itaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

YİNE YAKMIŞ YAĞDANLIĞIN UCUNU

 




AK Parti’nin hurdaya çıkmış milletvekili’si, gayriresmî sözcüsü (ve de Yeni Şafak’ın ağadan torpilli yazarımsısı) Mehmet Metiner’in hilafet ve İslam devleti konulu zırvaları üzerinde duruyorduk.

Sözlerini hatırlayalım:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. ( Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Bu satırlar bana, Mevlana’nın anlattığı bir hikâyeyi hatırlattı.

Şöyle:

Yabancı bir Türk, seher vakti uyandı. Sarhoşluğun verdiği mahmurlukla bir çalgıcı istedi.

Can çalgıcısı, insanın canına munistir. Sarhoşun mezesi, gıdası ve kuvveti odur.

Çalgıcı onları sarhoşluğa çeker. Sonra yine sarhoşluğu, çalgıcının, okuyucunun nağmesinden, nefesinden tadarlar.

Tanrı şarabı, insanı o çalgıcıya, o okuyucuya götürür; (Türk’ün içtiği) bu ten şarabı da bu çalgıcıdan, bu okuyucudan gıdalanır.

Söze gelince ikisi de birdir ama hakikatte bu Hasan’la o Hasan arasında fark çoktur.

Arada söze ait bir şüphe var ama gökyüzü nerede, ip nerede?

Sözdeki birlik, daima yol vurur. Kâfirle müminin birliği, ten (beden) bakımındandır.

Bedenler, ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var? Sen ona bak.

O beden testisi, âbıhayatla doludur, bu beden testisi ölüm zehriyle.

İçindekine bakarsan padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gitti.

Söz, bil ki şu bedene benzer, manâsı da içindeki candır.

Baş gözü, daima bedeni görür, can gözü ise, hünerli canı.

(…)

Çalgıcı, sarhoş Türk’ün huzurunda nağmelere gizleyerek elest sırlarını söylemeye başladı:

“Bilmem ki ay mısın, put mu? Bilmem ki benden ne istersin?

Bilmem ki sana nasıl hizmet edeyim? Susup oturayım mı, yoksa söyleyeyim mi?

Şaşılacak şey şu: Hem benden ayrı değilsin, hem de ben neredeyim, sen neredesin? Bunu bir türlü bilmiyorum.

Bilmiyorum beni nasıl çekiyor da bazen karalarda yürütüyor, bazen kan denizlerine gark ediyorsun.”

Böylece ağzını açıp bilmem, bilmiyorum demeye girişti, boyuna bu lafı söylüyordu.

Bilmiyorum sözü haddi aşınca Türk’ümüz kızdı, kızıştı.

Yerinden fırlayıp topuzunu çekti, çalgıcının başına çöktü.

Hemen bir çavuş koşup topuzu yakaladı, çalgıcıyı öldürmek size yaraşmaz dedi.

Türk dedi ki: Bu sayısız tekerlemesi, kafamı şişirdi, bari ben onun kafasını ezeyim de görsün!

A kaltaban, bilmiyorsan nane yeme... Biliyorsan ne söyleyeceksen söyle.

A ahmak bildiğini söyle bari de bilmiyorum, bilmiyorum deyip durma.

Ben; “Neredensin, nerelisin be adam?” diye soruyorum. Sen, ne Herat’lıyım ne Belh’li...

Ne Bağdat’lıyım, ne Musul’lu, ne de Tıraz’lı diyor, ne, ne diye uzatıp duruyorsun.

Nereliysen söyle bari de kurtul. Burada meramını söylememek aptallıktır.

Yahut da sana ne yedin diye soruversem ne şarap içtim, ne kebap yedim...

Ne et yedim, ne tirit, ne de mercimek diyorsun. Ne yediysen yalnız onu söyle, kâfi.

(Mesnevî, C. 6)

Hurda milletvekili Metiner’in yazarlığı da bu çalgıcının türkücülüğü gibi..

Hilafet İslam devleti değilmişmiş..

Yani Müslümanlık’ta hilafet varmış fakat o, İslam devleti değilmiş.. İslam’da, “devlet” olma yokmuş.

Devlet olursan “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” oluyormuşsun.

Dolayısıyla, birilerinin sana “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” dememeleri için, devleti ve siyaseti onlara bırakmalıymışsın..

İşte o zaman “din olarak İslam” oluyormuşsun..

Yoksa sana “din” demezlermiş, “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” derlermiş.

Devlet dinsiz olursa "totaliterlik" diye bir sorun kalmıyormuş.

İslam devlete bulaşmamalı, totaliterliğiyle onu rahatsız etmemeliymiş.

*

Dahası, halife için de “İslam devleti başkanı” dememek gerekiyormuş.

Öyle ya, ortada devlet yok ki, başı olsun..

Peki ortada ne var; tamam devlet yok, peki, olan ne?

O zaman AK Parti’nin çalgıcısı hançeresini yırtarcasına bağırıyor: Bilmiyorum.

Aslında biliyor da, doğrudan "Laikim, siyasal dinsizim" dese, müslüman mahallesinde salyangoz satamayacak, dinsel ticareti kesada uğrayacak. 

O yüzden bilmiyor ayağına yatıyor, "Hilafet, devlet değil, fakat ne olduğunu ben de bilmiyorum" dercesine lafı eveleyip geveliyor.

Anlaşılıyor ki, AK Parti’nin 30 Eylül 2012 tarihinde yapılan (Schröder, Mursi ve Barzani gibi isimlerin de katıldığı) Dördüncü Olağan Kongresinde Aşık Veysel’in türküsünün dinletilmesi çok isabetli bir tercihti: “Bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum gündüz gece.

Binmişler bir alâmete, gidiyorlar...

*

Devlet, zarurî bir kurum..

Çünkü insanlar, başkalarının haklarını çiğnemeyecek, daima hak ve hukuku gözeterek hareket edecek yapıda varlıklar değil.. O masumiyet, meleklere mahsus..

Her bireyin içinde nefis diye bir (potansiyel) canavar var.. İnsanlar olarak durumumuz bu..

İnsanlar akıllı varlıklar oldukları için, hayvanlardan da farklılar; saldırganlıkları bile dünyadaki doğal dengenin devamına hizmet edecek mahiyette olan hayvanlar gibi içgüdülerinin sınırlamalarıyla zapt u rapt altına alınmış değiller.

İnsanın canavarlık potansiyeli sınırsız.. Melekleşme kabiliyeti de var, fakat kullanabilen ekall-ı kalîl..

Dolayısıyla, insan toplulukları için “devlet” kurumu zorunlu..

Hayvanlar gibi "hayatın doğal akışı"na bırakılmaya da gelmezler, melekler gibi güvenilmeye de..

Toplumda “adalet” ve “güvenlik”in tesisi bakımından devlet vazgeçilmez öneme sahip..

Peki ya, canavarlık ruhuna işlemiş insanlar devletin başına geçerlerse, etkili ve yetkili makamları ellerine geçirirlerse?

Kurt çoban, hırsız da polis olursa?..

*

İşte bunun için devletin “İslam devleti” olması gerekiyor.

Devlet otoritesinin mutlak olmaması,  "Allahu Teala'nın Şeriati" ile mukayyed ve meşrut olduğunun bilinmesi önem taşıyor.

Kuzu postuna bürünmüş kurtların çoban, uzman dolandırıcı ve hırsızların da polis olması ihtimaline karşı, "devlet de dahil her otoriteye itaatin ancak marufta (Şeriat'le çelişmeyen, Allah'a isyan anlamı taşımayan hususlarda) olduğunun, Allah'a isyan olan yerde kula itaat edilmeyeceğinin", böylesi durumlarda kötülüğün elle, ona güç yetmiyorsa dille, ona da güç yetmiyorsa kalple düzeltilmesi (tepki gösterilmesi) gerektiğinin insanlara öğretilmesi gerekiyor.

İslam, “İnsanlar birbirleri hakkında hüküm verecek, birbirleri hakkında kural koyacak konumda değildir; bu, kast sistemidir, bazılarının efendi, bazılarının da köle olduğu rejimdir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir, onlar hakkında kural koyma hakkı Yaratıcılarına mahsustur” diyor.

İslam’a göre, insanlar için yapılan bir anayasanın, “esas kanun”un, kanun-ı esasînin menşeinin, kaynağının “insan üstü” (ilahî) olması gerekiyor.

Yasanın menşei vahiy ise mesele yok, değilse, yasa koyucu her kimse ona "rablik" (tanrılık) imtiyazı veriliyor demektir.

Ancak, bu yeryüzü tanrıları, kul haline getirdikleri insanları aldatmak için "Sizi özgürleştirdik, Allah'a kul olmaktan kurtarıp dinsiz imansız Allahsız özgür bireyler haline getirdik" demeyi de unutmazlar.

*

Dahası da var, böylesi şirk/küfür-tağut rejimlerine hizmet eden münafık tipler, kaleyi içeriden çökertmek için müslüman saflarında ajan-bozguncu (bozgunculuk acentası) olarak hizmet görüyor, İslam’ı totaliter olmakla suçluyorlar.

İnsanlardan bazılarının diğer bazıları için kafalarından, uçkurlarından ya da midelerinden aldıkları ilhamla yasa yapmalarına özgürlük, demokrasi vs. gibi adlar takıyorlar, Allahu Teala’nın mahza adalet olan emir ve yasaklarının (Şeriat’in) uygulanmasını ise totalitarizm olarak gösteriyorlar.

Bakın şu Türkiye’ye.. Namus bahanesiyle (aslında çoğu olayda namus da değil nefsanî kıskançlık yüzünden) her gün kadınlar öldürülüyor.

Peki, birilerinin beğenmediği şeriatçı Afganistan’da böyle mi?

Hayır, öldüren öldürülür.. Kimse kimseyi namus bahanesiyle öldüremez, dört tane (şahitliğe engel sabıkası bulunmayan, dürüstlüğü ve doğru sözlülüğüyle maruf) şahit göstererek işi devlete havale etmek zorunda. 

Sözde bu laik ülkede taşlanıp öldürülen kadın bulunmuyor.. Fakat bıçakla doğranıp parçalanan, başı duvara vurulup kırılan, tecavüze uğrayıp öldürülen, kurşunla delik deşik edilen, yüzüne gözüne kezzap atılan, tecavüz edilip sonra pencerelerden, balkonlardan fırlatılıp atılan kızların, kadınların haddi hesabı yok.

Türkiye'nin şu çağdaş uygarlıkçı, laik, Kemaist, Atatürkçü taifesi sabah akşam İslam'a, Şeriat'e kin kusarken ABD'deki Epstein adası faciası konusunda neden ses vermiyorlar? 

(İsmi cismi bilinen şahıslardan söz ediyoruz, "Laikler de tepki gösteriyor" desinler diye dostlar alışverişte görsün babından açılmış sahte kimlikli hesaplardan değil.)

*

Hurda milletvekili Metiner’in demek istediği şu:

Devlet illa ki olacak, ama asla "İslam devleti" olmasın..

Devlet, İslamsız olsun..

Devlet İslam devleti olmayınca geriye tek şık kalıyor: Laik devlet.

Fakat açıkça "Şeriat istemirem, laik devlet isterem" de demiyor.

Laikliği açıkça telaffuz etse, buna, "Hani modern zamanlara özgü kelimelere gıcıktın, bu ne turşu, bu ne traş!" denilecek.

O yüzden, "Anlarsın ya" babından "beden dili" laikçiliği ve Atatürkçülüğü yapıyor.

Yaptığı bu, fakat bunu kelimelere dökmüyor, suret-i haktan gelerek münafıkça laga luga üretiyor.

İşkembesinden İslamcı olmayan "siyasi erdemler" icat ediyor.

*

İşte, AK Parti’nin bu ülkeye en büyük zararı bu oldu.. Başörtüsü meselesi önemli ölçüde çözüldü, Ayasofya açıldı, okullara Kur’an dersleri vs. konuldu, birçok iyi şey yapıldı..

Fakat en temel hususlarda insanların itikadı bozuldu.

Ortada şöyle bir zımnî pazarlığın bulunduğu söylenebilir: "Ver itikadını, al amelini!"

Olay biraz Roma İmparatorluğu’nun hristiyanlaşmasına benziyor.

Hristiyanlığı resmen kabul ettiler ve fakat bozup kendilerine uydurdular.

Tahrif ettiler..

Tahrip ettiler.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


“KÖTÜLÜĞÜ İSTEMEM, YAN CEBİME KOY!”




Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 2 Mart 2014 tarihli sayısındaki “Dinde çoğulculuk değil, hürriyet” başlıklı yazısını şöyle bitirmiş:

Laik demokratik düzende Müslümanların da itikadı, yukarıda anlattığım çerçevede olacaktır; çünkü kimse zihinde ve gönülde olan itikada müdahale edemez. Müdahale, kınama, ıslah vazifelerine gelince bu noktada sistem ne kadarına imkan veriyorsa o kadarı yapılır, yapılamayan kısım ise benimsenmez, ama istemeyerek tahammül edilir.” 

Bunları yazan kişi, bir fıkıh profesörü.

Üstelik, birçok kimse tarafından, günümüz Türkiye’sinin en önemli din bilginlerinden kabul ediliyor.

Bu şahıs, yukarıda ifade ettiği şekilde dinî bir hükme “sistemin imkân vermesi” şartını eklemesinin dini tahrif etmesi anlamına geldiğini bilmeyecek kadar cahil ya da anlamayacak kadar ebleh mi?

Burada önemli olan “sistemin imkân vermesi” değil, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapacak (iyiliği emredip kötülüğü engelleyecek) olanların güç ve kapasiteleridir.

Temel ilke, masiyette (günahta, Allah’a isyanda) kula itaat edilmemesidir. 

Örgütlenip kurumsallaşmış ve yerleşik hale gelmiş kötülüğün adına “sistem” deyip, “Sisteme itaat etmelisiniz, onun imkân vermesini beklemelisiniz” demek, dini tahrif etmektir.

*

Neden dini tahrif etmektir?

Bu sorunun cevabı, İmam Nevevî'nın "Kırk Hadîs"inden 34'üncüsünde var.

"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle.. Buna da gücü yetmezse kalbiyle, ve o (tezahür bakımından) imanın en zayıfıdır."

Evet, esas olan, kötülüğü (münkeri) engelleme durumunda olan kişinin/kişilerin gücüdür, kötülüğün kaynağı olan "sistem"in buna imkân tanıyıp tanımaması değil.

Hadîste, "yaşadığın toplumdaki sistemin izin vermesi" diye bir kayıt var mı?

"Sistem izin verirse" mi deniliyor?

"Sistem izin vermezse elinle de dilinle de düzeltmeye kalkışma, istemeyerek tahammül et" mi deniliyor?

Hayır, hadîse göre, elinden geliyorsa "münker sistem"i, yani örgütlenip kurumsallaşmış kötülüğü yerle bir etmen, senin müslüman olarak vazifen.

"Sistem"in imkân vermesini beklersen çok beklersin.. O sistem seni suya götürüp susuz getirir. 

Bununla birlikte, bu el ile değiştirme, senin gücünü aşan birşey olabilir, o yüzden hadîste "fe in lem yestetığ" kaydı var: "Gücü yetmezse…"

Gücün yettiği halde müdahale etmezsen, o kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmiş, onun emrine girmişsin demektir. 

Değiştirilmesi gereken kötülüğün ta kendisi olmuşsundur.

*

Elinle düzeltmeye gücün yetmiyor olabilir, o zaman yapacağın şey, dilinle, yapılanın yanlış olduğunu, bundan vazgeçilmesi gerektiğini, senin bunu kesinlikle onaylamadığını bıkmadan usanmadan, "Durmak yok, yola devam!" diyerek anlatmandır.

Elinle değiştiremiyorsun diye kötülüğü dilinle de değiştirmezsen, yani durumun değişmesi gerektiğini söylemezsen, o kötülüğü kabul etmiş, onaylamış olursun.

"Fiilen değiştiremedikten sonra değişmesi gerektiğini söyleyip durmanın ne faydası var?" diyor olabilirsin; faydası, senin kendi imanını kurtarman, kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmekten kurtulmandır.

Fakat, elinle değil de dilinle "değiştirmeye" çalışman, gücünün yetmemesinden kaynaklanıyor olmalıdır, "sistem"in rızasının bulunmamasından değil.

"Sistem"in rızası yok diye bunu yapmıyorsan sen düpedüz fasıksındır, Allahu Teala'ya itaati bırakıp "sistem haline gelmiş kötülüğe" hizmet etmeye başlamışsındır.

*

Dil ile değiştirmeye de gücün yetmeyebilir, mesela münkerin terk edilmesi gerektiğini "dil" ile anlatman durumunda seni öldüreceklerini ya da hapsedeceklerini, tutuklulukta işkenceye maruz kalacağını biliyor olabilirsin.

O zaman, kalbinle "değiştirirsin". 

Yani, sisteme kalbinle muhalefet eder, mutlaka değişmesi gerektiğini düşünürsün.

Susarsın, tutup elinle ya da dilinle münker avukatlığına, sistem bekçiliğine soyunmazsın.

“Sistemin imkân vermesi” edebiyatı yapmaz, “uykudan önce” ninnileri anlatmazsın..

"Kalple değiştirmenin faydası ne?" diyor olabilirsin.. Faydası, imanını koruman, imansız hale gelmemendir.

Evet, hadîste "tağyîr" (değiştirme, gayrileştirme) masdarına ait "ğayyera" fiili kullanılarak, "fe'lyüğayyirhü" (fe li yüğayyir-hü) buyuruluyor: "Onu değiştirsin!"

Eliyle, diliyle, olmadı kalbiyle.. Onu asla öyle bırakmasın, değiştirsin..

Bunun tahammülle ne ilgisi var?

Hamal (hammâl) ve hamil/hamile (taşıyan) kelimeleriyle aynı kökten gelen tahammül, yüklenip hamallık yapmak, taşımak demektir.. 

Kötülüğü (sözde) istemeden de olsa yüklenip taşımak nerdeee, değiştirmek (tağyîr) nerde!

*

Evet, bizler aciz insanlarız, gücümüz bazen ancak kendimize yeter..

Nitekim, İsrailoğulları'na laf anlatamayan Hz. Musa aleyhisselam Allahu Teala'ya şöyle yalvarmıştı:

“Rabbim! Şüphe yok ki ben, kendimden ve kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum; o yüzden bizimle bu yoldan çıkmış topluluğun arasını ayır!” (Maide, 5/25)

(Yunus aleyhisselam böyle dua etmek yerine milletine öfkelenip onları ve vatanını terk edip gittiğinde, vazifesinin başından izinsiz ayrılmış olduğu için birtakım sıkıntılara maruz kalmıştı.)

Evet, “istemeyerek tahammül etme” diye birşey yoktur.

Tahammül etmeyeceksin, elinle, olmadı dilinle, o da olmadı kalbinle karşı koyacak, direnecek, mücadele edeceksin.

Bunu yapmazsan ne olur?

Bunu yapmazsan imanın en zayıfı bile sende kalmamış olur.

*

Yani elinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye kötülüğe elinle destek olmayacaksın.. Bu defa dilinle karşı koyacaksın..

Dilinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye dilini kötülüğün emrine vermeyeceksin, dilin sussa da kalbinle karşı koyacaksın.

“İstemeyerek tahammül” diye bir saçmalık icat etmeyeceksin..

Bunun pratikteki karşılığı, “(sözde) istemeyerek kötülüğe el ile ve dil ile destek olmak”tan, onu kabullenmekten başka bir şey değildir.

“İstemeyerek tahammül”ün Türkiye’deki Türkçe karşılığı şu: Tahammül et, elinle düzeltmeye kalkışma, dilinle de itirazda bulunma!

“Hem ağlarım hem giderim” diyen gelin gibi, isteme, fakat gereğini yap..

“Sistem” açısından senin istiyor ya da istemiyor oluşunun bir önemi yok, “tahammül” ediyorsan, sistemin hamallığını yapıyorsan onun için mesele bitmiştir..

Sanki senin isteyip istememen umurunda..

"Sistem kasabı"nın kapısında onun sunacağı "imkân ciğeri" için sonsuz bir tahammülle bekleyen dilenci kedi olman ona yeter de artar. 

*

Bir insan, sistem (örgütlenip kurumsallaşmış kötülük) imkân vermediği için değil de gücü yetmediği için (fe in lem yestetığ), Hayrettin efendinin tavsiye ettiği şekilde hareket ederse, Müslim ve Ebu Davud’taki (İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs‘ine aldığı) ilgili sahih hadîs mucibince en zayıf seviyedeki bir imana sahip olmuş olur. 

Gücünün gereğine göre hareket etmek yerine laik (siyasal dinsiz) sistemlerin önüne sermeyeceği imkânların dilencisi olarak elini açıp boynunu bükerek onların önünde beklemesi durumunda ise, “sahih İslam”dan sapmış demektir.

Daha doğrusu onda “sahih” iman bulunmuyordur.

Çünkü din, kendisi dışındaki bir “sistem”in “imkân vermesi”ni hiçbir zaman dikkate almaz. 

Mükelleflerin sahip oldukları güce bakar.

Bunlar bir taraftan da ikide bir "Mehdî beklemeyelim, müslüman olarak elimizden geleni yapalım" edebiyatıyla kahramanca artistlik sergilerler. 

Mehdî'yi beklemezler, fakat "sistemin imkânları"nın azat kabul etmez bekleyicisidirler. 

Nasıl olsa sistemin elinde "imkân" bol.. Havucu da, sopası da eksik değil.

*

Hey gidi Hz. Muaviye eleştirmeni Hayrettin bey hey!

Demek ki sana göre, Hz. İbrahim aleyhisselam, “sistemin imkân vermesi” olmadığı için putları kırmamalıydı, öyle mi?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'deki sistem imkân vermediği için İslam'ı tebliğ etmemeliydi, bundan vazgeçmeli, istemeyerek tahammül etmeliydi, öyle mi?

Şu yazdıklarınla kalkıp bir de sahih İslam edebiyatı yapıyorsun ya, sana ne diyeyim bilmiyorum.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...