İlköğrenimini doğduğu Nefs-i Piraziz köyünde okuyan Aydın, ortaokul ve liseyi Bulancak'ta tamamladı. 1963'te Kara Harp Okulu'nu kazandı ve 30 Ağustos 1965'te buradan mezun olarak JandarmaAsteğmen rütbesi ile meslek hayatına başladı. 1966-1967 yıllarında PiyadeSubay Temel Kursu ve Jandarma Subay Temel Kursu`nu bitirdi. 1967'den itibaren 9 yıl boyunca sırasıyla Van, Bitlis, Yalova, İstanbul ve Samandağ'daki birliklerde bölük komutanı olarak çalıştı. Kara Harp Akademisi'nde öğrenimini tamamlayan Aydın, 1978 yılında JandarmaKurmay Binbaşı rütbesine terfi etti. Askerlik kariyerine Çanakkale ve Mardin'de devam etti ve bu şehirlerde Kurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Harekât Şube Müdürlüğü görevlerini üstlendi. Şırnak'taki 119. Jandarma Sınır Alay Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı ve Jandarma Okullar Komutanlığı Öğrenci ve Kurslar Alay Komutanlığı'nda da görev yaptı. 30 Ağustos 1991 tarihinde tuğgeneralliğe terfi etti ve Jandarma Okullar Komutanlığına atandı.[1]
1993'te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı oldu. Bölgede, halka yakın ve yasadışı şiddet yöntemlerini tasvip etmeyen bir asker olarak tanınan Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü. Bahtiyar Aydın suikastının PKK tarafından gerçekleştirildiği duyuruldu.[2]
Yüksekova Çetesine yönelik soruşturma kapsamında sorgulanan bir çete üyesi verdiği ifadede Aydın'ın JİTEM adına çalışan itirafçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.[2][3] Genelkurmay ise JİTEM iddialarını reddetmekte Aydın'ın PKK tarafından öldürüldüğünü savunmaktadır.[4]
Ergenekon soruşturması için ifade veren ve bir dönem PKK içinde sözde üst düzey yönetici[5] olarak faaliyet gösteren "Deniz" kod adlı (Şemdin Sakık[6]) gizli tanık ise, Aydın'ın bir asker tarafından öldürüldüğünü, cinayeti işleyen askeri de başka bir askerin öldürdüğünü iddia etti.[2][5][7]
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Daha sonra Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden gibi Bitlis'in ekibi içinde yer alan bazı yüksek rütbeli askerler görevi başında yaşamını yitirmişti.[7]
Kemalizm/Atatürkizm,
işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.
Nitekim
Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve
namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya
mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun
için önce din ve namus
telakkisini kaldırmalıyız”
diyebilmişti.
Aslında “zenginlik” bahaneydi.
İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve
İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.
Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün
ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule
mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.
Selanikli, kendisine “başarı bahşeden”
İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.
Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı.
Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.
Bir ölçüde başarılı da oldu.
*
Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç
yıllar”, bu talimatın ürünü.
Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı
ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı,
havasını indirdi.
Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya
döndüler.
Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden
alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.
ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları
Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli
ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.
Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve
namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.
Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış
İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.
*
Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve
namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize
edilmesi durumu ortaya çıktı.
Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden
kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve
tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci
başlatıldı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri
açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil
tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.
İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı
görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı
üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi
tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt
başlıklarından birini oluşturuyor.
Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu
isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.
Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet
Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü
Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.
Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu
hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat
liderleri” vardı.
*
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla
birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.
Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni”
almıştı.
Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni
düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile
getirdiler.
Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş
hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.
Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset
arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin
demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar
olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları”
açısından kabul edilebilir birşey değildi.
28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki
İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.
Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem
kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün
partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların
zekâtı bile etmiyordu.
*
Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı
laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.
(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya
da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak
Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze
gelirsiniz.)
2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki
İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi
bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar.
Hizaya getirilemeyen üç beş
kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu
duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.
Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki
İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.
Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler,
İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini
taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket
bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında
astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam
etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların
28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.
Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış
güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı
ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski
takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden,
askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..
MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde
kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik”
istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini
hatırlatmaktaydılar.
Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri
tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.
Aslında anti-emperyalist falan değildiler..
Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.
Kendilerini kullanan dış güçler tarafından
satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.
*
Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz
etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.
Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin
yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.
Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor..
Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde
masaya oturmaya razı oluyor.
Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî
geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle
itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.
Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı
Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.
Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya
geldi.
Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla
ilişkili.
Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz
sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.
Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da
pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde
Atatürkçülük yapıyor.
Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin
karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.
Fakat bunu göremiyor.
Göremedi.
*
Ve göremeyecek.
"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.
Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori
içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.
Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof.
unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün)
televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye
hatırlıyorum.
Bakın ne diyor:
“Bu anayasada Türk
kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim
kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ
Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de,
MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu
burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den
aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri
varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”
Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..
Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..
*
Bu nedir?
Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin,
ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.
Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde
gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü..
Burada resmen, isim de vererek mevcut
cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.
Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.
Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.
Bunu da ben söylüyorum.
Bunu turfanda Kemalist
Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım”
diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.
Söyleyemez.
*
Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin
arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor..
Ölmüş koyunu sözde kurtla
korkutuyor..
Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa
Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.
İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu
kafa var.
Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i,
TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.
Bunun adına ajan-provokatörlük denir.
*
Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat
varmış.
Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın
talimatnamesi Kur’an var.
Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların
sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!
Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı
suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan
kaldırmaya.
*
Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.
Gördük, görüyoruz..
Söyledik, söylüyoruz..
Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay
paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle
birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.
Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.
O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler
de onları onaylıyor.
Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur,
eteğindeki taşları ortaya döktürür.
Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler,
Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve
bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.
Adam daha ne desin!
Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.
"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.
Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost
görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle
ilan etmesi iyi oldu.
Memleketim Gürün'de, doğudan gelip İstanbul'a giden bir yolcu otobüsüne binmiştim.
Otobüsün en arkasında, en büyükleri 12-13 yaşında gösteren çocuklar tıkış tıkış yerleşmişlerdi.
İstanbul'a yaklaştığımızda otobüs, yolda inenlerden dolayı biraz tenhalaştı.
Yanımdaki koltukta oturan yolcu, 40-45 yaşlarında sakallı, takkeli bir yolcuyu göstererek, "PKK'dan kaçıyor" dedi, "yanındaki de amcasının oğlu.. Arkadakiler de çocukları."
Bunun üzerine o sakallı yolcunun yanına gittim, boş koltukları göstererek "Şurada biraz konuşabilir miyiz?" dedim.
Oldukça edepli bir şekilde oturan bu mahzun yüzlü yolcu, evini, bağını bahçesini, tarlasını bırakmış kaçıyordu.
Bunu ve amcasının oğlunu PKK'lılar dağa kaçırmışlar, "Bize katılacaksınız" demişler, eziyet etmişlerdi.
Sakallı yolcu, "Ben onlara dedim ki" diye sözlerini sürdürdü, "Eğer Şeriat için savaşıyorsanız ben sizinle birlikteyim, yoksa ben bu işin içinde yer almam. Böyle dedim diye bizi ölümle tehdit ettiler, karar vermemiz için de süre verdiler. O yüzden herşeyi bıraktım, çoluk çocuğumla İstanbul'a gidiyorum."
Pendik'e geldiğimizde sakallı-takkeli yolcu ve ailesi otobüsü terk ettiler.
Bagajdan aldıkları eşyalarına pencereden baktım, bir yatak ve birkaç denk vardı.
Otobüs onları yol kenarında bırakıp hareket etti.
Yüreğimden kopan bir parça onlarla birlikte kaldı.
*
İki ay sonra..
Almanya'dayım..
Münster şehrinde üniversiteye kaydımı yaptırıyoruz.
Buraya önceki yıl gelmiş olan İstanbul Siyasal'dan sınıf arkadaşım Hacı Murat tercümanlığımı yapıyor.
Memure hanım, bir kâğıda birşeyler yazıp Hacı Murat'a veriyor.
Bu arada oradakilerden biriyle tanışıyorum. Cağaloğlu'ndaki seçkin okul İstanbul Erkek Lisesi'nde öğretmen.
"Kürtler Birinci Dünya Savaşı'nda fıkhen (İslam hukukuna göre) doğru,siyaseten yanlış hareket ettiler" diyor. "Her millet, hatta Araplar'da her aşiret kendi devletini kurarken Kürtler hâlâ eski kafada hareket ettiler, ulusalcılıktan, milliyetçilikten uzak durdular, böylece bugünkü perişan halleriyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Hakları çiğnendi, gaspedildi, üçüncü sınıf insan sayılmalarını geçtik, Kürt kimlikleriyle insandan bile sayılmadılar."
Siyasal İslamcı diye nitelendirilen taifeden olduğum, fıkıhsız siyaseti de (ithal adı laiklik olan siyasal dinsizliği de), siyasetsiz fıkhı da (siyasal'ı kesilip budanmış uydurma İslam'ı da) kabul etmediğim için ona itiraz ettim.
"O günün Kürtler'i siyaseten de doğru hareket ettiler" dedim. "Bak şimdi Avrupa'nın Hristiyanları Avrupa Birliği adı altında tek devlet olma yolundalar. Hedefleri ortak bayrak, tek para birimi, ortak parlamento, Avrupa Konseyi adlı ortak bakanlar kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diye ortak bir üst mahkeme, üst yargı.. Bizde ise milliyetçilik olmasını, hatta mikro milliyetçiliklerle daha fazla bölünüp parçalanmamızı istiyorlar."
Konuştuklarımız kelime kelimesine böyle değildiyse de ana fikir bunlardı.
Yol arkadaşım itiraz etmedi.
Fakat ikna olmamıştı.
*
İmdi, milliyetçilik Kürt'te kötü, Türk'te iyi olamaz.
Kürtler, Çaldıran'da 10 bin kişiyle Yavuz Sultan Selim'in yanında yer aldılar.
Yeniçeri Ocağı Bektaşî olduğu, Rumeli akıncıları da Alevîliğe temayül gösterdikleri için Yavuz en çok Kürtler'e güveniyordu.
Çaldıran'a geldiklerinde Şah (Şıh/Şeyh) İsmail'in ordusunun aksine çok yorgun oldukları halde, beklemeleri durumunda ordusundan karşı tarafa geçenler olabilir diye Yavuz savaşı hemen başlattı.
Kürtler, Osmanlı egemenliğini ulemadan İdris-i Bitlisî'nin tavassutuyla kendiliklerinden savaşsız kabul etmişlerdi.
O güne kadar Osmanlı'nın doğuda esamesi okunmuyordu. Elbistan ve civarı bile Dulkadiroğulları'nın elindeydi.
Osmanlı, Tanzimat'a kadar doğudaki sosyal yapıya dokunmadı. Mesela Evliya Çelebi, Van Valisi (bir dönem sadrazam olan) Melek Ahmet Paşa'nın Bitlis Hanı ile olan savaşını anlatır.
Evet, Bitlis'te bir "han", Osmanlı'ya bağlı olarak hüküm sürüyordu.
Çelebi'ye göre, teyzesinin oğlu olan Paşa, Bitlis Hanı'na zulmetmiş, haksızlık yapmıştı.
*
Devlet Bahçeli, MHP'nin bugünkü (26 Aralık 2023) TBMM grup toplantısında esip gürlemiş, mangalda kül bırakmamış.
Sözlerinde bazı önemli doğrular varsa da bazıları da resmen saçmalık.
Bahçeli kafası ile devlet yönetilemez. Batar.
İyimser bir yaklaşımla, devletin topluma karşı "iyi polis - kötü polis" oyununda kötü polis rolünü üstlenerek iyi polisin hedefine kolayca ulaşmasını sağlamak istediği düşünülebilir, fakat kullandığı dil tehlikeli.
Siz kurusıkı tabancayla karşınızdakini korkutmak isteyebilir, blöf yapabilirsiniz, fakat karşınızdaki bunu gerçek zannedip sizi kurşun yağmuruna tutabilir.
*
İmdi, Selanikli Mustafa Kemal'in İstiklal Harbi sırasında Erzurum ve Sivas Kongrelerinde millete verdiği bütün sözleri sonradan ayaklarının altına aldığı biliniyor.
Millet egemenliğinden bahsediyordu fakat yaptığı aslında milleti hiçe saymaktı.
Şeyh Said'in Selanikli'ye karşı ayaklandığı, isyan ettiği doğrudur. Millete verilen sözlerin tutulmasını istiyordu.
Kürtlük ya da Kürtçülük için hareket etmiyordu.
Arkasında İngilizler de yoktu.
İngilizler'le asıl anlaşan (bu blogdaki diğer yazılarda ortaya koyduğumuz gibi) Selanikli'nin ta kendisiydi.
Şeyh Said İngiltere Kralı'nı Diyarbakır'da ağırlayıp, o karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda otururken bir yanaşma edasıyla ona şirinlik yapmadı.
Bunu yapan Selanikli'ydi.
Belge mi istiyorsunuz?..
Fotoğraflar ortada..
Beden dili uzmanlarına o fotoğrafların analizini yaptırın bakalım ne diyorlar..
*
Sonra, sen İngiliz'le anlaşınca iyi, başkası anlaşınca kötü olamaz.
Sen milliyetçilik yapınca iyi, başkası yapınca kötü, bu da olamaz.
Kürtler'e milliyetçiliği bu devlet öğretti..
Atatürk ilkelerinden birisi ne?.. Milliyetçilik.. İşte adamlar Selanikli Mustafa'dan bunu öğrendiler, Kürt milliyetçiliği yapmaya başladılar.
Unutmayın, ısırgan otları da, güller lâleler de aynı topraktan bitiyor, aynı suyla sulanıyor.
Tarlaya ısırgan otu tohumu ekecek fakat buğday hasat etmeyi umacaksın, böyle bir dünya yok.
Bu "devlet idaresi" tarlasına milliyetçilik tohumu ekersen Türk milliyetçiliğinin yanı sıra Kürt milliyetçiliği de boy verir.
Tutup Şeyh Said'i aşağılamak, bütün Kürtler'i PKK saflarına itmek demektir.
Akıllı bir adam düşman saflarını kalabalıklaştıracak şekilde konuşmaz.
Kürtler'le Boşnakları, Arnavutları vs. de aynı kefeye koymamak gerekir.. Kürtler, bu coğrafyaya sonradan gelmediler.. Dedelerinin yurdu burası.
Bu insanların dilini ve kimliğini aşağılamaya kimsenin hakkı yok.
*
Şeyh Said ayrı bir devlet kurmak için isyan etmemişti, Hükümet'le "rejim" konusunda pazarlık yapmak istiyordu. Laikleşen Kürtler ve onların sözcüsü PKK ise ayrı devlet istiyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Şeyh Said'in istediği türden bazı adımları atmış, Tek Parti diktası yanlışlarının önemli bir bölümünden vazgeçmiş olduğunu söylemek varken onu aşağılamanın kime ne faydası olabilir diye sormak gerekir.
Faydası PKK'ya olur.
Varsa bir yiğitliğin, PKK'nın arkasındaki ABD'ye, Fransa'ya, Almanya'ya laf sokuştur.
Bahçeli gibi konuşmalarında "haddi aşan" kişiler, kırdıkları potlarla PKK'nın ekmeğine yağ sürdüklerini görmüyorlar mı?
Tamam sen böylesi tehditlerle içerideki "silahsız"ları korkutabilirsin, fakat, dışarıdaki silahlıların, içerideki silahsızlara, "İşte görüyorsunuz, biz olmasak size daha neler neler söylerler" demelerini de sağlıyorsun.
Nitekim, "Bizim silahlı mücadelemiz olmasaydı bugün Türkiye'de hâlâ Kürt yoktu, dağ Türkleri vardı. Biz olmasaydık bugün de kazara Kürtçe bir şarkı söyleyen, Türkiye'yi bölmek isteyen bir hain kabul ediliyor olacaktı" diyorlar.
Demiyorlar mı?!
*
Bahçeli'yi konuşturan "derin"ler yanlış yapıyorlar.
Bu derinlerde bir numara olsaydı zamanında elemanları Apo'ya PKK'yı kurdurup da milletin başına bela etmezlerdi.
Yine, bunlarda bir numara olsaydı, Fethullah'ın önünü açıp Fethullahçı Takiyye Örgütü'nü kurdurarak yüz binlerce Anadolu gencinin dolaylı yoldan yabancı istihbarat servislerinin hammadde kaynağı haline gelmesine yol açmazlardı.
PKK ve FETÖ gibi "yerli, yerel" örgütlenmeleri yabancı istihbarat servisleri sıfırdan oluşturamazlar.
Onlar ancak, yerli-milli akılsızların kurdukları taşeron örgütlerden gelişip palazlananları yarı yolda satın alır, "liderlik" düzeyinde devreye girip dümene geçerler.
*
Son olarak..
Bahçeli büyük konuşmak yerine büyük lokma yemeyi tercih etmeli..
Sen ki daha dokuz sene önce CHP ile birlikte cumhurbaşkanı adayı (Ekmeleddin İhsanoğlu) çıkarmışsın.
17-25'e ayarlanmış duran saat odandaki baş köşeyi süslemiş.
Benim gibi Fethullahçılar'a 28 Şubat'tan beri tepki gösterenlerin aksine Fethullah hakkında olumlu laflar etmişsin.
28 Şubat'ta da (Muhsin Yazıcıoğlu'nun aksine) sende bir dürüstlük ve kahramanlık görülmemiş.
Arkasında ABD'nin ve İsrail'in yer aldığı bu projeye duruşunla destek vermişsin.
"Ürkeklere değil erkeklere oy verin" demişsin, fakat yaptığın ilk erkeklik, partindeki Antalya milletvekili başörtülünün başını açtırmak olmuş.
Sabıkan sayılıp dökülse bir ansiklopedi hacmini bulur.
Herkese parmak sallayıp had bildirmek sana kalmadı.
Tamam, sözlerin tümden boş ve yersiz değil, laflarını fazlasıyla hak edenler de var.
Fakat, vatanını milletini gerçekten seviyorsan, bu "millet"in Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i vs. ile kardeş olarak yaşaması gerektiğine inanıyorsan Şeyh Said gibi zatları rahat bırak.
Ayrıca, devlet kurumunu bir eşkıya çetesinden ayıran temel özelliğin "hukuk" olduğunu öğren.
Mafyayla objektiflere poz vermekten hukuku da, kanunu da unutmuşsunuz.