derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“TEŞKİLATLAR YIPRANMASIN MANTIĞI DEVLETİ YIPRATTI”

 






Baziları, “Katil devlet!” diye slogan atıyorlar.

Yanlıştır..

Devlet, katil olmaz..

Olamaz.

Çünkü devlet, üç ayrı öğeden oluşur. “Toprak (vatan), halk (millet) ve siyasî teşkilatın (rejim demeyelim)” toplamıdır.

Devletin toprak unsuru kalkıp cinayet işlemeye azmedemeyeceğine, ve bir cinayete halkın/toplumun tamamı (ve bu arada, öldürülenlerin akrabaları, çocuklar, yaşlılar, farklı dünya görüşünü savunanlar vs.) katılamayacağına göre, devlet cinayet işleyemez.

Ama, devlet kurumlarında çalışan bazı kişiler, yetkilerini ve devletin (yani bir toprak parçası üzerinde bağımsız siyasî teşkilat kurmuş milletin) kendilerine sunduğu imkânları sûistimal edebilir, kötüye kullanabilir, cinayet de dahil her “haltı yiyebilir”ler (hırsızlık, yolsuzluk, yetki gasbı, kayırmacılık/torpil, nepotizm, yasaları ihlal vs.).

Mesela Türkiye’de böyle “her haltı yiyebilen” sürü sepet cani, devlet kurumlarında sözde hizmet edip çalışabilmiştir.

*

Eski Emniyetçi Hanefi Avcı şunları yazmıştı:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman “JİTEM diye bir teşkilat yok” denilmiş, sadece “var” dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen “JİTEM var” dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama “sen olmayan JİTEM’e var dedin” diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

MİT ve askerlerin Susurluk kazası yüzünden (ki bu kazada, “resmen aranan suçlu” Abdullah Çatlı, milletvekili Sedat Bucak ve İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ aynı otomobilde yolculuk yaparken vefat etmişlerdi) Hanefi Avcı ile uğraşmış olmaları, ister istemez, MİT ve TSK içindeki bazı “yerli milli, vatansever” tiplerin, söz konusu kaza ile gündeme gelen “hukuksuz” (yani suç olan) işlerin bir parçası olma durumuna düşmüş bulundukları şüphesine yol açmaktadır.

Hanefi Avcı gibi il emniyet müdürlüğü de dahil olmak üzere her düzeyde hizmet vermiş, emniyet istihbaratının teknik altyapısının ve donanımının geliştirilmesine önemli katkılar sağlamış tecrübeli bir emniyetçiyle bile uğraşan MİT‘in (daha doğrusu MİT’teki “suç işlemeye yatkın” tiplerin), sıradan vatandaşlara neler yapabilecekleri tahmin edilebilir.

Tabiî ki Susurluk kazası, bir tetikçi olduğu bilinen Abdullah Çatlı gibi sözde aranan, fakat bürokratlarla ve siyasetçilerle “Al takke ver külah!” gününü gün eden, edebilen “suçlular”ın işleyebileceği türden silahlı eylemleri akla getirmektedir.

Aynı şekilde, Hanefi Avcı’nın kitaplarında sözünü ettiği “JİTEM hukuksuzlukları” da fırından ekmek, manavdan elma çalma türünden suçlar değildir.

“Hayır, hukuksuzluk yoktur” denilemediği, JİTEM’den bir defa bahsedildiğinde çorap söküğü gibi herşey açığa çıkacağı için, birileri “JİTEM yoktur, sizi gidi paranoyaklar!” demekten başka çare bulamamışlardır.

*

JİTEM denilince akla ilk gelen isimlerden biri, Yeşil Mahmut Yıldırım..

MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, söz konusu hukuksuzluklar hakkında şunları söylemişti:

“Teşkilatlar yıpranmasın” mantığının “devleti yıprattığı” kanaatini taşıyorum. Ancak halen benim gibi düşünmeyenler devlete hakimYılların biriken kirliliğinin arkasındaki mantık bu. Birisi her türlü suçu işleyip, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyor. Öteki de, “gizlilik” “sır” kavramlarını işaret ederek suçu örtüyor….

“… Teşkilatın [MİT’in] elemanları arasında yüzlerce “Yeşil” var. Önce de vardı, yetkililer ne derse desinler, bundan sonra da olacaktır. “Yeşil”, konumu ve üstlendiği görevler itibariyle “Susurluk”un küçük bir parçası olabilirdi. Ancak onun adı çok abartılarak “Susurluk” olayı saptırıldı, örtüldü.”

(https://www.milliyet.com.tr/the-others/devlet-susurluk-la-yuzgoz-oldu-5303764)

*

Evet, devlet cinayet işlemez.. Katil olmaz.

Fakat, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyebilme imtiyazına sahip “resmî görev sahibi” caniler, milletin kendilerine sunduğu imkânları kullanarak cinayet işlemiştir, işleyebilmektedir.

Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden “JİTEM yoktur, var diyen suçludur” mantığıyla hareket eden, “üç maymun”u oynayan insanlıktan nasipsiz siyasetçi ve bürokratlar ise, fiilen bu cinayetlere katılmasalar bile, zımnen onayladıkları ve destek oldukları için suçludurlar.

Bu dünyada hesap vermeyebilirler, fakat ahirette karşılığını alacakları kesindir.

*

Evet, devlet cani değildir..

Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, caniler için dikensiz gül bahçesi olabilmiştir.

Ve bu “hukuksuzluk”ları onaylamayanlarla, bazı cani ruhlu MİT’çiler ve askerler, Hanefi Avcı ile nasıl uğraşmışlarsa, aynı şekilde uğraşmışlardır.

Yine de Hanefi Avcı, Emniyet ve yargıda geniş bir arkadaş ve dost çevresine sahip olduğu ve “hukuksuzluk yöntemleri”ne vakıf bulunduğu için şanslıydı.

Ya şanslı olmayanlar?..


ŞEHİT TUĞGENERAL BAHTİYAR AYDIN, DERİN (ÇUKUR) DEVLET, VE MUHBİR-İSPİYONCU "DİYANET"

 




Bahtiyar Aydın
J.1965-20
Doğum1946
Nefsi PirazizPirazizGiresunTürkiye
Ölüm22 Ekim 1993
LiceDiyarbakırTürkiye
Bağlılığı Türkiye
Branşı Jandarma
Hizmet yılları1965-1993
Rütbesi Tuğgeneral
Komutası
Ailesi
Çocukları2

Bahtiyar Aydın (1946 – 22 Ekim 1993) Türk asker. Eski Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı.[1]

Eğitim ve askerlik kariyeri

[değiştir | kaynağı değiştir]

İlköğrenimini doğduğu Nefs-i Piraziz köyünde okuyan Aydın, ortaokul ve liseyi Bulancak'ta tamamladı. 1963'te Kara Harp Okulu'nu kazandı ve 30 Ağustos 1965'te buradan mezun olarak Jandarma Asteğmen rütbesi ile meslek hayatına başladı. 1966-1967 yıllarında Piyade Subay Temel Kursu ve Jandarma Subay Temel Kursu`nu bitirdi. 1967'den itibaren 9 yıl boyunca sırasıyla VanBitlisYalovaİstanbul ve Samandağ'daki birliklerde bölük komutanı olarak çalıştı. Kara Harp Akademisi'nde öğrenimini tamamlayan Aydın, 1978 yılında Jandarma Kurmay Binbaşı rütbesine terfi etti. Askerlik kariyerine Çanakkale ve Mardin'de devam etti ve bu şehirlerde Kurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Harekât Şube Müdürlüğü görevlerini üstlendi. Şırnak'taki 119. Jandarma Sınır Alay Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı ve Jandarma Okullar Komutanlığı Öğrenci ve Kurslar Alay Komutanlığı'nda da görev yaptı. 30 Ağustos 1991 tarihinde tuğgeneralliğe terfi etti ve Jandarma Okullar Komutanlığına atandı.[1]

1993'te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı oldu. Bölgede, halka yakın ve yasadışı şiddet yöntemlerini tasvip etmeyen bir asker olarak tanınan Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü. Bahtiyar Aydın suikastının PKK tarafından gerçekleştirildiği duyuruldu.[2]

Yüksekova Çetesine yönelik soruşturma kapsamında sorgulanan bir çete üyesi verdiği ifadede Aydın'ın JİTEM adına çalışan itirafçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.[2][3] Genelkurmay ise JİTEM iddialarını reddetmekte Aydın'ın PKK tarafından öldürüldüğünü savunmaktadır.[4]

Ergenekon soruşturması için ifade veren ve bir dönem PKK içinde sözde üst düzey yönetici[5] olarak faaliyet gösteren "Deniz" kod adlı (Şemdin Sakık[6]) gizli tanık ise, Aydın'ın bir asker tarafından öldürüldüğünü, cinayeti işleyen askeri de başka bir askerin öldürdüğünü iddia etti.[2][5][7]

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Daha sonra Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden gibi Bitlis'in ekibi içinde yer alan bazı yüksek rütbeli askerler görevi başında yaşamını yitirmişti.[7]


(https://tr.wikipedia.org/wiki/Bahtiyar_Ayd%C4%B1n)


SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyızdiyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


CÜBBELİ MARKA “HİKMET PAZARLAMA”

  Cübbeli Ahmet, pazarlamacılıkta  Fadıl Akgündüz ‘e nal toplatır. Görünüşe göre o, insanları  Fadıl  ile birlikte dolandırmamış, sadece...