğru bir tespit. Ancak,
paralel bir eğitim alan ve çalışma yapanlar, içinde bulundukları kurumsal
yapının dar kalıplarını aşmaya başaranlar, bunun istisnasını teşkil ediyor
olabilirler.
İslamî
ilimler arasında en sorunlu alanı ise “tasavvuf” oluşturuyor. Mesela fıkhın,
hadîsin, tefsirin birer “usûl”ü var; bunlar başlıbaşına birer ilim.. Buna
karşılık, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalar için doğru dürüst bir
usulden söz etmek mümkün değil. Bu alanda yapılan çalışmalar da bunu ispatlıyor.
Mesela
bir doktora tezi çerçevesinde belirli bir yüzyıldaki tasavvufî oluşumlar
incelendiğinde, gerçekte bunu spesifik bir “tarih” (kültür tarihi) araştırması
olarak görmek de mümkündür. Bu, tasavvuf alanında uzmanlaşma, ihtisas sahibi
olma anlamına gelmez; çünkü bu tarz bilgiler tarihsel malumat olmaktan öteye
geçmezler, İslâmî bilgi ya da ilmin kapsamı içinde yer almazlar.
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin,
kendi zamanının Mısır ulemasının büyük bölümüne yönelttiği, “geçmişte yaşamış
ulemanın tercüme-i hali ile uğraşıp ilmin
özüne ve esasına gelmeme” suçlaması, günümüzde tasavvuf sahasında oldukça
yaygın bir tutumdur.
*
Görüldüğü
kadarıyla, “tasavvuf” adı altında ilahiyat fakültelerinde yer alan ana bilim
dalı, henüz oturmamış bir disiplin durumunda. Nitekim birçok tasavvuf uzmanının
tasavvuf sahasının klasiklerini bile (baştan sona) okumadığı, bazen salt
adlarını bildiği görülmektedir.
Şayet
doktora tezleri belirli bir şahsiyet ve görüşleri üzerineyse, onun hakkında
yeterli bir bilgileri olabiliyor.
Yukarıda
da belirtildiği gibi, fıkhın bir yöntemi vardır, neyin burhan veya delil
niteliği taşıdığı konusunda bir mutabakat zemini mevcuttur; bu çerçevede,
edille-i şeriyyenin neler olduğu konusunda tartışma yoktur. Kelamcılar arasında
da bilginin kaynağı (akıl, sağlam duyular, doğru haber) konusunda bir uzlaşma
zemini mevcuttur. Ama “tasavvufçu”larda böyle bir ortak zemin yok. Dolayısıyla,
yazdıklarında bilimsel bir ispat mantığı ya da yöntemi genelde bulunmuyor.
Fakat
günümüze özgü bir anabilim dalı olarak düşünüldüğü için, çalışmalarda yazım
kurallarına uymak, kitap adlarını italik yapmak, bol dipnot kullanmak gibi
şekil unsurlarının bulunması, bilimsellik için yeterli görülüyor.
Muhteva
açısından, tasavvufçular kadar bilimsel zihniyetten uzak bir topluluk belki de
yok. İbn Haldun, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:
“Aynı şekilde
haddi aşmış mutasavvıf kelamcılar da vecd
hallerinden söz ederken kelam ile
felsefenin meselelerini birbirine karıştırmışlar ve bunları tek bir şeymiş
gibi ele almışlardır. Peygamberlik, ittihad, hulul ve vahdet gibi konularda
yaptıkları gibi. Oysa bu üç ilim dalının (tasavvuf, kelam, felsefe) idrak
yolları birbirinden farklıdır. (Delillere dayalı) bir ilim olmaktan en uzak olanı
ise mutasavvıfların idrakleridir. Çünkü onlar idraklerinin vicdana (yani nefis
terbiyesiyle ruhun bedenden soyutlanıp kendi alemine geçmesi ve bu şekilde
hakikatlere ulaşmasına) dayandıklarını iddia ederler ve delillerden kaçarlar.
Halbuki, daha önce açıkladığımız gibi vicdan, ilmî idraklere ve bunların
meselelerine uzaktır.”
(Mukaddime,
C. II, çev. Halil Kendir, İstanbul 2004, s. 710-711.)
Bu
yüzdendir ki, tasavvuf alanında akademik kariyer yapmış kişilerin yazılarına
bakıldığında, birçoğunun tasavvuf konusunda kafalarında sağlıklı ya da tutarlı
bir anlayışın mevcut olmadığı, buna bağlı olarak diğer İslâmî ilimlere
yaklaşımlarının da bozulmuş olduğu görülmektedir.
Böylece
tasavvuf adı altında ortaya sürülen malumat yığını, ondan beklenen asıl işlevi
(kalbin ve ahlâkın düzeltilmesi) ifâ etmek yerine, insanları itikaden sapıklığa
iten veya amel bakımından bid’atlere yönelten bir saçmasapan yorumlar ve
hikâyeler demetine dönüşmektedir. (Bazen de “irfan artistliği”ne ya da “irfan
pazarlamacılığa”..)
*
Geleneksel
medrese programlarına baktığımızda, müfredatta tasavvufî kitapların yer
almadığını görüyoruz. Yani medreselerin tasavvufu öğretmek gibi bir misyonları
ve gayeleri yoktu. Tasavvuf tekkelerin işiydi ve onlar da tasavvufu kitaplar
üzerinden okutulan ve öğretilen bir şey olarak görmüyorlardı. Tasavvuf demek
tarikat demekti ve tarikat da belirli pratikler (intisab, zikir, evrad, halvet,
sohbet/arkadaşlık, mürşid terbiyesi, rabıta, nafile namazlar vs) anlamına
geliyordu.
Modern
ilahiyat fakülteleri ise tasavvufu, medreselerin, hatta tekkelerin aksine, “kitaplar
okutularak öğretilen”, pratik gerektirmeyen bir bilimsel disiplin olarak
görüyor. Böylece tasavvuf, bazı psikolojik ve felsefî (metafiziksel) meseleler
üzerine serdedilmiş görüşlerin incelenmesi ve mutasavvıf olarak bilinen tarihî
şahsiyetlerin hayat hikâyelerinin araştırılması halini alıyor.
Buna
bağlı olarak hak ve batıl tasavvuf ayrımı giderek anlamını yitirmeye başlıyor.
Çünkü tasavvufi meseleler normatif
bir yaklaşımla (normlar çerçevesinde, normlar ve ilkeler esas alınarak) değil,
“olgucu/pozitivist” (olguya, “olan”a
eğilen) bir bakış açısıyla değerlendirme konusu yapılıyor.
Normatif
bir bakış açısı ister istemez devreye kelam ve fıkıh disiplinlerinin girmesini
intac eder. Esasen İslamî ilimlerin Kur’an ve Sünnet eksenli
birlik ve bütünlüğü de bunu gerektiriyor. Ancak, özellikle İbn Arabî gibi
isimlerin etkisi altındaki tasavvufçuların (tasavvuf alanında uzmanlaşma
iddiasındaki akademisyenlerin) buna, açıkça değilse bile dolaylı biçimde itiraz
ettikleri görülüyor. Bunu İslam’ın, fıkha (Şeriat’e), hatta fıkhın belirli bir
alt dalına (ukubata, ceza ve yaptırımlara) indirgenmesi olarak nitelendiriyorlar.
Dolayısıyla
bunların, tasavvufu İslam’dan ayrı bağımsız bir din haline gelmekle
suçlayan ve tümden reddeden çevreleri fiilen haklı çıkarmakta, onların
değirmenine su taşımakta olduklarını söylemek mümkündür. Gerçekten de,
özellikle (bir mason olan) Abdülvâhid
Yahyâ (René Guénon), Îsâ Nûreddin (Frithjof Schuon), İbrâhim İzzeddin (Titus
Burckhardt), Ebûbekir Sirâceddin (Martin Lings), Hasan Abdülhakîm (Charles le
Gai Eaton), Mustafa (Michel) Valsan,
İranlı Seyyid Hüseyin Nasr ve bu isimlerden etkilenen ülkemiz
“aydın”larından bazıları, böylesi bir tasavvuf anlayışına sahip bulunuyorlar.
Doğal olarak, böylesi bir tasavvuf anlayışının, bizim
geleneğimizdeki (medrese-tekke bütünlüğü çerçevesinde neşv ü nema bulan)
tarikatların tasavvuf anlayışı ile örtüşmesi imkânsızdır. Bununla birlikte,
birçoklarının, salt tasavvuf etiketi taşıdığı için bu tür yeni yorumlara
hüsnüzan ve sempati ile baktıkları görülmektedir. Akademik tasavvufçuluğun bu
noktada tasavvufa ilgi duyan çevreleri söz konusu yeni yaklaşımlar konusunda
uyarması gerekirken, kendisi de bazen bir ölçüde onların peşine takılmaktadır.
Nitekim,
geçmişte İbn Arabî’yi savunmuş ya da onun hakkında hüsnüzanda bulunmuş
mutasavvıflar bile bu adamın kitaplarının okunmasının ve okutulmasının caiz
olmadığını (ve böylece İbn Arabî’nin deyim yerindese “caiz” bir adam olarak
görülemeyeceğini) söylemişlerken, modern ilahiyatçıların İbn Arabî üzerine tez
hazırlamayı akademik bir başarı olarak görüyor ve kitaplarının yayılmasına
katkıda bulunuyorlar. Hatta o kitaplar üzerinden ders vermeye kalkışıyorlar.
*
Tabiî
ki, bu gelişmenin “uluslararası” bir boyutu da var. Ve bu boyut sadece mason
Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon) gibi isimlerin çıkardıkları “yeni icatlarla” sınırlı
bulunmuyor.
Hristiyan
dünyasının İslam dünyasına yönelik projelerinden birinin “İbrahimî dinler” ve
“dinlerarası diyalog” gibi kavramlar üzerinden yapılan “İslam’ı
‘ılımlılaştırarak, güncelleyerek’ Yahudilik ve Hristiyanlığa
yaklaştırmak” olduğu biliniyor. Bu tür girişimlere karşı İslam dünyasında
belirli bir farkındalık ve şuur teşekkül etmiş bulunuyorsa da, benzer bir
faaliyetin İngiltere’deki Ibn Arabi Society marifetiyle tasavvuf eksenli
olarak da yürütüldüğü dikkatlerden kaçıyor.
Batılılar’ın
geçmişte, hilafet kurumunu temsil eden Osmanlı Devleti’ne karşı etnik veya dinî
muhalif her hareketi destekledikleri bilinen birşey. Dolayısıyla bundan
selefîler de paylarını bir ölçüde aldılar. Günümüzde ise ortada bir Osmanlı
Devleti yok, ve sömürgecilerin İslam dünyasındaki gelişmeleri manipüle etmek
için destekledikleri çevreler bir ölçüde farklılaşmış bulunuyor. Öyle ki, Siyasal
İslam’dan, İslamcılıktan (Islamism) ve cihatçılıktan
şikayetçi oldukları günümüzde tasavvufî akımlar ve tarikatlar konusuna özel
olarak eğilmekte oldukları görülüyor. Ve bu noktada ilk sırayı açık arayla İbn
Arabîcilik alıyor.
Ecdadımız,
bu adamın kitaplarının okunmamasının ve okutulmamasının gerektiğini
söylemişlerken, İngilizler Ibn Arabi Society’yi sırf bu iş için kurmuş
durumdalar ve söz konusu kitaplar okunsun diye dünyanın parasını harcıyorlar. Sistematik
ve organize biçimde sempozyumlar düzenliyor, dergi yayınlıyor, ve kitaplar
basıyorlar.
Ve
Batılılaşmaktan şikayetçi olan muhafazakârlarımız, İbn Arabî konusunda
Batılılar’in izini takip ediyor, Batılılaşıyorlar.
*
FETHULLAH’I ÖRNEK GÖSTEREREK İBN ARABÎ UYARISI
YAPTIĞIMIZDA YIL 2009’DU
Son olarak
şunu da belirtelim:
Hür Mahmut
söz konusu makalesini yayınlattığında onu bir e-posta mesajı ile uyarmıştık:
To: hurmahmut@hotmail.com
Subject: 2
Date: Wed, 29 Jul 2009 08:54:05 +0000
Hür Mahmut Kardeş,
İbnül Arabi hakkında benim de
hüsnü zannım vardı, çünkü kitaplarını okumamış, büyük bir veli olduğunu
duymuştum. Arapça’dan tercümeler yapmış bir komşum var: Vahdettin İnce. Bu,
İbnül Arabi’den de tercümeler yapmış, kitapları bana hediye etmişti. Bunlara
bakınca İbnül Arabi hakkındaki fikrim değişti. Mesela Risaleler isimli kitapta
Hallac’tan alıntılar yapmış. Diyor ki bir talebesine Hallac: “Küfür (örtmek diye çevirmiş) benim nezdimde
iyidir, müslümanlar nezdinde ise kötü. Aman tevhitten sakın vs.” Deli
saçması laflar.. Kendisini müslümanlardan ayırıyor.. Açıkça küfür sözler
söylüyor, bunu da İbnül Arabi, matah birşeymiş gibi aktarıyor. Kitabında çok
doğru lafları da var. Ama içinde bu tür saçma sapan zırvalar da mevcut.
Yine, Süleyman Uludağ’ın, “İslam
Düşüncesinin Yapısı” diye bir kitabı var. Dergah’tan.. Son iki
sayfasına bakmanı tavsiye ederim. İbnül Arabi demiş ki: “Yeryüzündeki herkesin tanrı inancını kabul ediyorum, ben de hepsinin
inancına katılıyorm.” Buna benzer bir söz. Akılsız Uludağ da, bu engin
“hoşgörü”ye meftun olmuş.. Halbuki bu söz sapıklıktır. İslam, insandan bunu mu
istiyor?!... İbnül Arabi’den birşey alacaksan bile, kala kala bu mu kaldı?!...
Benzer sapık düşünceleri Dücane
Cündioğlu Yeni Şafak’ta savundu. Onunla 2003 ve 2004 yıllarında e-maille
uzun tartışmalarımız oldu.
İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ta
tekrar tekrar söylediği gibi, önce itikadı tashih etmek, sonra fıkıh öğrenmek,
sonra da ahlakı güzelleştirmek için tasavvufla iştigal etmek gerekir. İtikaden
yanlış sözlerin sahiplerine “muhakkik sufi” adını takıp peşinden gitmek,
tasavvuf değil, zındıklık olur.
Şu hadis, önemli: “Zühd (tasavvuf) rivayetten (laftan,
nakilden), vera’ da tasannudan (yalandan ve yapmacıklıktan) ibaret olmadıkça
kıyamet kopmaz.” (R.E. 477)
Asıl tasavvuf zühddür; tevekkül,
tefviz, rıza ve ihlas gibi hasletlere sahip olmaktır. Kur’an ve Sünnet’e
muhalif edebiyat değil…
Makalene gore, Çerkeşizade şöyle
diyor: “(Cenâb-ı Hak ve Rasûl-i Ekrem’den
başkasının müteşabih söz söylemesi caiz değildir’, denilirse; öncelikle
bilinmelidir ki naslarda ümmetin bu tür sözler söylemesinin yasaklandığına dair
bir emir gelmemiştir. Hatta âlimler, nebiyy-i mürselinin ilmen vârisleri olduğu
için bu bir izin anlamına da gelmektedir. Müteşâbih sözler için özel bir
sınırlama da yoktur. Nitekim bu sözler için İmam Gazâlî; ‘Onlar Kur’an’da ve
sünnetteki müteşâbihlere benzemektedir’ demiştir.”
Bu sözler, gerçeği tam
aksettirmiyor: Çünkü Peygamber Efendimiz s.a.s., insanlara akıllarına gore
hitap edilmesini emretmiştir. Üstelik bu, ‘müteşabih’ falan diye adlandırılan
hususlar için de değil, normal sözler içindir. İlmen varis olan, buna dikkat
eder.
Yine şöyle deniliyor: “Müteşabih âyet ve hadisleri her bilginin
anlayamadığı ancak dinde derinlik sahibi (râsih) âlimlerin anladığı gibi,
evliyâdan rivâyet edilen müteşabih sözleri de ancak derinlik sahibi veliler
anlayabilir. Şayet ‘Müteşabih söz söylemek doğru bir şey
ise insanlardan niçin gizleniyor’, şeklinde bir soru sorulacak
olursa, aynı soru müteşabih âyet ve hadisler için de geçerli olmalıdır. Buna
verilecek cevap onlar için de aynıdır. Yani âyet ve hadislerdeki müteşabihlik
râsih/derinlik sahibi âlimlerin kalplerini sınamak için ise şeyhlerin müteşâbih
sözleri de âriflerin kalplerini imtihan içindir.”
Bu da yanlış bir açıklama.
Abdülaziz Bekkine hazretlerinin, “Şeyh
imtihan etmez, şeytan imtihan eder” anlamında bir sözünü okumuştum. Hangisi
yanılıyor?... Kalbi sınamak da ne demek?... Sapıkça görünen sözü kabul edince
mi imtihanı kaybetmiş oluyor, kabul etmeyince mi?.. Bir insan mürşid ise, onun
insanları hakka irşad etmesi beklenir, sınaması değil.. Neyi sınıyor?.. Kim ona
öyle bir yetki vermiş?.. Hz. Peygamber’in s.a.s. sünnetinde böyle birşey var
mı?.. Böylesi ifadeler ancak, Müslüm Gündüz ve Ali Kalkancı tipi adamların
palazlanması için gerekli ortamı hazırlar..
Şu söz de, çelişkili: “Diğer taraftan bir şeyhten rivâyet edilen
sözün ondan çıktığı kesinleşmedikçe kâfir olduğunu söylemek doğru değildir.
Çünkü bazı hasetçi ve mülhidlerin kendi sözlerini o şeyhe isnad etme ihtimali
vardır.”
Bu söz doğrudur. Fakat,
kesinleştiği sabit olunca, “Buna bizim aklımız ermez, müteşabihtir, vs.” filan
denilecekse, bunu söylemek gereksiz olur.
Şu örnek de, konuya uymuyor: “Bir kelimenin bir lügat bir de örfte
kullanılan manası vardır. Mutasavvıflar da kendi aralarında kullandıkları
kelimeleri lügat manasıyla değil, özel bir ıstlahta kullanmaktadırlar. Mesela
kelime anlamı “duâ” olan “salât” lafzını, bir şahıs “cünüb olan adamın salâtı
caiz ve sahihtir” şeklinde kullansa, onun hangi anlamı kast ettiğine
bakılmalıdır. Şayet bu cümleyi herkes tarafından bilinen “namaz” anlamında
söylemişse bu adamın küfrüne hükmedilir. Ancak salâtı sözlükteki “duâ” anlamında
kullanmışsa sözü doğrudur, bundan dolayı da katiyen tekfir edilemez.”
Bu konuda zaten bir tartışma
yok.. Bunun İbnül Arabi gibilerin sözleriyle bir ilgisi yok.
Şu da, konuyla ilgisiz bir
savunma biçimi: “Müellifimiz Türkçe
risâlenin sonuna muarızların Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye de iftira ettiklerini
söyleyerek eserinden iktibasta bulunmaktadır.”
Ondan iktibasta bulunacağına
İbnül Arabiden bulunması gerekirdi. Ayrıca bu tarz bir savunma, ilmen
geçersizdir. Çünkü Mevlana’ya iftira edilmiş olması, başkası hakkındaki
iddiaların da iftira olması gerektiğini ispatlamaz. Bu, müellifin aslında ilmen
yetersiz olduğunu gösteriyor. Mesela gerçek peygamberlere itiraz edilmiş
olmasından hareketle, Müseyleme gibilere itiraz edilmesi için, “Zaten
peygamberlere itiraz edilir, demek ki buna da haksız yere itiraz ediliyor” türü
mantık yürütülmez. Müseylime’yi kendi başına değerlendirmek gerekir. İbnül
Arabi için de bu böyledir, Mevlana’yı işin içine karıştırmak, neyin delil olup
olmayacağını iyi bilmeme alametidir.
Şu söz de doğru değil: “Kaldı ki mutasavvıflar derece ve
mertebelerine göre sapık mezhep mensuplarının sözlerine benzer sözler
söyleyebilirler.”
Galiba en alt mertebedekiler
sahabe ve müçtehit imamlar olduğu için onların böyle sapıklarınkine benzer
sözleri yok. Bir de, nasıl oluyorsa, bu derecelerin icabına en uygun konuşanlar
sapıklar oluyor, hak mezhepler hep kenarda kalıyor.. Bu, kendi amelini, yine
kendi amelinin doğruluğu için delil göstermektir. “Mutasavvıfların böyle
konuşması normaltir, çünkü mutasavvıflar böyle konuşabilir” demek, hiçbir şey
dememektir. Daha doğrusu, “usul” bilmemektir.
Değerli kardeşim, kalbini
şüpheye düşüreni bırakıp, mutmain edene yapışmak daha doğrudur. Sahih sözler
varken, saçmasapan sözleri tevil etmeye uğraşmak gereksizdir. Sahih sözler,
şatahattan (kelime anlamı ‘saçmasapan sapan söz’dü, değil mi?) bizi müstağni
kılmıştır.
Anladığım kadarıyla, İbnül
Arabi’nin durumu çok karışık.. Zaten hayat hikayesi de o kadar pür
ve pak değil.. Bir kız için şiirler yazmış, sonra “Ben bunu sembolik anlamda
kullanıyorum” vs. demiş.
Bugün Fethullah Gülen’in
pekçok sempatizanı mevcut.. İlmi de var. Çok zeki.. Hitabeti ve kalemi
kuvvetli.. Ayrıca, zahid bir görüntüsü var; dünyayı terk etmiş, hiçbir şeyi
olmayan bir adam olarak biliniyor. “Küçük Dünyam” diye bir kitap yazıp,
kendisinin keramet sahibi, Hz. Peygamber tarafından rüya ile teyit edilen biri
ve Alvarlı Mehmet Efe gibi meşayihten feyz almış, Üveysi meşrep bir mutasavvıf
gibi algılanmasını sağlayacak şeyler de söyledi. Faraza, herhangi bir skandal
yaşamadan ve itibarını kaybetmeden ölse, ve bundan yedi sekiz yüz yıl sonra da
hayat devam ediyor olsa, onun hakkında yazılanlar ve onun yazıp söylediklerine
bakanların birçoğu, onu gelmiş geçmiş en
büyük velilerden biri olarak göreceklerdir. Onu bu devirde eleştirenler
ise, ona haset edenler, onun gördüğü
ilgiyi çekemeyenler, onun yaptıklarını anlayamayanlar olarak
değerlendirileceklerdir. Onun şeriate aykırı olarak gösterilen sözleri için de,
“Evliyaullah insanların kalplerini
sınar, rüsum alimleri anlamadı, müteşabihti vs.” diyen bir sürü saf insan
çıkacaktır..
*
Evet,
Fethullah hakkında bunları yazdığımda 2009 yılının Temmuz ayıydı.
Erdoğan’ın Arena Stadyumu'nda “Bitsin bu hasret!”diyerek “gönüller
sultanı Fethullah Hocaefendi”yi vatana davet etmesine dört yıl vardı. Erdoğan-Fethullah
(AK Parti – The Cemaat) savaşının başlamasına ise dört yıl beş ay..
Ve
benim çok sıkıntılı bir zamanımdı, iki ay kadar önce zehirlenmiştim, ellerimin
üstü yaralarla kaplıydı. Yalnız, yorgun, küskün ve kırgındım.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun Keş Dağı’nın karları arasındaki cesedine ulaşılmasının üzerinden sadece dört ay geçmişti. Dün gibiydi.