SİYASAL İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİYASAL İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 

https://www.academia.edu/91453818/Siyasal_%C4%B0slam_ve_Siyasal_Dinsizlik_Laiklik_


SİYASAL İSLAM VE

SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 

Dr. Seyfi SAY 


İÇİNDEKİLER

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR 5

SİYASAL İSLAM KARŞITLARI AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 10

“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK 16

“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, ROSENTHAL. LEWIS 20

SİYASAL İSLAM VE İRTİCA 27

ASIL SİYASAL İSLAM, BATILILAR TARAFINDAN “DİN” KABUL EDİLEN İSLAM’DIR, AMERİKAN İSLAMI’DIR 31

HRİSTİYAN BATI’NIN SİYASAL İSLAM PROJESİ 33

BATILILARIN İCAT ETTİĞİ SİYASAL’SIZ “GERÇEK İSLAM” 37

CİHADİZM, İSLAMCILIK VE LAİK ŞEHADETİZM 46

İSLAMCILIĞI REDDETTİKLERİNİ SÖYLEYENLER, AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 54

SİYASAL İSLAM’IN SERENCAMI 67

SİYASAL İSLAM’IN ÇOKÇULUĞU YA DA ÇOĞULCULUĞU 72

SİYASAL İSLAM’I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER 75

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK: HALK İSLAMCILIĞI 90

SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 97

İSLAMCILIK VE VATANPERESTLİK 102

SAADET PARTİSİ ‘TUTARLILIĞI’: MİLLÎ GÖRÜŞ-ÇÜ OLALIM, İSLAM-CI OLMAYALIM 111

ERDOĞAN’IN MİSYONU VE İSLAMCILIK 118

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ-MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI) 131

BATILILAR’A GÖRE MUHARREF (BOZULUP TAHRİF OLUNMUŞ) HRİSTİYANLIK DİN, TAHRİF EDİLEMEYEN İSLAM İSE İDEOLOJİDİR 158

İSLAMCILIK HAKKINDA SÖYLENENLERE DAİR BİRKAÇ NOT 166

MÜSLÜMAN-İSLAMCI AYRIMININ KÖKENİ 186

TÜRK USULÜ YENİ “DİNDAR”LIĞIN DAYANILMAZ HAFİFMEŞREPLİĞİ 191

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 195

ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 198

ÇARPITMA, MUGALATA VE DEMAGOJİ’NİN ÖZDENÖREN’İ 201

MÜNAFIK AMENTÜSÜ: “ŞERİAT’E KARŞIYIM, AMA MÜSLÜMANIM” 208

YUSUF KAPLAN’IN “(LAİKLİĞİNE RAĞMEN) TÜRKİYECİ” SİYASAL İSLAM’I 215

DEVLETİN DİNSİZLİĞİ VE İMANSIZLIĞINA ADALET KILIFI 224

ŞERİAT’İN UYGULANMASINI İNGİLİZÎLER İSTEMEZ 232

ŞERİATÇI OLUNMADAN MÜSLÜMAN OLUNAMAZ 234

İSLAM’IN SİYASETİNE KARŞI AHLÂK İSTİSMARI 237

İSLAMCI OLMAYAN DİNDARLIK DİN İSTİSMARIDIR 241

“İSLAM BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR” DİYENLERİN GERÇEK DERDİ 247

İSLAM ELBETTE BEŞERÎ BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR, FAKAT HRİSTİYANLIĞIN YERLİ-MİLLİ VERSİYONU DA DEĞİLDİR 252

İSLAMCILIK YA DA SİYASAL İSLAM, İSLAM’IN KENDİSİDİR 264

 *

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR

Yiyip bitirdikleri için Siyasal İslam’a ve İslamcılığa “laf sokuşturmak”tan kendilerini alamıyorlar.

Türkiye’de 28 Şubat sonrası dönemi en iyi açıklayan kelimeler nelerdir diye sorulsa, cevabım “kriz” ve “deprem” olur. Siyasette, ekonomide, iç ve dış politikada, hemen her alanda deprem yaşandı, kurulu bütün sosyal ve siyasal yapılar alt üst oldu.

Şu anda da kriz içindeyiz ve bu sadece ekonomik alanda yaşanıyor değil; toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarda da ağır bir bunalımla karşı karşıyayız.

Bununla birlikte en büyük krizi “İslamî kesim”in yaşadığını söylemek mübalağa olmaz.

En başta, “düşünce” alanında bir kriz yaşıyor İslamî kesim. Eski “söylem”lerini terk etmiş durumda, yeni bir söylem ise geliştiremiyor.

Yaşanan şey, savrulmuşluk.

*

Dışımızdaki kesimin “Siyasal İslam” diye adlandırdığı siyasî harekete bakıldığında, büyük ölçüde (Batılı anlamda) laik ve demokrat bir hareket halini aldığı görülüyor.

Sözkonusu hareket, “ekonomik topluluk” niteliğindeki Avrupa Birliği’ne yıllarca karşı çıkmışken, 28 Şubat’ın etkisiyle, (Eski Yunan, Roma ve Hristiyanlık sacayakları üzerinde yükselen) bir “siyasal birlik” haline gelmiş olan AB’den yana olabildi.

Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası adıyla dilimize çevrilen kitabında İslam dünyasının geneli için yaptığı tespit, Türkiye’de yaşananlara da bir ölçüde uyuyor:

İslamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın. Tersine, Pakistan’dan Cezayir’e kadar yaygınlaşıyor, sıradanlaşıyor, genel siyasal manzarayla bütünleşiyor, âdetleri ve çatışmaları belirliyor. …. Fakat başlangıçtaki hızını yitirdi. ‘Sosyal-demokratlaştı’.”

(Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, çev. C. Akalın, İstanbul 1994, s. 11.)

İslamcılık birçok yerde sadece sıradanlaşmadı, İslamcılık olmaktan da çıktı.

Türkiye’de olduğu gibi..

Kuşkusuz Türkiye’deki “eski İslamcılar” kendilerini sosyal-demokrat olarak adlandırmak istemeyeceklerdir. Ama (Akparti örneğinde olduğu üzere) “muhafazakâr demokratlık”ları ile “toplum”a olan bağlılıklarının toplamı “sosyal demokratlık” anlamına gelir.

İşin aslı şu ki, benimsedikleri muhafazakâr demokratlıkları, sosyal demokratlıktan daha matah birşey değildir.

Bu noktada, pusulasız bir gemi haline gelmiş olan Saadet Partisi’nin miçoluk alanındaki liyakati tartışmasız olan kaptanı Temel Karamollaoğlu’nun, “İslamcı değilim, müslümanım” şeklindeki “derin devlet” mamulü mottonun müşterisi haline gelmiş olduğunu hatırlamak, Türkiye’deki İslamcılığın hal-i pür melalini anlamak için yeterli olabilir.

*

Yaşanan şey laikleşme..

Dünyevî kazanımlar için laik zihniyeti benimsemeye başlayanlar, kendileriyle birlikte İslam’ı da laikleştirmeye, İslam’a laik bir gömlek giydirmeye çalışıyorlar.

Böylece akıllarınca müslümanlığı da elden çıkarmamış oluyorlar.

Roy, haklı olarak, ödünç bir söylemle, İslam dışı bir kavramsal çerçeve ile İslam’ı savunmanın gerçekte “İslam’ı laikleştirme” anlamına geldiğini ifade eder:

“Modernlik, müslüman ülkelerde İslam’ın dışında yerleşmektedir ve İslamcılar da dinin laikleşmesi sürecinin ilgili taraflarından biridirler.... Edinilmiş olan bir Batılılaşmayı reddederken, otantiklik mitosunu, ödünç aldıkları bir dilde, otantik olmayan içinde dile getirmektedirler. Çünkü bu [söylemdeki] modernlikten, hayal edilen bir gelenek adına, gerçek geleneğe dönüşün reddini ödünç almaktadırlar.” (s. 41)

Evet, bazıları otantiklik mitosunu otantik olmayan içinde dile getirmekte ve hayalî bir gelenek adına gerçek geleneği reddetmektedirler. Bunlar, modernlik karşıtı olduğunu zanneden modern(leştirilmiş)lerdir.

O yüzden “İslamcılık modern bir olgudur” diyerek İslamcılık karşıtlıklarına sözde makul bir gerekçe üretiyor, “modern” İslamcılığa karşı “otantık” İslam’ı savunuyor gibi görünmek istiyorlar.

Halbuki savundukları İslam “laikleştirilmiş İslam”..

Gerçekten samimi biçimde (veya bilinçli olarak) “otantik” İslam’ı savunuyor olsalar, bugün İslamcılığa yüklenen anlam çerçevesinde “İslamcı” olmaktan başka seçeneklerinin bulunmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar.

*

İslamî hareketi salt bir (yerli-milli) parti hareketi gibi algılayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Siyasal Partiler Yasası’na uymak zorunda olan partilerinin yanı sıra İslam’ı da kısmen Anayasa’ya ve sözkonusu yasaya uygun biçimde anlamaya başladılar.

Refah Partili yıllarda durum buydu.

Bugünse Saadet Partisi ile Akparti, kendi ifadelerine bakılırsa, “Batılı anlamda” laik ve demokrattır. Bunu açıkça, göğüslerini gere gere söylüyorlar.

Laik (dinsiz yönetim yanlısı) ve demokrat (edille-i şeriyye yerine halkın heva ve hevesinin tabisi) olduğunda İslam’dan geriye ne kalır?!.. Umurlarında değil.

Bu partilerin tabanları da, ne yazık ki, laik ve demokratik (İslamî/İslamcı olmayan) bir İslam yorumuna doğru sürüklenip gittiler.

Söz konusu partilerin lider kadroları, kendi veballeriyle birlikte, tabanlarının vebalini de yüklenmiş durumdalar.

Dünyevî kazanımlarının, ikbal sarhoşluğunun uyuşturucu etkisi yüzünden, veballerinin ne kadar acı verici sonuçları olacağını anlayamıyorlar.

*

“İslamî kesim”in, geçmişte “Siyasal İslam” ile aralarına mesafe koyarak kendilerini (zımnî biçimde) “Kültürel İslam” taraftarı şeklinde takdim edenlerine gelince, onların durumlarının daha iyi olmadığı kesin.

İslamî tebliğ kavramının yerini dinler arası diyalog, emr-i bi’l-maruf ve (özellikle de) nehy-i ani’l-münkerin yerini de hoşgörü almıştı.

Cihad ise hiç hatırlamadıkları bir kavramdı.

“Siyasal”a olan alerjileri “tenafür” boyutunda olan bu çıtkırıldımlar, FETÖ olarak damgalanmalarının ardından açıkça “Siyasal Batıcı” haline geldiler.

“Siyasal”ın onlardan aldığı intikam acı oldu.

*

FETÖ’nün TSE tarafından “yerli-milli” damgasına layık görüldükleri için KETÖ METÖ gibi isimlerle anılmaktan kurtulan benzerleri ise, hoşgörü yerine “İslam ahlâkı, Anadolu irfanı” vs. gibi ikâme kavramlara sarılmış durumdalar.

“Yok abi, bizim Şeriat’le, İslamcılıkla, Siyasal İslam’la ne işimiz olur, biz ahlâk fedaileriyiz, irfan bekçileriyiz, yerliyiz, milliyiz” diye yaltaklanma modundalar.

FETÖ’nün yaşadıklarını yaşamıyor olmaları dünyevî açıdan bir kazanım olsa da, onunla “ahiret kardeşi” durumunda olup olmadıklarını kendilerine sormalarında fayda var.

Bu “ahiret kardeşliği” sorusu, dünün İslamcı, bugünün yerli-milli muhafazakâr demokrat partileri için de geçerli.

Kendilerine şunu sormalılar: Zihniyet düzeyinde bizim FETÖ’den farkımız var mı? Varsa ne?

*

Yerlilik ve millilik, bu sorunun cevabında İslam açısından bir önem taşımıyor.

Hiç kuşkusuz Kureyş kabilesinin müşrikleri de, ulu önderleri Ebu Cehil’i tanımayan, vatanlarını terk edip Hristiyan Habeşistan’a ve Yahudilerle meskun Medine’ye hicret eden Müslümanları yerlilik ve millilik bakımından sorunlu görüyorlardı.


İSLAMCI CİHADİZM İLE LAİK ŞEHADETİZMİN SAVAŞI

 



Batılı sosyal bilimcilerin bazıları İslam’ı bilimsel bir çalışmanın nesnesi olarak görüyor ve anladıklarını aktarmaya çalışıyorlar.

Bunların yazdıkları da her ne kadar kendi kültürel kodlarının süzgecinden geçerek oluşuyorsa da, özel bir çarpıtma gayreti taşımıyor.

Buna karşılık, Batılı istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) hizmetine girmiş birçok akademisyenin özel olarak çarpıtma gayreti içinde kalem oynattıkları görülüyor.

Özellikle de son dönemde..

Soğuk Savaş’ın bitmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte bu süreç başlamış durumda.

Dönüm noktası, 1990 yılı..

Batı, yeni tehlike olarak İslam’ı hedefe koymuş bulunuyordu. (Putin sayesinde eski tehlikeyi yeniden hatırladılar, fakat biraz geç kaldılar.)

Böylece Batı’da “kendini doğrulayan kehanet” (self fulfilling prophecy) babından “Siyasal İslam’ın iflasını” müjdeleyen kitaplar kaleme alınmaya başladı.

NATO’nun yeni düşman konsepti Türkiye’de de etkisini göstermekte gecikmedi. “İslam birliği” idealini dilinden düşürmeyen Erbakan’ın liderliğindeki hareket İslamcı biliniyordu ve Siyasal İslam’ın Türkiye versiyonu olarak görülüyordu. Bu yüzden 28 Şubat postmodern darbesiyle bu hareketin defteri dürüldü.

*

Türkiye’deki rejim (derin devlet), Batı’nın verdiği ev ödevlerini yerine getirmekte ihmalkârlık ve tembellik göstermiyor, fakat karşılığında birşey alamıyor.

Daha doğrusu karşılığında kazık üstüne kazık yiyor.

Kemalistler/Atatürkçüler Yahudi-Hristiyan konsorsiyumuna sadakatle hizmet edip Erbakan’ı ekarte ettiler, fakat karşılığında onun “Batı’dan icazet almış talebesi Erdoğan” ile FETÖ’nün önünün açıldığını gördüler.

Yedikleri en taze kazıklardan biri bu.

Kendilerinin de, Kemal’lerinin de, Kemalist Türkiye’nin de Batı’nın umurunda olmadığını anlamak istemediler.

Batı bir taraftan bu Kemalist/Atatürkçü budalaları içeride “İslamcı”lara karşı kullanırken, öte taraftan da Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını sağlamıştı.

Türkiye’nin derin akılsızları dönen dolabın ne olduğunu bile anlayamadılar.

Anlasaydılar aynı kazığın bir benzerini Suriye’de yemezlerdi. Yediler.

Sıra Suriye’ye gelmişti. Bir Kürt devleti de orada kurulmalıydı.

Suriye yönetimine karşı neredeyse “İslamcıların hamisi” kesildiler, rejimi değiştirmek için kolları sıvadılar, gizli gündemlerinde ise yeni bir Kürt devletinin kurulması vardı.

Türkiye’nin “analiz” harikası vizyoner “derin devleti”nin aklı başına geldiğinde atı alan Üsküdar’ı da, Üsküb’ü de geçmişti.

*

Türkiye’nin Batı’ya bağımlılığı öncelikle zihinsel.. Zihniyet düzeyinde..

Bağımsızlık önce düşüncede başlar.. Bu da, kavramlarınızın kendinize ait olması anlamına gelir.

Türkiye’nin “düzen” başlarının İslam dünyasını ve İslamî hareketleri analiz ederken kendilerine ait bir kavramsal çerçeveleri, bir paradigmaları, bağımsız bir yaklaşımları var mı?

Yok!

Batılılar neyi ortaya atıyorlarsa aynısını tekrarlamakla meşguller..

Batılıların laflarını tercüme ediyorlar, entel görünmek için arada birkaç kelimeyi de tercüme etmeden orijinal haliyle bırakıyorlar, böylece güya çağı yakalamış, gündemi yakından takip etmiş, gelişmelerin gerisinde kalmamış oluyorlar.

Türkiye’nin derinlerinin de, istihbaratçılarının da, medyasının da, akademyasının da durumu bu.

*

Evet, ülkemizde sırf entel/aydın bilim adamı, sosyolog, siyaset bilimci vs. görünebilmek için Batı'nın psikolojik savaş uzmanlarının hurafelerini ezberleyip papağan gibi tekrarlayan yazar çizerlerden, akademisyenlerden geçilmiyor.

Bir örnekle duruma açıklık getirmek yararlı olur.

Mesela “Quo Vadis Jihadism? Reconstruction of the Jihadist Discourse in the Middle East” (Cihatçılık Nereye? Ortadoğu’da Cihatçı Söylemin Yeniden İnşası) başlıklı makale örnek gösterilebilir (Ortadoğu Etütleri, vol. 7, no. 1, July 2015).

Yazarları Hacer Coşkun ile Ayşe Ömür Atmaca..

Yazdıklarına bakınca, “Quo vadis Hacer, quo vadis Ayşe?” demek gerekiyor.

Çünkü ne yazdıklarından ve nereye gittiklerinden haberleri yok.

*

İngilizce makalenin Türkçe özeti şöyle:

Ortadoğu siyaseti, askeri faaliyetlerdeki motive edici rolünden dolayı, cihat söylemi ile iştigal edilmiştir. Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’daki açık anlamına rağmen siyasi aktörler terimi farklı politik koşullara göre uyarlamaktadırlar. Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar. Cihat’tan cihatçılığa doğru gelişen söylemsel dönüşüm ise Ortadoğu’da İslam’ın siyasi bir araç olarak nasıl manipüle edildiğini göstermektedir. Çalışma, zaman ve mekanın tarihsel bağlamları içerisinde cihadın farklı anlamlarını incelemektedir. Çalışmada cihat kavramının tarih boyunca bir devlet politikası, bir doktrin aracı ve onlarca savaş, işgal, fetih ve direnişe sebep olan bir enstrüman olmak üzere çok çeşitli biçimlerde kullanıldığını ileri sürülmektedir.

Makalenin İngilizce yazılması, Türkçe’nin daha fazla katliama uğramaması bakımından yararlı olmuş..

Özetin ikinci cümlesinde önce “usul” dersi veriliyor:

Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir.”

Madem böyle, bu yazarların da tutarlılık adına cihat hakkında gevezelik yapmamaları, doğrudan Kur’an ayetlerini aktarmaları gerekirdi. Fakat, yazılarında bir tane bile ayet meali yok.

Ya ne var?

Batılıların Kur’an’daki cihata dair yorumları var.

Hani yorum yapılamıyordu?.. Niye ayeti değil de, gâvurun yorumunu aktarıyorsun?

Aktardıkları (İslam âlimlerini geçtik) sıradan bir müslümanın bile değil, gâvurun yorumu.. Önce müslümanların yorumunu aktarsalar da “Batılılar da aynı gerçeğe işaret ediyorlar” deseler anlayacağız.. Yok!

Üçüncü cümle ya da zırva şöyle:

Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar.

Bundan anlaşıldığına göre, “klasik cihat anlayışı” (Ki, önceki cümleye yani zırvaya göre burada “klasik anlayış” Kur’an’ın yorumlanmayıp aynen alınması gereken ayetleri demek oluyor) statükonun bekçisiymiş, “var olan uluslararası sistem”in bekasını hedefliyormuş.

Ayrıca, “müslüman toplumlar arasındaki sınırlar”ı dokunulmaz kabul ediyormuş. Müslümanların birlik ve beraberliği gereksizmiş. Esas olan bölünme ve bölücülükmüş.

Şeriat kurallarını “yeniden kurmak” için de cihat yapılamazmış.

Yazarlar cihat kavramının tarih boyunca fetihler için “kullanılması”ndan da söz ediyorlar ki, bu anlayışa göre şimdi Türk milletinin Ötüken’de yaşıyor olması gerekirdi.

Bu tür “entel”liklerin bir adım sonrasını, cihatçı ataların torunu Türkler’in İstanbul’da, Anadolu’da, Balkanlar’da, Kıbrıs’ta, Trakya’da ne aradıkları sorusunun oluşturacağını anlamak için ya İslamcı olmak zorundasınız ya da bu lafları yerli-milli geri zekâlıların boş kaflarına yerleştiren derin Batılı..

*

Şeriat kurallarını yeniden kurmak tabirini şayet o kuralların yeniden yorumlanması olarak alırsak, bunun için cihada gerek yoktur. Bu, söylem düzeyinde (kitap vs. yazmak suretiyle) gerçekleşecek birşeydir.

Yok eğer yeniden hayata geçirmeyi kast edersek, işte Hz. Ebubekir’in Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra yaptığı tam da buydu. Bedevîler “Şeriat’in zekât emrine uymayacağız” dedikleri için onlarla savaşıldı.

Tahmin edilebileceği gibi söz konusu makalenin yazarları Bassam Tibi’nin bir kitabına da atıfta bulunuyorlar. Batılılar konu hakkında ne demişlerse kafalarını (varsa eğer) kullanmadan almışlar.

Bunların bu zırvaları da Türkiye’de makale diye yayınlanıyor. İngilizce olunca hele havasından hiç geçilmiyor.

*

Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda cihat kavramının değil fakat şehadet kavramının istismar edildiğini görüyoruz.

Bir asker ya da polis, yaşarken Allah yolunda cihat edemiyor (Ki cihad, tanım gereği Allah yolunda yapılır), fakat ölünce şehit oluyor. En yüce mertebe..

Halbuki, İslam’a göre ancak “Allah yolunda” cihat eden, Allah’ın sözü/vahyi/şeriati yüce olsun diye çarpışan kişi şehit olabilir.

Ve, bu topraklarda Allah’ın sözünün yüce olması için (savaş anlamında) cihattan önce yapılacak daha kolay şeyler var.

Anayasa’ya “Devletin dini İslam’dır” diye yazar, yasaların Allah’ın sözüne/vahyine aykırı olamayacağı hükmünü koyarsınız.

Ayrıca, bu hükmün değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtirsiniz.

Bunun yanı sıra, “Allah’ın Elçisi’nin ilke ve inkılaplarına bağlılık” yemini etmeyen kişilerin bu ülkede milletvekili olamayacağını (millete vekâlet edemeyeceğini), cumhurun başkanı olamayacağını ilan edersiniz.

İşte Allah’ın sözünü yüceltme böyle olur.  

*

Türkiye’ye gelelim.. Türkiye’de Allah’ın sözünü yüceltme diye birşey var mı?

Neresinde, ne kadar var?

Devlet laik (dinsiz, dinler arasında tarafsız)..

Dahası, Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’nın ilke ve inkılapları adı verilen bir dogmalar yığınını Allahu Teala’nın vahyine tercih ediyor.

Ve, bu devletin askeri ve polisi (din ile devlet işleri birbirine karıştırılamayacağından) yaşarken devlet işlerini Allah’ın emri doğrultusunda tedvir edemezken, ölünce nasıl oluyorsa Allahu Teala’nın en şerefli kulları haline geliyorlar. Şehit oluyorlar.

Dirileri Mustafa’nın hizmetinde, ölüleri ise Allahu Teala’ya bırakılıyor.

Hacerler, Ayşeler, “cihadist” adını verdikleri kim ya da ne oldukları belirsiz yeldeğirmenlerine Batı’nın zırvaları eşliğinde saldırmak yerine “modern-laik şehadetist devletin şehadetizm”i üzerinde dururlarsa hayalî konularla vakit öldürmek yerine “gerçek” sorunlara eğilmiş olurlar.

Cihadizm kötü ise, şehadetizm nasıl iyi olabiliyor? Bu soruya cevap arasınlar.

Cihat kötü ise, cihadın bir sonucu olan şehadet nasıl bu kadar değerli hale gelebiliyor?

Yoksa İslam, yaşayanların değil de ölülerin mi dini?

Sadece ölülere mi layık görülüyor?


BATILILARIN İCAT ETTİĞİ (İSLAMCI OLMAYAN) SİYASAL'SIZ "GERÇEK İSLAM"

 


Siyasal İslam’dan söz edenler, “Siyasal olmayan bir İslam”ın varlığını kabul ettirmek için bu kavramı “icat” etmiş durumdalar.

“İcat” yapan kendileri, fakat İslamcı diye adlandırdıkları kitleyi “icat yapmak”la suçluyorlar.

Eric Hobsbawm’ın geleneğin icadından (invention of tradition) söz etmesinden beri bu icat kavramı sosyal bilimciler arasında moda olmuş durumda. İslamcılık eleştirmenleri de bu kavramı tepe tepe kullanıyorlar.

Mesela Bassam Tibi..

*

Bu şahıs, Islamism and Islam adlı kitabında İslamcılar’ın İslam tarihine ve İslam’ın geçmişteki ihtişamına dönüş çağrısı yaptıklarını, fakat dönmek için aradıkları devletin “icat edilmiş (yani uydurulmuş) gelenek” olduğunu iddia ediyor. Ona göre, tahayyül edilen “Tanrı’nın yönetimi” İslam tarihinde hiçbir zaman var olmadı. O yüzden İslamcılık İslam’ın yeniden dirilişinin habercisi değildir, icat edilip uydurulmuş olan geleneğin bir yeniden icadıdır.

Peki nasıl yeniden icadıdır?

Ona göre, İslamcıların gelenek icadının ilk adımını İslam’ın “din ve devlet”, yani bir devlet düzeni içeren bir din olarak anlaşılması çabası oluşturuyor. Oysa “devlet” (dawla, state) kelimesi Kur’an ve Sünnet’te geçmemektedir. Bu durum “İslam nizamı/düzeni” (nizam al-Islami) ve “İslamî hükümet/yönetim” (hukuma Islamiyya) terimleri için de geçerlidir. Aynı durum Şeriat hukuku (shari’a law) için de geçerlidir. Kur’an’da bu kelime (Şeriat) sadece bir kez geçmektedir (Casiye, 45/18). Sözlük anlamı itibariyle de “suya giden/götüren yol” demektir, örtük anlamı ise “doğru yol”dur.

Bundan hareketle Bassam, İslamcıların Şeriat geleneğini Kur’an’da yer almayan bir şekilde yorumladıklarını öne sürüyor. Onlar burada durmamış, cihad kavramını da yeniden kurgulamışlardır. Kur’an’da anlatılan klasik cihadın modern cihadizme evrilmesi sürecini başlatan da Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) teşkilatının kurucusu Hasan el-Benna’dır. Bassam’a göre, cihadizm, dünya düzeninin “yeniden icat edilen” Şeriat’in ilkelerine göre kurulması sürecinin bir aracı durumundadır.

Yine ona göre, Şeriat hukuku üç farklı anlama sahiptir. Birincisi yazılı temel kaynaklardan çıkarılan anlamdır. Bu anlam çerçevesinde şeriat, ahlâkî gelişim kılavuzu niteliğini taşımaktadır. İkincisi, sekizinci yüzyılın (700’lü yılların) başındaki İslamî yasa geleneğinin ortaya koyduğu anlamdır. Bu anlamıyla şeriat medenî hukuka ve mezheb kurallarına karşılık gelmektedir. Üçüncüsü ise İslamcılık bağlamında ortaya çıkan anlamdır. Bu anlamdaki şeriat, bir devlet hukuku ve ulusal anayasa iddiası durumundadır. Bassam’a göre bu, İslam’da daha önce görülmemiş birşeydir ve o nedenle de tam olarak “gelenek icadı” kabul edilmelidir.

Özetle Bassam, İslamcılığın “geleneğe” dayanmadığını, yani ksüz olduğunu ve “gerçek (authentic) İslam” olmadığını iddia etmektedir. (Marko Vekovic, “Islamism and Islam”, Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 440-2.)

*

İmdi, Bassam’ın laflarına bir de tersinden bakalım.. Doğrulama yapmak için sağdan sola saymayı bırakıp bir de soldan sağa doğru sayalım.

Bu akademik casusun (psikolojik savaşın akademik süvarisinin) zırvalarının doğru kabul edilebilmesi için öncelikle tarihte İslam devleti diye birşeyin mevcut olmadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Buna göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin meydana getirdiği oluşum bir devlet değildi.

Valiler atıyordu, cizye vergisi alıyordu, zekâtların toplanma ve dağıtılma işi için vazifeliler tayin ediyordu, suçluları (Şeriat’e göre) cezalandırıyordu, Bizans’a karşı seferler düzenliyordu, Arap kabilelerini İslam’a davet ediyor ve kabul etmeyenlerin üzerine ordu gönderiyordu, fakat bir devlet kurmamıştı.

Nerden biliyormuşuz?

Şurdan biliyormuşuz: Kur’an’da devlet kelimesi geçmiyormuş. 

(Aslında geçiyor da, bugünkü anlamda değil.)

*

Kur'an'da devlet kelimesinin geçmesi gerekmiyor, o zaten baştan sona devleti anlatıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin devleti anlatması gerekmiyordu, onun kendisi zaten devletti.

Onun hayatı devlet.. 

Konuşurken devlet başkanı sıfatıyla konuşuyordu.. "Konuşan devlet" durumundaydı.

Onun eylem ve söylemleri o günün siyasetiydi.

O, bir mağaraya çekilip filozofluk adına devlet hakkında lüzumsuz edebiyat yapan biri değildi.. Bizzat devletin kendisiydi.. 

Hayatı baştan sona siyasetti..

O güne ait "siyasal" olan ne varsa hepsi onun eseriydi.

İslam devletini görmek istiyorsan, gökteki yıldızları sayar gibi Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellemin sözlerinde devlet kelimesini arama budalalığı yapmayacaksın, hayatına bakacaksın.

Siyasal İslam (İslam'ın siyaseti) var mı yok mu diye merak ediyorsan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hayat hikâyesini otur oku.

O zaman göreceksin ki, onun hayatı tamamen siyasettir. Baştan sona.. 

Ve o, devletin ta kendisidir.

Bazı kafadan sorunlu çok bilmişlerin kimi zaman "İslam'ı sözlerinle anlatma, davranışlarınla anlat, vaizlik yapma, hayatınla örnek ol" gibisinden edebiyat yaptıklarına, tavsiyelerini uygulayıp susarak örnek olmak yerine akıldanelik sergilediklerine şahit olunur. 

İşte bunu Peygamber Efendimiz sallalllahu aleyhi ve sellem yapmıştır.

Hayatı siyasettir. Kendisi devlettir.

İslam'ın siyasetini ve devletini başka nerede arıyorsun bastonsuz kör?

*

Bir devletin devlet olduğunun anlaşılması için illa da devlet kelimesinin kullanılması şart mıdır?

Mesela sen, senin insan olduğunun anlaşılması için birisiyle tanışırken önce “Ben, bir insanım, hayvan ya da cansız eşya değilim” diye mi söze başlıyorsun?!

Senin insan olduğun gözünden kulağından, kaşından burnundan anlaşılmaz mı? İlla da alnına “Bu bir insandır” tabelasının asılması mı gerekiyor?

*

Evet, devlet kelimesi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Hatta Kanunî bile “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” derken devlet kelimesini bugünkü anlamında kullanmaz, bununla bir kişinin “şahsî statü”sünü, devletlû olmasını kasteder. 

Aklı başında bir adam “Bütün bir Osmanlı Devleti, benim hayatımın yanında bir hiçtir, hatta sağlıklı bir nefesim için bile feda olsun!” diyebilir mi?! Sonuçta adam bir karış toprak için başını ortaya koyarak savaş meydanına gidiyor.

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu, fakat devlet egemenliğini ifade eden “mülk” kelimesi kullanımdaydı.

Kur'an'da da melik (mülk sahibi, hükümdar) kelimesi geçer. 

Onun için Hz. Ömer r. a., “el-Adlu esasu’l-mulk” demiştir: Adalet mülkün temelidir.

Yani “Adalet, devletin temelidir”. (Cahil siyasetçilerimizin Hz. Ali’ye isnad ederek söyledikleri “Devletin dini adalettir” safsatasının aslı yoktur, devletin temeli adalettir. Madem ki devletin dininin olmasını kabul ediyorsunuz, o halde dini doğrudan İslam olsun. Çünkü İslam’sız adalet mümkün değildir.)

“Adalet mülkün temelidir” sözünde geçen mülk, arsa tarla değildir, devlettir.

Bassam adlı akademik soytarının birinci çarpıtma ve palavrası bu..

*

İkincisi, şeriat kelimesi evet Kur’an’da sadece bir ayette geçer, fakat “şera’a” (Şeriat kıldı) şeklinde de yer alır (Şura, 42/13). Yine “Şeriat kıldılar” demek olan “şera’û” da mevcuttur (Şura, 42/13).

Kur’an’daki emir ve yasakların hepsi şeriattir. Her emir ve yasakla birlikte bunun şeriat demek olduğunun ayrıca söylenmesi mi gerekir?!

Mesela Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında anayasa kelimesi kaç defa geçiyor?

Her sayfada, “Unutmayın, bu okuduğunuz metin anayasadır. Şimdi anayasanın yeni bir maddesini okuyacaksınız” mı deniliyor?!

*

Bu akademik soytarı bir de şeriat kelimesinin sözlük anlamını diline dolamış. Lütfedip örtük anlamdan da söz ediyor.

Burada önemli olan kelimenin sözlük anlamı değildir, terim/ıstılah anlamıdır.

Mesela “anayasa" (ana yasa) dediğimizde, ana kelimesini sözlük anlamıyla alamazsınız. Bir yasanın ana olması, o yasanın canlı olması ve doğurup çocuk sahibi olması anlamına gelmez.

Bir de baba yasa aramak gerekmez.

*

Akademik soytarının numaralarından biri de şeriati “ahlâk”a indirgeme şeklinde kendisini gösteriyor.

Batılılar (ve Batı’yı taklit eden halkı müslüman kendisi laik/dinsiz devletler) böyle bir İslam istiyorlar: Sadece ahlâkî öğütler içeren bir din. 

Bunun ötesinde devlete müdahale etmeyen, etliye sütlüye karışmayan bir din.

Yani insanlar acı çektiğinde afyon olarak kullanılabilecek uyuşturucu benzeri bir din.

Bunların ahlâktan anladığı da ahlâksızlıklara göz yumulmasından, dalkavukluktan, tabasbus ve riyadan ibarettir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem "güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir" ve "onun ahlâkı Kur'an'dı":

"Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran! Onların varacağı yer Cehennem'dir. Ve o ne kötü varılacak yerdir!" (Tevbe, 9/73)

İşte Peygamber s.a.s.'in tamamlamak için gönderildiği güzel ahlâk budur.

Ahlâksızlıklar ve ahlâksızlara yönelik pasif destekçilik ve onlar karşısındaki mıymıntı dalkavukluk güzel ahlâk değildir, şahsiyetsizlik, rezillik, kepazelik ve şerefsizliktir.

*

Bassam gibi tipler, tam da İslamcılığa ve İslamcılara izafe ettikleri şeyi yapmakta, bir “gerçek İslam” icat etmektedirler.. İcat..

Ve bu (icat edilmiş, uydurulmuş) gerçek (otantik) İslam adına İslamcıları İslam’dan aforoz ediyorlar.

Malum, yahudiler ve hristiyanlar bir dinin nasıl tahrif edileceği, nasıl bozulacağı, sonra da dinin aslına sadık kalanların nasıl aforoz edilecekleri konusunda binlerce yıllık bir tecrübeye sahipler.

Bu işte ustalaşmış durumdalar.. Bildikleri numaraların haddi hesabı yok.

Bu tercrübelerini şimdi Siyasal İslam ve İslamcılık kavramları çerçevesinde İslam için maharetle hayata geçiriyorlar.

Ellerinde yeterli insan kaynağı var.. Bassam gibi Batılıların sofralarındaki yemek artıklarına alışmış kemik yalayıcısı satılmış tiplerin sayısı az değil.

Müslümanların yaşadıkları topraklarda da zaten Bassam gibilerin ürettikleri hurafeleri ezberleyip aynen tekrarlamak suretiyle “aydın/entel bilim adamı, sosyolog, siyaset bilimci” vs. olmaya can atan satılık tipler gayet bol.

*

Evet, Bassam gibiler aslında “icat edilmiş bir İslam”ın propagandasını yapıyorlar.

Yahudilik ve Hristiyanlık gibi köklerinden koparılıp tahrif edilmiş bir İslam..

İslamî gelenek diye anlattıkları şey de “icat edilmiş gelenek”..

Fakat, yavuz hırsız ev sahibini bastırır fehvasınca, kendi yaptıkları "icat" şeytanlığını İslamcılar dedikleri kitleye atfediyorlar.

Akıllarınca İslam'ı Müslümanlar'dan çalıyorlar.

*

Bassam gibi müslüman kökenli satılmış tipler "avcı kekliği" durumundalar.

Avcılar, diğer keklikleri avlamak için bazı keklikleri muhafaza edip beslerler. Çünkü cins, cinsi çeker.

Bazen de bu iş için kuş maketleri kullanılır. 

Ve avcılar da kuş sesi çıkarır, kuş sesi taklidi yaparlar.

Ama bunların hiçbiri, avcı kuşlarının yerini tutamaz.

Kuşların aldanıp bu tuzaklara düşmeleri normaldir.

Fakat, Müslümanlar'ın Bassam türü avcı kekliklerine aldanmaları normal karşılanamaz.

Bir müslüman kuş beyinli olamaz.

Ve bir müminde birazcık firaset bulunmalıdır.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...